2. bölüm / 4
ᗰᗩᕼՏᗴᖇᗴ ᗪᗴK1.BÖLÜM~TANIŞALIM MI?
Bölümler 4Şu an: 1.BÖLÜM~TANIŞALIM MI?
- 1 -GİRİŞ-52 kelime
- 2 1.BÖLÜM~TANIŞALIM MI?2.780 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2.BÖLÜM~YARDIM2.646 kelime
- 4 3.BÖLÜM~SIRLAR3.020 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Patronuma söyleyip bugün işten erken çıktım. Kulaklığımı takıp durağa doğru yürümeye başladım. Otobüsü beklerken yağmur damlaları hafif hafif yüzüme çarpıyordu. Bir süre bekledikten sonra otobüs geldi. En arka koltuğa oturup başımı cama yaslayınca ne kadar yorgun olduğumu fark ettim. Çabucak eve gidip dinlenmek istiyordum.
Kulaklıkta çalan şarkı “Diğer Yarım” adlı bir parçaydı. Bu şarkı tuhaf bir şekilde içimi huzurla kaplıyordu; her kelimesinde kendimi buluyordum ama ufak tefek farklarla. Şarkıda;
“𝙺𝚘𝚛𝚔𝚖𝚞𝚢𝚘𝚛𝚞𝚖 𝚔𝚊𝚛𝚊𝚗𝚕ı𝚐̆𝚊,
𝙶𝚘̈𝚣𝚕𝚎𝚛𝚒𝚖𝚒 𝚔𝚊𝚙𝚊𝚍ı𝚖,
𝙲̧𝚞̈𝚗𝚔𝚞̈ 𝚋𝚒𝚕𝚒𝚢𝚘𝚛𝚞𝚖,
𝚈𝚊𝚔ı𝚗 𝚋𝚊𝚗𝚊 𝚊𝚍ı𝚖ı𝚗..”
Böyle bir kısım vardı; işte benim bunu diyebileceğim biri yoktu, hiç olmamıştı. Benim küçüklükten beri en büyük korkum belli belirsiz karanlıklar olurdu. Bu karanlık bazen sessiz bir koridor, bazense yalnız geceler olabilirdi. Bu şarkı kimi için belki kardeşini, belki sevgilisini hatırlatıyordu ama hepsinin ortak yanı, hepsini canından çok sevdikleri kişileri hatırlatmasıydı.
Ama sorun şu ki benim öyle bir kimsem yoktu. Ben kendi kendimin kimsesiydim. O yüzden bu şarkı benim için hem özel, hem duygusal, hem de küçük İnci’yi hatırlatan özel bir parçaydı.
Otobüs, yaklaşık 20 dakika sonra ineceğim durağa çoktan gelmişti. Saatimi kontrol ettim; saat şu an 21.34’ü gösteriyordu. Evet, bugün erken gelmiştim. İş saatlerim fazlasıyla uzundu; buna mecburdum. İstanbul gibi bir yerde, ne kadar çalışıp para kazanırsanız, hayatı o kadar daha sıkı bir şekilde tutuyorsunuz.
Kulaklığımın şarjı bitmişti. Kulağımdan çıkarıp çantama koydum, arka kapıya doğru yönelip otobüsten indim. Etraf çok ıssızdı ve karanlıktı. Eve doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Bu gece, diğer gecelerden farklı hissettiriyordu; değişik bir his vardı içimde. Hem huzursuzluğu hem huzuru hissedebiliyordum. Acaba hasta mı olacaktım? Bunları düşünürken 10 dakika içinde çoktan eve varmıştım. Çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı zorladım; kapı üçüncü denememde açılmıştı. Kapıyı kilitleyip içeriye girdim.
Tek istediğim, birkaç abur cubur eşliğinde televizyon seyretmekti. Çantamı salona bırakıp mutfağa yöneldim. Birkaç atıştırmalık buldum; iki gofret, bir paket cips. Alaycı alaycı güldüm. “Adam olana çok bile.” Paketleri tezgâha koymuştum ki kapının çaldığını duydum. Bu da kimdi? İstanbul'da benim tanıdığım kimse yoktu. Arkadaşlarım olabilir miydi? Hayır, bu saatte uğramazlardı. Kapıya yönelirken aklıma sadece bir isim gelmişti. İçimden onun olmaması için dua ederken kapının deliğinden baktığımda, evet, yanılmamıştım; bu oydu. Yıllardır küs olduğum, benden 1,5 yaş büyük olan o kuzenim, halamın kızı. Bir gün karşılaşacağımızı biliyordum.Kapının koluna uzandım ve kapıyı açtım. Açar açmaz bir hışımla içeriye daldı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ama bu kızın yaptığı şeylerde anlam aramak hata olurdu. “Efnan?” dedim ona yaklaşırken. O çoktan sırtında sırt çantası ile salona geçmişti.
