2. bölüm / 4
Ters Manyel1-Yalnızlık Senfonisi
Bölümler 4Şu an: 1-Yalnızlık Senfonisi
- 1 Ters Manyel1.438 kelime
- 2 1-Yalnızlık Senfonisi3.637 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2-Bekleyiş1.956 kelime
- 4 3-Kurtarıcı2.033 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Veee başlıyoruzzzz
Düşüncelerinizi aşırı merak ediyorum.
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınn.
İyi okumalar…
Duygularımı özlüyordum. Kırmızı ojeyi güzel sürdüğümde içini kıpır kıpır eden o övünme hissini. Heyecanla gerçekleşmesini beklediğim planlar için gün saymayı. Uykudan mayışmış olmana rağmen konuyu kaçırmamaya çalıştığım, bitmeyen dost sohbetlerini. Hiç olmadık yerlerde gelen o gülme hissini. Evden çıkmadan önce aynadaki yansımama bakıp, kiloma söylendikten sonra o gün tıkabasa midemi doldurmayı.
Zamanla yabancılaştım bu duygulara. Normalim haline geldi hissetmemek. Aynadaki yansıma ne kadar güzel olursa olsun, her şeyi kaybetmem konusunda bir engel olamamıştı sonuçta. Bu yüzden ne kadar güzel olduğunun bir önemi yoktu.
Masasına oturduğun insanlardan şüphe etmeye başladım zamanla. Cümlelerin altındaki kinayeyi yakalamaya başladığım yavaş yavaş. Bir reflekse dönüştü peşi sıra söylenen cümlelerdeki kusurları bulmak. Onlardan da nefret etmemek için kalkmam gerekliydi o masalardan. Bu yüzden oturulan masalardaki sohbetlerin önemi yoktu, kimse samimi değildi artık.
Her yeni yaşım için bir şarkı belirlerdim eskiden. Her birinde umut vardı hayata dair. Bir temenni. Önemi yoktu. İşe yaramamışlardı.
Sarılmayı severdim. Sevdiklerimin kalp atışını yakından hissetmek demekti benim için.
Hissediyorsam, yaşıyorum. Yaşıyorsam, gerçek.
Hissettiren her şey gerçek midir?
Titrek bir nefes verdim.
Ben gerçek değilim.
İçimde bir yerlerde hala o kişi var mı artık bilmiyorum. Varsa bile, şuanki beni gördükten sonra köşesine çekilerek, bana sırtını dönerdi.
Çünkü o bu kadar çabuk kabullenmezdi her şeyi. İnat eder, işin içinden çıkardı. Susmazdı bir kere. İstediği olana kadar çabalardı. Benim gibi sinmezdi olduğu yere. Kabullenmezdi bunu.
Geçmişi hatırladıkça göğüs kafesimi bir sancı kaplar. Anlık bir şeydir bu. Acıdan tüm bedenini titretecek kadar güçlü, fakat iki saniye sonra hiçbir şey olmamış gibi acısız, hissiz bir şekilde devam edersin hayatıma. Sanki o sancı göğüs kafesimin içindeki tüm organları iki büklüm etmemiş gibi.
Sayfaları geriye doğru çevirmek istersin bazen. Aradığın şeyi bulma umuduyla. Bu bazen bir duygu, bazende bir anıdır. Yada sadece bir an. Geçmişte yaşanalar bellidir. Yabancı hissetmezsin onlara ve duygulara. Belkide bu yüzde arzu ederiz geçmişi. O tanıdık hissiyat için.
Gözlerini kapatırsın geriye dönme umuduyla. Ama o ana şuanki benliğini yerleştirdiğinde, hiç oraya ait olmamış gibi hissedersin. Bu hissiyat, yaşananları gerçeklik balyozuyla yerle bir eder.
Artık ne geçmişe ne de geleceğe sahipsindir.
Bu yüzden, kitabı kapatmak en doğrusudur.
Hiç açmamak üzere.
Eskiden dürüst bir insandım.
Günün sonunda mutlu olandım. Şımarıklıktı belki yaptıklarım. Hiç reddedilmedim mesela. Her zaman "Hayır"deme cesaretini gösterebilen biriydim. Önümde birçok seçenek vardı. Bazılarını elemek zorundaydım. Fakat her konuda olduğum gibi bunda da istikrarsızdım. Aslında eski terapistim bunun bir savunma mekanizması olduğunu söylüyordu. Birileri veya bir şey benden vazgeçmeden, benim o şeylerden vazgeçme halim.
Hayatım vazgeçtiğim şeylerin eseriydi. İstikrarsızlığım, aynada yarattığım kişinin temel taşıydı.
