2. bölüm · Süslü
2. Bölüm
Kahvaltıdan sonra Derin'le yarın akşam ki parti için elbise bakmak için AVM'ye gelmiştik. Kuzey'e de yeni test kitapları alacağız diye yalan söylemiştik evden çıkarken. "Naz, bak bu tam senlik!" dedi Derin, vitrindeki gece mavisi, ipek askılı bir elbiseyi heyecanla işaret ederek. Mağazanın kristal avizelerinden süzülen ışık, elbisenin saten kumaşında adeta ay ışığı gibi oynaşıyordu.
"Çok mu iddialı?" dedim, parmaklarım istemsizce üzerimdeki o güvenli, yumuşak hırkamın düğmelerine gidip onları korumacı bir tavırla kavrayarak. "Kuzey görse... Yani, o beni hep kot pantolon ve sweatshirtlerle görmeye alışık. Bu çok... çok fazla değil mi?"
Derin, sanki hayatının en saçma cümlesini duymuş gibi duraksadı, ellerini beline koyup bana o "pes artık" bakışını attı. "Kuzey görmeyecek Naz! Ayrıca görse bile ağzı açık kalsın, ne olur yani? Artık o boyama kitabı devri kapandı, anlıyor musun? Sen üniversiteye hazırlanan, reşit olmaya ramak kalmış bir genç kızsın. O 'abi' zırhını bir yerinden delmemiz lazım."
Daha itiraz etmeme fırsat kalmadan elbiseyi askısından kaptığı gibi beni kabinlerin olduğu bölüme itti. Kalbim, göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibi çırpınırken, dar kabinin içine sığışmaya çalıştım. Hırkamı çıkarıp o ipek dokuyu tenimde hissettiğimde, içimi tuhaf bir ürperti kapladı. Elbise, vücudumun kıvrımlarına sadık bir gölge gibi yerleşiyordu. İncecik askıları omuzlarımda neredeyse yok gibiydi.
Kabin perdesini yavaşça aralayıp o parlak, insafsız ışıkların altındaki boy aynasının karşısına geçtiğimde nefesim kesildi. Aynadaki kıza ben bile inanmakta zorlanıyordum. Gece mavisi, gözlerimin içindeki o derin pırıltıyı ortaya çıkarmış; tenimi her zamankinden daha duru, daha porselen gibi göstermişti. Elbisenin sırtındaki hafif dekolte, saçlarımın arasından sızan o çocuksu masumiyeti sanki tek bir hamlede silip atmıştı. Aynadaki kız, Kuzey'in mühendislik fakültesindeki o özgüvenli, topuklu ayakkabı sesleriyle koridorları inleten havalı kızlarla sadece yarışmakla kalmaz, onları gölgede bırakırdı.
Derin, yan kabinden zümrüt yeşili, vücuduna sımsıkı oturan sırt dekolteli mini bir elbiseyle fırladı. Beni gördüğü an ellerini ağzına kapattı. "Naz... Şaka yapıyorsun!" dedi fısıltıyla. "Resmen bir afete dönüşmüşsün!"
"Abartma Derin," desem de, aynadaki yansımama bakarken dudaklarımın kenarında engel olamadığım, hafif gururlu bir gülümseme belirdi. İlk kez kendimi "Derin'in küçük arkadaşı" olarak değil, bir kadın olarak görüyordum.
"Asla abartmıyorum," dedi Derin, aynada kendi yansımasını incelerken bir yandan da elbisesinin eteğini düzelterek. "Bak bana, zümrüt yeşili! Yeşil gözlü prensime yeşil elbiseyle gitmeliyim. Göz göze geldiğimizde, doğanın tüm renkleri birleşmiş gibi olacak, tam bir görsel şölen!"
Kıkırdayarak birbirimize sarıldık. O an o kabinlerin içinde, sadece iki elbise almamıştık; sanki kabuk değiştirmiştik. Kasadaki işlemler biterken poşetlerin hışırtısı kulağıma en tatlı müzik gibi geliyordu. Ayakkabı reyonundan aldığımız o ince bantlı, yüksek topuklular ve elbiselerimize uygun minik çantalarla mağazadan çıktığımızda, AVM'nin serin havası bile bizi soğutmaya yetmiyordu.
Taksi durağına yürürken Derin durup koluma girdi. Bakışlarında o muzip ama kararlı ifade vardı. "Yarın akşam," dedi, sesi bir sırrı mühürler gibi ciddileşerek. "Sadece bir partiye gitmiyoruz Naz. Yarın akşam, o çocukluk prangalarını söküp atıyoruz."
