3. bölüm / 4
Ters Manyel2-Bekleyiş
Bölümler 4Şu an: 2-Bekleyiş
- 1 Ters Manyel1.438 kelime
- 2 1-Yalnızlık Senfonisi3.637 kelime
- 3 2-Bekleyiş1.956 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3-Kurtarıcı2.033 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
6 Ay sonra
Bilgisayarımdaki sunumu açarak, bu gece anlatacağım şeylerin üzerinden son bir kez geçtim. Barok dönemiyle alakalı hazırladığım sunuma bakarken, yanıma gelen yirmilerindeki sergi görevlisi, sistemi hazırlamak için beni konuşmayı yapacağım salona çağırdı.
Hızla ayaklanarak bilgisayarımı kucakladım.
Yeni açılan bu sergide, bir koleksiyoner Barok döneminden kalma birçok eseri bir araya toplamış ve bunu adeta halka açmıştı. Böyle söylüyordum çünkü sergi orijinal eserleri barındırıyordu. Heykeller ve resimler avrupanın birçok yerinden toplanmıştı. Özellikle Fransa'dan gelen çok eser vardı. Normal şartlarda, Kültür Bakanlığının bunlara el koyabiliyor olması gerekiyordu. Fakat buradaki eserlerin tamamı, sergi sahibinin ailesinden kalmaydı.
Ne aileymiş ama.
Şahsen benim İzmir'li dedelerimden hiç böyle yadigar eserlerim yoktu.
Kıskanılası bir şeydi.
Haftalar önce sergi hazırlanmaya başladığında, serginin küratörü benimle iletişime geçmiş ve daha haftalar öncesinden eserleri istediğim gibi inceleyebilmem için özel bir rehber eşliğinde devasa sergi alanını gezdirmişti.
Bu geceyse açılış gecesine özel olarak, Barok dönemini anlatmam istenmişti. Fakat ben slaytıma sergideki birkaç eseri daha eklemiş, Barok dönemine ek olarak bu eserlerden de bahsetmek istemiştim.
Burası muhteşem bir yer olmuştu ve adeta zaman kapsülüne girmişsiniz gibi hissettiriyordu.
Yirmilerindeki genç, beni konuşma yapacağım salona getirdiğinde, bakışlarımı etrafımda gezdirdim.
Heykellerin ve tabloların arasında bir hol oluşturulmuş, ortaya devasa bir beyaz perde yerleştirilmişti. Beyaz perdenin biraz yanında bilgisayarımı ve teknik eşyaların yerleştirilebileceği beyaz bir kürsü vardı.
Beyaz perdenin önündeyse, sayamayacağım kadar çok beyaz sandalye yerleştirilmişti. Sandalye dediğime bakmayın, her biri berjer koltuk gibi rahat görünüyordu.
"Oturumun yaklaşık iki saat süreceğinden bahsetmişsiniz. Eğer isterseniz bunu uzatabilirsiniz. Slaytınızı incelediğimizde, sergideki birkaç eserden spesifik olarak bahsettiğinizi gördük. Açıkçası bu eserlerin sizde böylesine güzel etki bırakması küratörümüzün ve sergimizin sahibini oldukça mutlu etti. Ve özellikle bu ilginiz için size teşekkürlerini iletmem istendi." Yüzümde yumuşak, mesafeli bir tebessümle onu dinlerken son söylediği cümle yüzünden gülümsemem daha da genişledi.
Ne kadar da kibar insanlardı böyle.
Kürsünün önüne geldiğimde gördüğüm mavi ortanca buketiyle yüzündeki gülümseme anında yok oldu.
Şakaklarımdan tüm vücuduma yayılan sinir, parmaklarımın uyuşmasını sağlarken derin bir nefes vererek gözlerimi kapattım.
Sakin kalacaktım.
Sakin kalabilirdim.
Ama artık yeterdi.
"Rica etsem şu çiçekleri çöpe atabilir misin?"yanımdaki çocuğa olabildiğince duygularımı, öfkemi, yansıtmamaya çalışmıştım ama sesim nasıl çıktıysa, yirmilerindeki görevli ses çıkartmadan ve dediğimi ikiletmeden kürsüdeki mavi ortanca buketini göz hizamdan uzaklaştırmıştı.
