3. bölüm · TAŞ KALP
3 bölüm
Kızlardan yükselen son ışık gökyüzüne ulaştığında bütün Arkenya Akademisi bir anda sessizliğe gömüldü. Birkaç saniye önce savaş alanını dolduran çığlıklar, büyü sesleri ve kılıçların birbirine çarpması artık yoktu. Sanki bütün dünya nefesini tutmuştu.
Sonra dört kızın gücü aynı anda patladı.
Alevra Süreyda'nın içinden yükselen kızıl ve turuncu ateş, Işıl'ın altın sarısı ışığıyla birleşti. Alaca'nın yeşil enerjisi ve Sezgin'in mor gücü onların etrafında dönmeye başladı. Dört farklı güç birbirine karışarak gökyüzüne yükseldi ve ardından bütün akademiyi kaplayan devasa bir enerji dalgasına dönüştü.
Enerji savaş alanının üzerinden geçti.
Karanlık büyüler parçalandı.
Düşmanların kullandığı mühürler söndü.
Yerde kalan kötü büyülerin izleri bile yok oldu.
Ardından gökyüzünde devasa bir ışık patladı.
Akademinin tamamını çevreleyen yeni bir kalkan oluştu.
Fakat bu, daha önce gördükleri hiçbir kalkana benzemiyordu.
Kalkan o kadar güçlüydü ki gökyüzünün tamamını kaplamış gibiydi. Dört farklı renk birbirine karışıyor, kalkanın yüzeyinde zaman zaman bir ejderha, bir güneş, yapraklar ve kadim rünler beliriyordu.
O anda Arkenya Akademisi'nde bulunan herkes aynı şeyi hissetti.
Gücü.
Kahinler bile oldukları yerde kalmıştı. Şifacılar ellerindeki malzemeleri bırakmış, periler gökyüzünde kanatlarını açmış halde donup kalmıştı. Öğrenciler konuşamıyor, erkek muhafızlar kılıçlarını yere dayayarak dört kıza bakıyordu.
Müdür bile ilk kez ne söyleyeceğini bilmiyordu.
Yaşlı kahinlerden biri yavaşça ayağa kalktı.
“Bu gücü...”
Sesi titriyordu.
“Bu gücü daha önce hiç hissetmedim.”
Yanındaki başka bir kahin ona baktı.
“Sen ne hissediyorsun?”
Kadın gözlerini dört kızdan ayırmadan cevap verdi.
“Dört hanedanın gücü.”
Sonra Alevra'ya baktı.
“Ve içlerinde en eski olanı.”
Alevra bunu duyduğunda hiçbir şey söylemedi.
Çünkü kendi içinde çok daha garip bir şey hissediyordu.
Sanki bu güç ona yabancı değildi.
Sanki bunu daha önce yapmıştı.
Ama ne zaman?
Nerede?
Bilmiyordu.
Ertesi sabah dört kız kayıt salonuna götürüldü.
Salonun duvarlarında farklı hanedanlara ait semboller vardı. Kayıt görevlisi masanın arkasında oturuyor, önündeki eski deftere isimleri yazıyordu.
İlk olarak Işıl öne çıktı.
“Adın?”
“Işıl.”
Kadın başını kaldırdı.
“Hanedanın?”
“Işık Hanedanı.”
İsmini deftere yazdı.
Ardından Alaca geldi.
“Alaca.”
“Doğa Hanedanı.”
Sonra Sezgin.
“Sezgin.”
“Bilgeler Hanedanı.”
Sıra Alevra'ya geldiğinde kadın başını kaldırdı.
“Adın?”
Alevra birkaç saniye sustu.
“Alevra Süreyda.”
Kadının kalemi bir anda durdu.
“Ateş Hanedanı mı?”
Alevra gözlerini ondan ayırmadan cevap verdi.
“Evet.”
Kadın yavaşça eski kayıt defterini açtı. Sayfaları çevirdi. Ateş Hanedanı'nın adı yıllardır boştu.
“Bu hanedandan kimse kalmadı sanıyorduk.”
Alevra'nın yüzü sertleşti.
“Ben kaldım.”
Tam o anda bacağında bir sıcaklık hissetti.
Alevra kaşlarını çattı ve elini bacağına götürdü.
Teninin üzerinde kızıl bir ışık yayılıyordu.