Anlaşılan bir süre bu kızdan kurtuluş yoktu. “Niye buradasın ya sen, ne istiyorsun ya benden? Defol git evine!” dedim ona yaklaşırken, kolundan tutup çekiştirmeye başladım. Burada kalamazdı. Tam bu esnada kolunu benden kurtardı ve “Ya bir dur, salak mısın kızım sen? Ben de sana bayılmıyorum, mecbur kaldım.” dediğinde gözlerimi devirdim. Mecbur kaldım da ne demekti? Koltuklardan birine oturdum. O hâlâ ayaktaydı. “Hayırdır, sokaklara mı düştün de kapıma geldin?” Koltuğa otururken yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Bu kız utanma nedir bilmiyordu.“Nereden bildin, ablasının gülü? Ne çabuk büyümüşsün ya sen.” dediğinde gözlerimi ikinci kez devirdim. Ben 21, o ise 23 yaşındaydı. Ayrıca birkaç ay sonra 22 olacaktım. Aramızdaki yaş farkı sadece bir buçuktu. Üstelik o tüm bu lafları beni sevdiğinden değil, alay ettiğindendi. “Boş yapma, sadede gel.” dediğimde yüzünde ciddi bir ifade oluştu. Oturduğu yerden ellerini birleştirerek öne doğru eğildi ve “Bak, ben de buraya bu saatte gelmek istemezdim. En çok ben sana tahammül edemiyorum ama dediğim gibi mecburdum. Bir güne giderim zaten, çok kalmam.”Dediğinde hâlâ kafam karışıktı ve istediğim cevabı alamamıştım. Mecbur kaldım derken ne demek istiyordu?“Mecburdum derken?” diye sordum. İç çekerek ofladı. “Ev sahibi kirayı artırdı. Ödedim ama yetmemiş olacak ki çıkmamı istedi. Bir gün orada oturacakmış evde.” Kıvırcık saçlarının perçemlerini eliyle kenara sıyırarak alnındaki bandı gösterdi. “Biraz kafa göz dağılmış olabilirim.” dediğinde gülmemek için kendimi zor tutuyordum ama ondan ettiğim nefret hâlâ içimi huzursuz etmeye yetiyordu.“Yine ne yaptın da nefret ettirdin milleti kendinden? Eminim ki ev sahibi de senden kurtulmak için gün saymıştır kadıncağız.” dediğimde sesli sesli, alayla kahkaha attı.
“Hayır ama vallahi, bu sefer ben bir şey yapmadım.” dediğinde hiç inandırıcı değildi. “Her neyse.” diyerek ayaklandım ve mutfağa yöneldim. O içeride boş boş oturabilirdi ama yeter ki gözüme gözükmesin. Hayatımda gördüğüm en bencil ve egoist insanlardan biriydi; kendi dışında hiçbir şeyi önemsemez, kendisine yarar dokunmayan hiçbir şey için kılını kıpırdatmazdı. Çok umursamazdı, her konuda beceriksizdi. 23 yaşında yemek yapmayı bilmeyecek kadar beceriksiz birinden bahsediyorum; bugüne kadar yaşaması bile mucize.O daha kendi söküğünü kendi dikemezken bir rüzgâr onu buraya atmıştı belli ki ama sebebini hâlâ bilmiyordum. Aslında bilmek de istemiyordum, umurumda da değildi. Ne hâli varsa görsün; yeter ki benden uzak olsun.
