1. bölüm / 2
TutanakBölüm 1
Bölümler 2Şu an: Bölüm 1
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ellerimde kelepçe var ve duruşma salonuna doğru götürülüyorum. Gökyüzü çok soluk ve gri bulutların şavkı pencerelerden içeriye doğru vuruyor. Koridor, ucuz deterjan ve ter kokuyor. Sağımda ve solumda iki jandarma var. Kollarıma girmiş değiller, sadece varlar. Varlıkları bir formalite. Kaçacak bir yerim olduğundan değil, prosedür böyle emrettiği için yanımdalar. Ciddi adımlarla yürüyoruz. Adımlarımın sesi mermer sesinde yankılanmıyor çünkü kalabalığın uğultusu her şeyi yutuyor.
İnsanlar iki yana açılıyor. Bakışları üzerimde. Bazıları telefonlarını çıkarıyor, bazıları fısıldaşıyor. Gözlerinde nefret arıyorum ama yok, sadece merak var. Bir sirk hayvanına bakar gibi bakıyorlar. Dün gece haber bültenlerinde gördükleri yüzün, kanlı canlı karşılarında olmasına şaşırıyorlar. Onlar için bir manşetim. Bir “canavar”.
Bileklerimdeki metal, buz gibi soğuk. Dışarıdaki gri ışık gözlerimi alıyor. Birazdan içeri gireceğiz ve herkes benden bir pişmanlık belirtisi, bir titreme bekleyecek. Hayal kırıklığına uğrayacaklar. Çünkü ben suçlu değilim. Ben sadece, yarım bırakılmış bir hikâyenin sonunu tamamlamaya geldim.
Koridorun sonuna yaklaştıkça uğultu şekil değiştirmeye başladı. Artık homurtu değil, seçilebilir kelimeler çarpıyordu kulağıma. Fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri, makineli tüfek takırtısını andırıyordu. Flaşlar patladığında gri ışık bir anda beyaza kesiyor, sonra tekrar o soluk renge gömülüyorduk. Gözlerimi kıstım. Bu ışıklar gerçeği aydınlatmak için değil, sadece satılacak bir görüntü yaratmak içindi.
Bir muhabir barikatı aşmaya çalışıp mikrofonunu yüzüme doğru uzattı. Mikrofonun üzerindeki sünger sarıydı. Neden bilmiyorum, o an aklıma sadece o süngerin ne kadar kirli olduğu takıldı. “Kaymakam Bey nerede? Öldü mü?” diye bağırdı biri. Sesi cırtlak ve heyecanlıydı. Sanki bir insanın hayatını değil, maç skorunu soruyordu. Cevap vermedim. Jandarma omzumdan hafifçe iterek tempomu korumamı sağladı.
Duvar diplerine sinmiş, ellerinde dosyalarla bekleşen avukatları, mübaşirlerin telaşlı koşturmacasını, sırası gelmemiş davalıların o bezgin yüz kıvrımlarını izledim. Hepsi bir bekleme halindeydi. Benim bekleyişim ise bitmişti. Onlar belirsizliğin huzursuzluğunu yaşıyordu, bense sonucun keskinliğinin verdiği o tuhaf rahatlığı.
Asansörlerin yanından geçtik. Metal kapıdaki yansımamı gördüm. Üzerimdeki siyah gömlek kırışmıştı. Yakası yana kaymıştı. O, bu dağınıklığı görseydi elleriyle düzeltir, “yine çocuk gibisin,” derdi. Bunu düşündüğümde midemde o tanıdık yanma hissi oluştu ama yüzüme yansıtmadım. Yüzüm, bu kalabalığa vereceğim tek cevap olmalıydı; ifadesiz, donuk ve erişilmez.
Sağımdaki jandarma önüme geçip durdu. Ağır, oymalı, ahşap duruşma kapısının önündeydik. Kapının üzerinde pirinç bir levha: 3. Ağır Ceza Mahkemesi. Mübaşir kapıyı aralayıp içeriden bir işaret bekledi. Koridordaki o boğucu gürültü bir anda bıçak gibi kesildi sanmıştım ama hayır, sadece benim kulaklarım dışarıya kapanmıştı. İçerideki havayı, o ağır, tozlu ve yargı kokan havayı ciğerlerime çektim.
