Truva Atı kitap kapağı

6. bölüm / 5

Bölüm 5: Geride Kalan İzler Sonunu Belirler

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Bölüm 5: Geride Kalan İzler Sonunu Belirler

(Zeren Lâl Aktay'ın Anlatımıyla)
Sabahtı ama kaçıncı günün sabahıydı bilmiyordum... Gözlerimi her açtığımda aynı ahşap tavanı, aynı puslu ışığı ve aynı boğucu sessizliği buluyordum. Tek bildiğim buradan çıkarsak güvende olmayacağımızdı. Dağ evinin dışında bizi bekleyen sadece Ejder’in namluları değil, bu sekiz adamın bitmek bilmeyen şüphesiydi.
Hâlâ o sekiz adam vardı. Odanın her köşesine sinmiş, birer gölge gibi hareket ediyorlardı. Uyandığım an Hızır genel bir kontrol yaptı. Elindeki stetoskopu göğsüme dayarken ve nabzımı kontrol ederken bile timin diğer üyeleri tetikteydi. Ama hepsinden öte, üzerimde tek bir bakışın ağırlığını hissediyordum.
Kurtbey...
Başımda bekliyordu. Uyandığım andan itibaren gözleri bir an bile ayrılmadı benden. O gri gözlerdeki ifadeyi çözmek imkansızdı; nefret miydi, merak mı yoksa dünkü o çatışmanın bıraktığı tuhaf bir tortu mu? Gömleğinin yakası hala hafifçe açık, gözlerinin altı uykusuzluktan hafifçe kararmıştı. Ama bakışlarındaki o delici güçten hiçbir şey kaybetmemişti. "Genel durumu iyi komutanım," dedi Hızır, malzemelerini çantasına yerleştirirken. "Ateşi düşmüş ama vücudu hala çok gergin. Dinlenmesi lazım."
Affan, Hızır’a cevap vermedi. Bakışlarını yüzümden bir milim bile kaydırmadan sordu: "Ensen, Zeren. Dün gece sürekli orayı tutuyordun. Ne var orada?"
Soru, odada bir mermi gibi yankılandı. Ensemdeki o sızı, adının anılmasıyla bile tekrar uyanmış, ince ince yanmaya başlamıştı. Yastıkta hafifçe yana kayarak o bölgeyi gizlemeye çalıştım. "Bir şey yok," dedim, sesim sabahın mahmurluğuyla pürüzlü çıksa da dik durmaya çalışarak. "Yoldaki sarsıntıdandır."
"Yalan söyleme," dedi Affan, yatağa bir adım daha yaklaşarak. "Dün gece acıdan bayıldın. Bir yara mı, yoksa başka bir şey mi?" O sırada kapı hızla açıldı ve içeri Gölge girdi. Elindeki dürbünü boynuna asmıştı, yüzünde her zamankinden daha gergin bir ifade vardı.
"Komutanım, hareketlilik var," dedi Gölge, doğrudan Affan’ın gözlerinin içine bakarak. "Sisin içinde üç araç tespit ettik. Karargahla iletişim hala kesik. Sancak frekansları temizlemeye çalışıyor ama birileri bizi bu dağda kör ve sağır bıraktı."
Affan anında ayağa kalktı. O an bakışlarındaki o sorgulayıcı ifade, yerini profesyonel bir katilin soğukkanlılığına bıraktı. Silahını beline yerleştirirken timine döndü: "Pala, Barut! Girişlere tuzakları kurun. Ayıboğan, ağır silahla doğu yamacını tut. Pars, çevre emniyetine çık! Kimse bu eve nefes alarak girmeyecek." Odada bir anda kaotik ama disiplinli bir hareketlilik başladı. Sekiz adam, bir makinenin dişlileri gibi harekete geçerken Affan tekrar bana döndü. Eğilip kolumdan tuttu ve beni yatakta doğrulttu.
