4. bölüm · Sonsuzun Peşinde

Her Şeyin Değiştiği Gün

D. Çiçek

Yıl 1993
Cihan o gün ilk kez ağlamıştı. Üzerine düşen yağmur damlaları da gizleyemiyordu ağladığını.
Yağmur ile birlikte cenazeye gelen birkaç kişi de dağılmıştı.
Gelen kadınlar, beraberinde annesini de götürmüşlerdi.
Birkaç kişi “Korkma oğlum, biz varız.” demişti ama onlar da bir bir evlerine dönmüştü.
Daha birkaç saat önce toprak attığı mezara baktı uzun uzun.
Bu kadardı işte. İnsan denen varlık bu kadardı. Sadece bir avuç toprak.
Acılar, mutluluklar, hüzünler ve hayaller… Hepsi bir avuç toprakla yok oluyordu.
Vedalaşmak kalana zordu, bir de gidenin bir daha dönmeyeceğini bilmek daha da zordu.
Çünkü artık ümit edecek bir şey kalmazdı geriye. Giden sadece giderdi.
Ölüm ne garip şeydi.
Ölen kişiyi bir kez daha görmek için canını bile verirdi insan ama imkansızdı.
Son bir kez sarılmak, sesini duymak, kokusunu almak… İmkansızdı.
En acısı da ona söylemek istediğin her şey boğazında bir düğüm olacak ve sonsuza kadar geçmeyecekti.
Mutluluklar hep biraz hüzün kokacaktı.
“Ben daha çocuğum.” diye mırıldandı.
Küçükken bisikletten düştüğünde ağlamıştı Cihan.
“Erkek adam ağlamaz.” demişti babası.
O zaman da yine bu sözler dökülmüştü dudaklarından:
“Ben daha çocuğum…”
Babası bir kahkaha atıp sarılmıştı Cihan’a. Yerden kaldırıp tekrar bisiklete binmesi için cesaretlendirmişti oğlunu.
Mezarın başına doğru ilerledi, elini kabanın cebinden çıkarıp sadece numara yazılı tahtaya bağlanmış yazmaya dokundu Cihan.
Yağmur nedeniyle yazma da ıslanmıştı. Annesinin yazmasıydı. Babasının en sevdiği yazmaydı bu.
Arkasında dağ gibi duran adam şimdi toprağın altındaydı, henüz mezar taşı bile olmadığı için yeri belli etsin diye bir tahta koymuşlardı baş ucuna.
Derin bir iç çekti.
“Keşke yine düştüğüm yerden kaldırsan beni baba…”
Yutkunmak istedi ama boğazına düğümlenen bu şey yutkunmasına dahi izin vermedi.
Bu histen kurtulmak için tekrar derin bir iç çekti.
“Artık ağlamak yok babam.”
Aslında ağlasa boğazını sıkan el gevşeyecekti, en azından nefes alacakatı.
Ama sanki bunu yapmak babası ile arasındaki son bağın kopmasına sebep olacaktı. Ağlamaya bile cesaret edemedi.
Derin bir iç daha çekti.
“Artık anneme ben bakacağım. Sana söz veriyorum, annemi ben koruyacağım.”
---
Verdiği sözün üzerinden bir yıl geçmişti. İlk zamanlar arayıp soran insanlar da artık gelmez olmuştu.
Bir annesi bir de Cihan kalmıştı bu koca dünyada. Babası, Cihan daha küçük bir bebekken yaşadıkları köyden kaçmış ve bütün ailesini silmişti.
Sürekli “Benim ailem sizsiniz.” derdi babası. Sevgisini saklamaz, elinden geldiğince gösterirdi. Kan davası yüzünden ayrılmıştı köyünden, evinden.
İntikam almak istememiş, eşini ve çocuğunu ortada koymamıştı. Bütün sülalesi onu dışlamış ve ayıplamıştı.
“Behiye’m. Gel gidelim buralardan. Bak ben o adamı öldüremem. Benim oğlum var, Cihan’ım var. Sen varsın be gülüm. Siz benim ailemsiniz. Ben mapusa düşsem sen kimsesiz kalırsın. Cihan’ım babasız büyümesin.” demişti babası.
Cihan bunları ezbere biliyordu. Bir yıldır annesi her ağladığında bu anıyı anlatıyordu.
“İleride Cihan’ıma zarar verirler Behiye’m, ben size bir şey olmasına dayanamam…”
Cihan her duyduğunda bir kez daha babasına hayran olurdu. Mezarda yatan o koca yürekli adam hem annesini hem kendisini korumuştu.
