6. bölüm · The Four Wıthın

KALBİMDEKİ HİS

Hazal Yikit

**~ ASTRİD ~**

Odama çıktığımda Lily ve Alice’le koridorda ayrıldık.
Kapıyı kapatıp yatağa oturdum.
Çok yorgun hissediyordum.
Bugün… sonunda o bakıştığım kızla tanışabilmiştim.
Betty.
İçimden bir ses, onunla çok yakın olacağımızı söylüyordu.Nedenini bilmiyordum ama bazı insanlar ilk anda yerini belli ederdi.
Gözüm cama kaydı.
Dışarısı soğuktan sis olmuştu. Camın kenarlarında buğu vardı.
Yanımda doğru düzgün kıyafetim olmadığını o an fark ettim. Kuzey kanadı zaten soğuktu, ama yarın dersler başlayacaktı.
Tam o sırada kapım çaldı.
— Gir.
Kapı açıldı. Cedric içeri girdi.
— Müsait miydin?
— Evet.
Başını hafifçe salladı.
— O zaman gel. Sana kıyafetlerini vereceğim.
Bir an duraksadım. Sanki düşüncemi okumuş gibiydi.
Ayağa kalktım ve onu takip ettim.
Koridorun sonundaki küçük bir odaya girdik. Depo gibiydi. Duvar boyunca dolaplar vardı. Cedric bir dolabı açtı.
İçinden mavi bir etek çıkardı.Ardından su elementinin simgesi işlenmiş bir hırka ve koyu bir ceket verdi.
Sonra kumaş, dar pantolon tarzı bir şey uzattı.En son da mavi-siyah, dar, uzun kollu bir üst verdi.
— Bu son verdiklerim eğitim kıyafetin, dedi. Diğerleri günlük okul kıyafeti.
Kıyafetlere baktım. Mavi tonlar. Soğuk ama düzenli.
— Teşekkür ederim… Bir şey soracağım.
— Tabii.
— Eğitim dışında normal sınıflarda ders görecek miyiz?
Soruma hafifçe güldü.
— Evet, tabii.
Bir an tereddüt ettim ama yine de sordum.
— Peki diğer elementlerle birlikte mi olacak dersler? Yoksa sadece su elementi mi?
Bu kez yüzü biraz ciddileşti.
— Sanmıyorum. Herkes genelde kendi alanıyla olur. Niye?
Bir saniye düşündüm.
Betty.
— Hiç.
Beni süzdü ama üstelemedi.
— Tamam o zaman. Git uyu. Sabah erken uyanacaksın. Yarın normal dersin var, kıyafetini ona göre giy.
Kapıya yöneldi, sonra durdu.
— Ben de yarın yanında olacağım.
— İyi geceler.
— İyi geceler, Astrid.
Uzaklaştı.
Kıyafetlerle birlikte odama döndüm.
Yatağa uzandım.
Tavanı bir süre izledim.
Yarın dersler başlayacaktı.Ve bu okulda hiçbir şey sandığım kadar basit değildi.
Gözlerimi kapattım.
Uyumam gerekiyordu.

Sabah uyandığımda oda hâlâ loştu.
Perdelerin arasından sızan ışık griydi. Su kanadında sabahlar hep böyle başlardı; sessiz ve soğuk.
Bir an nerede olduğumu hatırlamam birkaç saniye sürdü.
Sonra okul.
Dersler.
Ve dün gece aldığım kıyafetler.
Yataktan kalktım. Eğitim kıyafetini değil, normal ders kıyafetini giymem gerekiyordu. Mavi eteği ve hırkayı giydim. Kumaşı beklediğimden daha kaliteliydi.
Aynaya baktım.
Kumral saçlarım omuzlarıma düzgün düşüyordu. Her şey düzenli görünüyordu.
Ama içimde hafif bir gerginlik vardı.
Koridora çıktığımda hava serindi. Diğer odalardan çıkan öğrenciler vardı ama kimse yüksek sesle konuşmuyordu.
Merdivenlere yöneldiğimde biri adımı söyledi.
— Astrid.
Döndüm.
Cedric.