Şımarıktım belkide insanların gözünde. O zamanlar bunu umursadığım pek söylenemezdi. Aldığım ve verdiğim dengeli olduğu sürece çark dönerdi bir şekilde. İnandığımın aksine, gerçeklerin farkına vardığımda her şey için çok geçti.
Bunu kendimden geriye bir şey kalmadığında anlamıştım.
Bacaklarımı kendime çekmiş kolumu dizime yaslamıştım. Elimdeki şarap bardağını gözümün önünde sallandırıyordum. Kısılan gözlerim bardağın içinde dalgalanan kırmızı sıvıdaydı.
Evin içi karanlıktı, çünkü saatlerdir yerdeki peluş halımın üzerine oturmuş, koltuğa sırtımı yaslamış bir şekilde salonumun ortasındaydım. İçeriyi aydınlatan tek şey, oturduğum rezidansın cam duvarından içeriye sızan İstanbul'un sönmeyen ışıklarıydı.
Şarabımdan bir yudum alarak ışıkları izlemeye devam ettim.
Evin içinde yankılanan müzik her zamanki gibi Vivaldi'nın The Four Seasons'ından Winter konçertosuydu. Kendimi hep bu kısmı başa sararken buluyordum.
Aslınabakılırsa biraz ürkütücü bir kısımdı. İlk başta sert bir girişi vardı. Allegro non molto. Birçok müzisyen bu kısmı soğuk havayla karşılaştığın ilk an diye özetler. Largo. İkinci kısım, daha sakin geçer, sıcak bir yere girdiğinde yaşadığın o rahatlama gibi. Allegro. Son kısım, donmuş bir nehirin üzerinde buzu çatlamamaya çalışarak yürüdüğünüz hissiyatını verir. Gergin ama heyacanlı.
Ben en çok Allegro kısmını dinlemekten zevk alıyordum. Kaçınılmazı adeta önümüze koyuyorgibiydi bu kısımda Vivaldi.
Eskiden daha iyi ifade ederdim duygularımı. Müziğimle, resmimle, bedenimle...Ama artık bunların hiçbirini yapamıyordum. Sanatı sevmemdeki bir diğer sebepse, bunun bir ifade biçimi olmasıydı. Bir tabloya baktığımda, bir parçayı dinlediğimde veya bir heykeli incelediğimde kendimi onu yapan kişinin zihnine sızmış gibi hissederim.
Onu anlamaya çalışırken kendimdeki eksik parçalaları doldururum. Adeta bilmediğim parçalarımı çalarım onlardan. Belkide bu şekilde kendimi daha iyi anlayabileceğimi düşünüyorumdur. Kim bilir?
Piyano çalmaya başladığımda dört yaşında falandım. Altı yaşımda sıkıldım. Kemana başladım. O zaman telli çalgılar daha çok ilgimi çekmeye başlamıştı. Kemanda dördüncü parmağımı bir profeyonel gibi kullanmaya başladığımda, neden Viyola da çalmıyorum dedim. Keman gibi uzun soluklu olmadı. Çünkü yeni bir şey gibi hissettirmemişti. Sonrasında Çello geldi. Boyum uzadıkça, çaldığım enstrumanlarında ebatı büyüyor gibiydi. Zamanla Çello'yu sırtımda gezdirmekten sıkıldım.
Zayıf bir kızdım ben ve spor yapmayı sevmiyordum. On yedi yaşımda bir çok enstrümanı profesyonal bir şekilde çalabiliyordum. Bir çok yarışmaya katılıp derece yapmıştım. Birkaç raf dolusu sertifikam vardı. Babam bir noktadan sonra onları çerçeveletip evin duvarlarına asmaktan vazgeçmişti.
Göz kapaklarım varlığıma isyan edercesine yok olmak umuduyla kapanırken, elimdeki bardağı rastgele yere koydum ve bir güçle saatlerdir oturduğum yerden kalktım.
Karanlığa gömülmüş evimde ezbere yürürken salonun köşesine uğrayarak pikapı kapattım.
Odama girdiğimde jilet gibi serilmiş olan çarşaf takımına baktım.
Ayaklarımı sürüye sürüye yatağımın yanına geldiğimden hiç beklemeden yorganı kaldırdım.
Yatağın içine girdiğimde bedenimi bir soğukluk karşıladı. Yorganın altında küçülürken bacaklarımı kendime doğru çektim.
Bazı geceler uyumak sandığımdan daha zor oluyordu. Büyük bir yorgunlukla yorganımın altına girsemde, rahat bir uzanış biçimi bulma bahanesiyle sağ ve sola birçok kez dönerken buluyordum kendimi.
Geceler bazen zordur. Çünkü etraf sessizleşsede kafanın içindeki seslerin en gürültülü olduğu saatlerdir. Adeta onları duyman için çığlık çığlığa bağırırlar. Ve bu gece, o gecelerden biriydi.
