Terliğin İntikamı

Vaveyla Yazarı: Kendinceyazar .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Terliğin İntikamı

2. BÖLÜM
Terliğin İntikamı

“Seni unuttuğumu mu zannettin minik serçe?”

Sessizlik… Adımlarımın kesilmesine, arkamı bile dönmeme engel olan ses tonu eskilerden zihnime sızan zehirli bir hançerdi.

Minik serçe…

Beynim sanki bana birşeyleri hatırlatmak istermiş gibi bağırıp çağırıyor, kalbim ise ritmini değiştirmiş, ‘kaç’ diyordu. Kafamın içinde birden fazla ses vardı. Hepsi birşeyler anlatmak istiyordu. Fakat kulaklarım bunu reddediyor, o uğultuları dinlemek istemiyordu.

Ve sonra acımasız bir el beni sertçe o seslerden çekti ve bir anıyla baş başa bıraktı. Bu anıyı hatırlamama neden olan şey ise bu kelimeydi.

***

“Serçe! O top bana aitti!” Açık kumlar saçları yüzüne yapışırken yokuş aşağıya son hız koşuyordu. Bunu neden mi yapıyordu?

Çünkü dört gözlü canavarı peşindeydi!

Nefes nefese koşarken minik elleriyle sardığı futbol topunun ellerinden kaymaması için sıkıca tutuyordu. “Banane Emri! Benim oyuncaklarımı sen çaldın!” derken yüzüne yapışan kumral saçları üfleyerek uzaklaştırmaya çalıştı. “Hem ben serçe değilim ki? Haziş diyolar bana!”

“Bende Emri değilim serçe!” koşarak ufak kıza yetişmeye çalışıyordu. Halbuki istese iki adımda ona ulaşabilirdi. Ama amacı kızın koşuşturup yorgun düşünce de uyumasıydı. Çünkü Hazan, Emir’in onu tanımadığını düşünse de Emir onu ondan daha iyi tanırdı. Bir süre sonra yorulacak ve Emir’e inat topu başka yere fırlatıp, kenarda oturup başını duvara yaslayıp uyuklayacaktı. Çünkü Hazan yer mekan fark etmez rahat bir insandı. Kaldırım taşında bile uyurken onu gördüğü oluyordu.

Fakat işler planlandığı gibi gitmedi. Hazan bir elini toptan ayırıp yüzüne yapışan saçları itecekti. Top ondan büyük olduğu için elinden kayması zor olmamıştı. Hazan yüzüne yapışan saçları iterek topa doğru koştu. Tam o sırada bisikletle yokuştan inen çocuğu görememişti.

“Hazan!”

***

Devamı yoktu. Ne olmuştu? Canım çok mu yanmıştı? Bisiklet bana çarpmış mıydı?

Ve ben neden bunları şimdi hatırlıyordum?

Çocukluğuma dair çok şey hatırlamazdım ama kiminle ne yaptığımı, kimi ne kadar sevdiğimi çok iyi hatırlardım. Sanırım hatıralar kalbimde iz bıraktıkça anılar zihnimde canlanıyordu. Bunların hepsi beynimin unutmak istemediği izlerdi. Peki… Neden Emir’in tek sözüyle daha önce hiç hatırlamadığım bir anı beni kendine çekmişti?

“Serçe, bırak artık peşimi!”

“Sadece boş yere ötüp duran küçük bir serçeye benziyorsun.”

Başımın ağrısı şiddetlenince başımı iki yana sallayarak beynimin hem bana hem kendine zarar vermesini reddettim. Eğer ben şu anda mal isem bu adam benden de maldı. Ne diye kalbimin dört nala koşmasına sebep oluyordu ki?

Boşver kızım, şu ana odaklanalım.

“Serçe mi?” anlamsızca kaşlarımı çatarak ona döndüm.

“Evet?” dedi sorgusuzca “Hâlâ hatırlıyor musun?” diyerek tamamladığında sessizce başımı salladım. Şu anda aşırı anlamsız gelen bir gerilim vardı bedenimde. Söyleyeceği her söz daha da geriyordu. Ben ise bu durumda uysal bir şekilde davranmayı deniyordum.

“Sen söyleyince hatırladım.” dedim sessizce. Başım o kadar ağrıyordu ki daha da ağrımasını istemiyormuş gibi sessiz konuşuyordum. Hem ne olmuştu da durduk yere başıma böyle şiddetli bir ağrı girmişti?

Telefonumun çalması beni bu korkunç ortamdan ayırınca derin bir nefes alarak annemi cevapladım. Emir’in terlik olayına sessiz kalması işime gelmişti. Çünkü adam sorsa ne diyeceğimi bilmiyordum. “Kızım, Hanım seninle konuşmak istiyor. Doktoru dinlemedi hâlâ korkuyor.”

“Tamam anne, ben Asya’nın yanından geliyorum zaten. Asya’nın durumu şu anlık iyi, dert etmesin.” Kartımla oynarken kısa bir an Emir’e baktım. O ise telefonda her ne gördüyse kaşlarını çatarak telefona bakıyordu. “Geliyorum.” diyerek konuşmayı sonlandırdığımda kaçma amacıyla aceleyle arkamı döndüm ve yoğun bakımdan çıkmaya çalıştım.

Evet, çıkmaya çalıştım çünkü Emir’in dağ gibi önüme dikilmesi hedefimi şaşırtmıştı.

Heybetin yıkılmasın yiğidim..