Bu yüzden ki öldüğü zaman ailesinden tek bir kişi dahi cenazesine gelmemişti.
Zaten Cihan'ın dedesi o kan davasında ölmüştü. Bu yüzden intikam alma sırası babasına geçmişti.
Babası köy yerinde ilkokul 3’e kadar anca okumuştu. Cihan'a göre okula bile gitmemiş olmasına rağmen babası çok bilgili bir adamdı.
Annesinin isteğine karşı gelmiş.
“Nereye kadar devam edecek bu dava ileri de onlar da beni ya da Cihan’ı öldürecekler. Şanslıysak beni öldürürler sonra ne olacak ben hapis yatacağım. Cihan önce babasız kalacak sonra ölmese bile bu dava uğruna katil olacak. Ben bunu kabul etmiyorum benim oğlum katil olmayacak.” demiş. Köyü de terk etmişti.
Bu yüzden babaannesi oğlu ile beraber hepsini silmişti.
Cihan'ın bir de halası vardı. O da Cihan'ı annesinden gizli aramış, abisine çok üzüldüğünü ama annesinden dolayı cenazeye gelmediğini söylemişti.
Hatta Cihan'dan babasının yapmadığını yapıp ailenin şerefini kurtarmasını istemişti. Annesine de kendisine de sahip çıkma sözü de vermişti.
Cihan; onların deyimiyle “babasının şereflerini iki paralık etmesi“ uğruna bile kendilerini korumuş, kimsesiz kalmayı bile kabul etmişti.
Bir kez daha babasına hayran kalmıştı. Ayrıca babasının kurtulduğu şeye kendisi düşmeyecekti. Bu yüzden numarasını da değiştirerek o aileyle iletişimini tamamen kesmişti.
Zaten nerede yaşadıkları sorma zahmetine bile girmemişlerdi.
Cihan bunları düşünerek yürürken kendini yine mezarlığın kapısında buldu.
Tekrar babasına getirmişti ayakları onu. Zaten gidecek başka neresi vardı ki?
Mezarlıkta yürüdü babasına kadar.
“Ben geldim baba.”
Boğazındaki düğüm yine hissettirdi kendini.
“Sana verecek güzel haberlerim olmadığı için özür dilerim baba.”
Mezar taşının kenarına oturup babasının isminin üzerinde parmaklarını gezdirmeye başladı.
“Annemle çok zor zamanlardan geçiyoruz.”
Bir yıldır annesinin köşeye koyduğu paralarla idare etmişlerdi, aynı zamanda annesi de ara ara gündelik işine gitmişti.
Cihan da bulduğu her işte çalışmayı denemişti ama yaşı küçük olduğu için çok ağır işler yaptırıp az para vermişlerdi.
Okula devam ettiği için düzenli bir işi de yoktu.
Zaten buraya da babasına bunu söylemek için gelmişti. Babasının son isteğiydi okul okuması.
“Ben okuyamadım ama sen okuyacaksın Cihan’ım büyük adam olacaksın” derdi hep.
Babasının dişinden tırnağından arttırdığı ev olmasa annesine bile bakamayacak olmanın utancı vardı hem yüzünde hem yüreğinde.
Annesi hiç yüzüne vurmasa bile Cihan hep bunun utancıyla yaşıyordu.
“Sana verdiğim sözü tutmaya çalışıyorum…” bir nefes aldı. “…ama çok zor be baba…”
Bir eliyle mezardaki kuru otları yolmaya başladı. Sessiz sedasız ne kadar oturdu orada bilmiyordu.
“Okulu bırakıp tam zamanlı bir iş bulmam lazım.”
Suçlu bir çocuk edasıyla ayağa kalktı.
“Bir iş bulup anneme bakmam şart lütfen beni affet”
Hava artık kararmaya başlamıştı.
“Ben gidiyorum babam.” Ayağa kalktı.
“Yattığın yer incitmesin seni.”
Mezarlığın kapısından çıktığında gözüne bir kalabalık ilişti.
Bu saatte buralarda kimse olmazdı. Yaklaştıkça bağırışları da duymaya başladı.
Birkaç kişi birini ortalarına almış tekmeleyerek dövüyorlardı.
Yüzünü tam göremese bile tekmeledikleri kişinin bir çocuk olduğu çok belliydi.
Cihan koşarak araya girdi.