Kafamın içindeki çığlıkların, uykumu kaçırdığı bir gece.
Yastığımla diğer tarafa dönerken, saatler önce düzleştirdiğim saçlarımın yanık konusu burnuma geldi.
Aslında ısı koruyucu da sürüyordum ama bir işe yarıyor gibi durmuyordu. Belkide şu yeni çıkan saç parfümlerini denemeliydim. Rutinime yeni bir şey eklemem gerektiğin farkındalığıyla bıkkınlık dolu bir nefes verdim. Ve diğer tarafa tekrardan döndüm.
Tamam.
Bu saçmalığa artık son veriyorum.
Örtüyü sanki ondan nefret ediyormuşçasına üzerimden fırlattım.
Yatak odamın peluş halısına ayaklarım değdiği an derin bir nefes verdim. Gözlerimi birkaç saniyeliğine yumarak kendime biraz zaman tanıdım. Oturduğum yerde dikleşerek yeni doğmaya başlamış olan güneşe baktım. Gerçekten az önce yatağa uzanmış gibi hissediyordum. Saat nasıl bu kadar hızlı geçebilirdi?
Cam duvardan içeriye sızan güneş odayı aydınlatmaya başladığında kendimi ayağa kaldırarak resmi olarak yeni güne giriş yaptım.
Doğruca lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Hareketlerim olabildiğince ağır, zamanın olabildiğince hızlı geçmesini sağlayacakmışçasına savruktu. Yüzüme su çarptıktan sonra aynadaki yansımama baktım.
Göz altlarımda oluşmuş mor halkalar, yorgunlukla şişmiş yüzüm ve boş bakan gözlerimle manzaram diğer günlerle aynıydı. Sarıya çalan kahve gözlerim kızarmış, oldukça büyük gözüküyorlardı.
Ellerimi mermer lavaboya yaslayarak başımı önüme eğdim.
O günün üzerinden yedi yıl geçmişti ama hala aynada gördüğüm kişi o kızmış gibi geliyordu. Titrek bir nefes verdim.
O kızdan nefret ediyordum.
7 yıl önce-Monako
Ağzımda iğrenç bir tat vardı. Yüzümü buruşturarak yattığım yerde yüz üstü uzandım. Yumuşak kumaş vücudumu okşuyordu. Dudaklarımda bir tebessüm oluştu. Çok iyi hissettiriyordu. Ama ağızımdaki tat aşırı rahatsız ediciydi. Guruldayan midemle yüzümü buruşturdum. Sanırım uyanma zamanı gelmişti.
Gözlerimi zorlukla araladığımda, gerçeklik sert bir şekilde yüzüme çarptı.
Neredeydim ben?
Zorlukla açtığım gözlerimle etrafa bakındım. Buraya nasıl gelmiştim?
Otel odasının cam duvarından içeriye sızan ışık yüzünden yüzümü buruşturdum. Çok ışık vardı.
Işığı engellemek istercesine yorganı üzerime çektim. Ve o an üzerimde, benim olamayacak kadar bana bol gelen bir tişört olduğunu fark ettim. Gözlerim kocaman açılırken, başımı yorgandan dışarı çıkarttım. Yatakta oturur pozisyona gelerek üzerimdeki beyaz tişörte baktım.
Şaşkınlıka etrafa bakınırken elimi saçıma attım. Elime gelen kıvırcıklar bende ikinci bir şok yaratırken yorganı üzerimden attığım gibi yataktan çıktım. Karşımdaki ilk kapıya koşarken hiçbir şey düşünemiyordum. Çünkü hiçbir şey hatırlamıyordum.
Kapıyı iterek açtığımda kendimi oldukça geniş bir banyonun içinde buldum. Lavabonun önüne geldiğimde karşımdaki kişi karşısında nefesim kesildi. Sarı saçlarım kıvırcıktı, gözlerim kıpkırmızı, göz altlarım korkutucu derecede mordu. Üzerimdeki beyaz tişörtün ucunda bir şey görünce kumaşı yukarı sırdım. Kolumda soluk yeşil parmak izleri vardı. Gözlerim dehşet içinde büyüken tişörtün yakasını biraz aşağıya indirdim. Aynı parmak izleri boynumda da vardı.
Titreyen ellerimi yanmışçasına üzerimdeki kumaştan çektim.
Bana ne olmuştu?
Günümüz
Monako'daki o sabahtan sonra hayatım tamamen değişmişti. Arkadaş çevrem, yaşadığım ülke, alkol alışkanlığım...
Yıllar içinde kesik kesik görüntüler gözümün önüne gelmişti ve gelmeye devam ediyorlardı. Parçaları birleştiremiyordum bu yüzden o gece hala benim için bir gizemdi. Tek bildiğim şey, içkimin içine bir şey atıldığıydı. O şey her neyse, o geceye dair tüm hafızamı silmişti.