Seni koca dana… Ne diye sırık gibi dikilmişti önüme?! Ben sadece annemin yanına gitmek istemiştim.

“Nereye?” ananın yanına, dedi sevgili iç sesim

“İşim var. Annemin yanına gideceğim, Hanım abla uyanmış.” tek kaşı usulca havalandı ve o an üçgen suratına çarpmak istedim. Keskin çene hatları duruşuna asil bir sertlik katsa da beni ilgilendirmezdi.

“Beraber gidelim. Hem seninle konuşmam gereken şeyler de vardı zaten” anlamlı bir sırıtma sözlerine etki edince utançtan terliğimi yemek istedim. Bakışlarım hastanede kullandığım delikli açık mavi terliğime kayınca duraksadım. Canım terliğim ufak boncuklu süsleriyle oldukça tatlıydı. Yemek yerine suratına çarpabilirdim. En azından terliğime birşey olmazdı.

Adama birşey olurdu ama Hazan.

O beni ilgilendirmiyor hanımefendi.

Utançtan evrimleşip domates evresine geçmeye hazır olan sıfatımı kapıya çevirdim ve Emir’e cevap vermeden yoğun bakımdan çıktım. Peşimde olduğunun farkındaydım. Ama dönüp bakacak yüzüm yoktu. Domatesim vardı.

Evet, domatesim vardı çünkü yüzüm artık yüz olmaktan çıkmış ve domatese dönüşmüştü.

Beraber annemlerin olduğu bölüme geçtiğimizde Nermin ablanın sesiyle irkilerek başımı kaldırdım. “Oğlum! Oğluşum!” Ne oluyor lan dedim kısa bir an ve arkamı dönüp Emir’e baktım. Emir ise hafif bir tebessümle afallayan bana göz kırptı. Daha da kalp krizi geçirdim. Ölmemi mi istiyordu bu lanet herif!

Canım anam… Kurda -Beni itip oğluna koşan Nermin’e- yem olmamı istememiş ve yanıma gelip o da bana sarılmıştı. Aynı yerde aynı sarılma hissiyle kucaklaşmanın kalbimde bıraktığı tatlı esintiyle onu sardım. “Asya çok tatlıydı anne, gidip camın arkasından bakabilirsiniz ama içeri giriş yasak. Başka bir hemşire sizi yönlendirir.” Annem gözyaşlarını silerken güldü.

“Nasıldı?”

“Pamuk gibi teni, tertemiz yüzü ve pürüzsüz bir teni vardı. Aman diyeyim o prensesi kötü gözlerden uzak tutsunlar.” Buruş buruş bir yüz beklerken bembeyaz ve tertemiz yüzüyle şov yapan Asya’yı unutmak imkansızdı.

“Oy maşallah benim yavruma” dedi annem gülümseyerek. Aklına birşey gelmiş olacak ki kollarımdan ayrıldı. “Neyse, sen gidip Hanım’a bak. Kadını strese sokmayalım daha fazla” Başımı sallayarak aceleyle Hanım ablanın odasına yöneldiğimde annem de Emir’in yanına gitmişti. Kapıyı çaldığım esnada onlara kısa bir bakış attım. Emir, anneme içtenlikle gülümsüyor ve annemi dinliyordu. Odaya girmeden önce duyduğum son ses anneme aitti.

“Özlettin kendini oğlum”

🩴

“ÖLÜYORUM ALLAH’IM!” kendimi hiç çekinmeden İlayda’nın kollarına attım. O ise bu ani hareketimle tiz bir çığlık çıkararak beni tutmaya çalıştı. Fakat bu girişimi olumsuz sonuçlanmıştı. İncecik kız beni taşıyamadan benimle birlikte devrilmişti.

Evet, şu anda ne yaşadığımı sorguluyor olmalısınız.

Tatil günümde Hanım ablanın doğurması sonucu tatilimin yarısını da hastanede geçirmek durumunda kalmıştım. Sanki hayat ‘Bu yetmez canım. Bir terlik daha ye benim hatrıma’ dermiş gibi tatilimin ertesi günü gece nöbetim vardı. Hayır yani, Hanım abla bir gün daha bekleyemez miydi? Ben şimdi 2 gün hastanede yerlerde sürünecek miydim?

Bu hâlâ alışamadığım bir rutindi.

Göz ucuyla duvardaki saate baktım. Yerde doğrularak İlayda’nın ayağa kalkmasını izledim. Saat henüz gece 2 olmuştu. Sabah saat 6 gibi nöbet bitecekti.

Bu yolun sonunda birimiz kaybedecekti…

Ya 4 saat daha dayanacak ve eve gidip uyuyacaktım. Ya da yerlerde sürünüp acı çekip bayılacaktım.

Gözlerimi ovuşturarak bir aygır misali ağzım yırtılana kadar esnedim. Ben ikinci seçeneğin yaşanacağına inanıyordum. Doktorlara yetişmek bir yana, Hanım abla da bu gece hastanede kalacağı için sürekli beni yanına çağırıp duruyordu. Ellerimde serum torbaları ile bir o yana bir bu yana koşuyordum. Şimdi ise kendimi personel odasına kilitlemiş, başıma bir iş gelirse diye İlayda’yı da peşimden sürüklemiştim. Çünkü artık personel odasında kilitli kalmaktan sıkılmıştım. Haftada bir iki kez net bu odanın içinde mahsur kalırdım. Bu nedenle eşyalarla ve duvarla oldukça samimiydim. Sıkıntıdan duvarla dertleştiğim olurdu.