"Buradan çıkarsak güvende olmayacağımızı biliyorsun," dedi, yüzü yüzüme çok yakınken. "Eğer Ejder seni geri almak için geliyorsa, bu senin son şansın olabilir Zeren. Ya bizimle savaşırsın ya da bu evin içinde kalıp kaderine razı olursun."
"Bana bir silah verirsen, ne yapacağımı biliyorsun Kurtbey," dedim nefretle.
Affan, bir an duraksadı. Ensemdeki o nokta, sanki kalbim orada atıyormuş gibi şiddetle zonkladı. Affan elini boynuma doğru uzatacak gibi oldu ama dışarıdan gelen ilk kurşun sesi odayı sarstı.
"Silahın bende kalsın," dedi Affan, beni yere, pencere hizasının altına doğru iterek. "Çünkü eğer bu savaşı kaybedersek, senin o silahı kime doğrultacağından hala emin değilim."Dışarıda cehennemin kapıları sonuna kadar açılmıştı. Mermiler ahşap duvarları delip geçerken, içerisi toz ve barut dumanıyla dolmuştu. Sekiz adamın her biri bir köşeden ölüm kusuyordu ama ben burada, yerin dibinde bir süs bebeği gibi bekletiliyordum. Öfkem korkumu çoktan aşmıştı.
"Silah ver bana!" diye bağırdım Affan’a. "Burada öylece oturup ölümü beklemeyeceğim!"
Affan, pencerenin hemen altından dışarıya ateş etmeye devam ederken beni duymazdan geldi. Vermemekte kararlıydı; hala bana güvenmiyordu, hala sırtını dönemiyordu. Bir mermi hemen başımızın üzerindeki tomruğa saplanınca hırsla eline uzandım, silahını çekip almak istedim.
O an gözü döndü. Boştaki eliyle hamle yapıp vurduğum bileğimi kavradı ve beni sarsarak kendine yasladı. Sırtım onun sert göğsüne çarptığında, o tanıdık barut ve soğuk ter kokusu ciğerlerime doldu. Kurtulmak için göğsüne bir darbe daha vuracakken, diğer eliyle çenemi kavrayıp beni kendine doğru mühürledi ve susturdu.
"Kes sesini!" diye kükredi kulağıma. Sesi, dışarıdaki çatışma gürültüsünü bile bastıran, titreten bir frekanstaydı. "Burada dizimin dibinde duracaksın Aktay. Eğer bir mermi daha sıkarsan, o mermiyi atan elini ben kırarım!"
Beni o kadar sıkı tutuyordu ki, kalp atışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Öfkesi tenimi yakıyordu. Tam o anda, ensemdeki o lanet sızı sanki binlerce iğne olup beynime battı. Her yakınlaştığımızda olduğu gibi, vücudum bu adamın varlığına isyan ediyordu. Ya da belki de babamın o sinsi icadı, Kurtbey’in bu kadar yakınımda olmasına dayanamıyordu.
"Bırak beni..." diye fısıldayabildim sadece. Acıdan gözlerim kararıyordu.
"Bırakmayacağım," dedi Affan, sesindeki ton bu kez sadece öfke değil, garip bir sahiplenme de taşıyordu. "Seni bu dağdan sağ çıkarana kadar ne benden kurtulabilirsin ne de o zehirli dilinle beni kışkırtabilirsin."
Dışarıdan büyük bir patlama sesi geldi, kulübe sarsıldı. Affan beni daha da sıkı kavradı, adeta gövdesiyle bana siper oldu. O an fark ettim; o sadece beni "hedef" olduğu için korumuyordu. Kurtbey, ilk kez bir avı için kendi canını hiçe sayıyordu. Ama ensemdeki o iz, bu yakınlığın bedelini çok ağır ödetecekti.Dışarıdaki gürültü bir anlığına kesilir gibi oldu. O uğultulu sessizliğin içinde, kulübenin kırık dökük penceresinden içeri süzülen metalik bir ses duydum. Taklacı parmakların arasından kayan ölümün sesi...