Bazen kısa sürede olsa uykuya dalıyordum ve bazı anlar gözümün önüne geliyordu. Fakat çok uzun sürmüyorlardı çünkü sıçrayarak uykumdan uyanıyordum. Yedi yıldır derin uykuya dalamıyordum. İlk başta bunun için terapiye gitmiştim fakat hiçbir ilerleme katedemeyince sinirlenip terapiyi bırakmıştım. O günden beri melatonin kullanıyordum ama pekte işe yaradığı söylenemezdi. Bu yüzden beni uyuşturduğuna inandığım kadar şarap içip kendimi yatağa taşıyordum. Artık sadece tek başıma içiyordum. Ailem ve çevremdeki insanlar beni alkol tüketmeyen biri sanıyordu. Sağlıklı yaşayan, güzellik takıntısı olan, düzen manyağı, sorunsuz biri...
Gerçekler görünenden çok daha farklıydı.
Gerçek aynadaki yansımamdı.
Tuvaletteki işlerimi hallettikten sonra üç kez gargaraya yapıp, alkol kokusundan arındığıma inandığım noktada kapıdan dışarı çıktım.
Sessiz evde adım seslerim yankılanırken amerikan mutfağıma vararak hızlıca kendime kahve yaptım. En az ergenlik yıllarım kadar karanlık olan espressoyu kafama diktikten sonra yüzümü buruşturarak kusmamak için kendimi zorladım. Sütsüz kahvelerden nefret ediyordum.
Kendime fıstık ezmeli bir bowl hazırladığım sırada bakışlarım mutfaktaki küçük dijital saate takıldı.
Sabahın yedi buçuğunda güne başlamak çoğu insanın normali olsada benim için bir mucizeydi. Normal şartlarda en az beş buçuğa kadar kendimi yatakta oyalar sonrasındaysa güne başlardım. Bu yüzden saatte yedi buçuğu görmek yüzümde bir gülümseme oluşturdu.
Keyifli bir şekilde bowlumu hazırlamayı bitirdiğimde, yavaş adımlarla salonun büyük cam duvarının yanına konumlandırdığım beyaz daire şeklindeki büyük yemek masama doğru ilerledim.
Bir yandan kahvaltımı ederken diğer yandan da ajandamdaki günlük programıma baktım.
Yirmi altı yaşında bir kadına göre sosyal hayatım olduğu pek söylenemezdi. Eskiden arkadaş olduğum insanların çoğu evlenip, çocuk sahibi olmuştu. Yada kariyerlerinde iyi noktalara gelmiş, istikrarlı bir hayat yaşıyorlardı.
Ben bunların hiçbirine sahip değildim. Çünkü hiçbir zaman ne istediğini bilen bir insan olmadım. Böyle söylediğimde kulağa korkunç geliyor. Fakat benim normalimde buydu. Her şeyden hızlı sıkılan biri olarak düzenli bir işim olması beni yıpratan bir şey olurdu.
Annem küratördü. Çeşitli sergiler organize eder, bu yüzden de sanatçı çevresi geniş bir kadındı. Bundan dolayı büyürken bir çok sergiyi kurulum aşamasından, gösterişli gecelerine kadar her ayrıntısını görerek büyümüştüm. Annemin sanatçı çevresi sayesinde birçok yerle bağlantım vardı. Daha doğrusu annemin vardı.
Bazı sergi sahipleri, alanlarını showroomdan daha fazlası için kullanmayı tercih ediyorlardı. Bu noktada da devreye ben giriyordum. Çeşitli konularda sanata dair sunum ve tarihi anlatım yaparak para kazanıyordum. Konuyla ilgilenen insanlara sanatın her kısmından, çeşitli bilgilerimi aktarırken farklı bakış açıları kazanmalarına yardımcı oluyordum. Bazende tam tersi oluyordu. Karşılıklı düşüncelerimizi beslediğimiz zevkli sohbetler içerisinde saatlerimi geçiriyordum.
Bu sayede bir sürü sanat sever insanla tanışmıştım. Bunlardan bazıları devlet senfoni orkestrasının üyeleriydi. Onlar sayesinde bir sürü konser, bale ve tiyatroda protokol kısımdan koltuğa sahip olabiliyordum. Hatta bir noktada benimde enstrüman çalabildiğimi öğrendiklerinde, kendi aralarında düzenledikleri etkinliklere beni de davet etmeye başlamışlardı.
Bu noktada da günlerimi dolduran ikinci işimi bulmuştum. Müzik küçüklüğümden beri hayatımın birebirde parçası olan bir diğer başlık olduğu için bunu yaparken daha çok bana ait bir meslek olduğunu hissediyordum.