“Hazan kalk hadi!” diyerek kolumdan çekiştiren İlayda’yı engelledim. Onunda bugün nöbeti olduğundan bir hayli yorgundu. Beyaz tenli olmanın zararlarından biri göz altlarının mor olmasıydı. Hayır, tamam o bizde de oluyordu ama kızda daha belirgindi. Ufak gözleri yorgunluktan şişmiş, yuvarlak yüzü uykusuzluk nedeniyle hem tatlı, hemde korkunç bir hal almıştı. Güzel kızdı vesselam…

“Biraz daha saklansak?” dedim içli gözlerle ona bakarken. Hanım abla şu anda uyuyordu ama her an uyanıp beni çağırabilirdi. Onu uyumadan önce Asya’nın yanına götürmüş, camın arkasından izlemelerini söyleyip kenarda beklemiştim. Kerem abinin dolan gözlerini hâlâ hatırlıyordum. İlk çocuğuymuş gibi derin bir tebessüm ve saklayamadığı heyecanıyla izlemişti minik kızını..

Annemleri ise eve postalamıştım. Onun da sürekli mesaj atıp durmasıyla daha da kafam karışıyordu. Hangi birine döneceğimi şaşırıp en sonunda anneme kısa bir cevap yazıp telefonu komple kapatmıştım. Biri gitti…

Kaldı üç…

Evet, kalan kişi sayısı üçtü. Hanım abla ilkiydi. Allah’a şükür Kerem abi beni o denli darlamıyor ve karısını sakinleştirmeye çalışıp işimin kolaylaşmasını sağlıyordu. İkinci olarak bana takıntılı olduğunu düşündüğüm süs köpeği İnci’ydi. O, hastaneye her an yakışıklı bir erkek gelir düşüncesiyle sadece süslenir ve makyajını dakika başı yenilerdi. Saçı başı dağınık olan beni de kınar ve işlerini bana kitlerdi. Sinir bozucu, kibirli kızın tekiydi. Onun istediği hiçbir şeyi yapmazdım ama önemli olanları mecburen yapmak durumunda kalıyordum. Çünkü insanların sağlığı o gerizekalıdan daha önemliydi.

Son olarak canım doktorum Fırat Bey… Her işinde yanında sürekli beni isterdi. Tamam, adamı seviyordum. Gidip millete beni övüyordu falan ama bende sürekli müsait değildim ki… Ne diye sürekli beni istiyordu? Az el insaf be hocam…

“Kalksana Hazan!” diye en sonunda dayanamayıp cırlayınca hızlıca ayağa kalktım. O göt korkusu ve yorgunluk ile dert ortağım olan duvara toslamıştım. Sendeleyerek kendime gelebildiğimde İlayda’nın karşısında hazır ol konumuna geçmiştim. Tatlı kızdı ama sinirlenince hastaneyi yıkabilirdi. O yüzden ondan korkuyordum.

O homurdanarak kilidi açıp çıktı. Lanet kapı ben haricinde herkese açıldığı için sinirimi bozmuştu. Zaten ölüyordum, böyle tatlış şeyler başıma gelmese olmuyor muydu?

Peşinden kurbanlık koyun misali çıktım. Beraber ilerlerken yorgunluktan bayılacak raddede olmam normaldi artık. Etraftaki diğer kişiler de zombi misali ruhsuzca ilerliyordu. Tıpkı benim gibi…

Alışmıştım artık…

Alışamamıştım pardon, bir yalan daha söylemeyeyim şimdi. Mazallah bi taraflarıma terlik yerim sonra…

Fark ettiğim detayla duraksadım ve parlak zemini dikizlerken yüz buruşturdum. Emir’e terlik attığım günden beri terlik fobim oluşmuştu. Aklıma sürekli terlik ve yedi ceddi geliyordu. Sabır işiydi. Milletin aklına bir iki kez gelir, dalgaya alır unuturlardı ama sanırım ben bu terliğin lanetiyle yaşayıp ölecektim. Daha Emir de mezar başına terlik koyup “Bir terlik misali eridi güneşte, zeminden annemin topuklu terliğiyle kazıdım onu” diyerek izlerdi mezarımı…

Gerçi ben hastanede eriyordum orası ayrı…

Ya mal mısın kızım?

Biraz haklısın Hazo, malım.

Nereye gideceğimi bilmeden öylece İlayda’yı takip ediyordum. Ta ki bana doğru koşarak gelen asistanla bu amaçsız yürüyüşüm sona ermişti. Yüzündeki endişeli ifade hayra alamet değildi. Acil koridorlarında olduğumuza göre pek de olumlu düşünmemeliydim.

Ama ben birazdan yorgunluktan ölecektim…

Neden hayat bir kez olsun gülmüyordu bana?

Yere çöküp ağlayacaktım.

Yanımızdan geçen sedyelerle asistanı dinlemeden acile koşmuştuk. Bacaklarımda derman kalmamıştı fakat insanların sağlığı söz konusu yorgunluğu bir kenara bırakıp işime odaklanmam gerekiyordu.