Affan’ın göğsüne yaslanmış haldeyken, gözlerim odanın ortasına düşen o kara cisimle çakıştı. Zaman bir anda yavaşladı. Mermilerin vızıltısı, timin bağırışları, hatta kendi kalp atışlarım bile sustu. Sadece o yuvarlak, pürüzlü metalin ahşap zeminde çıkardığı o tiz tıkırtı kaldı.
"Bomba!" diye bağırdım. Sesim, gırtlağımı yırtarcasına çıktı ama biliyordum; çok geç kalmıştım. O saniyenin onda biri kadar süren bekleme anı, bir ömür gibi uzadı. Affan’ın beni daha sıkı kavradığını, gövdesini üzerime tamamen siper ettiğini hissettim. Barut kokusu yerini saf bir metal kokusuna bıraktı.
Sırtımdaki o sıcaklık, o sert göğüs kafesi... Hayatımda ilk kez bir erkeğin beni korumak için kendi canını feda ettiğini anladığım o son andı. Ensemdeki o çip, patlamanın enerjisiyle rezonansa girmiş gibi vahşi bir acıyla infilak etti. Ve sonra, sadece beyaz bir ışık ve her şeyi yutan o devasa uğultu kaldı...
🐎
(Yazarın Anlatımıyla)
Kulübenin içine çöken o sağır edici sessizlik, patlamanın bıraktığı ağır toz bulutu ve yanık kokusuyla harmanlanmıştı. Yaklaşık on-on beş dakika sonra, Binbaşı Affan Bintuğ’un bilinci, derin bir karanlığın dibinden yavaşça yüzeye çekilmeye başladı.
Dünya, ekseni etrafında düzensizce dönüyordu. Affan, ciğerlerine dolan isli duman yüzünden şiddetle öksürerek gözlerini araladı. Başındaki o zonklama, sanki bir balyozun düzenli darbeleri gibi şakaklarına vuruyordu. Sarsıntının etkisiyle dengesi altüst olmuştu ama askerlik içgüdüsü, bedeni daha uyanmadan ruhunu ayağa kaldırdı.
Ağır bir yarası yoktu; şanslıydı ya da belki de tecrübesi onu son anda doğru pozisyona itmişti. Ancak üzerine çöken tomruk parçalarını üzerinden iterken zihninde sadece iki şey, iki büyük sorumluluk yankılanıyordu: Zeren Lâl Aktay ve Timi..
"Gölge! Sancak! Ses verin!" diye hırıldadı Affan. Sesi, dumanın içinde boğuluyormuş gibi çatallı çıktı.
Hemen ileride, enkazın altından bir kıpırtı geldi. Gökhan (Gölge), toz içinde kalmış yüzüyle doğrulmaya çalışıyordu. "Buradayım komutanım... İyiyim," dedi zorlukla. Ardından diğerlerinin sesleri tek tek dumanın içinden yükselmeye başladı. Barut, Pars, Hızır... Her biri yaralıydı; kiminin kolu askıda, kiminin alnından sicim gibi kan süzülüyordu ama ağır bir kayıp yoktu. Tim, bu cehennemden sağ çıkmayı başarmıştı.
Ancak Affan’ın asıl korkusu hemen altındaydı. Patlama anında gövdesini üzerine siper ettiği o hırçın beden...
🐎
"Zeren!"
Affan, elleriyle enkazı kazırcasına kenara itti. Kırmızı elbisesinin tozlanmış kumaşı göründüğünde kalbi ağzında atmaya başladı. Dağ kızı, tozların arasında bir mermer heykel kadar hareketsiz yatıyordu. Yüzü bembeyazdı, o boyun eğmez hırçınlığından eser kalmamıştı.
Affan, titreyen elleriyle kadının yüzüne dokundu. "Aktay, aç gözlerini... Duyuyor musun beni?"