Alevler arasında kıvrılan görkemli bir ejderha, bacağından yukarı doğru uzanmıştı.
Işıl şaşkınlıkla baktı.
“Bu... dövme mi?”
Alaca yaklaşarak baktı.
“Gerçekten güzel.”
Sezgin'in gözleri dövmenin üzerinde gezindi.
“Bu Ateş Hanedanı'nın sembolü.”
Kahin başını salladı.
“Hanedan dövmesi.”
Alevra ise dövmeye bakarken başka bir şey fark etti.
Ejderhanın hemen üzerinde ikinci bir işaret vardı.
Küçük bir taç.
Taçla çevrelenmiş eski bir kraliyet mührü.
Alevra'nın nefesi kesildi.
“Bu da ne?”
Işıl ona baktı.
“Neyi diyorsun?”
Alevra tekrar dövmeye baktı.
İkinci mühür hâlâ oradaydı.
“Hiçbir şey.”
Çünkü garip olan şuydu.
Diğerleri o mührü göremiyordu.
Sadece Alevra görebiliyordu.
Kahinler de fark etmemişti.
Bu işaret, normal Ateş Hanedanı dövmesinin üzerinde duruyor ama yalnızca Alevra'nın gözleri önünde parlıyordu.
Alevra elini üzerine koydu.
Mühür bir anda söndü.
Kimse bir şey anlamadı.
Fakat Alevra artık içinde bir sır taşıdığını biliyordu.
Kayıtları tamamlandıktan sonra kızlara akademide kalacakları odalar gösterildi.
Işıl'ın kapısında güneş sembolü vardı.
Alaca'nın kapısında yaprak ve sarmaşıklar bulunuyordu.
Sezgin'in kapısında kadim rünlerle çevrili bir göz vardı.
Alevra'nın kapısında ise büyük bir ejderha vardı.
Dört kız ilk gün yalnızca akademiyi gezdi.
İkinci gün büyü derslerine girdiler.
Üçüncü gün savunma eğitimlerini izlediler.
Dördüncü gün akademinin devasa kütüphanesini keşfettiler.
Beşinci gün periler onları gizli bahçeye götürdü.
Altıncı gün artık akademideki öğrencilerin çoğu onları tanıyordu.
Yedinci gün ise dört kız Arkenya Akademisi'nin öğrencileri olmuştu.
Ama bir hafta boyunca akademide tek bir konu konuşulmuştu.
Onlar.
Koridorlarda fısıltılar yükseliyordu.
“Ateş Hanedanı'nın kızı o mu?”
“Yüzyıllardır Ateş Hanedanı'ndan kimse gelmedi.”
“Kalkanı onların oluşturduğunu duydum.”
“Dört kişi nasıl böyle bir güç kullanabilir?”
“Ya kehanetteki kişiler onlarsa?”
Alevra bunların hiçbirine aldırmıyordu.
Ta ki yedinci gecede...
Koridorda kızlarla birlikte yürürken bacağındaki ejderha dövmesi yeniden parlamaya başladı.
Alevra bir anda durdu.
Işıl ona baktı.
“Ne oldu?”
Alevra cevap vermedi.
Çünkü bu kez sadece ejderha parlamıyordu.
Yalnızca onun görebildiği kraliyet mührü de ışıldıyordu.
Uzaklardan bir çatlama sesi geldi.
ÇAT.
Alaca irkildi.
“Bu ses neydi?”
Sezgin gözlerini kapattı.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra gözlerini açtı.
“Ateş Kulesi.”
Işıl'ın yüzü değişti.
“Ama orası mühürlü.”
“Evet.”
Sezgin'in sesi bu kez daha düşüktü.
“Mühürlüydü.”
Dört kız koridorun sonuna baktı.
Yıllardır açılmayan Ateş Kulesi'nin kapısının arasından kızıl bir ışık sızıyordu.
Alevra'nın bacağındaki dövme daha da parlak hale geldi.
Ve yalnızca Alevra'nın görebildiği o gizli kraliyet mührü bir kez daha parladı.
Kulenin kapısında bir isim belirdi.
ASHARA.
Alevra'nın kalbi hızlandı.
Bu ismi bilmiyordu.
Ama onu gördüğü anda içinde garip bir his oluştu.
Sanki bu isim ona yabancı değildi.
Sanki yıllardır bir yerlerde onu bekliyordu