“Ne yapıyorsunuz? Durun! Ayrılın!”
Adamlardan biri:
“Sen karışma lan!” diyerek bir yumruk salladı Cihan’a.
Cihan kendini savunmayı biliyordu. Yıllarca babası ile ders çalışmıştı.
Geri çekilerek yumruğu savuşturdu.
Adamlarla kavga etmeye başladı. Beş adamın bir çocuğa saldırması adamlığa sığmazdı onun kitabında.
Hem 25’li yaşlarda duran bu adamların 15–16 yaşında görünen bir çocukla ne gibi bir derdi vardı ki?
Bir iki yumruk yese de çocuğu kurtarmayı başarmıştı.
“İyi misin?”
Çocuk kafasını salladı.
“İyiyim.”
Elini uzattı Cihan’a.
“Senin sayende.”
Cihan o an çocuğun kendi okulunda okuyan, hocaların bile bıktığı serseri kılıklı Sami olduğunu fark etti.
Aralarında pek muhabbet olamasa dahi Cihan onu sürekli vukuat çıkardığı için tanıyordu. Çocuk yüksek ihtimalle kendisini tanımıyordu.
Aralarında 1 sene fark vardı. Kendisi Sami’nin üst devresiydi.
Sami elini uzattı.
“Ben Sami.”
Cihan içinden bunu hak edecek bir şeyler yapmış olduğunu düşündü. Suratı kan içinde kalmıştı ama hâlâ gülüyordu.
Uzatılan eli sıktı.
“Cihan ben.”
Sami belli etmemeye çalışsada canı yanıyordu kesin.
“Memnun oldum Cihan.”
Elini çekip patlamış dudağına dokundu ve elindeki kana bakıp bir küfür savurdu.
Cihan karşısında duran çocuğu süzdü.
“Eve gidebilecek durumda mısın? Sana yardım etmemi ister misin?”
Sami’nin suratında anlamsız bir sırıtma oluştu.
“Gidebilirim, Ama istersen sen de gel.Borcumu öderim.”
Sami’ye tuhaf bir bakış attı Cihan; çok güven veren birine benzemiyordu.
“Eyvallah Sami ama seni tanımam etmem. Sağ ol.”
Sami’nin yüzü ciddileşti.
“Teşekkür mahiyetinde düşün. Hem bana yardımcı olmuş olursun.”
Eliyle ileriyi işaret etti.
“Şuradan bir taksiye atlar gideriz. Hadi gel.”
“Eyvallah ama eve gitmem lazım.”
Sami ısrar etmedi. Uzun ve karanlık yolda yürüyerek gözden uzaklaştı.
—-----------
Behiye oturdu yerde camdan tekrar dışarı baktı. Oğlu hâlâ gelmemişti.
Yine mezarlığa gitmiştir diye düşündü. İlk kez bu kadar geç kalmıştı.
Sofrayı kurmuş hatta çorbayı iki defa ısıtmıştı. Camdan karanlığın içinde oğlunun görünmesi için bekliyor ve dua ediyordu.
Anahtar sesiyle merdivenlere doğru döndü.
“Cihan’ım geldin mi oğlum?”
Aşağıdan önce kapı kapanma sesi sonra da Cihan'ın sesini duydu.
“Benim anam ben geldim.”
Oğlunun sesini duymasıyla içi rahatladı.
Hayatında bir tek Cihan kalmıştı.
Kendisi daha çok küçükken annesini kaybetmişti. Sonrada babasına bakmaya başlamıştı. Babası annesine göre çok yaşlıydı. Bu yüzden okumak yerine babasının bakımını o yapmıştı.
Onun da vefat etmesiyle birlikte amcası onu zorla evlendirmek istemişti. Behiye annesinin kaderini yaşamaktan çok korkuyordu.
İstemediği kendisinden büyük biri ile zorla evlendirecekler diye uykuları kaçıyordu. Bu defa düşündüğü gibi olmamış, hayat yüzüne gülmüş. Cemal adında genç bir talibi olmuştu.
Cemal yaşadığı yere göre zengin bir aileden geliyordu.
Ayrıca bütün genç kızlar onunla evlenmek istiyordu.
Kendisi de beğeniyordu Cemal’i, ama her zaman sevmediği biriyle zorla evlendirileceğini düşünmüş bu yüzden de hiçbir zaman böyle şeyler düşünmemişti.
Güzel bir başlık parası karşılığı amcası onu Cemal’e gelin vermişti.