Zeren’in başı cansızca yana düştüğünde, Affan’ın gözü kadının ensesindeki o noktaya takıldı. Saçları dağılmış, o küçük gizemli şişkinlik tamamen gün yüzüne çıkmıştı. Ama o an Affan için ne çip ne de sırlar önemliydi. Sadece o nabzın parmak uçlarına çarpmasını bekliyordu.
Dışarıda rüzgarın uğultusu artarken, enkazın altında bir binbaşı ve bir "vatan haini", ölümün kıyısında birbirine hiç olmadığı kadar yakınlaşmıştı.
🐎
Aynı sırada Ejder Aktan’ın kükreyişi, dağın yamacındaki o karanlık sığınakta yankılanırken duvarlar bile bu nefretin karşısında titriyordu. Gözleri, önünde diz çökmüş, korkudan tir tir titreyen genç tetikçinin üzerindeydi. O çocuk, fırlattığı el bombasının sadece bir kulübeyi değil, Ejder’in yirmi yıllık planını ve "kızım" dediği tek varlığı havaya uçurduğunu henüz kavrayamamıştı.
"Aptal mısın? Aptal mısınız?!" diye bağırdı Ejder. Sesi, gırtlağından gelen vahşi bir hırıltı gibiydi. "Ben size onu bana getirin dedim! Onu yok edin demedim!"
Ejder için Zeren, sadece bir evlat değildi; o, bir adam'dan çaldığı en büyük zafer madalyasıydı. Şimdi o madalyanın enkaz altında kalmış olma ihtimali, Ejder’in içindeki canavarı tamamen serbest bırakmıştı. Kızını kendi elleriyle ölüme sürüklemişti ve bunun bedelini birileri ödeyecekti.
Tam o sırada, sığınağın köşesinden bir ses yükseldi. Ejder’in korumalarından biri, titreyen bir sesle araya girmeye çalıştı:
"Efendim... Askerlerin sağ çıkma ihtimali çok düşüktü, biz sadece işimizi—"
Ejder, adamın sözünü bitirmesine izin vermedi. Hiç acıma göstermeden, belindeki gümüş işlemeli tabancayı bir yıldırım hızıyla çıkardı ve namluyu sesin geldiği yöne çevirdi. Hiç tereddüt etmeden tetiği ezdi.
Güm!
Mermi, adamın alnının tam ortasında karanlık bir delik açarken, adam cansız bir şekilde yere yığıldı. Sığınaktaki diğer adamlar nefeslerini tuttu, kimse kımıldayamadı. Ejder, namlunun ucundan tüten dumanı soğukkanlılıkla izlerken, gözlerindeki o delice parıltı daha da koyulaştı.
"Kimse..." dedi Ejder, sesi bu kez buz gibi bir fısıltıya dönmüştü. "Kimse benim olanı benden alamaz. Ne o asker parçaları, ne de sizin aptallığınız."
Ejder, tabancasını tekrar beline yerleştirirken dışarıdaki fırtınaya baktı. Enkazın altında ne yattığını bilmiyordu ama içindeki bir his, Zeren’in ölmediğini söylüyordu. Çünkü o, Ejder’in kızı olarak yetiştirilmişti; o, küllerinden doğmayı bilirdi.
"Timinizi toplayın," diye emretti geri kalanlara. "O enkazı ellerinizle kazıyacaksınız. Zeren’i bana getireceksiniz. Canlı getiremeyen, az önce gidenin yanına biletini alır."
Dışarıda kar fırtınası şiddetlenirken, Ejder Aktan kendi yarattığı cehenneme doğru ilk adımını atıyordu. Kurtbey ve timi ise, enkazın altında hem Zeren’i hem de hayatlarını kurtarmak için zamana karşı yarışmaya başlamıştı.