"Yarın akşam," diye tekrar ettim ben de. Derin'le ayrılırken birbirimize o "büyük sır" bakışını attık. Yarın akşam, hayatımızın en büyük riskini alacaktık.
Eve adımımı attığımda, aklımda hâlâ o ipek elbisenin tenimde bıraktığı his vardı. Ancak kapıdan girer girmez annemin mutfaktan yükselen o "görev kokan" sesiyle gerçek dünyaya sert bir iniş yaptım.
"Naz! Geldiysen hemen ellerini yıka da şu tepsiyi kap. Yeni yan komşumuza hoş geldin böreği yaptım, soğumadan götür haydi."
"Anne ya..." dedim omuzlarımı düşürerek. "Yorgunum zaten, Derin'le bütün gün gezdik. Hem kim bu komşu? Kesin emekli bir öğretmen teyzedir, şimdi beni içeri davet eder, iki saat torunlarının mürüvvetini anlatır. Gitmesem?"
Annem elinde fırın eldivenleriyle mutfaktan fırladı, itiraz kabul etmeyen o bakışını dikti üzerime. "Ayıp kızım, taşındıklarından beri bir kapılarını çalmadık. Hem yaşlı başlı insanlardır, sevaptır. Hadi, nazlanma da götür şunu."
İstemeye istemeye tepsiyi elime aldım. Üzerimdeki hırkayı bile çıkarmadan, saçlarım darmadağın bir halde yan dairenin kapısına dikildim. İçimden dualar ediyordum: Lütfen çabuk açsın, lütfen beni içeri çağırmasın, lütfen sadece tepsiyi alıp kapatsın.
Zilin düğmesine basıp beklemeye başladım. İçeriden ağır adımlar değil, aksine gayet seri ve ritmik ayak sesleri geldi. Kapı açıldığında, "Buyurun teyze, annem gönder..." diye başladığım cümle, boğazımda koca bir düğüm olup kaldı.
Karşımda yetmiş yaşında tonton bir teyze yoktu.
Karşımda, en az 1.90 boylarında, omuzları kapı eşiğini neredeyse tamamen dolduran, kumral değil; bildiğin güneş sarısı saçları olan biri duruyordu. Ama asıl çarpıcı olan gözleriydi... Derin'in sabah bahsettiği o "zümrüt yeşili" tanımı bile sönük kalırdı. Adam, sanki bir dergi kapağından fırlamış gibiydi ama üzerinde sadece siyah bir tişört ve kot pantolon vardı.
Gözlerini hafifçe kısıp tepeden tırnağa beni süzdü. Bakışları elimdeki börek tepsisinde duraksadığında, dudaklarının kenarına sinir bozucu, ukala bir gülümseme yerleşti.
"Börek servisi bu saatte mi başlıyor?" dedi, sesi pürüzsüz ama fazlasıyla alaycıydı. "Pek profesyonel bir karşılama ekibi beklemiyordum ama bu... biraz fazla ev hali değil mi?"
Şaşkınlığım saniyeler içinde yerini saf bir öfkeye bıraktı. "Pardon?" dedim kaşlarımı çatarak. "Ben buraya bir teyze görmeye gelmiştim, karşımda nezaket fukarası birini değil. Annem yeni taşındınız diye 'hoş geldin' niyetine gönderdi. Alıyorsan al, yoksa çöpe gidecek."
Sarı saçlı yabancı, kapı pervazına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Kasları gerilirken bakışlarındaki o 'seni çözdüm' havası iyice arttı. "Vay canına, komşu kızı biraz dişli çıktı. Genelde bu mahalleye taşınan yakışıklı bekar erkeklerin kapısında sıraya girerler sanıyordum ama senin pek vaktin yok herhalde? Saçların... ilginç bir tasarım olmuş."
Elimle darmadağın olan saçlarımı düzeltmeye çalışırken tepsiyi neredeyse göğsüne çarpacakmış gibi ileri uzattım. "Tasarım falan değil, sadece senin ukala suratını göreceğimi bilseydim kuaföre giderdim herhalde. Buyur, böreğin. Afiyet olsun, umarım boğazında kalmaz."
Tepsiyi şaşırtıcı bir çeviklikle aldı. Gözlerimin içine bakıp o kışkırtıcı gülümsemesini genişletti. "İsmim Aras bu arada. Hani merak edip sosyal medyamı falan stalklamak istersen, kolaylık olsun diye söylüyorum. Sonuçta bu börekler birer bahaneydi, değil mi?"
"Hayal dünyan çok geniş!" dedim ve arkamı dönüp kendi kapımıza doğru hızlı adımlarla yürüdüm.
