2. bölüm / 3
Tek Yüz İki KaderKırılan Sessizlik
Bölümler 3Şu an: Kırılan Sessizlik
- 1 Sessiz Adamın Gidişi274 kelime
- 2 Kırılan Sessizlik2.192 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Numara901 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Bazı insanlar sadece görünür. Konuşmazsın, dokunmazsın, hatta ismini bile bilmezsin. Ama içinden bir şey kıpırdar. Kalbinin derinlerinde, unutulmuş bir kapı aralanır gibi olur. İşte o an, tanımadığın biri hayatına iz bırakır."
Aysu sabah uyanırken camın ardından gelen sesleri fark etti önce. Martılar… Ta uzaklardan gelen çekiç sesi… Ve o kocaman boşluk hissi, her zamanki gibi göğsüne oturmuştu.
Yatakta birkaç dakika hareketsiz yattı. Tavandaki çatlaklara göz gezdirdi. Duvarlardaki renkler sabah güneşine göre değişirdi bu evde. Bazen solgun sarı, bazen griye çalan bir beyazlık... Bugün gölgeler daha derindi. Kafasının içi kadar sessizdi oda.
Kalktı. Perdeleri araladığında gözleri kamaştı. Güneş, pencereye tam vuruyordu. Camın önündeki küçük saksıda yarı solmuş bir sardunya hâlâ direniyordu. Aysu, çiçeğe su vermeyi unuttuğunu fark etti, ama umursamadı. Son zamanlarda hiçbir şeyi tam yapamıyordu.
O sabah evde hiçbir ses yoktu. Ne kahkaha, ne konuşma, ne de televizyonun cızırtısı... Sessizlik bir tür kalın yorgan gibiydi — seni sıcak tutmayan, ama bastıran cinsten—.
Mutfağa geçip otomatik kahve makinesine bastı. Kupanın içine kahvenin damla damla doluşunu izlerken düşündü: “Bugün hava güzel.” Bu bir düşünce miydi, yoksa sesli dile getirilmiş bir dua mı, emin olamadı. Güneşli günler Aysu'ya iyi gelirdi; ama bu iyilik geçiciydi. Çoğu zaman gün ortasında içi kararırdı yine.
Kapıdan çıkarken cüzdanını, bez torbasını ve telefonunu aldı. Evin dış kapısını kapatmadan önce aynada kendine bir göz attı. Yorgun görünüyordu ama kötü değil. Saçlarını toplamıştı. Gözleri soluktu, ama içinde bir şey parlıyordu o gün farkında olmadığı bir beklenti, bir kıpırtı.
Sokağa adım attığında ilk olarak mahalle bakkalının camına asılmış ilanlar dikkatini çekti. "Temiz 2+1 Kiralık", "Müzik Dersi Verilir", "Kaybolan Kedi Aranıyor"... Her gün önünden geçtiği, ama hiçbirine dikkat etmediği o kâğıtlar. Bugün, garip bir şekilde onlara göz gezdirdi. Sanki bir şey arar gibi...
Sokak sabahın ilk ışıklarında yavaş uyanıyordu. Karşı apartmanın yaşlı kadını pencereye bir sandalye çekmiş, bacaklarını güneşe uzatmıştı. Birkaç çocuk, kaldırımda tebeşirle çiçek çizmişti. Kediler, çöp kutularının dibinde sabah paylarını arıyordu.
Yürüyüş yolu ona her zaman aynı gelirdi: köşe başında küçük bir kırtasiye, onun yanında iki katlı pastane, biraz ileride çiçekçi ve sonra inşaat… İşte o inşaat. Burası yaklaşık altı aydır devam ediyordu. Başta gürültüsünden şikâyet ediyordu herkes. Ama zamanla insanlar alıştı. İnşaat bile
artık mahallenin bir parçasıydı.
Aysu, adımlarını yavaşlattı. O gün neden böyle yaptığını bilmiyordu ama o sabah içinden bir ses “Bak yukarı” dedi.
Ve baktı.
İkinci katta, betonun kenarında, sıva küreğiyle çalışan biri vardı. Kolu dirseğine kadar sıvanmış, elinde ağır bir kovayı taşıyordu. Güneş alnına vuruyordu. Ve o, kafasını kaldırıp bir anlığına durdu.
Aysu’nun kalbi öylece durdu o anda.
Ne zaman, ne şekilde olduğunu bilemeden içine bir şey doldu. Göz göze gelmediler. Ama bir insanın varlığı, bir başka insanı bu kadar sarsabilir miydi? İşte tam olarak öyle bir şey oldu.