Son altı aydır bu çiçek buketleri peşimi bırakmıyordu. Eğitim vermeye gittiğim vakıflardaki sınıflarıma, seminer verdiğim sergilere...her yere düzenli olarak buket çiçekler yollanıyordu. Artık sinirlerim bozulmaya başlamıştı.
Altı ay önce şahit olduğum şey göz önünde bulundurulduğunda, bu çiçekleri kimin yolladığı ortadaydı.
Ama neden?
Bana kalırsa, beni kışkırtmaya çalışıyordu. Onu tetikleyecek herhangi bir harekette bulunmamı istiyordu. Bu şekilde peşime düşebilecekti.
Belkide amacı beni öldürmekti.
Sonuçta bu onun yapabileceği bir şeydi.
Derin bir nefes vererek önümdeki bilgisayara döndüm.
Bu gece tadımı kaçırmasına izin vermeyecektim.
🐎
Güzel bir yaz gecesiydi. İki buçuk saatlik bir sanat tarihi seminerinden çıkmıştım ve kendimi fazlasıyla enerjik hissediyordum. Yüzümde aptal bir gülümseme vardı.
Binadan çıkarak merdivenlerin başında dikildim. Valizi anımsatan çantamın içinde arabamın anahtarını ararken merdivenlerden aşağıya yuvarlanmak istemiyordum. Bıkınlıkla ofladım ve önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına ittim.
Kendi kendime homurdanırken, tanıdık olmasından rahatsızlık duyduğum ses kulaklarımda yankılandı.
"Oldukça verimli ve güzel bir seminerdi."kaşlarımı çatarak sesin geldiği yöne, merdivenlerden aşağıya doğru baktım. Ensemden yukarı bir ürperti yükselirken dişlerimi sertçe birbirime bastırdım.
Bu o adamdı.
Üzerinde kirlenmeye meyilli, kolları dirseklerine kadar sıvanmış beyaz bir gömlek, uzun bacaklarını kusursuzca saran, özel dikim olduğundan emin olduğum kumaş bir pantolon vardı.
Basamakları yavaş ve düzenli adımlarla çıkarken rugan ayakkabısının parıltısı gözlerimi alıyordu.
Aşağıda olan oydu ama tüm ağırlığı ve otoritesi etrafımı sarmıştı bile. Aynı o gece olduğu gibi. Bu korkutucuydu.
"Hiç bilmeyen birisinin anlayacağı şekilde barok dönemini bu kadar detaylı anlatabiliyor olman takdir edilesice."aramızdaki mesafe azalırken ayaklarım olduğum yere sabitlenmiş gibiydi. Hiç düşünmeden arkamı dönüp kaçmam gerekliydi.
Nereye kaçabilirdim ki? Eminim ki yine beni bulurdu. Adam zaten altı aydır sapığım gibi gittiğim her yeri bilmiyor muydu zaten?
O bana istikrarlı bir şekilde yaklaşırken çantamın içindeki elim hızlıca sivri bir şey aradı. Ne olduğunu bilmeden ucu sivri olan bir şeyi kavradım.
"Sanırım sendeki genel olarak sanatın varlığına dair bir sevgi. Resimler, heykeller, müzik-"aramızda birkaç basamak bırakıp durduğunda aramızdaki boy farkı kapanmış ve göz hizama gelmişti. Bu mesafeden rahatsız olarak, kavradığım o sivri şeyi çantamdan çıkartarak tehdit eder bir şekilde aramıza hizalamıştım. Bu yüzden sözleri yarıda kesilmişti.
Kahve gözleri yüzüne doğru hizalanmış törpüye kaydı. Belirgin elmacık kemikleri alayla güldüğünde daha da belirgin hale geldi. Dolgun dudakları yukarı kıvrıldığında, eş zamanlı olarak gözleri de kısılmıştı. Fakat bu oldukça saniyelik bir şeydi. Fazlasıyla alaycıydı.
Pantolonunun cebinden bir elini çıkardı ve işaret parmağıyla yüzüne hizalanmış olan törpüyü, elimi yumuşak bir şekilde ittirerek çekti.
"Gurur kırıcı."diye mırıldanırken sesinde keyif aldığını fısıldayan bir tonlama vardı. Dişlerimi sertçe birbirine bastırarak elimi yanıma indirdim.