"Teşekkürler komşu kızı! Böreklerin tadına bakarken seni düşüneceğim!" diye arkamdan seslendi.
Eve geldiğimde annemin yeni komşuyla olan sorularını geçiştirip kaçar adımlarla odama koştum. Yatağıma uzandığımda elim istemsizce telefona gitti. Bu bir ritüel gibiydi ama bu gece mutfaktaki o gerginlikten sonra, fotoğraflarına bakmak daha farklı bir anlam taşıyordu.
Instagram'a girip arama çubuğuna adını yazdım. Profilini yüzlerce kez gezmiş olsam da her seferinde yeni bir detay buluyordum.
İlk tıkladığım fotoğraf, geçen yaz çekilmişti. Kuzey bir teknede, arkasında Ege'nin maviliği, üzerinde sadece beyaz bir keten şort... Güneşten bronzlaşmış teni, gülümserken kısılan gözleri... Altındaki yorumlara baktım. Fakülteden kızlar "Çok yakışıklısın," "Güneşten daha çok parlıyorsun," gibi şeyler yazmıştı. Dişlerimi sıktım. Onlar için o sadece "Kuzey"di, benim çocukluk kahramanım, uğruna uykularımı feda ettiğim adam değil.
Biraz daha aşağı indim. Üniversitedeki çizim atölyesinden bir kare... Elinde teknik kalem, önünde devasa bir proje kağıdı, gözlükleri burnunun ucuna düşmüş, aşırı ciddi bir ifadeyle çalışıyor. O hali... O kadar ulaşılmaz ve o kadar zeki görünüyor ki. "Mühendislik dehası," diye fısıldadım kendi kendime.
Sonra en sevdiğim fotoğrafına geldim. İki yıl önceki doğum günümde çekilmiştik. Ben pasta üflerken o arkamdan sarılmış, burnumun ucuna krema sürerken kahkahalarla gülüyor. O fotoğrafta bana bakışı... Acaba o zaman da mı sadece "kardeşinin arkadaşı"ydım, yoksa o parıltı bir şeylerin habercisi miydi?
Biraz daha Kuzey'in fotoğraflarına baktıktan sonra yorgunluktan uyuyakalmışım.
Sonraki gün akşamüstü güneş yavaş yavaş binaların arkasına süzülüp gökyüzünü o hüzünlü turuncuya boyarken, kapı zilini çaldım. Derin kapıyı açtığında omzumdaki ağır sırt çantasını sallayarak içeri daldım. "Hazır mısın dahi çocuk? Bu gece geometri bizi bekler," dedim göz kırparak. Annemlere ders çalışma bahanesini yutturmuştum ama asıl engel salonda bizi bekliyordu.
Salona geçtiğimizde Kuzey, her zamanki yayılmış tavrıyla kanepede oturuyordu. Elindeki telefonla ilgilenirken bizi fark edince başını kaldırdı. Üzerindeki o şık, beyaz keten gömleğin kollarını hafifçe dirseklerine kadar katlamıştı ve etrafa yayılan o taze, baharatlı parfüm kokusu salonun havasını çoktan değiştirmişti.
"Ooo, ilim irfan ordusu geldi," dedi Kuzey, yüzünde o sinir bozucu ama bir o kadar da sevimli sırıtışıyla. "Hayırdır Naz, bu çanta ne? Kütüphaneyi mi taşıdın eve?"
Çantamı omzumda düzeltip dik bir duruş sergiledim. "Sorma Kuzey, Derin'in eksiklerini kapatmak zaman alacak. Sabaha kadar buradayız."
Derin araya girip abisinin karşısına dikildi, işaret parmağını şakacı bir ciddiyetle salladı. "Bak abi, baştan anlaşalım. Biz odada ders çalışırken sakın kapıyı aşındırma, acıktım diye sızlanma ya da yüksek sesle müzik dinleme. Odaklanmamız lazım, sabaha kadar uyumayacağız."
Kuzey, bu hallerine kahkaha atarak ayağa kalktı. Boy farkıyla üzerimize gölge gibi çökerken, bir yandan da bileğindeki saatini düzeltti. "Sakin ol şampiyon. Zaten bu akşam evde olmayacağım. Sizin o sıkıcı 'üçgenlerin iç açıları' muhabbetinizi çekeceğime, dışarı çıkıp hayatın tadını çıkarırım daha iyi."
"Aman ne büyük kayıp," dedi dudak bükerek Derin. "Nereye böyle? Yine hangi şanslı kitle senin bu 'eşsiz' şakalarına maruz kalacak?"