Aysu bir süre hareketsiz kaldı. Sonra hemen yürümeye devam etti. Kalbi hâlâ hızlı atıyordu. Sanki suç işlemişti de yakalanmaktan korkuyordu. Gözlerini yere dikti. Adımlarını hızlandırdı. Ama kafasının içinde o adamın görüntüsü dönüp duruyordu.
O gün marketten ne aldığını tam hatırlamayacaktı yıllar sonra. Hatırladığı tek şey, dönerken bir kez daha yukarı baktığıydı. Ve o adamın hâlâ orada olduğuydu. Berk.
Aysu o günden sonra her gün aynı saatte markete gitmeye başladı. Gerekli olsun olmasın, bir şeyler aldı. Bazen sadece bir kutu meyve suyu, bazen iki gofret… Ama hep aynı saatte, aynı güzergâhta. İnşaatın önünden geçerken her seferinde yukarı baktı. Ve çoğu zaman onu gördü.Gözleri aradı.
Kalbi kulaklarında çarpıyordu her defasında.
...
Aysu bir haftadır her sabah aynı saatte evden çıkıyordu. İlk gün “tesadüftü”, ikinci gün “denk geldi”, üçüncü gün ise “alışkanlığa dönüşmüştü”. Ama içten içe bunun çok daha fazlası olduğunu biliyordu. Artık o inşaat yolu sadece bir yürüyüş güzergâhı değil, bir ritüeldi onun için.Her adımı bir beklentiydi.
Kendine itiraf edemese de gözleri Berk’i arıyordu. İsmini hâlâ bilmiyordu ama zihninde çoktan “Berk” olmuştu o adam. Ona göre o, sadece beton yığınları arasında çalışan biri değildi. O, Aysu’nun durgun hayatına sessizce düşen bir yıldız gibiydi. Işığı küçük ama fark edilir. Ve bu küçük ışık bile Aysu’nun karanlığına yetmişti.
Gözlemlemeye başlamıştı artık onu. Ne zaman mola verdiğini, elindeki kovayı nasıl taşıdığını, gömleğinin nerelerinden daha çok terlediğini bile fark etmişti. Aysu, fark ettikçe biraz daha bağlanıyor, her geçen gün biraz daha içine çekiliyordu.
Ama bu bağ, karşılıksızdı. Çünkü Berk, onun farkında bile değildi.
Yine aynı saat, yine aynı yol… Temmuz güneşi gökyüzünde inatçı bir yalnızlıkla parlıyordu. Gölge neredeyse yoktu. Hava ağırdı. Asfalt, ayakkabıların altından eriyormuş gibi hissediliyordu.
Aysu, elindeki bez çantayı daha sıkı kavrayarak yürüyordu. Kalbi hafif çarpıyordu, gözleri inşaata yaklaşırken usulca yukarıya kaydı.
Ve oradaydı.
Berk.
Bu kez gömleğinin kolları sıyrılmıştı. Başındaki sarı baret biraz yan durmuştu. Gözlerini kısmış, ellerindeki tahta kalıbı dengelemeye çalışıyordu. Güneş alnına vurdukça ter tanecikleri yanaklarına doğru kayıyor, o ise sıklıkla elinin tersiyle yüzünü siliyordu. Bu hareketin bile kendine ait bir zarafeti vardı.
Aysu kısa bir an durdu. Bu kez daha uzun baktı. “Görmese bile, buradayım” diye düşündü. Sonra adımlarına devam etti. Kaldırımın bozuk taşları arasında çantasını sallayarak yürürken kafasının içinde sesler vardı. Kendi sesi.
“Acaba adımı bilse ne yapardı?”
“Ya beni fark etseydi?”
“Belki bir gün, aşağı indiğinde ben de orada olurum.”
O sırada yukarıdan bir ses geldi. Erkek sesleri, metal sürtünmeleri, çekiç darbeleri arasında karışık konuşmalar.
Biri “Tutan yok mu?” diye bağırdı. Diğeri cevap veremedi. Aysu o anda başını kaldırmıştı.
Tam o saniyede yukarıda bir gevşeme oldu. Tahta kalıbın ucuna sıkıştırılmış küçük bir tuğla, yerinden kaydı. Dengesizdi. Ve düşmeye başladı.
Zaman, bir anda büküldü sanki.
Aysu yukarıya baktığında gözüne güneş çarptı. Sonra sadece bulanıklık gördü. Kısa bir uğultu. Kalbinin kulaklarına vurduğu bir ritim. Ve sonra karanlık.
ÇAT!