Bugün daha resmi görünüyordu. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı. Saçları her zamanki gibi dağınık ama düzenliydi.
— Erken çıkmışsın, dedi.
— Kaybolmak istemedim.
Hafifçe gülümsedi.
— İyi düşünmüşsün. İlk hafta herkes kaybolur.
Yanıma doğru yürüdü. Aramızdaki mesafe çok değildi ama rahatsız edici de değildi.
— Sınıfın üst blokta. İstersen birlikte gidebiliriz.
Bir an düşündüm. Reddetmek için bir sebep yoktu.
— Olur.
Birlikte yürümeye başladık. Koridor dar olduğu için omuzlarımız bazen hafifçe değiyordu. Bilinçli değildi. Ama fark ediliyordu.
— Dün sorduklarını düşündüm, dedi aniden.
— Hangisini?
— Diğer elementlerle ders meselesini.
Ona baktım.
— Evet?
— Bazen ortak dersler oluyor. Özellikle teoride. Ama pratikte herkes kendi kanadında kalır.
— Neden?
— Güçler birbirini tetikleyebiliyor. Kontrol sorunu yaşanabiliyor.
Sesi ciddi çıkmıştı.
— Korkuyor musun? diye sordu.
— Hayır.
Durdu. Bana baktı.
— Güzel.
Yürümeye devam ettik.
Merdivenleri çıkarken ayağım hafif takıldı. Dengesiz bir an.
Refleksle kolumdan tuttu.
Elinin teması kısa sürdü ama güçlüydü.
— Dikkat et, dedi.
— İyiyim.
Ama elini bırakmadan önce bir saniye daha bekledi.
O saniye uzundu.
Sonra geri çekildi.
— Sabahları merdivenler kaygan olur, diye ekledi, sanki az önceki anı sıradanlaştırmak ister gibi.
Sınıf kapısına geldiğimizde durduk.
— İçeride görüşürüz, dedi.
— Sen de mi bu derstesin?
— Hayır. Ama yakınlardayım.
Bu cevap gereğinden kısa geldi.
Kapıyı açmadan önce bana baktı.
— Astrid.
— Evet?
— Burada yalnız değilsin. Bunu unutma.
Sonra uzaklaştı.
Ben kapının önünde birkaç saniye daha kaldım.
Neden söylediğini anlamaya çalışarak.

Yalnız değilsin…
Bu cümle basit gibiydi ama içimde bir yere dokunmuştu. Daha geleli birkaç gün olmuştu ve hâlâ nereye ait olduğumu bilmiyordum.
Derin bir nefes alıp sınıfa girdim.
İçeride herkes çoktan yerini almıştı. Ortada su dolu büyük cam bir küre vardı. Işığa vurdukça içindeki su dalga dalga parlıyordu.
Hoca beni görünce başıyla öne çağırdı.
“Yeni öğrencimiz. İleri gel.”
Yine bütün gözler üzerime çevrildi. Buna alışmam gerekecek galiba.
Kürenin önüne geçtim.
“Elini koy. Zorlamaya çalışma. Su seni tanısın.”
Bu cümle garipti ama bir şey demedim. Elimi küreye koydum.
İlk birkaç saniye hiçbir şey olmadı.
Sonra suyun yüzeyi titredi.
İnce bir dalga oluştu. Ardından su yukarı doğru ince bir şerit halinde yükseldi. Sanki ip gibi.
Sınıftan hafif bir ses yükseldi.
Bir an gururlandım.
Tam o sırada dikkatim dağıldı. Su aniden yana savruldu ve kürenin kenarına çarpıp taştı.
Geri çekildim.
Hoca sakin bir sesle, “Güç var. Kontrol yok,” dedi. “Çalışacağız.”
Yerime geçtim ama kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
Ders boyunca birkaç küçük deneme daha yaptık. Bazen su kıpırdadı, bazen hiç tepki vermedi. Ama şunu anladım: İçimde bir şey gerçekten güçlüydü.
Ders bittiğinde herkes yavaş yavaş çıktı.
Ben de koridora çıktım.
Ne yaptığımı bilmiyormuş gibi davransam da… birkaç saniye bekledim.