Çenemi dikleştirerek doğrudan kahve gözlerine baktım.
"Seni ihbar etmediğim için şükretmeli ve ortalıktan kaybolmalıydın."derken sesimdeki düşmanlığı gizleme gereksinimi duymadım. Gözümün önünde onca insanı öldürmüştü.
"Etseydin."dedi sadece. Verdiği cevap yüzünden afallarken birkaç kez şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
"İhbar edebilirdin."diye devam etti omuzlarını silkip gelişi güzel bir şekilde. Başını hafifçe sol omzuna yatırdı. Kahve gözleri tek bir saniyeliğine bile benimkilerden ayrılmamıştı.
"Seni durduran neydi?"sertçe yutkundum.
Korku.
Bakışları saniyelik bir şekilde boğazıma kaydı ve yüzüne keyifli bir sırıtış yayıldı.
Sonrasındaysa birden duruşunu dikleştirdi ve yüzüne ciddi bir ifade yayıldı.
"Merhabalaşmamız bittiyse asıl konuya gireceğim."boş bir şekilde biçimli yüzüne baktım. Düzene sokulmuş kahve saçları ve beyaz gömleğiyle karşımda tam bir iş adamı profiliyle duruyordu.
Daha doğrusu, ciddiyetsiz bir iş adamı.
"Bana bir iyilik yapm-"
"Hayır."diye sözünü kestim. Bu adama iyilik yapmak için hiçbir sebebim yoktu. Yanlış anlaşılmasın, yardım sever biriydim. Fakat son zamanlarda bunu törpülemeye çalışıyordum. Malum, son yaşanan yardım severlik macerasında cinayetlere şahit olmuştum.
"Söz kesmek kabalıktır."
"Bir katil olarak ahlaki değerleri savunabilecek pozisyonda değilsin."sadece gözlerimin içine baktı.
Uzun süren sessizliğin sonunda bunu bozan yine o oldu.
"Bana bir iyilik yaparsan. Bende sana yaparım."sesi dengeli ve "kaybedeceğin hiçbir şey yok." tonlamasındaydı.
"Senden bir iyilik istemiyorum." Bu konuşma bu kadarıyla ona yeterdi.
Yanından geçerek merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. Bu saçmalığı burada sonlandırıyordum. Sert adımlarım adeta basamaklarda yakılanırken, "Yeğenime özel ders ver, bende sana abinin yerini söyleyeyim."diye arkamdan seslendiğinde adımlarım kontrolümün dışında aniden durdu.
Bedenimin verdiği bu tepkiye karşılık dişlerimi sertçe birbirine bastırdım. Gözlerimi sıkıca yumarak, zihnime akın eden düşünceleri engellemeye çalıştım.
"Annenin acısına son vermek istemez miydin? Yıllarca arayıp bulamadığı oğlunu bulmuş olsaydın, abini bulmuş olsaydın, rahatlamaz mıydın?" Bu adam bunları nereden biliyordu? Niye şaşırıyordum ki. Eli kolu uzun biri olduğu her halinden belliydi. Bu özgüvenin başka açıklaması olamazdı.
"Hadi ama..."derken adım sesleri gittikçe bana doğru yaklaşıyordu.
"Anneni üzgün görmekten sıkılmadın mı?"ellerim iki yanımda yumruk oldu. Manikürlü tırnaklarım avuç içlerime batıyordu. Ona bakmıyor olsamda yinede dikkatim tamamen o adamın üzerindeydi.
"Yapacağın tek şey altı yaşındaki bir çocuğa, sevdiğin şeyleri öğretmek. Sonrasında abin senin olacak." Hızlıca arkamı döndüğümde burun burunaydık. Bu kadar yakınımda olduğunu bilmiyordum. Refleks olarak geriye çekilmeye çalıştığımda, merdivenlerin basamağını hesaba katamadım. Ayağım boşluğa düşerken geriye doğru sendeledim. Ama ben daha ne olduğunu anlamadan karşımdaki adam, kıvrak bir hareketle belimden yakaladı. Düşmemek için göğüsüne tutunduğumda, korkuyla büyümüş olan bakışlarımı yüzüne çevirdim.