𝙶𝚎𝚌̧𝚖𝚒𝚜̧𝚝𝚎𝚔𝚒 𝚑𝚊𝚝𝚊𝚕𝚊𝚛ı𝚗 𝙱𝚎𝚍𝚎𝚕𝚒 𝚋𝚊𝚣𝚎𝚗 𝚋𝚒𝚛 𝚘̈𝚖𝚞̈𝚛 𝚋𝚘𝚢𝚞 𝚔𝚞̈𝚜𝚕𝚞̈𝚔 𝚘𝚕𝚊𝚋𝚒𝚕𝚒𝚢𝚘𝚛,𝚋𝚊𝚣𝚎𝚗 𝚢𝚊𝚙𝚝ı𝚐̆ı𝚖ı𝚣 𝚑𝚊𝚝𝚊𝚕𝚊𝚛ı𝚗 𝚐𝚎𝚛𝚒 𝚍𝚘̈𝚗𝚞̈𝚜̧𝚞̈ 𝚘𝚕𝚖𝚞𝚢𝚘𝚛,𝙷𝚊𝚢𝚊𝚝ı𝚗 𝚎𝚗 𝙸̇𝚛𝚘𝚗𝚒𝚔 𝚢𝚊𝚗ı 𝚍𝚊 𝚋𝚎𝚕𝚔𝚒 𝚍𝚎 𝚋𝚞𝚢𝚍𝚞,𝙷𝚊𝚢𝚊𝚝 𝚗𝚎 𝚔𝚊𝚍𝚊𝚛 𝚍𝚊 𝚝𝚞𝚑𝚊𝚏𝚝ı? 𝙺𝚊𝚗 𝚋𝚊𝚐̆ı𝚗 𝚘𝚕𝚜𝚊 𝚋𝚒𝚕𝚎 𝚝𝚎𝚔 𝚋𝚒𝚛 𝚢𝚊𝚗𝚕ı𝚜̧𝚊 𝚊𝚌ı𝚖𝚊𝚣𝚍ı.
Mutfakta yarım kalan işimi halletmeye koymuştum ki evde kapının ağzında belirdi. O alaycı ifadesi yine yüzüne takılmıştı. “Ne yapıyorsun, İnci?” diye sorduğunda saç baş kavga etmeyi çok istedim ama sadece “Sana ne?” demekle yetinmiştim. “Sana ne, Efnan? Vallahi bir tur daha sorarsan sana ev sahibini aratırım.” dediğimde yine salakça gülmeye başladı. “Hee, gelen gideni aratır diyorsun.” dediğinde bugünkü kaçıncı göz devirmem ve sabır çekişim olduğunu unutmuştum.
Yanıma geldi, çaydanlığa çay suyu koymak için yöneldi. Yapamayacağına emindim; sadece durdum, izledim ve evet, birkaç dakika bile olmadan çaydanlık elinden kayıp yere düşmüş ve o tiz ses ikimizin de kulak zarını delip geçmişti. “Hassiktir!” diye bağırdığını duyduğumda bu kez bilen bendim. “Ne o? Ulan, 8 yaşından beri hiç mi gelişmedin ya sen? Evde ne yapıyorsun? Sakarlıktan öleceksin, beceriksizliğin de bu kadarı.”Dediğimde suratı düşen bu sefer oydu. Oflayarak, “Sana yardım eden de kabahat.” dedi ve her şeyi bırakıp içeri geçti. İkimiz de birbirimizden bu kadar nefret ederken nasıl bu şekilde hâlâ konuşmaya devam edebiliyorduk? Aslında buna konuşmak bile denmezdi, çünkü biz birbirimize iğneleyici laflar sokup duruyorduk. Ama bu iş saç baş kavgaya dönmeden bir an önce bitmeliydi.
𝐁𝐈̇𝐑𝐊𝐀𝐂̧ 𝐒𝐀𝐀𝐓 𝐒𝐎𝐍𝐑𝐀~
Artık uyuma vakti gelmişti. Salona geldiğimde Efna'nın koltukta uyuyakaldığını gördüm. Tam arkamı dönüp gidecekken oflayarak yüzümü ona döndüm, yanına yöneldim ve elimle kolundan tutup sarstım. “Efnan… Efnan, kalksana! Burada mı yatacaksın, salak?” Efnan sadece, “Bırak beni, uykum var.” diyebildi; sonrası full homurdanma…İçeriden battaniye getirip üzerine örttüm. Hasta olup da daha fazla yanımda kalsın, başıma bela olsun istemiyordum. Kendi derdim kendime yeterdi; benim bir de bu baş belasıyla uğraşamazdım.Yalniz kalmaya alışkındım.Odama doğru ilerledim. Odama girdiğimde uzanıp lambayı açtım ve yatağa girdim. Evet, dediğim gibi ben karanlıktan korkardım. Belki de elektrik faturası bu yüzden bu kadar kabarıktı ama lamba açık olmadan uyuyamıyordum. O gün de öyle uyudum.