Behiye'nin mutluluğu Cihan'ın doğumuyla daha da artmıştı.
Cemal de kendisini çok seviyor ve değer veriyordu. Köy yerine göre çok ileri görüşlü ve anlayışlı bir adamdı.
Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi Cihan'ın doğduğu yıl Cemal’in babasını vurmuşlardı. Cemal’den de intikam almasını istemişlerdi.
Cemal ise istenilene karşı çıkıp direnmiş ama dirense bile bu savaşı kazanamayacağını anlayınca, kendisine ve oğluna sahip çıkıp bir gece ansızın köyü terk etmişti.
Düğünden takılan takıları da yanlarına alışlardı. Başlarda zorlanmış olsalar da zamanla ev bile almışlardı.
Bir sabah uyandığında ise çok sevdiği eşi artık nefes almıyordu.İşte o günden sonra sadece Cihan kalmıştı hayatında.
Bir yanı eşinin yasını tutsada oğlu ile hayata bağlanmış her yeni güne uyanmak için ondan cesaret almıştı.
Merdivenlerden anca çıkıp salona varan Cihan tekrar seslendi annesine.
“ Geldim anam. Buradayım.”
Cihan gelip annesinin ellerini öptü.
“Nerede kaldın be yavrum çok merak ettim.”
Oğlu mahcup bir ses tonu takınarak cevap verdi.
“Babama gittim.”
Behiye anladı bir şey olduğunu ama sabırla bekledi.
Derin bir nefes alıp devam etti Cihan.
“Anam ben okulu bırakıyorum.”
Gözlerini annesinin gözlerine dikti, konuşmasına fırsat vermeden devam etti.
“Bırakmam lazım biliyorsun. Düzgün bir iş bulmam lazım.”
Behiye oğlunun gözlerindeki acıyı ve çaresizliği görüyordu. Bir şeyler söyleyip onu daha da incitmek istemedi.
“Tamam canım oğlum. Sen ne dersen o.”
Saçlarını okşadı oğlunun.
“ Ben bilmem mi sen elinden gelen her şeyi yaptın.”
Başını eğmişti Cihan.
Elini yüzüne götürüp başını kaldırdı ve yüzüne baktı.
“Ah benim canım oğlum hadi kalk yemek yiyelim. Soğumasın yemekler tekrar.”
Başını salladı Cihan.
Yemek çok sessiz geçti, sanki aralarında görünmez bir anlaşma vardı ve bu anlaşma gereği ikisi de konuşmuyordu.
Sadece Behiye, Cemal’in bir arkadaşının Cihan'a bir sanayide iş bulduğunu söyledi.
Cihan ise okulla görüştükten sonra gideceğini.
Akşam yatana kadar sessizce televizyon izlediler.
—---------
Cihan odanın kapısını çalarak içeri girdi.
“Gelebilir miyim hocam?”
Adam sinirli bir şekilde karşısına bakıyordu. Cihan da aynı yöne kafasını çevirdi. Sami orada öylece, yine kendini beğenmiş bir edayla duruyordu.
“Gel oğlum gel.” tekrar Sami’ye döndü.
“Sen de çık dışarı bu sondu. Okuldan atılacaksın bugün son günün. Bekle kapıda tasdiknamemi hazırlayacağım.”
Sami Cihan'a baktı sonra sırıtarak dışarıya çıktı.
“Hocam rahatsız ettim ama ben de sizinle bir şey konuşacaktım.”
Adam sinirden kızarmış bir vaziyette başını salladı.
“Anlat oğlum.”
“Hocam ben okulu bırakıyorum.”
Adam şaşırmış bir ifadeyle baktı Cihan’a.
“Neden ne demek bu? Olmaz sen benim en çalışkan öğrencimsin.”
Sıcak basmış gibi kravatını gevşetti. Cihan adamın bu hareketini izledi sonra devam etti.
“Hocam biliyorsunuz babam vefat etti. Benim artık çalışmam lazım.”
Adam dur dur işareti yaptı Cihan’a.
Kapıya döndü.
“Sen ne dinliyorsun. Hadi sınıfına çağıracağım ben seni! Kapat kapıyı hadi.”
Sami dün kendisine yardım eden bu çocuğa acımıştı. Aynı okulda olduklarını bile bilmiyordu.
Derse girmek yerine koridorda Cihan'ı bekledi.
“Hey Cihan.”
Müdür duymasın diye bağırmamıştı. Bu yüzden hızlı adımlarla ilerledi.