Gönüllülük esas alınarak, düzenlenen bazı sosyal sorumluluk projelerinde eğitmenlik yapıyordum. Daha çok joker kartı gibi, ihtiyaç duyulduğu noktada çağırılan biriydim. Müzik eğitimi almaya maddi durumu yetmeyen kişilere dernekler aracılığıyla yardımcı oluyordum. Bunların çoğu anaokulu ve ilkokul çağındaki çocuklar oluyordu. Fakat aralarda onlardan daha büyüklerde vardı elbette.
Demem o ki sanat ve sanatın her kulvarı günlerimi dolduruyordu.
Eskiden arkadaşım olarak yanımda gezdirdiğim insanlar bunu boş iş olarak adlandırıyorlardı. Çünkü olması gereken, yanlışlıkla hamile kalıp psikolojisi bozuk çocuklar yetiştirmekti.
Bugünkü programıma son bir kez baktıktan sonra biten bowl kasemi de alarak mutfağa geri döndüm.
Kaseyi makineye yerleştirdikten sonra odama giderek, oyalanarak bugünkü kıyafetlerimi seçtim.
Şubat ayının sonundaydık ve hava parmak uyuşturan cinsten soğuktu. İstanbul dışında tüm illerde kar vardı ve yıllardır İstanbul'a kar yağmadığı göz önünde bulundurulduğunda kıskanç bir çocuk edasıyla somurtmama neden oluyordu.
En sevdiğim renk beyazdır. Bu yüzden her tarafın beyaz olması düşüncesi beni huzura boğuyor. Bundan dolayıda evim o filmlerdeki psikiyatri servisini anımsatır şekilde bembeyazdı.
Makyaj masama oturmuş, bir bağımlı gibi gözüken göz çevremi kapatıcıya boğduğum esnada komodinimin üzerindeki telefonum çalmaya başladı.
Bir kaş çatması eşliğinde aynadaki yansımadan komodinime bakarken birkaç saniye ekranı yanan telefonuma baktım.
Bu saatte beni kim arardı ki?
Makyaj masamdan kalkarak komodinimin üzerindeki telefonuma ilerledim. Ekranda gördüğüm isimle yüzümde bir tebessüm oluştu.
"Günaydın."diye telefonu açarken aramayı hoparlöre alarak makyaj masama geri döndüm.
"Günaydın, hayatım. Uyandırmadım değil mi?" Çağla'nın sorusu yüzünden derin bir nefes verdim. Keşke onun yüzünden uykumdan uyanmış olsaydım.
"Hayır çoktan uyanmıştım." derken rimelime uzandım.
"Senden bir şey rica etmek için aramıştım ben. Biliyorum çok son dakika olacak ama-"sesi o kadar gergin ve stresli geliyordu ki kendimi hızlı hızlı konuşmasını keserken buldum.
"Çağla, rahatlar mısın?" Çağla telefonun diğer tarafından derin bir nefes verdi.
"İsviçre'de mahsur kaldım. Normalde iki saat önce uçağımın kalkmış olması gerekiyordu ama tüm uçuşları rötar yaptıktan sonra iptal ettiler. Bu akşam için bir etkinlikte keman çalmam gerekiyordu ama gidemeyeceğim. Parasını çoktan yatırdıkları için şimdi iptal de edemiyorum. Benim yerime bu gece keman çalar mısın?" Çağla popüler bir bale ekibinin orkestrasınsa keman çalıyordu. Bu yüzden ülke ülke bale ekibiyle beraber geziyordu. Bende onunla bu bale gösterisi sayesinde tanışmıştım. Ek iş olarakta böyle etkinliklerde keman çalıyordu. Zor duruma düşmemiş olsa benden böyle bir şey istemeyeceği adım kadar iyi biliyordum.
Rimelimi bırakıp allığımı yüzüme sürerken, "Sorun değil bugün zaten beşte işim bitiyor. Senin etkinliğine yetişebilirim. Bana bilgileri at yeter."diye teklifini kabul ettim hızlıca. Teşekkür faslının ardından biraz da İsviçre'de flört ettiği ekibindeki baleti anlattıktan sonra telefonu kapattık.
Makyajımı tamamladıktan sonra son kez aynadaki yansımama baktım.
İşte bu herkesin tanıdığını düşündüğü Alin Alaner’di.
Artık güne başlayabilirdim.
🐎
Telefonumdan Çağla'nın attığı bilgilere ilk baktığımda her şey gözüme normal gözükmüştü. Dress code olması, giriş yaptıktan sonra enstrümanları önceden denemek için bir kulis verilmesi...bunların hepsi normaldi.