Ambulansın mavi ve kırmızı ışıkları yüzümü aydınlatırken derin bir nefes alarak kendime gelmeye çalıştım. İşte başladık Haziş… Derin bir nefes al ve kolları sıva…

Bileğimdeki toka yardımıyla saçlarımı bağlarken gözlerim az önceki yorgun halinden tek bir hareketle sıyrıldı. Başımı hafifçe önüme eğdim ve koyu kahve harelerim ciddiyetle kısıldı. Gözlerim seri bir hareketle gezinirken yine ve yeniden Fırat hocanın beni eliyle işaret etmesi üzerine aceleyle onun başında olduğu sedyeye ilerledim ve hastane koridorlarında hızlı adımlarla ilerlerken orta yaşlardaki adamın solunum maskesini yeniden düzelttim.

Ve yorgunluk o an yeniden geleceğini belirtmiş ve bedenimi terk etmişti.

🩴

“Abi lütfen, çok yorgunum…” dedim dolu gözlerle acındırma yapmaya devam ederken. Allah’a şükür 4 saat geçmişti ama yürüyemeyecek kadar da yorgundum. Trafik kazası vakalarından sonra artık yürüyecek gücü kendimde bulamıyordum. Tam tamına 4 kahve, iki ağrı kesici ile günü bitirmiştim. Bedenim ise tabiki bana ana avrat sövmeye devam ediyordu. Acılı bir dudak büküşle dizlerimi ovalarken otobüs durağında bekliyordum. Açık pembe elbisemin eteklerini sıkıca kavramış, bu boğucu sıcaklıkta ecel terleri dökerken abim ise ses tonuma kayıtsızdı.

“Hâlâ karakoldayım güzelim, burada işler karışık.” İsyankar bir şekilde ayaklarımı yere vurdum. Yanımdaki teyze bana kınar bir bakış attığında onu umursamayarak önüme döndüm. Kusura bakma teyze… Benim bacaklarım seninkinden daha çok ağrıyor.

“Arabayı burada bıraksaydın ölür müydün?!” diye acılı bir cırlamayla iflas bayrağımı çektim. Sanırım yarım saattir adamı darlıyordum.

“Arabayı bıraksaydım annemleri kim götüreceki Hazan?” diyerek oldukça sakin bir cevap verdi. Millet olmasa ve elbisem izin verse süzülecektim. Bunun yerine doğrularak eteklerimi düzelttim. Hem Emir de gelmemiş miydi? Onun arabası yok muydu? Annemleri o götürse olmaz mıydı?

“Emir’in arabası yok muydu? O götürseydi.” dedim sinirle. Kırk yılda bir işime yarayacaktı herif.

Gerçi İtalya’dan buraya arabayla gelmediğine göre arabası İtalya’da olmalıydı.

Hayır gerizekalı. Daha İtalya’nın varlığını bile bilmediği zamanlarda bi araba almıştı. Hatta Nermin abla oğluşu için altınlarını bile vermişti. İtalya zamanı da arabayı burada bırakmıştı.

Oha evet, köpek herif arabasına kıyamamış mıydı yani?

Belki de arabası bozuldu? Yine kafanda kırk senaryo kurdun.

Abim ise beni düşünce çukurundan kurtaracak cümlesini nihayet kurdu. “Emir’in arabası köy evindeki garajdaymış. Yeni geldiği için almaya fırsatı olmamış. Dün gece gelmiş, duydun mu sen?”

Şey… Evet abiciğim… Ben onu çok güzel şekilde karşıladım hemde… Koşuşturmalar terlikler falan…

Ama bunu senin bilmene gerek yok…

“Hmm…” diyerek maalesef bu durumu kabullendim. Sesimdeki yorgunluk bir yana, üzüntüyle kabul etmem nedeniyle sesim de titremişti. Derin bir nefes alarak konuştu.

“Özür dilerim canım, imkanım olsa gelirdim.” O görmese de başımı sallamıştım. Kısa bir ‘kapatıyorum’ cümlesiyle sonlandırdım. Gerçekten yorgun olduğum için üzüntüden ağlayabilirdim. Bacaklarım titriyordu yorgunluktan, kimse de işini gücünü bırakıp Hazan nasıl demiyordu. Yazık değil miydi bana? Tatilimi hastane koridorlarında onlar için feda etmiştim. Bu kız o kadar yolu yürüyemez, otobüste beklemesin bu sıcakta demiyordu kimse…

Derin bir nefes alarak bükülen dudaklarımla etrafa bakındım. Tam o sırada önümde duran tanıdık arabayla duraksadım. Beyaz BMW bana sırıtırken merak dolu gözlerle bakındım. Yok ya… Koskoca adam benim için duracak değildi ya? Durakta bir sürü kişi vardı. Belki bir tanıdığını görmüştür…

Düşüncelerimin aksine cam indirildi ve mavi gözler hedefi benmişim gibi bana dikildi. Usulca gülümsedi. “Hezar? Sen eve gitmedin mi daha?” maalesef Fırat hocam… abime yalvarırken otobüsü de kaçırmıştım da…

Gülümsedim. “Otobüs bekliyorum hocam. Birazdan gelir.” Yalan, gelmesine yarım saat var.

“Hava çok sıcak. Bu yorgun halinle bekleyecek değilsin ya? Gel beraber gidelim.” Eteklerimi sıkıca kavramış, mahcup bir ifadeyle başımı önüme eğmiştim. Halbuki Emir’e terlik atarkan de asla mahcup olmamıştım ya neyse…

Lanet terlik… Yine aklıma üşüşmeyi başardı.