𝐎̈𝐆̆𝐋𝐄𝐍
Uyandığımda kararan bulutları gördüm. Yağmur yağacak gibiydi. Hemen olduğum yerden fırlayıp dolaba doğru yürüdüm. Hızlıca altıma bir pantolon geçirip, üstüme de askılı bir bluz giydikten sonra belimi geçen saçlarımı tarayıp biraz makyaj yaptım. Artık işe gitmeye hazırdım. Odaya girdiğimde Efnan hâlâ uyuyordu. O salak kızı umursamadan spor ayakkabılarımı giyip hemencecik evden çıktım.
Hızlı adımlarla durağa doğru yürümeye başladım, bir yandan da yağmur yağıyordu. Hızlı yürüdüğüm için önümdeki taşı görmedim; ayağım taşa takıldı ve yüzüstü yere düştüm. Evet, bu tam bir rezillikti. Hızlıca yerden kalktım ve işe geç kalmamak için acıyan dizimi umursamadan bu sefer koşmaya başladım. Bana bakan insanları umursamadan, sırılsıklam bir şekilde durağa doğru koşuyordum. Otobüsü kaçıramazdım.
Sonunda geldim. Gelir gelmez uzaktan otobüsün geldiğini gördüm. Tam zamanında yetişmiştim. Otobüse binip en arka koltuğa oturdum. Sırılsıklam olmuştum ve koştuğum için kalbimin sesini duyuyordum. Saatime bakınca gerçekten de geç kalmıştım. O salak kız, geldiği ilk günden bela getirmeyi başarmıştı. Ondan çabucak kurtulmam lazım diye içimden geçirdikten sonra kafamı cama yasladım ve yağmur damlalarını izlerken bir yandan da kulaklığımda çalan “Kumralım” adlı parçayı keyifle dinliyordum.
Otobüsten 20 dakika sonra indim. İndiğim yerden iş yerine 15 dakika yürüme mesafesi vardı. Yağmur artmaya başladı ve ben yine hızlı adımlarla yürümeye başladım. O sırada kulaklığımda çalan parça “Cambaz” adlı bir şarkıydı.
Evet, ben işe geç kalmıştım ama moral bozmaya niyetim yoktu; bu beni sevindiriyordu. Evet, geleli bir gün olmuştu ama şimdiden bana bir yıl gibi geliyordu. Ona tahammül edemiyordum, o da bana tahammül edemiyordu.
Adımlarımı hızlandırdıktan sonra tam bir adım daha atacaktım ki koluma bir darbe aldım. Evet, biri bana çarpmıştı. Bugün tüm aksilikler beni buluyordu. “Kızım, önüne baksana,” diyen adama başımı kaldırıp, “Asıl sen önüne bak, gerizekalı!” diye yükseldim. Islanan kumral rengi saçları güzel görünüyordu; boyu çok uzundu, bu yüzden parmak uçlarıma bastığımı bile fark etmemiştim.
“Asıl o gerizekalı sensin, daha düz yolda yürüyemiyorsun,” dediğinde artık gerçekten saldırmamak için kendimi zor tutuyordum. O bana gerizekalı mı demişti? “Düzgün konuş, saygısız! Özür dileyeceğine ne diye uzatıyorsun?” dediğimde o ise alaycı bir şekilde gülmeye başladı.
“Komik bir şey mi var be adam? Çekil yolumdan, seninle daha fazla uğraşamam,” diyerek onu ittim ve hızlı adımlarla yürümeye başladım. Arkamdan bir şey dedi ama duymamazlıktan gelip yoluma devam ettim. Şu an onunla uğraşarak vakit kaybedemezdim; çünkü işe geç kalmıştım. Ben bu erkekleri anlamıyorum; bir özür dilemek ne kadar da zor olabilirdi?
Sonunda iş yerime gelip rahat bir nefes aldım. Sırılsıklam bir şekilde içeri girdiğimde, iş arkadaşım olan Defne beni görür görmez bir kahkaha savurdu. Buna gülecek ne vardı? Islanmak her insanın başına gelebilirdi ama ben biraz fazla ıslanmıştım. Ona göz devirip, çalışanlar için olan odaya girip garson kıyafetlerini giydim. Islak kıyafetlerimi kalorifere astıktan sonra hemen işe koyuldum. Müşteri gelmiş mi diye bakınırken az önce bana çarpan o saygısız adamı gördüm. Göz göze gelince bana gel işareti yaptı. “Evet, İnci, sakin ol kızım,” diye içimden geçirdikten sonra ona doğru yürümeye başladım.