Benimle birlikte piyano, bateri, bas gitar ve çello çalan dört kişi daha vardı. Hepimiz siyahlar içerisinde, ki bunu fazla iç karartıcı bulurum her zaman, davetin düzenleneceği şuanlık boş olan salona bakarken, bizimle konuşmaya gelen organizatör kadın fazlasıyla gergindi.
"Bir hata olmasını istemiyorum. Size verilen parçaları zaten incelediniz, bunların dışına çıkılmayacak. Gece uzun olduğu için parçaları tekrardan baştan çalmanız gerekecektir, çalmaya devam edin yeter."işte bu konuşma tuhaftı. Otuzlarındaki kadın hızlı hızlı ve oldukça gergin bir konuşma yapmıştı. Dürüst olmak gerekirse bu gecenin neden düzenlendiğini ve kimleri bu otelde ağırladıkları için bu kadar gergin olduğunu bilmiyordum.
Belki de devlet büyüklerinin geleceği bir etkinlikti? Bilmiyordum. Şimdiyse bunu Çağla'ya sormadığım için kendimi kötü hissediyordum.
Yanımdaki, tanımadığım müzisyenlere baktığımda onlarında suratlarında aynı kafa karışıklığı ifadesi vardı. Öncelikle bu etkinlik en az üç saat sürecek bir etkinlikti ve durmadan çalmamızın istenmesi anormal bir istekti. En ağır provalarda bile en az on dakika mola verilirdi. Sonuçta insandık ve eğer kesintisiz bir şey istiyorlarsa Spotify bu isteklerini sorunsuz bir şekilde karşılardı.
"Betül hanım, ara vermeden çalmak söz konusu bile olmaz. En az üç saatlik bir performanstan bahsediyoru-"Çello'nun başındaki küt siyah saçlı kadının sözlerini, adının Betül olduğunu öğrendiğim organizatör kadın keserek, "Aksi mümkün değil. Sadece size denileni yapın." dedikten sonra kimsenin bir şey demesine fırsat vermeden koşar adımlarla yanımızdan uzaklaştı ve henüz kapıları tamamen açılmamış olan salonun kapısından kedi gibi sıyrılarak gözden kayboldu.
Bu çok garip.
"Saçmalık."bas gitarın başındaki yirmilerindeki çocuk kendi kendine homurdanırken, önümdeki nota sehpasının boyunu ayarladım. Normalde ayakta keman çalmayı daha çok severdim ama bu etkinlikte özellikle oturmam istenmişti.
Peki.
Nota sehpasını ayarladığım sırada üzerinde duran, önceden kontrol ettiğim dosya yere düştüğünde oflayarak düştüğü yere uzandım ve hızlıca kağıtları topladım.
Fakat A4 kağıtlarından farklı boyuttaki küçük kağıda kaşlarımı çatarak baktım. Bu benim dosyamdan mı düşmüştü?
Kağıt kartvizit boyutundan biraz büyüktü ve kenarları altın rengi işlemeliydi. Üzerindeki yazı çok güzel bir el yazısıydı.
Lütfen etkinlik bitene kadar çalmayı bırakmayın.
Saygılarımla,
-B.A.
Tam diğerlerinde de bu kağıdın olup olmadığın soracaktım ki Betül büyük bir gürültüyle salonun kapısını açıp, "Çalmaya başlayın." diye bizlere seslendi.
Sinirle gözlerimi devirdim. Ne uyuz kadındı ama.
Kemanımı boynuma sıkıştırdıktan sonra hızlıca dosyamın ilk sayfasını açtım.
Parçalar klasik ve ezberlediğim parçalardı. Bu yüzden etrafı izlerken, kas hafızasıya çalıyordum.
Fazla büyük bir salon sayılmazdı. Ortada tek parça halinde kocaman daire masa vardı. İçeri giren takım elbiseli konukları adlarımın yazdığı yerlere oturmadan öncesinde birbirlerini uzun zamandır görmemişler gibi selamlaşıp, toklaşıyorlardı.
Tam göz hizamda iki adam birbirinin sırtını patpatlarken, bir tanesinin ceketi havalanır gibi oldu. O ufak saniyede gördüğüm, belinde parlayan metal yüzünden tek kaşım şüpheci bir şekilde havalandı.
Nasıl bir iş etkinliğine silahla gelinirdi ki?
Umursamadım.
Dakikalar geçti.
Yemek servisi yapan görevliler konukların hiçbirinin yüzüne bakmadan servis yaparken durum daha ilginç bir hal almaya başladı.
İş adamlarının zengin kahkahaları, müziği bastıracak türden salonda yankılanırken bıkkınlıkla bir nefes verip önümdeki notalara odaklandım.
Ne kadar saçma bir geceydi bu böyle.
Müziğe odaklanarak kendimi ortamdan soyutlarken ne tür bir organizasyonun içinde olduğumu sorgulamayı bıraktım.