“Yok hocam, size de zahmet olmasın.” dedim oldukça medeni bir naziklikle. Halbuki ayaklarım bana daha çok sövüyordu. ‘Binsene gerizekalı. Senin yüzünden yol mu yürüyeceğim ben?’ sesini duyan kulaklarım kafayı yiyecek olmama nedendi. Ayaklarım mı konuşuyordu yani?

“Bu sıcakta seni burada bırakacağımı düşünmüyorsun herhalde? Gel hadi, yolumun üstü zaten” Herkesin bakışlarının bizde olması ayrı sorun iken, bir de adamı reddedip salak gibi beklemek istemiyordum. Adam düşünmüştü işte…

Ama bizim mahalledekiler görse yanlış anlaşılabilirdi. Hiçbiri de dilini tutmayı bilmezdi ki zaten? Kafaları yanlış anlamaya pek meyilliydi. Önüne geçilemez bir felaketti. Ama adam da o kadar durmuştu. Ayıp olurdu. “Hadi Hazan. Seni burada bırakacağımı düşünmüyorsundur umarım?” Sessizce başımı sallayarak çantamı aldığımda gülümseyerek kapıyı açmıştı. Arabaya bindiğimde derin bir nefes alarak minnetle ona baktım.

“Çok teşekkür ederim hocam. Size de zahmet verdim” Gülümseyerek duraktan ayrılırken kısa bir an bana baktı.

“Ne zahmeti Hazan? Yolumun üstü zaten.” Tekrar önüne döndüğünde hâlâ gülümsüyordu. “Hem seni bu iki gün fazlasıyla yorduk. Evine bir an önce varıp dinlenmek senin hakkın.” E yani? Zahmet olacak, diyen iç sesime maviş terliğimle susturdum.

“Aksine, işimi yapmayı seviyorum hocam. Yorgunluk ise birşeyleri başarabildiğimi hissettiriyor.”

Yine yalan, yoruldukça sinirleniyorum.

Bir süre sessiz kaldık. O cevabıma gülümsemeyi tercih ederken bende camdan akıp giden şehiri seyrediyordum. Aramızdaki sessizliğin garipleştiğini fark ettiğinde konuştu. “Bir yakının gelmişti hastaneye? Durumu nasıl?” Kendisinin alanı olmadığından çok da müdahale etmemişti ama haberinin olduğunu biliyordum.

Çantamla oynarken cevapladım. “İyi, sadece bebek yeni doğumdan kaynaklı nefes darlığı çekiyormuş. Yenidoğan yoğun bakımına alındı. Şimdilik iyi, sadece gözetim altında tutulacak.”

Ona önceden tarif ettiğim yol ayrımına girerken sessizce beni dinliyordu. “İyi çok şükür. Sağlıklı olacak inşallah.”

“İnşallah hocam.”

“Ve seni de tebrik ediyorum. Yeniden.” merakla ona döndüm.

“Ne için hocam?”

“Soğukkanlı oluşun için. Orada endişe edip ağlamak yerine profesyonelliğini korumaya devam ettiğin için. Bu zordur. Endişelerini bir kenara bırakıp soğukkanlı olmaya çalışmak kimine göre fazlasıyla zordur. Ve eminim ki anne ve bebeğe birşey olacak endişesini içine attığın için sadece bedenin değil, ruhunda yorgundur.” mahalleye yaklaştığımızda yolu tarif etmem için yavaşlamıştı.

Onun bu konuşmasına kadar kendimden emin değildim. Bacaklarım ağrıyor, başım dolanıyor ya da ne bileyim halsizdim. Evet ama ruhsal anlamda yorgun olduğumu bu sözlerle netleştirebilmiştim. Bedenim çökmüştü. Ruhum ise içine attıkları duygularla kavrulmuştu. Herşeyin üst üste yaşandığı iki günün sonunda dinlenmek en büyük hakkımdı.

Fırat Hocaya mahalle yakınlarında durmasını rica ederekn teşekkür etmiş, zorla da olsa iki üç sokağı atlatabilmiştim. Başım çok ağrıyordu. Gözlerim yorgunluktan kısılmış ve iştahım da kaçtığı için karnım da ağrıyordu. Nihayet bizim sokağın başına geldiğimde Muhittin amcaya selam vermiş ilerliyordum. Başım yere eğik yürürken top oynayan çocukların bağırma sesleri boğuk geliyordu.

Sonra birşey oldu.

Başım eğik olduğundan dolayı fark edemediğim birşey oldu.

Menzili 300 metre olan 9.6 şiddetinde bir kaya, bir gülle kafama çarptı. Kısa bir çığlıkla geriye sendelerken gözlerim fırsat buymuş gibi kapandı. Bedenim ise iflas bayrağını çekmişti. Başımda hissettiğim derin sancı ile acıyla inledim. Hangi gerizekalının işiydi bu? Uyandığımda hesap soracaktım.

Ben intikam planları kurarken yere düşen bedenim umrumda değildi. Fakat hemen kulağımın dibinde olan derin ses ikinci bir çığlığa nedendi. Fakat buna üşendim.

“Bir terliğin yerini tutar mı bilmiyorum.” dedi derinden gelen o ses…

Sonrası yoktu. Ya da vardı. Bilmiyordum.

Tek bildiğim topun şiddetiyle sarsılan yorgun bedenimi kurtaran ellerdi.

Gerisi güzel, fakat bir o kadar da sancılı bir uykuydu.