Yüzüne yayılmış olan sırıtış, bu durumdan fazlasıyla zevk aldığını açıkça belli ediyordu. Yüzümü buruşturarak ellerimi göğüsünden çektim.
Bu sefer basamaklara dikkat ederek ondan uzaklaştım.
"Altı ay oldu." Dedim bastıramadığım öfkemle.
"Altı aydır her seminerimden sonra bana çiçek yolluyorsun." yüzündeki katı ifade, düşüncelerini gizliyordu. Gözleri tam bir kara delikti. Hiçbir şey anlaşılmıyor, en ufak bir ipucu bile bulamıyordum.
"Madem en başından beri amacın küçük bir çocuğa ders vermem, öyleyse aylardır neden gölge gibi peşimdesin?" Sorumla beraber kaşları düşünceli bir şekilde büzüştü.
"O gecenin sonrasında direkt sana bu teklifle gelseydim kabul mü edecektin?"bunu sorarken zaten cevabını bildiği bir soruyu soruyormuşçasına rahat ve umursamazdı.
"Tabiki hayır!" Çıkışmama rağmen rahat tavrını bozmadı ve ellerimi kumaş pantolonunun ceplerine yerleştirdi.
"Öyleyse bir şey kaybetmiş sayılmam." dehşete kapılmış bir şekilde yüzüne baktım. Bu adam deli miydi? Bu aptalca bir soruydu. Ruh hastasının tekiydi.
Kim etrafında cesetlerden oluşmuş bir topluluk varken keman dinlemeye devam ederdi ki?
Ne söylersem söyleyeyim beni dinlemeyecekti. Konuşmamızın bir anlamı yoktu. Abimi merak ediyordum. Annemi mutlu etmek istiyordum ama abimi kendim bulabileceğime inanıyordum. Seri katil olma niteliği taşıyan bir ruh hastasıyla bir anlaşma yapacak değildim.
Hiç bir şey söylemeden arkama döndüm ve hızlı adımlarla merdivenleden inmeye devam ettim
.
Tarihi binadan uzaklaşırken arabamın olduğu sokağa sabırsız adımlarla ilerledim.
Arkamdan seslenmemişti. Beni takip eden adım sesleri de duymamıştım. Pes etmiş olabilir miydi?
Beyaz Porsche'min yanına vardığımda sabırsızca çantamda anahtarımı aramaya başladım. Bu çantadan nefret ediyordum.
"Bunu arıyor olabilir misin?" Arkamdan gelen sese dönecekken son anda pes ettim. Gerçekten irademin son kırıntısınıda harcamış bulunmaktaydım.
Çantamı yere fırlattım ve yeri döven adımlarla arkamı dönerek doğrudan adama yöneldim. Elinde şıkırdatarak çevirdiği anahtarıma uzanmadım bile. Karşısında dikilerek doğrudan kahve gözlerine baktım. Ona yumruk atmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Tek bir soru soracağım."dedim gözümü kırpmadan. Aynı şekilde bakışlarını benimkilere dikti.
"Bahaneleri bir kenara bırak. Benden ne istiyorsun?" Kahve gözleri sorumla birlikte donuklaştı. Yüzündeki alaycı ifade aniden yok oldu ve yerine tüylerimi şaha kaldıran korkutucu bir ifade aldı. Ağustos ayındaydık ama hava sıcaklığı aniden düşmüş gibiydi. Korkutucuydu. Az önceki maskesi düşmüş gibiydi. Gerçek yüzü bu muydu?
"Böyle olmayacak."diye mırıldandı. Bunu bana söylemiyor gibi bir hali vardı. Sanki yanlışlıkla sesli düşünmüş gibiydi. Bu da ne demekti?
Çenesi kasılmıştı ve yüz hatları bu yüzden daha belirgin hale gelmişti.
"Al."dedi ve elimi bileğimden nazikçe tutarak kendine çekti. Avucumun içine arabamın anahtarlarını bıraktı ve elektrik çarpmışçasına geri çekildi.
"Evine git, Alin. Senden şuan bir şey istemiyorum." Bir süre doğrudan gözlerimin içine baktı.
Orada söylemek istemesene rağmen söylemediği şeyler olduğunu gördüm.
Gözlerini benden kaçırdı ve başka bir şey söylemeden arkasına döndü.