Elimizdeki tüm şarkılar bittiğinde, bir saat yirmi dakikayı geçmiştik. Tekrardan başa dönmek için seri bir şekilde dosyada sayfayı değiştirdiğim sırada bakışlarım iş adamlarının olduğu masaya kaydı.
İçlerinden biri gözlerini dikmiş bana bakarken yüzünde mimik oynamıyordu. Kırklarındaki terlediği için alnı parlayan adamla göz göze geldiğimizde dudakları yukarı, ukala bir şekilde kıvrılmıştı.
İğrenç.
Etkinliğin düzenlendiği salonun büyük ahşap kapısı büyük bir gürültü eşliğinde açıldığında anlık olarak ürktüğüm için duraksasam da bunu belli etmeyecek kadar seri bir şekilde çalmaya devam ettim.
Odanın içinde bir sürü 'klik' sesi yankılanırken bakışlarımı on iki kişinin oturduğu masaya çevirdim. Birkaçı ayağa kalkmış, içeriye giren adama silah doğrultmuştu. İçeri giren adama baktığımdaysa...
Onda bir gariplik vardı.
Koyu kahve saçları özenli bir şekilde taranmıştı. Takım elbisesinin üzerine giydiği siyah kabanın yakaları havaya kaldırılmış, parlak rugan ayakkabılarıyla masaya doğru ilerlerken mümkünmüş gibi halı zeminde adım sesleri yankılanıyordu. Muhtemelen bu benim hayal gücümdü.
Elleri rahat bir şekilde kabanının ceplerinde, gözleri doğrudan masaya odaklı biçimde ileri doğru ilerliyordu. Onun arkasında gelen takım elbiseli iki adamsa, ölüm melekleri gibi sağ ve sol yanında birkaç adım arkasından geliyorlardı.
"Burada ne arıyorsun Asrav?"bunu söyleyen kişi on iki kişinin oturduğu masadaki en yaşlı adamdı. Başının üzeri kelleşmiş, yüzü fazlasıyla çöküktü.
İçeri sonradan giren adamın adımları masanın önünde, o yaşlı adama en uzak olduğu tarafta durdu.
Masadaki herkesin bakışlarında ya korku ya öfke yada şaşkınlık vardı. Yüzündeki ifadenin okunmadığı tek kişi az önce konuşan yaşlı adamdı.
Sonradan içeri giren adamın yüzüne baktım.
Sarkastik bir sırıtışla dudakları yukarı doğru kıvrıldığı esnada ellerini ceplerinden çıkartarak iki yanında havaya kaldırdı.
"Bu geceyi renklendirmeye geldim , Müfit."bu sözlerden sonra salonun içinde seri bir şekilde silah sesleri yankılanmaya başladı.
Olduğum yerde sıçrarken çalmayı bırakıyordum ki çoktan çalmayı bırakmış olan piyanon başındaki adamdan parçaya uygun olmayan bir akor yükselmeye başladı. Başımı yan tarafa çevirdiğimdeyse, adamdan yere doğru damlayan kanları fark ettim.
Adam çalmayı bıraktığında vurulmuştu. Kafası tuşların üzerine düştüğü içinse saçma bir nota salonda yankılanıyordu.
Sonraki kısım hızlı gelişti.
Çelloyu çalan küt saçlı kadın piyanonun kanlandığını gördüğünde çığlık atmaya başlamış, çelloyu yere düşürmüştü. Sesi birkaç saniye içinde kesildiğinde ve yüzümün yan tarafında bir ıslaklık hissettiğimde başına ne geldiğini biliyordum.
Korkuyla titrerken dişlerimi sertçe birbirine bastırdım ve sadece önümdeki notlara bakmaya başladım.
Etrafa bakmamaya çalışıyordum. Sandalyelerin devrilme seslerinden ve sessizleşen ortamda bir süre sadece kemanımın sesi yankılandı. Sadece ben çalıyordum.
Eskiden on iki adamın oturduğunu bildiğim masaya baktığımda, masa örtüsü kırmızıya bulanmıştı.
Sonradan gelen adam artık yaşlı adamın tepesindeydi. Diğer on bir adamsa çeşitli şekillerle oldukları yerlere yığılmıştı.
"Kuzey'in yatını tarattıran kim?"sonradan gelen, otuzlarının başındaki adamın yüz ifadesi artık dakikalar öncesinden farklıydı. Yüzü taş gibi sert ve bir o kadar korkutucuydu.
"Yıllardır aynı soru." Yaşlı adamın bıkkınlık dolu cümlesi, otuzlarındaki adamın yüzünde mimik oynatmadı.