Kuzey, Derin'in yanından geçerken hafifçe omzuna dokunup şakalaştı. "Naz, buna dikkat et. Formülleri karıştırıp beynini yakmasın. Ben kaçar kızlar, ev size emanet!"
Onun bu üstten bakan ama korumacı tavrına göz devirsek de ikimiz de kıkırdamaktan kendimizi alamadık. Kuzey ıslık çalarak antreye doğru ilerlerken, biz de birbirimize bakıp "Hadi!" dedik aynı anda. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanırken kahkahalarımız koridorda yankılanıyordu.
Odaya girer girmez makyaj malzemelerini ortaya döktük. Derin, gözlerime kusursuz bir "smokey eye" çekerken nefesimi tuttum. Kendi dudaklarına sürdüğü o vişne çürüğü ruj, yüzüyle tam bir uyum içindeydi. Ben saçlarımı doğal dalgalar halinde omuzlarıma bırakırken, Derin saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yaparak o keskin yüz hatlarını ortaya çıkardı. Yeni aldığımız o saten elbiseleri çıkardık. Aynanın karşısına geçtiğimizde az önceki
kızlardan eser yoktu. Topuklu ayakkabılarımızın çıkardığı tıkırtılar, odanın içindeki heyecanı körüklüyordu.
Naz hemen telefonuna sarılıp uygulamadan bir taksi çağırdı. "Beş dakika içinde kapıda," dedi gözleri parlayarak.
Parfümlerimizi son kez sıktık, çantalarımızı aldık ve merdivenlerden indik. Dışarı çıktığımızda serin gece havası yüzümüze vurdu ama içimizdeki heyecan bizi ısıtmaya yetiyordu. Sarı taksi köşeden göründüğünde birbirimize bakıp gülümsedik.
Villanın devasa kapısından içeri adım attığımız an, sanki başka bir boyuta geçiş yapmışız gibi hissettim. Derin'in koluma giren eli, heyecandan hafifçe titriyordu. Bahçeye yayılan taze biçilmiş çimen kokusuna, pahalı parfümlerin ve ızgaradan yükselen iştah açıcı kokuların karıştığı o ağır ama büyüleyici hava ciğerlerime doldu.
Her yer ışıl ışıldı. Ağaçların dallarından sarkan küçük ledler, sanki gökyüzündeki yıldızlar yere inmiş de dallara konmuş gibi bir illüzyon yaratıyordu. Havuzun turkuaz suyu, etraftaki modern ışıklandırmalarla neon bir şölene dönüşmüştü.
Derin, duraksadı ve başını arkaya atıp villanın modern mimarisini, camdan duvarlarını hayranlıkla süzdü. Gözleri parlıyordu.
"Naz, şuraya bak!" dedi sesi soluk soluğa, sanki büyünün bozulmasından korkuyormuş gibi kısık bir sesle. "Burası çok güzel ama... Hayatımda bu kadar çok insanı bir arada görmedim ben. Baksana şunlara; hepsi ne kadar zengin, ne kadar modern ve kusursuz görünüyorlar."
Parmağıyla, elinde ince belli kadehlerle kahkahalar atan, üzerlerindeki kıyafetlerin kalitesi metrelerce öteden belli olan bir grubu işaret etti. Herkes o kadar özgüvenli, o kadar bu dünyaya ait görünüyordu ki, bir an için kendimi bu tabloda eğreti bir fırça darbesi gibi hissettim. Ama Derin öyle değildi; o bu ışıltının içinde erimeye hazırdı.
Bakışlarını kalabalığın içinde gezdirmeye devam etti, sanki birini arıyormuşçasına gözlerini kıstı. Yüzünde o meşhur, hayalperest gülümsemesi belirdi. "Benim yakışıklı prensim de buradadır umarım... Belki de bu gece hayatımın aşkıyla bu havuzun kenarında tanışırım, ne dersin?"
Onun bu bitmek bilmeyen umuduna ve her şeyi bir masal gibi görmesine imrenerek baktım. Benim içimde daha çok "buradan sağ salim ve rezil olmadan nasıl çıkarız" endişesi olsa da, onun bu heyecanını söndürmeye kıyamadım. Saçlarını hafifçe düzelttim ve gülümsedim.
"Umarım," dedim, sesimdeki samimiyeti koruyarak. "Hatta sadece ummakla kalmıyorum, o prensin seni bu kalabalıkta fark etmemesi için kör olması gerektiğini düşünüyorum." Derin bu sözüm üzerine kıkırdayarak kolumu hafifçe sıktı. "Naz, iyi ki varsın. Sen olmasan şu kapıdan içeri adımımı bile atamazdım herhalde," dedi. Tam o sırada, villanın devasa cam kapılarından bir grup genç kahkahalar atarak bahçeye çıktı. Hepsi o kadar rafine, o kadar "özel" duruyordu ki, üzerimizdeki elbiseleri evde denerken hissettiğimiz o özgüvenin yerini hafif bir çekince almaya başladı.