İyi geceler Haziş. Ben burada çekinmeden yatacağım…

🩴

Yazarın anlatımıyla…

Hazan’ın baygın bedeninin yere düşmesini engelleyen şey Emir’in beline doladığı kolları olmuştu. Hazan’ın başı gögsüne düşmüş, baygın halde yatarken kısa bir an endişeyle topu atan çocuklara baktı. Çocuklar ise gözlerini irice açmış, Hazan ve Emir’e bakıyordu.

“Özür dileriz Emir abi, sanırım biraz sert oldu.” Halbuki Emir onlara yavaş vurması gerektiğini söylemişti. Hazan’ı kızdırması yeterli olacaktı. Ne yapacaktı şimdi serçeyi? Mahallenin orta yerinde bayılmasa olmuyor muydu?

“Serçe…” yüzündeki saçları kenara çekti ve dikkatle Hazan’ı inceledi. Yorgun ve morarmış göz altları, hafifçe aralanmış dudaklarına kaydı bakışları.

Harika… Kız yorgun olmalıydı ve bir de üstüne kafasına sert bir darbe yemişti. Sıkıntıyla iç çekti ve Hazan’ı daha sıkı tuttu. Ne yapacaktı şimdi bu serçeyle? Yine kaldırım köşelerinde sızmasına izin vermeyeceği kesindi. Bu hep böyleydi. Hazan annesinden kaçıp onların oturduğu sokağa gider, Emir’i kızdırıp çok çabuk yorulduğu için bir kenarda uyuyakalırdı. Emir ise her seferinde onu kaldırıp evine götüren kişiydi. Hiç şaşmazdı.

Hiç değişmemişti.

Acaba hatırlıyor muydu bunları?

Onlardan geriye kalan başka neler vardı zihninde?

“Yine başıma bela olman dışında herşey değişmiş. Sen daha ufak olmalıydın.” O ufak bir Hazan bırakmıştı geride…

Olgun, büyümüş bir kadın değil…

Derin bir nefes daha aldı ve onu incelemeyi bırakıp daha fazla dikkat çekmemek için etrafa bakındı. Onu kaldırıp eve götürmesi hoş karşılanmazdı. Ne yapacaktı?

“Hazan?” dedi bu sefer. Bir kez daha sarstı onu “Kalk hadi, burada uyuyamazsın.” Hazan sanki ona inatmış gibi daha sindi göğsüne. Saklayamadığı şaşkınlık içinde izledi göğsüne sinen kadını…

Şimdi bir pencere açılsa… Biri görse… Ya da çocuklar yanlış anlayıp başkalarına anlatsa…

Siktir… Bu kız hâlâ onu zorlamaya devam ediyordu.

“Serçe, ikinci darbeyi benden yeme, kalk hadi” Hazan duymuyordu bile.

Öldürürdü insanı…

Dükkandan başını eğip Emir ile göz göze gelen ilk kişi Muhittin amcaydı. Emir sıkıntıyla iç çekerek Hazan’a baktı. “Oğlum, bir sorun mu var?” az önce Hazan gayet normal şekilde önünden geçip gitmişti. Ne ara bu adamın kollarında uykuya dalmıştı ki?

Yaşadığı kafa karışıklığıyla Emir’e sorgularcasına baktı Muhittin amca

Emir derin bir nefes alarak en dürüst cevabıyla konuştu. Tabi, yarı dürüstlükle “Kafasına top geldi. Bayılmış olmalı” Muhittin amca kaşlarını çatarak dükkandan çıktı ve yanlarına gitti. En azından muhittin amcanın yanlarında olması yanlış anlaşılmayı birazcık önlemişti.

Muhittin, Hazan’ın saçlarını kenara çekerek kaşlarını çattı ve köşede uslu uslu onları izleyen çocuklara bağırdı. “Bir kere de top sahasında oynasalar keşke! Camları devirdikleri yetmedi, millete de rahatsızlık veriyorlar!” yeniden önüne döndü ve Hazan’ın saçlarını okşadı. Emir ise hâlâ kollarında onu tutarken biraz uzaklaştı. “Hazan kızım, hadi uyan.” Hazan’da yine tık yoktu. Öylece baygın halde uyuyordu. “Selim’e haber mi versek? Birşey olmuş olmasın?” dide sıkıntıyla elini beline atarak.

“Selim abi meşguldü. Yanından gelmiştim bende” Emir aynı şekilde Muhittin amcaya bakıyordu. Laf söz olmasa kızı alıp evine götürürdü ama dedikoducu tayfa çoktan Muhittin amcanın bağırması nedeniyle camlara çıkmıştı bile. Tek umudu Hatice ablanın görmesiydi. Selim, Hazan’ın babasıydı ve mahallede berberdi. Onu çok severdi. Geldiği ilk günlerde ona uğramaması ayıp olurdu. Mahallenin sıcak havasını çok özlemişti. İmkanı olsa İtalya’dan ayrılıp kalıcı olarak buraya gelirdi. Ama henüz İstanbul’da ona uygun bir iş yeri yoktu. Bu nedenle İtalya’da çalışıyordu.

Ve… İstanbul’da kaçtığı hatıraları da vardı.

“Muhittin! Ne oluyor ya orada?!” diyerek diyerek Fethiye abla cama çıktı. Gözleri bir Emir’e, bir de kollarında baygın yatan Hazan’a kaydı ve şaşkınlıkla ellerini dudaklarına götürdü.

“Kafanda kırk tane senaryo kurma hanım! kıza top çarpmış! Bizim çocuklar işte, ne kadar sert attılarsa…” Bu sefer üçü birden Hazan’a baktı. Diğer komşularında başları teker teker görününce Emir derin bir nefes aldı.