"Yıllardır olduğun yerde sayman çok acınası."yaşlı adamın bıkkınlığı mavi gözlerinden okunurken, genç adam sözlerinden etkilenmemiş bir şekilde ellerini kabanının ceplerine geri koydu.
Yaşlı adamın bu zamana kadar ona silah çekmemesine veya ondan kurtulmak için bir çaba sarf etmemesine şaşırırken çalmaya devam ettim.
"Sen babamın arkadaşıydın ve ona ihanet ettin. Ne için? Ne seni elli yıllık dostundan vazgeçmeni sağladı?" Genç adamın yüzünde artık merak vardı. Önemli bir ayrıntıyı görmeye çalışır gibi yaşlı adamın yüzüne bakarken, yaşlı adam sertçe yutkunarak bakışlarını ondan kaçırdı. Genç adamın yüzündeki merak ifadesi yok oldu.
Genç adam bıkkınlıkla derin bir nefes verdiğinde yaşlı adamın bakışları tekrardan onun yüzünü buldu.
"Gideceğin yerde gördüğün herkese de ki Barlas bizim aksimize, hepimizin aileleriyle birlikte olduğundan emin olacakmış, yani cehennemde."bu sözlerinin ardından, salonda son kez silah sesi yankılandı. O andan saniyeler öncesinde bakışlarımı kaçırdığımdan kimin yaşlı adamı vurduğunu görmedim. Sadece sandalyeden düşme sesini duymuştum.
O tarafa bakmıyordum. Hırsla kemanımı çalarken, çenem kasılmış haldeydi. Buğulanmış gözlerle notların yazdığı kağıda bakarken burnumdan sert bir nefes verdim.
Benide öldürecekti.
Herkesi öldürdüğü gibi benide öldürecekti.
Korkuyla bakışlarım adama kaydı. Artık tüm dikkati benim üzerimdeydi.
Yaşlı adamın yanından uzaklaşırken bakışları masaya kaydı. Masadan kullanılmamış bir şarap pardağı aldıktan sonra, şişeye uzanarak kadehini doldurdu.
Ne yapıyordu bu adam?
Yavaş adımlarla masa boyunca ilerledi ve bana en yakın olan sandalyede ölmüş bir şekilde oturan adama baktı. Adamın kafası masanın üzerine düşmüştü.
Parmak ucuyla tiksinir gibi adamı ittiğinde zaten ölü olan adam yere düştü.
Otuzlarındaki adam, tam karşımda olacak şekilde sandalyeyi çevirerek bana dönük bir şekilde oturdu. Bacak bacak üzerine atarak rahat bir pozisyon aldığında keyifle kadehini bana doğru kaldırdı. Yüzünde sinir bozucu bir sırıtış vardı.
Dolu gözlerimde yaşlar süzülürken hırsla keman çalmaya devam ettim.
Bu yaklaşık bir saat böyle devam etti. Parmaklarını uçlarını artık hissedemiyordum ve bileğim kireçlenmiş gibi saatlerdir aynı pozisyondaydı. Devam ettim.
Ve birden durdum.
La telim koptuğunda, yüzüme doğru telin çarpmaması için kafamı yan çevirmek zorunda kaldım. Şok olmuş bir ifadeyle kala kaldığımda, aniden yankılanan alkış sesiyle hayret içerisinde odadaki herkesi öldürmüş olan adama baktım.
Kadehini masaya bırakmış, ayağa kalkmış beni alkışlıyordu.
Bakışlarımı salonda gezdirdim. Sadece o ve ben vardık. Onunla beraber içeriye giren o iki adam ortalıkta görünmüyordu. Sertçe yutkundum.
Adamın yüzüne tekrardan baktığımda, dudaklarında gururlu bir gülümseme vardı.
Ruh hastası.
Oturduğum yerden kalkarken kemanımı ve yayımı sıkıca tutuyordum. Neredeyse hazır olda durup, karşısında dikilirken adamın yüzündeki gülümseme genişledi. Bir elini kabanının cebine koyup, diğeriylede kapıyı gösterirken "Seyircilerine selam verdikten sonra sahneden ayrılabilirsin, hayatım."dedi keyifle.
Şaşkınlık içinde etrafımdaki cesetlere baktım.
Seyirciler mi?
Korku ve öfkeyle doğrudan otuzlarındaki adamın koyu gözlerine baktım. Yüzündeki sırıtış yok olmuş, onun yerine var ve yok arası bir gülümseme dudaklarında peyda olmuştu.
Bakışlarımı ondan ayırmadan karşısında eğilerek selam verdim.
Olduğum yerde tekrardan dikleştiğimde, titrek bir nefes verdim.
Adam tekrardan elini kaldırarak kapıyı gösterdi.
İkinci saniyeye ihtiyacım yoktu.
Koşarak oradan uzaklaştım.
Bölüm etkileşimi