“Siz bir de utanmadan beni takip mi ettiniz?” diye sorduğumda alttan güldüğünü fark edebiliyordum. “Karnımı doyurmaya geldim. Menüyü getir,” deyince kendimi tutamayıp, “Başka lokanta mı kalmadı be adam?” dedim. Garson kıyafetlerimin üstünde adım yazıyordu; ismimi okumuş olmalı ki bana, “Siz müşterilere böyle mi davranıyorsunuz, İnce Hanım?” dedi. Oflayıp göz devirdikten sonra arkamı dönüp içimden “Bana rahat yok,” diye geçirdim. Bu adam sorun çıkartacaktı ve kovulmak istemiyordum.
Menüyü getirdim. Evet, sakin olmalıydım. “Buyurun efendim, getirdim,” deyip sahte bir gülümseme oluşturdum yüzümde. Menüyü biraz inceledikten sonra pilav üstü et sote ve çorba, içecek olarak ise sadece su istediğini söyledikten sonra aşçıların yanına gidip, “Siparişler birazdan hazır olmalı,” dedim. Bu adam niye beni takip etmişti, kimdi, adı neydi diye kafamdan bir sürü soru geçti. Siparişlerin hazır olduğunu söyleyen aşçılara dönüp, siparişleri aldım. “İnşallah bir sorun çıkarmaz,” diye içimden geçirdim. Siparişlerini masasına götürdüm. O da o sırada telefona bakıyordu.
Yemekleri masaya koyduktan sonra arkamı döndüm. Tam gidecektim ki bana seslendi. İçimden “Ona ne var, geri zekalı,” demeyi çok isterdim ama kovulmamak için sahte bir tavırla, “Buyurun efendim,” dedim. Güldü. “Komik bir şey söylediğimi düşünmüyorum,” dedim. O da bana, “Yüzünüzdeki sahte gülümseme hiç hoş değil,” deyince artık gerçek anlamda sakin kalmam lazımdı. Ama yapamıyordum.
“Size ne be! İlk önce bana çarpıyorsunuz, sonra özür dilemek yerine yükseliyorsunuz, iş yerime kadar beni takip ediyorsunuz. Şimdi de kusura bakmayın ama elimden gelen bu,” dediğimde yine sırtı dönük bu adam sürekli sırıtıyordu. Gülmesi daha çok sinirlerimi bozuyordu.
“Birincisi, ben seni takip etmedim; ikincisi, önüne bakmayan, bana çarpan sendin,” deyince kendime hakim olamıyordum. Ama bu arıza adam sorun çıkartıp beni işten kovdurabilirdi; o yüzden sakin olmam gerekiyordu. “Başka bir isteğiniz yoksa ben gideyim, yoksa elimden bir kaza çıkacak,” dedim. “Nasıl bir kaza?” diyerek güldü.
Yok, bu sefer sakin olamıyordum. “Siz buradan defolup gidin, ben de rahatça işimi yapayım. Sizin gibi bir geri zekalıyla uğraşamam,” dediğimde ayağa kalkarak, “Buranın müdürü kim? Bu garson bana hakaret edip işini doğru düzgün yapmıyor!” diye bağırdı. Patron sesleri duymuş olmalı ki yanımıza geldi. Ne oluyor? der gibi bakışlar attıktan sonra, “Bir sorun mu var, efendim?” deyince adam, “Bu garson olacak hanımefendi, bana hakaret edip saygısızlık etti. Siz müşterilerinize böyle mi davranıyorsunuz?” dedi. Gerçekten alttan alttan gülüyordu. Masadan kalkıp dışarı çıktı. Hak ettin, geri zekalı, diye içimden geçirdim.
Sonra patron, “Ne oluyor, İnci? Bu ne hadsizlik! İlk önce işe geç kalıyorsun, şimdi de müşterilere saygısızlık yapıyorsun. Kovulmak mı istiyorsun?” deyince, “Bu adam bilerek beni kışkırttı, efendim, ben bir şey yapmadım,” dedim sert bir tavırla.