Bir ses. Başının sol üst köşesinden yayılan bir ısı, ardından gelen ani bir ağrı. Dizlerinin bağı çözüldü. Ellerindeki çanta yere düştü. Çantadaki şişe süt kaldırıma çarptı, beyaz bir çember hâlinde patladı. Yumurta kırıldı. Dergiler sırılsıklam oldu. Ama Aysu hiçbirini fark etmedi.
Sadece düşüyordu.
Yavaş yavaş değil ağırlığını kaybeden bir ağaç gibi. Geriye doğru. Kontrolsüz.
Ve dünya sessizleşti.
İnşaatın tepesinde biri bağırdı:
"Tuğla! Biri aşağı bak!"
Ayak sesleri. Koşuşturmalar. Bir baret hızla çıkarıldı. Biri merdivenlerden indi. Tozlar savruldu. Aysu’nun yerde hareketsiz yatan bedeni, kaldırım taşlarının üstüne uzanmıştı. Başının altında genişleyen bir kan halkası vardı.
Berk, nefes nefese yaklaştı. Gözleri büyümüş, rengi solmuştu.
"Nefes alıyor mu?" dedi bir işçiye. Eli titriyordu.
"Sanırım... evet, evet... ama başı..."
Berk yere çöktü. Hemen tişörtünü çıkardı. Katlayarak Aysu’nun başının altına yerleştirdi. Telefonunu cebinden çıkardı, parmakları terden kayıyordu.
"Alo? Ambulans! Hemen, evet! Bir kadın… tuğla… başına… inşaattan… yanlışlıkla!"
Çevrede toplanan birkaç kişi, gölgede kalmıştı. Kimse tam ne olduğunu anlayamamıştı. Aysu’nun gözleri açıktı ama bilinci yerinde değildi. Dudakları hafif aralıktı. Göğsü usulca inip kalkıyordu.
Berk eğildi, yüzüne baktı. İlk kez bu kadar yakından görüyordu onu. Gözlerinde bir şey vardı tanıdık bir kırılganlık. Ve bu kırılganlık, Berk’in kalbine sessizce dokundu.
"Seni hastaneye götüreceğim," dedi fısıltıyla.
Hafifçe kucağına aldı. Terli bedeninden tozlar döküldü. Kaldırımdaki süt hâlâ akıyordu. Ayakkabısının altında ezilmiş bir çikolata ambalajı kaldı.
Aysu, Berk’in kollarında baygın hâlde uzanıyordu. Saçlarının ucu alnına yapışmıştı. Gözlerinin altında hafif morluk vardı. Ama yüzünde tarifsiz bir huzur... Sanki olması gereken yerdeydi.
Berk hızla sokağın sonuna koştu. Bir taksi durdurdu.
"Hastaneye! Çabuk!"
Taksi sürücüsü sorular sormadı. Ayna’dan baktı sadece. Kırmızı ışıkları delerek ilerlediler. Aysu’nun başı Berk’in omzuna yaslanmıştı. Berk bir eliyle başını tutuyor, diğer eliyle onun nabzını hissediyordu.
“Tanrım… senin yüzünden oldu bu…” diye fısıldadı.
O an, ilk defa Berk'in yüzünde gerçek bir korku vardı. Sadece bir kazanın değil, bir kaderin içinde olduklarını hissediyordu belki de.
Taksi acil servise yanaştı. Görevliler sedye getirdi. Berk hâlâ Aysu'nun başının yanındaydı.
“Ben… ben buradayım. Korkma, lütfen…”
Aysu’nun bilinci yavaş yavaş gelmeye başlıyordu. Gözleri kıpırdadı. Hafifçe fısıldadı:
“…sen…”
Berk başını eğdi.
“Evet. Ben. Tamam. Geçecek.”
Ve kapılar kapandı.
...
Her şey siyah bir perdeyle kaplıydı önce. Ne ses vardı, ne görüntü. Sanki dünya durmuş, zaman kendi etrafında boğulmuştu. Aysu’nun zihni derin bir boşluğun içinde sürükleniyor gibiydi. Düşünce yoktu. Anlam yoktu. Sadece karanlık ve derinden gelen bir uğultu.
Sonra... bir titreşim. Sanki ayaklarının ucundan başlayan bir elektrik, yavaş yavaş tüm bedenine yayılıyordu.
Ardından sesler... önce boğuk, sonra netleşen fısıltılar.
“…hâlâ tepki vermiyor.”
“Ama nabzı iyi. Ritim stabil.”
“Başındaki ödem azalıyor.”
“Adı neydi?”
“Aysu. Kimliği yanındaydı.”