Bileklerimi hafifçe oynattım. Metal derimi sıyırdı. Acı, hâlâ hayatta olduğumu hatırlatan tek şeydi. Mübaşir kenara çekildi ve o eşikten içeri adımımı attım.
Koridordaki kaos, kapının kapanmasıyla birlikte yerini yapay, neredeyse kutsal bir sessizliğe bıraktı. Burası bir mahkeme salonundan çok, kötü dekore edilmiş bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Tavanlar gereğinden fazla yüksek, duvarlar ise insanı ezecek kadar kasvetliydi. Her şey, içeri giren sıradan insanın kendini “küçük” hissetmesi için tasarlanmıştı. Mimari bir aşağılamadan başka bir şey değildi.
Jandarmaların yönlendirmesiyle sanık yerine, o etrafı tahta parmaklıklarla çevrili alana doğru yürüdüm. Ayakkabılarımın sesi bu kez duyuluyordu. Herkesin duyduğu tek ses bendim.
Bakışlarımı izleyici sıralarına çevirdim. Ön sıralar, beklendiği gibi “protokol” tarafından işgal edilmişti. Kaymakam’ın ailesi, takım elbiseli adamlar, döpiyesli kadınlar. Yaslarını bile bir devlet töreni ciddiyetiyle tutuyorlardı. Acıları nizami, öfkeleri ütülüydü. Aralarında onu, eski sevgilimi aradım. En köşede, annesinin yanında oturuyordu. Küçülmüştü. Omuzları düşmüş, başı öne eğikti. Bana bakmıyordu, belki de bakamıyordu. Onu bu hale getiren ben değildim, onu bu hale getiren o yanındaki “güçlü” ailesiydi. Ben sadece bu gerçeği yüzlerine vurmuştum. Yerime oturdum. Sandalye sertti. Verniği dökülmüş, binlerce suçlunun, masumun, katilin ve hırsızın terini emmiş eski bir ahşap.
Başımı kaldırdım. Kürsünün arkasındaki o meşhur yazıya, altın sarısı harflerle duvara kazınmış cümleye baktım: “Adalet Mülkün Temelidir.” Harflerden birinin, “M” harfinin ucu hafifçe kalkmıştı. Devletin temeli, rutubetten kabarmış bir duvarda dökülmek üzereydi. Bu detay, bütün bu şatafatlı salonun, cübbelerin ve kanun kitaplarının özetini sunuyordu bana. Hepsi bir dekordu ve birazdan başrol oyuncusu, yani Hâkim sahneye çıkacaktı.
Jandarma bileğimdeki kelepçeyi çözerken metalin tıkırtısı salonda yankılandı. Bileklerimi ovuşturdum. Sahne hazırdı. Işıklar üzerimdeydi. Artık perdenin açılmasını bekliyorduk.
Aniden yan tarafımdaki kapı gürültüyle açıldı ve mübaşirin o gür, mekanik sesi salonda patladı: “Mahkeme heyeti! Ayağa kalkın!”
Salondaki herkes iyi yağlanmış bir makinenin dişlileri gibi aynı anda ayağa kalktı. Ben de kalktım. Saygı duyduğumdan değil, o an oturmaya devam etmenin kalkmaktan daha fazla efor gerektireceğini hesapladığımdan. Direnmek, şu aşamadan gereksiz bir enerji kaybıydı.
Heyet içeri girdi. En önde Mahkeme Başkanı, arkasında iki üye Hâkim ve en sonda Savcı. Üzerlerinde siyah cübbeler, yakalarınsa kırmızı ve siyahın o resmi uyumu. Yüzlerinde ne bir öfke ne de bir merhamet vardı. Sadece mesai saatinin getirdiği o derin, koyu bıkkınlık okunuyordu. Önlerindeki dosya yığınlarına, sanki o kâğıtlarda insan hayatları değil de alışveriş listesi yazıyormuş gibi bakıyorlardı.