“İnci, bu sana son uyarım. Tek bir hata daha görürsem gözünün yaşına bakmam, kovarım,” deyip gitmişti. Sinirden ağlayabilirdim. Bir tane geri zekalı yüzünden düştüğüm hallere bak, diye söylendikten sonra Defne'nin yanına gittim.
𝙴𝙵𝙽𝙰𝙽’𝙽𝙸𝙽 𝙰𝙽𝙻𝙰𝚃𝙸𝙼𝙸𝚈𝙻𝙰
İnci evden çıkalı 3 saat olmuştu. Evde boş boş oturmak istemiyordum; içinde bir huzursuzluk vardı. Aslında bu huzursuzluğun birçok farklı sebebi olabilirdi ama benim hissettiğim sadece huzursuzluktu. Neden huzursuz hissettiğimi hissedemiyordum. Böyle durumlarda sakinleşmek için yollar ararsınız; bu bir fincan kahve içmek ya da arkadaşlarınızla ya da ailenizle vakit geçirmek olabilir. Ama ben bunu yapamıyordum. Ailemle yıllardır görüşmüyordum ve arkadaşlarımın hepsiyle kavgalıydım.
Bunu söylediğimde genelde, “Ne, hepsiyle mi?” diye soruluyor. Hayır, hepsi değil; bir kişi hariç: Beren. O kız benim beşiklik arkadaşım. Ailelerimiz 38 yıllık aile dostluğuna sahip olunca bize tanışma fırsatı verilmeden arkadaş olma fırsatı verildi. Beraber büyüdük. 23 yaşındayım; 23 yıldır en yakın arkadaşım odur. Ama sorsanız, seni ne kadar tanıyor diye, muhtemelen tanımıyor derdim.
Evet, beni kimse tanımıyordu. Gerçek anlamda kim olduğumdan bihaberlerdi. Kırgın yanımı kimse bilmezdi çünkü ben gülüşlerimle çok güzel gizlerdim. Diğer arkadaşlarımla ise kavgalıyım; hepsi saçma ve gündelik tartışmalar sonucu arkadaşlığını benden kesmişti. İnsanların tek hatada silmek gibi bir huyları vardı. Oysa arkadaşlık bundan çok daha fazlası demek değil miydi? Benim bildiğim buydu. Ama anlaşılan, insanlara küstükten sonra düşman kesilmek daha kolay geliyordu.
İşte o zamandan sonra Beren’den başka arkadaşım yok. O da zaten ben İstanbul’a geldikten sonra memlekette kaldı. Ara sıra telefondan konuşuyoruz.
İşte o yüzden stres anlarında benim sakinleşmek için yaptığım başka bir aktivite vardı: sanat ve spor. Çünkü bu ikisi size ihanet etmez, sizi sırtınızdan vurmaz; sadece içinizdeki ruhun ne dediğini önemser. Sanat büyütür, sanat sizi iyileştirir; spor ise geliştirir.
Bugün de öyle yaptım. Üzerime buz pateni için olan siyah taytımı ve üstümü giydim. Lisanslı buz pateni sporcusuydum ama sonrasında başka hayaller kurup o hayalimi hobi olarak devam ettirdim. Ama sorun değil; böyle de çok mutluydum. Hemen beyaz patenlerimi alıp evden çıktım, merdivenleri teker teker indim ve binadan çıktım. Durağa doğru yürürken kulaklığımı takıp telefondan şarkı seçmeye başladım.
Benim her şeyim zıttı, duygularım zıttı, kişiliğim zıttı, davranışlarım çok zıttı. Ben kendime zıttım ama derler ya, “Zıt kutuplar birbirini çeker,” diye. İşte benim içimdeki o iki zıt kutup da öyle çekiyordu birbirini ve bu yüzden hiç kendime sevmemezlik yapmamıştım.
Kulaklıktan bir şarkı seçmiştim: "Hidra-Gibi.” Sevdiğim şarkı türü de rap’ti ve bu şarkıyı da özenle seçmiştim. Şarkıda bir cümle, benim dışıma haykıramadıklarımı adeta haykırıyordu.