Tam dönecekken arkamdan bir ses geldi.
“Kaçıyor musun?”
Döndüm.
Cedric.
Duvara yaslanmış, kollarını bağlamış bana bakıyordu.
“Sen neredeydin?” dedim istemsizce.
Kaşını hafif kaldırdı.
“Ben mi?”
“Evet. Sabah bıraktın sonra ortadan kayboldun.”
Yanıma doğru yürüdü.
“Toprak elementiyim,” dedi sakin bir sesle. “İki okulda da dersim var. Hem element kanadı hem güç kanadı. Oradaydım.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Merak mı ettin?”
Kalbim yine saçma bir şekilde hızlandı.
“Yoo,” dedim hemen. “Ne alaka? Sadece sordum.”
Yüzüme baktı. Uzun uzun.
O bakış sinir bozucuydu çünkü sanki ne düşündüğümü çözmeye çalışıyordu.
“Koridorda bekliyordun,” dedi.
“Beklemiyordum.”
“Kapıya dönük duruyordun.”
“Tesadüf.”
Dudak kenarı hafif kıvrıldı.
“Tamam. Tesadüf.”
Ses tonu inanmıyordu.
Gözlerimi kaçırdım.
“Ders nasıldı?” diye sordu bu sefer.
“Taştı,” dedim kısa bir şekilde.
“Ne taştı?”
“Su.”
Bir saniye sustu. Sonra hafifçe güldü.
“İyi.”
“İyi mi?”
“Demek ki tepki veriyor. Tepki vermemesi daha kötü olurdu.”
Bir an ciddi bir ifadeye büründü.
“Panik yapma Astrid. Kontrol öğrenilir. Güç sonradan gelmez.”
Bu cümleyi söylerken sesi farklıydı. Daha yumuşak.
“Zemindeki titreşimi hissettim,” dedi sonra. “Su sert çarpmış.”
Şaşkınlıkla baktım.
“Onu da mı hissediyorsun?”
“Toprak her şeyi hisseder.”
Bir an göz göze kaldık.
Bu sefer o bakış meydan okur gibi değildi.
Daha sakin.
Daha dikkatli.
“Bu arada,” dedi hafifçe eğilerek, “merak etmen sorun değil.”
“Etmedim.”
“Tamam,” dedi yine o aynı şekilde. “Etmedin.”
Ama gülüşü hâlâ oradaydı.
Sinir bozucu.
Ve biraz da…
Hoş.

Koridor yavaş yavaş boşalırken Cedric başıyla çıkışı işaret etti.
“Biraz hava alalım mı?”
Neden kabul ettiğimi bilmiyorum ama itiraz etmedim.
Okulun arka bahçesine çıktık. Taş yollar ağaçların arasından uzanıyordu. Element kanadı arkamızda kalmıştı.
Bir süre yan yana yürüdük. Sessizlik garip değildi. Sanki ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk ama söylemiyorduk.
Sonunda dayanamadım.
“Diğer gücün ne?” dedim.
Bana baktı.
“Hangisi?”
“İki okulda da dersin var dedin ya. Diğer okulda ne var? Orası nasıl bir yer?”
Yürümeyi yavaşlattı.
“Orası…” kısa bir duraksama oldu. “Daha sert.”
“Nasıl yani?”
“Elementler düzenlidir,” dedi. “Ateş, su, toprak, hava. Doğanın içindeler. Ama diğer okul…” bakışları ciddileşti, “orada görmediğin güçler var.”
İstemeden yutkundum.
“Nasıl güçler?”
“Zihni kontrol edenler. Gerçekliği bükebilenler. İnsanların içindeki karanlığı ortaya çıkaranlar.” Sesi alçaldı. “Kontrol edemezsen, kontrol edilirsin.”
Bir an ürperdim.
“Abartıyorsun.”
“Keşke.”
Yolun sonunda küçük bir taş duvar vardı. Oraya oturdu. Ben de karşısında durdum.
“İki okul yan yana değil,” dedi. “Aradaki mesafe boşuna değil. Element kanadı denge için. Diğer okul… güç için.”
“Ben sadece merak ettim,” dedim savunmaya geçer gibi.