“Uyanacağı yok Muhittin amca, ben götüreyim onu.” Hazan’ı son kez sarstı. Hazan’dan yine yanıt alamayınca sinirle homurdanarak onu ayaklandırmaya çalıştı. Bu sefer de Hazan’ın dizleri bükülünce iyice sinirlendi. “Sınavımsın sen benim.” diyerek ağzının içinde homurdandı. Amacı kızı sinirlendirmekti ama Hazan yine yapacağını yapmış ve deli olaqn yine Emir olmuştu.

“Sen tek başına taşıyabilir misin oğlum? Bizim oğlanı çağırayım istersen?” Hazan’ın ağır olduğu düşüncesiyle bir iki adım atmıştı ki Emir’in Hazan’ı üstüne düşünmeden kucaklayıp kaldırmasıyla duraksadı ve şaşkınlıkla ona baktı. Daha dün gibi aklında kalan cılız çocuk o an tamamen silinmişti aklından. Büyümüş de beyefendi olmuştu.

“Gerek yok Muhittin amca, hallettim ben” diyerek Hazan’ın evine doğru ilerledi. Kız zaten baygındı. Bir de elin herifi kızın izni olmadan ona mı dokunacaktı? Gerekirse tek eliyle taşır da yine de Hazan’a başka ellerin uzanmasını engellerdi.

Hızlı adımlarla Hazan’ın oturduğu apartmana ilerlerken yüzünde sert bir ifade hakimdi. Mahalleli kırk yıl konuşsa da umursamazdı. Muhittin amca mahalleliyi hallederse, o da Hazan’ın ailesine açıklarsa olay biterdi. Uzatıp daha fazla dikkat çekmenin bir önemi yoktu. Aralık kapıyı ayağıyla iterek açtı ve merdivenleri tırmanmaya başladı. Sonunda 3. kata geldiğinde diziyle destek alarak Hazan’ın sırtındaki elini çekti ve zile bastı. Dizini indirip Hazan’ı yeniden kavradı ve bir adım geriye çekildi. Yıllar sonra Hatice ablanın karşısında aynı görüntüyle çıkacak olmanın hissiyle gerildi.

Ve kapı açıldı. Elindeki sarı bezle şaşkınlıkla Emir’e bakan Hatice, kucağındaki kızını görünce daha da şaşırdı. “Oğlum?” dedi sorgularcasına.

“Hazan yine uyuyakaldı Hatice abla” dedi Emir gülümseyerek

Eskiden de kapı açılır. Emir sırtında uyuklayan Hazan ile birlikte Hatice ablaya bakar ve tek bir cümle söylerdi. “Hazan yine uyudu…”

Hatice hâlâ aynı şokla ikisine bakıyordu. O günlerin etkisiyle gözleri nemlendi. Fakat bundan daha önemli olan şey ise Hazan’ın neden bu halde olduğuydu. Sabahın saat yedisinde karşısında bu görüntüyü asla beklemediği kesindi. Merakla kızını incelerken Emir’in geçebilmesi için kenara çekildi. “Bu hal ne? Yine hangi köşede buldun bu kızı?” dedi hafif sitemle. Kızı büyümüştü ama bazı alışkanlıkları hâlâ yerli yerindeydi. Ve küçükken olduğu gibi yine Emir’in onu bulması daha da şaşırtıcıydı. Çocuk geleli iki gün olmuştu. Hazan yine küçük Haziş olmuştu. Umuyordu ki bu yaz adama rahat bir nefes aldırabilsindi.

Emir içeriye girmiş ve zaten ezbere bildiği odaya ilerlemişti. Hazan’ın odasının kapısını açmadan Hatice ablaya dönmüştü. Odası müsait olmayabilirdi. İzinsiz girmesi hoş olmazdı.

Hatice, Emir’in onu beklediğini görünce gülümseyerek yanına gitti. Odaya girmeme nedenini anlayabilmişti. Yıllar geçse de Emir hâlâ aynı Emir’di. Küçük yaşta annesine yük olmamak için ona yardımcı olan, arkadaşlarıyla daha az vakit geçiren, kardeşiyle bıkmadan ilgilenen Emir’di.

Babası Emir henüz 6 yaşındayken onları terk etmişti. O adamdan hâlâ haber alamıyorlardı. Eskiden Selim’in en yakın arkadaşlarından biriydi ancak karısını iki çocuğuyla terk edip gittiği günden sonra ne Selim, ne de bir başkası ona ulaşmak istemişti. Tek bir haberle silmişlerdi en yakın dostlarını…

Nermin tek başına iki çocuğuyla ilgilenirken onları okutabilmek için sayısız işte çalışmıştı. Mahalleli de bu konuda asla onları yalnız bırakmamış, her anlarında yanında olmuştu. Bu nedenle olmalı ki Emir İtalya’ya gittiği günden beri, durumları iyi olmasına rağmen mahalleden taşınma fikri aklının ucundan dahi geçmemişti. Hatice Nermin’i severdi. Nermin de aynı şekilde her anında yanında olan Hatice’yi severdi. Fakat Nermin’in mahallede anlaşamadığı tek kişi şüphesiz Hazan olmuştu. O küçük boyuyla oğlunu peşinden koşturuyordu. Oğlunu fazlasıyla severdi. Kızı Sibel de aynı şekilde onun her şeyiydi. Çocukları onun tek yoldaşıydı. Onlardan uzak kalma düşüncesi korkunçtu. Zaten Emir İtalya’ya gittiği günden beri bir ay kendine gelememiş, sonrasında ise her gün oğlunu arayıp sormuştu. Emir okul okuduğu zamanlarda annesine daha fazla yük olmak istememiş ve aynı zamanda birçok yerde çalışmıştı. Oğluna kıyamaz ve kimseyle de paylaşamazdı. Emir’in evleneceği gün ona kabus gibi geliyordu.