“𝙷𝚊𝚢𝚊𝚕𝚕𝚎𝚛𝚒𝚖 𝚔𝚞cu𝚔 𝚢𝚊s𝚝𝚊,
𝚅𝚞𝚛𝚞𝚕𝚖𝚞𝚜𝚝𝚞 𝙱𝚎𝚛𝚔𝚒𝚗 𝚐𝚒𝚋𝚒”
Diyordu şarkıda; benim de bir dönem hayatım böyle olmuştu ama ben buna izin vermedim, devam ettim. Çünkü bekleseydim yapamazdım. Ruhumla hayallerim arasında kalmıştım; hangisini seçersem seçeyim, kaybeden de kazanan da ben olacaktım. Ben hayallerimi seçtim. Neden mi? Çünkü duygularınızın ve hayallerinizin getirdiği başarıyla, huzurla ölmek; adeta paraya köle olup tüm hayallerimi para uğruna satıp boş bir ruhla ölmekten daha iyidir.
15 dakika sonra durağa geldim ve hemen ardından gelen otobüse bindim. 20 dakika sonra buz pateni salonunun tam önündeydim. Ellerimde sadece beyaz buz patenlerim vardı. İçeriye doğru yöneldim. Birinci basamak… İkinci basamak…
Derken artık içerideydim. Ödeme işlerini hızlıca hallettim. Salonun tam ortasındaki koca kapının açılmasını bekledim; öyle de oldu. Sensörlü kapı beni görür görmez açıldı. Önce içeriye girdim, sonra buzun üstüne ilk adımımı attım. Evet, artık kuş kadar hafiftim. Zihnimin ağırlığından, sanatla ve sporla hafifliyordum.
Bu benim kurtuluşum muydu, yoksa kaçışım mı bilmiyorum; ama huzurunda, yarım saat boyunca hiç durmadan buzun üstünde öylece kaydım. Tam o sırada, arkamdan gelen 20’li yaşlarında bir adamla çarpıştık ve ikimiz de anında yere düştük.
O an sevdiğim bir işle meşgul olmasam, büyük ihtimal bunun sonu kavgaya dönerdi. Önce ayağa kalktım, sonra adama elimi uzattım. “İyi misiniz?” Adam kalkmak için elimi tuttu; fakat kalkamaması yetmemiş gibi, bir de üstüne düşmeme sebep oldu. Hemen kendimi geri çekip kahkaha atmaya başladım. Benden de sakar biriyle tanışmayı hiç tahmin etmemiştim.
Benim güldüğümü gören adam da kendini tutamayarak bir kahkaha patlattı. Sonra ikinci kez ayağa kalktım ve bu sefer zor bela adamı kaldırmayı başardım. Adam ayakta zor duruyordu; paten işinde yeni olduğu her halinden belliydi.
“Kusura bakmayın, yeniyim patende,” deyince, “Belli oluyor,” diyerek gülmeye devam ettim. “Hadi ya, o kadar mı belli oluyor? Aslında çok güzel kayarım da, nasıl belli oldu acaba, Allah Allah,” deyince espriye karşılık gelen espriye dayanamadım, gülmemi durduramıyordum. Kıprmızı olmuştum.
“Evet, keşke patende iyi olduğunuz kadar, düştüğünüz yerden kalkmak konusunda da iyi olsaydınız,” dediğimde o da gülmekten kıvranıyordu. En sonunda ikimiz de gülmeyi kesince elimi uzattım. “Efnan ben,” dedim. “Efnan Keskinci.” Buna karşılık, karşımda ki adam da elimi sıkıca kavradı ve, “Arel ben de,” dedi. “Arel Kaan Demirkıran.”
El sıkıştıktan sonra, “Memnun oldum,” dedim. “Ben de,” dedi Arel.
Arel diye isim mi vardı, ilk defa duyuyordum. “O zaman sonra görüşürüz, Arel. Umarım düşmeden ve birilerini düşürmeden sürersin,” dediğimde gülümseyerek, “Görüşürüz, Efnan. Umarım bir daha karşılaşırız,” dedi. Gülümseyip patenle oradan uzaklaştım.
Bir 10 dakika sonra binadan çıktım, durağa doğru yürümeye başladım. Telefonumdan yine aynı şarkıyı açıp otobüsü beklemeye başladım. Otobüs geldi.
𝟑𝟎 𝐃𝐀𝐊𝐈̇𝐊𝐀 𝐒𝐎𝐍𝐑𝐀~
Artık evdeydim, rahattım, mutluydum. Her şey çok güzel geçmişti. Televizyonu açıp rastgele bir dizi programını izlemeye başladım hiç ilgimi çekmeyince kapattım. O şekilde uyuyakalmışım.
Bölüm etkileşimi