Başkan kürsüdeki yüksek koltuğuna oturdu, cübbesinin önünü düzeltti ve salondaki kalabalığa bakmadan mırıldandı: “Oturun.”
Herkes oturdu, ben de dahil. Kumaş hışırtıları ve öksürük sesleri dindi. Kâtip, önündeki klavyenin başında parmaklarını tuşa yerleştirmiş, hazır bekliyordu. Başkan, önündeki mikrofona hafifçe vurdu. Sesin tok bir şekilde salona yayıldığından emin olunca bana değil, önündeki kâğıda bakarak konuştu.
“Sanık ayağa kalk.”
Kalktım.
“Kimlik tespiti. Adın, soyadın?”
“İsmet Canbay.”
Sesim salonda yankılandı ama bana bile yabancı geldi.
“Doğum tarihin, yerin?”
“17 Ağustos 2001, İstanbul.”
“Mesleğin?”
Bir an duraksadım. Bir zamanlar ne iş yaptığımın, şu an yargılandığım “suç” karşısında bir önemi var mıydı? Onlara göre “hiçbir şey”dim. Yine de resmi kayıtlarda geçen o sıfatı söyledim. Kâtip, tuşlara sertçe, takır takır basarak kaydetti;
“Mezunum. İş arıyorum.”
Başkan, gözlüğünü burnunun ucuna indirip ilk kez bana baktı. Gözleri yorgundu. Muhtemelen öğle yemeğini ya da emekliliğini düşünüyordu. “İddianameyi okumuyorum, özetliyorum,” dedi rutin bir hızla. “Hakkında, Emekli Mülki İdare Amiri, Kaymakam Esat Tuncer’i hürriyetinden yoksun kılma, cebir ve tehdit kullanarak bilinmeyen bir yerde alıkoyma suçlarından dolayı kamu davası açılmış. Savcılık makamı tutukluluk halinin devamını talep ediyor.”
Başkan derin bir nefes aldı, yanındaki üye hâkime kısa, anlamsız bir bakış atıp tekrar bana döndü. Ses tonu soru sormaktan çok, bir formu doldurmak ister gibiydi.
“Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince yasal hakların sana hatırlatıldı. Susma hakkına sahipsin. Ancak şu an vereceğin ifade, mahkemenin seyrini değiştirebilir. Baro tarafından atanan avukatın burada.”
Parmağıyla, sanık kürsüsünün hemen yanında oturan genci işaret etti, avukatımı. Yirmilerinin ortasında, heyecanlı, muhtemelen stajı yeni bitmiş biri. Önündeki dosyayı sıkıca tutuyordu. Bana, boğulmakta olan birine bakar gibi umutsuz bir yardım isteğiyle baktı. Muhtemelen “susma hakkımızı kullanalım” diye fısıldayacaktı. Ya da “müvekkilim pişmandır” gibi o beylik lafları edecekti.
Onun bilmediği şey, benim susmaya değil, konuşmaya geldiğimdi. Başkan, kalemini elinde çevirerek sordu: “Savunmanı avukatın mı yapacak, yoksa sen kendin mi anlatacaksın? Kaymakam nerede? Suçlamaları kabul ediyor musun?”
Salondaki nefes sesleri kesildi. O’nun, benim burada olmamın baş sorumlusu olan kızın başını kaldırıp bana baktığını, omuzlarının titrediğini hissettim. Protokol sıralarındaki o mağrur aile, nefretle karışık bir merakla dudaklarımdan dökülecek kelimeleri bekliyordu. Avukatıma ufak bir bakış bile atmadım. Mikrofona doğru hafifçe eğildim.
“Savunmamı kendim yapacağım Sayın Başkan.” dedim. Sesim beklediğimden daha sakindi. Başkan kaşlarını çattı ama itiraz etmedi. Eliyle “kısa kes” der gibi, bıkkın bir işaret yaptı. “Anlat bakalım,” dedi. “Neden buradasın?”
Derin bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan o tozlu adliye havası, birazdan anlatacağım hikâyenin yakıtıydı. Sahne artık tamamen benimdi.
Bölüm etkileşimi