Birden içi ürperdi. Sanki biri adını söylemişti ama bu ses, onun zihninin dışındaydı. Gerçekti.
Göz kapakları ağırdı. Kaldıramıyordu. Ama denedi. İçinde bir şey onu yukarıya çekiyordu. Var olmak isteyen bir tarafı, yeniden görmeyi, duymayı, anlamayı arzuluyordu.
Bir titreme daha. Sonra hafif bir kıpırdanma.
Berk, o anda gözünü kırpmadan Aysu’nun başucundaydı. Elleri dizlerinin üstünde kenetliydi. Gözleri, yatakta yatan genç kadının solgun yüzüne sabitlenmişti. Onun nefes alışlarını dinliyor, her küçük harekette yüreği ağzına geliyordu.
Doktorun sesi yavaşça duyuldu:
“Parmakları oynuyor. Göz hareketi de başladı. Yakında uyanır.”
Berk derin bir nefes aldı. Ama o rahatlama, tam anlamıyla bir huzur değildi. Hâlâ bir bilinmezliğin içindeydi. Hâlâ bekliyordu. Ve bu bekleyiş, bir ömre bedeldi...
...
Aysu gözlerini ilk açtığında ışık hemen batmadı gözlerine. Beyaz tavan… Beyaz ışık… Temiz ama kimliksiz.
Bir hastane odasının tipik kokusu: steril, soğuk ve biraz da yabancı.
Gözlerini birkaç kez kırptı. Tavandaki lambayı gördü. Odayı kaplayan yavaş, sabit sesleri dinledi: monitör bipleri, serum damlalarının ritmik sesi, uzaklardan gelen sedye tekerleklerinin gıcırtısı.
Ve bir ses daha... daha yakın. Daha tanıdık.
Derinden, yumuşak ama ürkek bir ses.
“Merhaba… Uyanabildin mi?”
Başını çevirdi. Gözleri hâlâ net görmüyordu ama yanındaki siluet tanıdıktı. Kalbi hafifçe hızlandı. Gördüğü, tanıdığı ama konuşmadığı bir yüz... Gözleri... Evet, o gözler.
“Sen… inşaat…”
Sesini çıkarırken dudakları kuruydu. Kelimeler kırılarak döküldü. Berk hemen yerinden kalktı, bir bardak su doldurdu. Pipeti dudaklarına yaklaştırdı.
Aysu suyu içerken göz göze geldiler. Bu defa gerçekten. Bilerek. Bilinçli.
O an zaman yavaşladı.
“Ben Berk,” dedi. “O gün… yanlışlıkla... gerçekten çok üzgünüm.”
Aysu onun adını duymamıştı ama duymuş gibi hissetti. Sanki yıllardır zaten biliyordu. Berk’ti. Hep oydu.
Bir şey demedi. Gözlerini kapatıp bir süre nefes aldı. İçinde hem acı vardı hem de garip bir huzur.
Berk devam etti:
“Seni hastaneye ben getirdim. Başına bir tuğla düştü. O gün çalışıyordum. Fark etmedim… Tutamadım. Sadece… görmek istemezdim böyle...”
Sesi çatallaştı. Utanmış, suçlu, ama bir yandan da endişeyle doluydu.
Aysu sessiz kaldı. Sadece başını hafifçe salladı. Affettiğini söylemedi. Ama bakışı bunu anlatıyordu.
O bakışta minnettarlık vardı. Belki biraz merak. Belki de doğmakta olan bir güven. Henüz adı konmamış bir bağ.
Saatler geçti. Hemşireler gelip gitti. Annesi henüz
gelmemişti. Berk, ona haber verilmesini istememişti henüz, çünkü durum net değildi. Hemşirelerin biri “yarın sabah haber veririz,” demişti. Aysu’nun durumu sabitlenmişti.
Berk, koltuğa oturmuştu şimdi. Yavaşça dizlerini sallıyor, ellerini ovuşturuyordu. Aysu, göz ucuyla onu izliyordu.
İçinde hem yorgunluk vardı hem de huzur. Başında sargı vardı, ağrısı devam ediyordu. Ama korkmuyordu artık.
“Sen… neden bekliyorsun hâlâ?” dedi Aysu, fısıltıyla.
Berk irkildi. Gülümsedi.
“Gitmeyi düşünmedim.”
“Yani tanımadığın bir kadının başında saatlerce oturacak kadar boş zamanın mı var?”
“Boş değil. Gerekli.”