“Biliyorum,” dedi sakin bir şekilde. “Ama merak bazen insanı yanlış yere götürür.”
Kaşlarımı çattım.
“Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?”
Gülümsedi.
“Hayır. Sadece hazırlıksız olmanı istemem.”
Bir an sustum. Sonra aklıma takılan şeyi sordum.
“Peki sen? Orada ne yapıyorsun?”
Başını hafif yana eğdi.
“Toprak elementi dışında…”
Durdu.
“Telekinezim var.”
“Ciddi misin?” dedim hemen.
“Evet.”
“Yani eşyaları falan hareket ettirebiliyorsun?”
Elini hafifçe kaldırdı.
Yanımdaki küçük bir taş titredi. Sonra yerden birkaç santim yükseldi.
Gözlerim büyüdü.
“Şaka yapıyorsun.”
Taş havada yavaşça dönmeye başladı.
“Şaka yapmıyorum.”
Taş tekrar yere indi.
Bir saniye ona baktım.
“Bu… bu bayağı ciddi bir şey.”
“Farkındayım.”
“Başka?”
Dudak kenarı hafif kıvrıldı.
“Hayvana dönüşebiliyorum.”
Bu sefer gerçekten donup kaldım.
“Ne?”
“Şekil değiştirme. Tam dönüşüm.”
“Cedric.”
“Evet?”
“Ben suyu kontrol edemiyorum diye panik yapıyorum. Sen taşları uçurup hayvana mı dönüşüyorsun?”
Bu sefer açıkça güldü.
O gülüş rahat ve gerçekti.
“Şok oldun.”
“Oldum tabii!”
“Hangisini görmek istersin?”
“Hiçbirini!” dedim refleksle. Sonra biraz yavaşladım. “Yani… belki.”
Gözleri parladı.
“Belki?”
“Ciddi misin gerçekten?” diye tekrar sordum.
Ayağa kalktı.
“Ciddiyim.”
Bir adım yaklaştı.
“Merak mı ettin?”
Bu sefer göz devirdim.
“Yine başladın.”
“Az önce ‘belki’ dedin.”
“Onu geri alıyorum.”
Yaklaştıkça kalbim yine hızlanıyordu ve bu durumdan hiç hoşlanmıyordum.
“Elimden tut,” dedi aniden.
“Ne?”
“Korkma. Sadece hisset.”
Tereddüt ettim ama elini uzatmış bekliyordu.
Yavaşça tuttum.
Avucu sıcaktı. Parmakları güçlüydü.
Bir anda zeminde hafif bir titreşim hissettim. Taş yol sanki nefes alıyormuş gibi çok hafif dalgalandı.
“Toprak her şeyi hisseder demiştim,” dedi alçak bir sesle. “Senin kalp atışını bile.”
Elimi hemen çektim.
“Atmıyor.”
“Daha hızlı atıyor.”
“Hayır atmıyor!”
Bu sefer hafifçe eğildi.
“Yalan söylemeyi pek beceremiyorsun Astrid.”
Yüzümün ısındığını hissettim.
“Sen de insanları rahatsız etmeyi seviyorsun.”
“Hayır,” dedi sakin bir şekilde. “Sadece seni çözmeye çalışıyorum.”
Bu cümle beklediğimden daha ağır geldi.
“Neden?”
Bir saniye sustu.
“Çünkü buraya ait misin, değil misin… onu anlamaya çalışıyorum.”
“Ya değilsem?”
Gözleri ciddileşti.
“Öyleysen… yalnız kalırsın.”
Sabah söylediği cümle aklıma geldi.
Burada yalnız değilsin.
Bir an göz göze kaldık.
Bu sefer aramızdaki şey şaka değildi.
Gerçekti.
Ama tam o anda uzaktan bir zil sesi duyuldu.
Cedric geri çekildi.
“Gitmem gerekiyor.”
“Diğer okul mu?”
“Evet.”
Bir adım geri attı.
“Merak etmeye devam et Astrid,” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Ama dikkatli ol.”
Sonra arkasını dönüp yürümeye başladı.