🐎
Duman ve tozun arasından sızan soluk gün ışığı, enkazın üzerinde bir kefen gibi asılı duruyordu. Affan, dişlerini birbirine kenetleyip son bir gayretle Zeren’in üzerindeki ağır tahta bloğu kenara ittiğinde, genç kadının narin bedeni bütünüyle açığa çıktı.
Açık bulduğu o dar aralıktan içeri süzülen Affan, hiç tereddüt etmeden Zeren’i kucağına aldı. Ancak bu, göründüğü kadar kolay olmayacaktı. Kendi bedenindeki sarsıntı, her nefes alışında kaburgalarına saplanan o keskin ağrı ve alnından süzülüp gözlerine giren kan...
Taşıyabilir miydi ki yaraları ile bu genç kadını?
Zeren, kucağında bir kuş tüyü kadar hafif ama bir o kadar da ağır bir vebal gibi duruyordu. Affan’ın kollarındaki kaslar, patlamanın ve yorgunluğun etkisiyle titriyordu. Ama o, Binbaşı Affan Bintuğ’du. Pençesine aldığı hiçbir şeyi yarı yolda bırakmazdı. Zeren’in başı göğsüne düştüğünde, genç kadının saçları arasından sızan o hafif koku, Affan’ın zihnindeki bulanıklığı bir anlığına dağıttı.
"Komutanım, yardım edelim!" dedi Pars, topallayarak yanına gelirken.
"Gerek yok," diye kükredi Affan, sesi enkazın içinde yankılanarak. "Siz çevreyi tutun! Ejder’in köpekleri koku almıştır, birazdan burada olurlar. Bu kadını ben çıkaracağım."
Affan, her adımında sanki cam kırıkları üzerinde yürüyormuş gibi hissetse de Zeren’i daha sıkı kavradı. Onu taşıyan sadece kas gücü değil, hırsı ve henüz adını koyamadığı o garip koruma içgüdüsüydü. Enkazın arasından dışarı, soğuk havaya çıktığında ciğerlerine dolan taze nefes onu biraz olsun kendime getirdi.
Kucağındaki kadına baktı; Zeren’in ensesindeki o sızı, baygın olmasına rağmen yüzünde hafif bir acı ifadesi bırakmıştı. Affan, onu karların üzerine yavaşça bırakırken bile ellerini üzerinden çekmekte zorlandı.
"Dayan dağ kızı," diye fısıldadı sadece kendisinin duyabileceği bir sesle. "Seninle hesabımız bu enkazın altında bitmeyecek." Affan, Zeren’i karın üzerine yatırıp kendi yaralarını unutarak ona siper olduğu o saniyede, kaskındaki telsizden yükselen cızırtı yerini beklenmedik bir sese bıraktı. Patlamanın, ölümün ve barut kokusunun tam ortasında, kulaklığını delicesine neşeli bir ses doldurdu.
"Kurtbey! Kurtbey! Orada mısın ihtiyar kurt? Gökyüzü bugün çok güzel, değil mi?"
Bu ses, Hava Savunma'dan Üsteğmen 'Kıvılcım'dı. Karargahla kesilen iletişim hattı, gökyüzünden gelen bu neşeli sesle bir anda yırtılmıştı. Dışarıda Ejder'in adamları kulübeye doğru yaklaşırken, telsizdeki bu enerji odadaki o kasvetli havaya meydan okur gibiydi.
"Buradayım Kıvılcım," dedi Affan, dişlerinin arasından. Sesi, acıdan ve öfkeden kısılmıştı. "Zamanın varsa neşeni bir kenara bırak da tepemizdeki bu akbabaları temizle. Hedef güvenli değil, destek nerede?"
"Ooo, komutanım yine çok gerginiz!" dedi Kıvılcım, arkadan gelen jet motoru uğultusunun arasında. "Destek tam tepenizde. Koordinatlar okundu, hedefler kilitlendi. Ejder’in köpeklerine küçük bir havai fişek gösterisi hazırladım. Sadece başınızı eğin ve ışığın tadını çıkarın!"