Hazan’a olan sebepsiz soğukluğu ise oğlunun onca derdi arasında bir de o küçük kızla uğraşması olmuştu. Emir zaten arkadaşlarıyla pek vakit geçiremiyordu. O nadir anlarda ise o fırıldak oğlunu delirtiyordu.

Hatice’nin açtığı kapıdan içeri giren Emir, vakit kaybetmeden Hazan’ı yatağına yatırmış ve derin bir nefes alarak doğrulmuştu. Hatice kızının ayakkabılarını çıkarırken Emir göz ucuyla Hazan’ın odasını süzmüştü. Hazan’ın aksine odası fazlasıyla değişmişti. Peluş oyuncaklarından geriye sadece ufak tefek biblolar, duvarda asılı küçük fotoğraflar ve masasının üstünde duran bir fotoğraf makinesi kalmıştı.

Hazan değişmişti. Ama bir o kadar da aynıydı.

“Sana da zahmet oldu oğlum. Geç içeriye bir kahve yapayım. Beraber içer sohbet ederiz.” dedi Hatice doğrularak kızının üstünü örterken. Hazan ise ikisini de umursamadan arkasını dönüp uyuklamaya devam etti. Başı biraz ağrıyordu ama uyku daha tatlı geliyordu. Ayrıca elbisesini çıkarmadan uyuduğu için birazdan uyanacağı kesindi.

“Ne zahmeti Hatice abla, asıl ben rahatsız ettim bu saatte” ikisi beraber odadan çıkarken Hatice abla Emir’in koluna dokundu.

“Bizim kız işte, iki gündür hastanede yoruldu tabi. Bir buçuk günde anca kendine gelir.” gülerek içeriye davet etti. “Geç içeriye, geliyorum hemen.”

“Senin işin var belli. Meşgul etmeyeyim” Hatice ablanın asılan yüzüne bakınca kolundaki elini tuttu. “Yarın akşam söz veriyorum. Oturmaya geleceğiz.”

“Şimdi otur işte.” dedi Hatice. O kadar zahmet edip kızı taşımıştı. Yorulmuş olması gerekiyordu. Bir de o kadar merdiven çıkmıştı. En azından bir kahve içmesi gerekiyordu.

“Arabayı almaya gitmem gerekiyor abla. Dayımı bekletmeyeyim.”

“O zaman yarın gelin. Söz ver.” işaret parmağını ona uzattı. “Bizden o kadar uzak kaldın. Ben seni bırakır mıyım sanıyorsun?” Emir gülerek başını salladı. Hatice ablayı da herkes gibi fazlasıyla özlediğini fark etti. En kısa zamanda sarmalarına kavuşması gerekiyordu. Açık konuşmak gerekirse Hatice ablanın yemeklerine bayılırdı. Kadın içine ne koyuyor bilmiyordu ama her seferinde aynı lezzeti tutturmaya bayılıyordu. Annesi duymasa iyiydi. Yoksa onların evinde de hergün sarma yemek durumunda kalırdı.

“Sence kaçırır mıyım?” diyerek karşılık verdiğinde Hatice abla da en derininden gülümsedi. “Tabiki de geleceğim.”

“Heh şöyle. Ben senin en sevdiğin sarmaları ve börekleri yapmaya başlarım. Akşam da Hazan’ı kaldırayım. O da pasta yapsın.” diyerek planlar kurarken beraber kapıya doğru ilerlediler.

“Bence Hazan’ı uyandırma abla. Gerekirse ben gelir yardım ederim ama uykusuz Hazan’ın korkunç yüzüne asla katlanamam” diyerek dalga geçtiğinde beraber güldüler. Emir ayakkabılarını giyerken son kez Hazan’ın odasına baktı ve doğrularak Hatice ablaya veda etti. Apartmandan ayrılırken yüzünde neredeyse belirsiz bir tebessüm vardı. Ve bu mahalleden çıkana kadar da devam etti.

İtalya’dan döndüğünde ortama alışması zor olacak zannediyordu. Halbuki eski samimiyet hâlâ bir köşede onu bekliyordu.

Ve Hazan…

Sen gerçekten belamsın kızım…

🩴🌀

AYAYAYAYAYA BEN GELDİMM

EMİR’İ TANIMAYA BAŞLIYORUZZZ

ay heyecan yaptım.

Terliğin karşılığının top olması garipti. Ama Emir’in Hazan’ı kızdırma planının ters işleyip kendini delirteceğini beklememesi…

Terliğin intikamı topla son buldu.

Bu arada terliğin teki hâlâ adamda kaldı fhgawxhtjgfy

EN SEVİLEN SAHNE BURAYAAA

BÖLÜMÜN FAVORİ KARAKTERİ BURAYAA

Bi de emeklerimin karşılığı için oy verseniz bölümlerin gelmesi daha kısa sürecek aşklarım.

sizi seviyorum ;)

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

59okunma 7beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18