Ben arkasından bakarken şunu fark ettim:
Onun karanlık dediği yerden çok…
Onun kendisi tehlikeli gibiydi.

Cedric arkasını dönüp uzaklaştıktan sonra bir süre daha olduğu yerde kaldım.
Ayak sesleri kaybolana kadar.
Sonra yavaşça gidip az önce oturduğu taş banka oturdum.
Ellerimi dizlerimin üstünde birleştirdim. Az önce olanları kafamda tekrar tekrar çeviriyordum.
Telekinezi.Hayvana dönüşme.Diğer okul.
Ve… kalp atışı muhabbeti.
“Saçmalık,” diye mırıldandım kendi kendime.
Tam o sırada adımlar duydum.
“Burada ne yapıyorsun?”
Başımı kaldırdım.
Betty.
Güneş arkasından vurduğu için saçları daha açık görünüyordu. Elini hafifçe gözlerine siper etmiş bana bakıyordu.
“Hiç,” dedim hızlıca. “Hava alıyordum.”
Yanıma oturdu.
“Tek başına mı?”
“Evet?”
Bana yan gözle baktı.
“Az önce seni Cedric’le gördüm.”
İçimden “tabii ki gördün” dedim ama yüzümü sakin tutmaya çalıştım.
“Evet, yürüyorduk sadece.”
“Hmm.”
O ‘hmm’ hiç masum değildi.
“Ne var?” dedim.
“Bir şey yok,” dedi ama dudak kenarı hafif kıvrıldı. “Sadece… yeni geldin ve şimdiden gizli gizli arka bahçelerde dolaşıyorsun.”
“Gizli değil!”
“Öyle mi?” dedi hafifçe bana dönerek. “O zaman neden savunmaya geçtin?”
Gözlerimi devirdim.
“Savunmaya geçmedim.”
“Tamam tamam,” dedi gülerek. “Sinirlenme.”
Bir an sessiz kaldık.
Sonra daha normal bir ses tonuyla sordu:
“Nasıl biri?”
Bu soru beklediğimden daha direkt geldi.
“Kim?”
“Astrid…”
Gözlerimin içine baktı.
“Cedric.”
Yutkundum.
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Garip.”
“Garip iyi anlamda mı kötü anlamda mı?”
“Karışık.”
Betty hafifçe güldü.
“Bu cevap genelde ‘etkilendim ama itiraf etmeyeceğim’ anlamına gelir.”
“Alakası yok.”
“Tabii tabii.”
Dirseğiyle hafifçe omzuma vurdu.
“Dikkatli ol,” dedi bu sefer biraz daha ciddi bir tonla. “O iki okul arasında gidip gelen tek kişi o değil ama… en farklı olanı o.”
“Farklı nasıl?”
“Bazı insanlar gücü taşır,” dedi düşünerek. “Bazıları da güç onları taşır. Cedric hangisi emin değilim.”
Bu cümle hoşuma gitmedi.
“Onu tanıyor musun?”
“Biraz,” dedi. “Ama kimse tam tanımıyor.”
Bu sefer ben sustum.
Betty bir an yüzüme baktı.
“Hey,” dedi daha yumuşak bir sesle. “Gerçekten iyisin değil mi?”
Bu soru farklıydı.
“İyiyim,” dedim.
“Emin misin?”
Sabahki cümle tekrar aklıma geldi.
Burada yalnız değilsin.
Betty’nin varlığı bir anda o hissi dağıttı.
“Eminim,” dedim bu sefer daha net.
Betty ayağa kalktı.
“Tamam o zaman. Çünkü seni bugün su pratiğinde rezil etmeyi planlıyorum.”
“Ne?!”
“Şaka,” dedi gülerek. “Belki.”
Elini uzattı.
“Gel. Akşam yemeğine geç kalırsak Emma bizi öldürür.”
Elini tuttum ve ayağa kalktım.
Yürümeye başladığımızda fark ettim ki…
Az önceki karmaşa biraz hafiflemişti.
Ama içimde hâlâ bir soru vardı:
Cedric gerçekten tehlikeli miydi?
Yoksa tehlikeli olan… onun yanında kendim gibi hissetmem miydi?