Affan, Zeren’in üzerine kapaklanırken gökyüzünden gelen o yırtıcı sesi duydu. Hava savunma sistemleri devreye girmişti. Az önce Ejder'in adamlarının yaklaştığı yöne doğru düşen mühimmatlar, karları ve geceyi bir güneş gibi aydınlattı.
"İşlem tamam!" dedi Kıvılcım, sesi hala o sinir bozucu neşeyle yankılanırken. "Yolunuz temizlendi Kurtbey. Karargah sizi bekliyor. Ve komutanım... Yanınızdaki 'misafirimize' dikkat edin, Albay Vural ekranın başında pek de mutlu görünmüyor."
Affan, telsizi kapatıp kucağındaki baygın kadına baktı. Gökyüzündeki ateş, Zeren’in solgun yüzüne vuruyordu. Hava savunmanın o neşeli sesi gitmiş, yerini yine dağların o sessiz uğultusuna bırakmıştı. Ama bu kez, arkamızda Ejder'in külleri, önlerinde ise onları bekleyen asıl fırtına vardı...
Affan, kucağındaki kadını karın üzerine bıraktığında dünya onun için bir anlığına durmuştu. O sert, tavizsiz Binbaşı gitmiş; yerine sadece korumak zorunda olduğu o narin cana odaklanmış bir adam gelmişti. Kar taneleri Zeren’in solgun yüzüne, kirpiklerine ve o kırmızı elbisenin üzerine birer elmas gibi düşerken, Affan titreyen elleriyle onları tek tek temizledi. Avuç içleriyle Zeren'in yanaklarındaki karları sildi, sanki o soğuk dokunuş genç kadının zaten azalan yaşam enerjisini daha da çalacakmış gibi korkuyordu.
Zeren'in ensesindeki o sızı, baygın olmasına rağmen hala oradaydı; Affan parmaklarını saçlarının arasından geçirirken o gizemli bölgeye dokunmamaya özen gösteriyordu.
O sırada tim, enkazın tozundan ve barut dumanından sıyrılarak yanlarına ulaştı. Ortamdaki ölümcül gerginliğe rağmen, telsizden gelen o neşeli ses kulaklıklarda yankılanmaya devam ediyordu.
Pala, elindeki bıçağı kınına sokarken, "Kıvılcım, o son atış neydi öyle aslanım? Ejder'in köpeklerini kardan adama çevirdin!" diye takıldı telsize.
Kıvılcım’ın sesi jet motorunun uğultusu arasından yine o sinir bozucu neşeyle yükseldi: "Eee Pala, bizde hizmette sınır yok! Bir dahaki sefere daha yakından izlemek istersen üzerine bir işaret fişeği bırakabilirim, ne dersin?"
Sancak ve Hızır ise bir yandan Affan’ın karları temizleyişini izliyor, bir yandan da gülmemek için kendilerini zorlayarak goygoya katılıyorlardı. "Oğlum Kıvılcım, karargaha dönünce sana o son manevran için bir mangal borcumuz olsun," dedi Sancak, elindeki tableti çantasına yerleştirirken.
Affan, timin bu rahat tavırlarına rağmen başını bile kaldırmadı. Gözleri hala Zeren'in üzerindeydi. Araba gelene kadar geçen o birkaç dakika, onun için saatler gibi uzamıştı. Zeren'in dudaklarının hafifçe aralandığını, soğuk havada belli belirsiz bir buhar çıktığını gördüğünde nefesini bıraktı. Yaşıyordu.
"Araba nerede kaldı?!" diye gürledi Affan, timin şakalaşmasını bıçak gibi keserek.