Bu cevap Aysu’nun içinde bir şeyi titretti. Bir yabancının böyle konuşması... Daha önce duymadığı bir sıcaklık vardı bu sözlerde. Kimsesizliği uzun süredir taşıyan Aysu, ilk defa birinin varlığının boşluğunu doldurduğunu hissetti.
...
Sabahın ilk ışıkları perde aralığından içeriye sızarken hastane odasında hâlâ bir sessizlik hâkimdi. Monitör bipleri arasında ince bir huzur akıyordu. Aysu uyuyordu ama huzurluydu artık. Berk ise sabaha kadar başucunda kalmış, bazen uyuklamış, bazen sadece onu izlemişti.
Koridorda ayak sesleri duyulmaya başladı. Topuklu ayakkabıların tedirgin adımları... telaşlı, korku dolu. Bir hemşire kapıya yaklaştı, sonra arkasında birini gösterdi.
“Buyurun... kızı burada. Ama lütfen bağırmadan, sakin kalmaya çalışın.”
Ayşe odaya adımını attığında nefesi kesildi.
Beyaz duvarlar, serum askıları, monitörler... Ve tam ortada, ince bir yatakta başı sargılı hâlde yatan kızı. Aysu. Kızının solgun yüzü, kurumuş dudakları, gözlerinin altındaki morluk... Her şey Ayşe’nin kalbine keskin bir hançer gibi saplandı.
“Aysu...” diye fısıldadı. Sonra tekrar. Daha yüksek sesle.
“Aysuuu!”
Aysu gözlerini açtı, sesi duyunca başını çevirdi.
"Anne...”
O an Ayşe üzerine kapanırcasına kızının yanına koştu. Eğildi, yüzüne dokundu, ellerini tuttu. Gözyaşları yüzüne süzülmeye başlamıştı bile.
Allah’ım seni bana bağışladı…! Ne oldu sana böyle? Kim yaptı bunu?!”
Berk, köşede ayağa kalktı. Rahatsız olmuş gibi ellerini cebine soktu. Ayşe, göz ucuyla onu fark etti.
Ve bir anda… parladı.
Sen misin?! Sen ne yaptın kızıma?!”
Berk geri bir adım attı. Gözleri büyüdü.
“Ben… ben şey… yanlışlıkla”
“Yanlışlık mı?! Bir kızın kafasına tuğla düşüyor, bu nasıl yanlışlık?!”
Aysu konuşmaya çalıştı ama sesi zayıftı. Ayşe durmamıştı. Gözyaşları hâlâ akıyordu ama içinde birikmiş tüm korku ve öfke şimdi Berk’e yönelmişti.
“Sen ne biçim adamsın?! Ne kadar dikkatsizsiniz siz! Orada bir güvenlik yok mu, kontrol yok mu?!”
“Ben... ben hemen hastaneye getirdim... başından ayrılmadım,” dedi Berk kısık bir sesle.
Ayşe'nin gözleri bu kez doldu. Elleri titremeye başladı. Duvardan destek alarak yere çöktü:
“Ben… ben bu çocuğu daha yeni hayata hazırlıyordum. Daha 5 yaşındayken babasını toprağa verdik biz... Şimdi… şimdi sen...”
Aysu başını kaldırmaya çalıştı. Zorla annesinin elini yakaladı.
“Anne… yeter… suç değil onun. O kurtardı beni…”
Ayşe sustu. Aysu’nun sesi ona buz gibi bir duruş verdi. Nefesini tuttu, gözleri Berk’e kaydı. Bu adam… onu kurtarmıştı. Tuğlayı düşüren de oydu belki, ama hastaneye taşıyan da.
Gözyaşlarının arasında kırık bir sesle sordu:
“Sen miydin? Gerçekten sen mi getirdin?”
Berk başını salladı.
“Sedyeye kadar bıraktım. Hep buradaydım. Uyandığında ilk gördüğü bendim.”
Ayşe bakışlarını kaçırdı. Gözleri hâlâ yaşlıydı ama tonu değişmişti. Artık suçlayan bir anne değil, yaralı bir kadındı. Kızını kaybetme korkusuyla şekilsizleşmiş bir çaresizliğin içindeydi.
“Kusura bakma,” dedi Ayşe, gözlerini yere indirerek. “Ben… çok korktum. Sinirim ondan...”
Berk başını eğdi.
“Anlıyorum.”
Aysu ise aralarında geçen bu sahneyi sessizce izliyordu. İçinde garip bir sıcaklık vardı. Annesi ağlıyordu, Berk üzülüyordu ve tüm bu kaosun ortasında kendisi sessizce bir bağın doğuşunu hissediyordu.
- DEVAM EDECEK -
Bölüm etkileşimi