Benden uzaklaşırken, taş kesmiş bir halde onu izledim.
Beyaz gömleğinin gerdiği sırtı, yetersiz sokak lambasına rağmen belirgindi. Uzun bacaklarının attığı istikrarlı adımla, geriye dönmeyeceğinin garantisini veriyordu.
Tek bir sokak lambasının yandığı sokakta, o gözden kaybolana kadar onu izledim.
En sonunda kaybolduğunda bakışlarımı avucumun içindeki anahtara çevirdim.
Bu da neyin nesiydi böyle?
🐎
Eskiden duygular daha yoğundu sanki. Renkler daha canlı, havanın durumu günümü daha çok etkilerdi.
Heyecanlanırdım mesela ertesi gün beni mutlu edecek bir şey olacaksa, yüzümde bir gülümsemeyle uyurdum o gece. Anneme daha çok sarılırdım eskiden, aynada gördüğüm kişiyi daha çok severdim bir zamanlar. Şimdiyse her şey farklı, daha yabancı, daha sıradan. Her yemekte aynı tat, duyduğum her şarkıda aynı hissiyat. Sıradan. Boş ve aynı. Nasıl oldu bu?
Mutfağımın adasında, bir bar taburesi üzerinde otururken, merme tezgahın üzerindeki telefonumdan saate baktım.
05.53
Derin bir nefes vererek şarap bardağımı hafifçe salladım.
Bu gecede işe yaramamıştı.
O gece kendi kendine monolog yaparken, adının Barlas olduğunu söylemişti.
"Barlas."diye mırıldandım kendi kendime.
Başımı hızlıca iki yana salladım.
Telefonuma uzanarak sosyal medyada biraz dolandım. Her kaydırışımda, farklı birinin mükemmel hayatını yüzümü buruşturarak izledim. Bir zamanlar benimde hayatım böyle mi gözüküyordu?
Kusursuz.
Bu sadece bir illüzyondu. Peki, bunun bilincinde olmama rağmen neden bu durum canımı sıkıyordu?
Yıllar önce gece klüplerinde birlikte loca kapatmak dışında başka hiçbir şey yapmadığım o kızın, adı Rengin'di, instagram sayfasına girdim.
En son paylaştığı fotoğraf, yavru bir köpek ve henüz birkaç aylık olduğu belli olan bir bebekleydi. Açıklama kısmınaysa, bebeklerim yazıp birkaç emoji bırakmıştı.
Çocuğu mu olmuştu?
Şarap bardağımdan büyük bir yudum aldım.
Herkes hayatına bir şekilde devam ediyordu işte.
Can sıkıcı.
Ansızın kapımın çalınmasıyla olduğum yerde sıçradım. Alkol yüzünden algılarım kapanmıştı. Bu yüzden bir süre boş boş kapıya baktım. Doğru mu duymuştum?
Kapı ardı ardına tekrar çalınırken, ellerimdekileri bırakıp bar sandalyesinden aşağıya atladım.
Hızla kapıya ilerlerken, koltuğun üzerinden beyaz sabahlığımı aldım. Kapı gümbürtüyle çalarken artık dehşete kapılmıştım. Kapıyı açtığımda karşımda dikilen üç tane polis memuru vardı.
Ne oluyor be?
"Alin Loyan?"diye sordu karşımdaki polis memurlarından diğerine göre yaşlı görünen.
"Buyrun benim."diye yanıtladım kafa karışıklığı içinde. Sabahın beşinde fuhuş operasyonuna gelir gibi evime polislerin neden geldiğini sorgularken, beynimin çokta işlevsel çalıştığı söylenemezdi.
"Bizimle karakola kadar gelmeniz gerekiyor."kaşlarım sorgulayıcı bir şekilde çatılırken, "Pardon ama neden?" diye sordum alkolünde verdiği gereksiz bir cesaretle.
Polis memuru baştan aşağıya beni süzdüğünde kendimi rahatsız hissederek sabahlığımın önünü çekiştirdim.
"Cinayet şüphelisisiniz hanımefendi." Ve işte o an bu gece dediği "Evine git, Alin. Senden şuan bir şey istemiyorum."sözlerinin altındaki gerçeği şimdi anlamıştım.
Bölüm etkileşimi