O an telsizdeki goygoy sustu, Kıvılcım’ın neşeli sesi yerini ciddi bir raporlamaya bıraktı. Uzaktan yaklaşan zırhlı aracın farları karların arasından göründüğünde, Affan Zeren’i tekrar kucağına aldı. Bu kez taşıması daha zordu, yaraları sızlıyordu ama kucağındaki bu 'dağ kızı' için dünyayı bile taşıyabilirdi. Zırhlı aracın ağır çelik kapısı gıcırdayarak açıldığında, Affan kucağında Zeren ile içeri adeta bir fırtına gibi daldı. Araca ilk binen onlardı. Affan, Zeren’i sarsmamaya çalışarak koltuğa yerleştirdi ama elleri kadının buz kesmiş tenine değdiği an, içindeki o amansız korku bir anda patlamaya dönüştü.
"Battaniye getirin! Isıtın şurayı! Ne bakıyorsunuz lan, hareket edin!"
Affan’ın sesi aracın dar metal kabininde yankılanırken, boynundaki damarlar şişmiş, yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Bu sadece dışarıdaki düşmana duyulan bir öfke değildi; bu, Zeren'in avuçlarının içinde yavaş yavaş soğumasına duyulan bir çaresizlik isyanıydı. İçindeki tüm o birikmiş gerginliği, enkaz altında geçirdiği o dakikaların ağırlığını bağırarak, önüne gelene kızarak atmaya çalışıyordu.
Hızır hemen yanına çöküp Zeren’in nabzına bakmaya yeltendiğinde, Affan adamı neredeyse omzundan sarsacaktı. "Caner, yaşat onu! Eğer o gözlerini açmazsa, hepinizi o enkazın altına geri gömerim!"
Timin geri kalanı sessizce yerlerini alırken, kimse Binbaşı’nın bu halini sorgulamaya cesaret edemedi. Affan, bir yandan Zeren’in donmuş ellerini kendi avuçlarının içine alıp nefesiyle ısıtmaya çalışıyor, bir yandan da şoföre "Bas şu gaza! Karargâha kadar durmak yok!" diye kükrüyordu.
Zeren’in başı sarsıntıyla Affan’ın omzuna düştüğünde, genç adamın öfkesi bir anlığına yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Genç kadının ensesindeki o sızı, bu soğukta bile hafif bir morluk gibi parlıyordu. Affan, kadını göğsüne daha sıkı bastırdı; sanki kendi vücut ısısıyla onu hayata döndürebileceğine inanıyordu.
Araba karanlığın içinde karargâha doğru hızla yol alırken, Affan’ın bağırışları yerini hırıltılı bir nefese bırakmıştı. Dağ kızı hala uyanmamıştı ama Kurtbey, onun için dünyayı yakmaya çoktan hazırdı.
🐎
28 Yıl Önce...
Zamanın durduğu, rüzgârın bile nefesini tuttuğu o karlı gecede, hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgide bir feryat yükseldi. Küçük Zeren, akranlarına göre minicik kalmış bedenine rağmen, ciğerlerine dolan o keskin ve soğuk havayla adeta dünyayı sarsacak bir çığlık kopardı.
Yeni ve erken doğmuş bir bebeğe göre oldukça sesliydi Ay Kız...
O gece gökteki ay, sanki tüm heybetinden vazgeçip yere inmiş; tüm ışığını, tüm zarafetini ve duruluğunu bu küçük bebeğin tenine, ruhuna nakşetmişti. Karanlık ve dikenli yollarda yürürken önünü aydınlatsın, en koyu gecelerde bile kendi ışığıyla yolunu bulsun diye verilmiş bir lütuftu bu.
Lakin o bebeğin kaderi, 28 yıl önce gökyüzünden hızla kayan bir yıldızın bıraktığı izle çoktan mühürlenmişti. Henüz ne enselerine saplanacak çiplerden haberi vardı, ne de iki devin arasında kalacağı o amansız savaştan. Ama o, daha ilk nefesinde, boğazını yırtan o çığlıkları ile sanki hayata, yazılan bu kadere ve adaletsiz

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…