Adımlarımızı havuzun kenarına, partinin asıl kalbinin attığı yere doğru yönlendirdik. Her adımda ayakkabılarımın mermer zeminde çıkardığı ritmik ses, kalbimdeki çarpıntıyla yarışıyordu. Garsonlar, ellerinde gümüş tepsilerle birer kuğu gibi misafirlerin arasında süzülüyor, ince kadehlerdeki renkli kokteylleri ikram ediyorlardı.
"Bak, şu köşedeki gruba bak," diye fısıldadı Derin, gözleriyle barın yanındaki deri koltuklarda oturan birilerini işaret ederek. "Şu ortadaki çocuk... Sence de fazla gerçeküstü durmuyor mu? Sanki az önce bir moda çekiminden çıkmış da sıkılıp buraya gelmiş gibi."
İşaret ettiği yere baktığımda, koyu lacivert bir ceket giymiş, elindeki kadehle oynarken yanındakileri mesafeli bir gülümsemeyle dinleyen birini gördüm. Gerçekten de Derin'in bahsettiği "prens" tanımına uymaya aday bir duruşu vardı. Ancak bakışları bir ara bizim olduğumuz tarafa doğru kayınca, istemsizce gözlerimi kaçırdım. Bu dünya, bizim her gün yürüdüğümüz sokaklardan çok farklı kurallarla yönetiliyordu ve ben henüz o kuralları bilmiyordum.
"Hadi ama Naz, heykel gibi durma," dedi Derin, beni hafifçe kalabalığın içine doğru çekiştirerek. "Buraya sadece izlemeye gelmedik, değil mi? Birazdan bu 'zengin ve modern' insanların arasına karışacağız ve kim bilir, belki de senin o çekingen bakışların birinin dikkatini çoktan çekmiştir."
Derin'in bu cesareti beni hem korkutuyor hem de hayran bırakıyordu. Derin nefes aldım, omuzlarımı dikleştirdim. Madem bu ışıltılı sahneye adım atmıştık, en azından rolümüzü sonuna kadar oynamalıydık. Derin, kendine has o bitmek bilmeyen enerjisiyle kolumu son kez sıktı. "Naz, ben şu barın oraya gidip bize bir şeyler alayım. Sakın bir yere kaybolma, hemen döneceğim!" dedi ve kalabalığın içinde bir sülün gibi süzülerek gözden kayboldu.
Bir anda bu devasa, yabancı kalabalığın ortasında tek başıma kalmıştım. İçimdeki o huzursuz edici "eğreti"lik hissi geri geliyordu ki, DJ'in çaldığı müziğin ritmi yükseldi. Müziğin basları kalbimdeki çarpıntıyla birleşince, kendimi savunmasız hissetmek yerine müziğe bırakmaya karar verdim. Gözlerimi hafifçe kapatıp olduğum yerde yavaşça dans etmeye başladım. Ritim, sanki etrafımdaki o zengin ve mesafeli duvarları biraz olsun yıkıyordu.
Ancak o an, içimde bir yerlerde tarif edilemez bir sızı hissettim. Başımı istemsizce villanın geniş terasına doğru çevirdim. Zaman o an dondu, müzik bir uğultuya dönüştü.
Kuzey oradaydı.
Onu bu kalabalığın içinde görmeyi hiç beklemiyordum. Ama daha fenası, yalnız değildi. Yanında, su dalgalı sarı saçları omuzlarından dökülen, her haliyle bu lüks hayata ait olduğu belli olan, kusursuz güzellikte bir kız vardı. Kuzey, hayatım boyunca özlemini çektiğim o güven veren tavrıyla kızın elini tutuyordu. Parmakları birbirine kenetlenmişti. Onu daha önce hiç bu kadar huzurlu, birine bu kadar ait görmemiştim.
Gözlerim doldu, görüşüm bir anda buğulandı. Çocukluğumdan beri kalbimde büyüttüğüm, her gece hayallerime konuk ettiğim o çocuk; şimdi başka bir dünyanın prensi olmuş, elinde bir başkasının eliyle önümde duruyordu. Kalbimdeki o ince sızı, yerini keskin bir cam kırığına bıraktı.
🪷
yeni bölümü nasıl buldunuz?
oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayalım lütfen!
destek olan herkese teşekkürler..