Cihan içinden başıma bela mı aldım acaba diye düşündü.
“Ne var Sami çabuk ol işim var.”
Yine sırıttı Sami. Artık bu sırıtış Cihan’ı gıcık etmeye başlamıştı.
“Doğru mu duydum. Okulu bırakıp çalışacak mısın?”
Cihan şu an Sami ile uğraşmak istemiyordu. Daha iş için sanayiye gidecekti.
“Sanane oğlum niye soruyorsun?”
Sami Cihan’a iyice sokuldu.
“İş ayarlayacağım sana.”
“Neden?”
Soru ile beraber tek kaşını kaldırdı.
“Ne neden oğlum. Yardım edeceğim işte sana.”
“Peki o niye?”
Cihan artık sıkılmaya başlamıştı.
“Çünkü sen de bana yardım ettin. Altta kalmayı sevmem.”
“İstemez. Beni rahat bırak yeter. Zaten bir iş buldum izin verirsen gidip çalışacağım”.
Sami tam ne işi olduğunu soracaktı ki müdür odadan çıktı.
Sami’yi içeriye çağırdı. Tekrar çıkana kadar Cihan çoktan gitmişti.
—----------------
Cihan bugün adamla görüşürüm, yarın başlarım diye düşünmüştü ama adam aynı gün işe başlatmıştı onu.
Bir haftadır devam ediyordu.
İş dayanılacak gibi değildi adam onu küçük görüyor, her işi yaptıryordu.
Yetmezmiş gibi sürekli yavaş olduğunu ima ediyor.
Arkadaş hatırı için idare ettiğini ve kimsesiz olduğu için kendisine acıdığını söylüyordu.
Bu sözler Cihan’ın ağırına gidiyordu ama yeni iş bulmadan çıkmak istemiyordu.
Bu düşüncelerle vardı işe. Bugün haftalık alacaktı.
Eve kendi parasıyla gideceği için içinde bir gururda vardı.
Günün yarısına kadar adam Cihan'ı örselemeye devam etmişti.
Para dağıtma zamanı Cihan’a diğerlerinin yarısı kadar bir para verdi.
“ Rasim usta bu para eksik.”
Daha fazla dayanamadı. Artık sumak istedi.
“Ne demek lan eksik.”
O sırada içeri bir araç girdi.
“Eksik işte usta herkese verdiğinin yarısını verdin.”
Rasim sırıttı.
“Senin haftalığın onlarınkinin yarısı çünkü.”
Cihan duyduğu sözlere şaşırmıştı.
“O ne demek usta o niye?”
Rasim sıkılmış bir ifadeyle ayağa kalktı.
“Çünkü sen yenisin ve iş yapmayı beceremiyorsun.”
Cihan duyduğu sözleri hazmetmeye çalıştı.
“Usta ben de herkes kadar iş yapıyorum ve yarısı kadar para mı alıyorum?”
Elindeki paraya baktı.
“Yetmezmiş gibi bir günü de eksik vermişsin. Altı günlük para var burada.”
Rasim sinirli bir şekilde Cihan’a baktı.
“Sen kimsinde benden hesap soruyorsun? Zaten bir iş becerdiğin yok.Seni acıdım çalıştırıyorum. Bir de para beğendiremiyorum.”
Araçtan iki kişi inmişti ve tartışmayı dinlemeye başlamıştı.
“Usta yeter ama ayıp ediyorsun ben de herkes gibi çalışıyorum. Beğenmiyorsan giderim. Yeter artık.”
Rasim elini salladı.
“Gidersen git lan seninle mi uğraşacağım.”
Cihan kendini tutmak için çok çaba sarf etti. Böyle bir adam için değmez diye düşündü.
“ Eksik günümü de ver gideyim.”
“Eksik gün falan yok. O gün yarım çalıştın para falan hak etmedin sen. Hadi yallah.”
Cihan artık son noktasına gelmişti.
Oradaki çıraklar kendisinden de küçüktü. Rasim denen adam hepsini sindirmişti.
Birden Rasim’in yakasına yapıştı.
“Hakkım olanı ver! Sadece 2 saat geç başladım kes onu kalanı ver! O kadar çalıştım lan.”
O an arabadan inen iki kişi araya girdi ve Rasim ile Cihan’ı ayırdı.
Cihan o an birinin Sami olduğunu fark etti.
Sami ve yanındaki adam Cihan’ın parasını Rasim’den aldılar, hatta üstüne Rasim’i tehdit de ettiler.
Cihan ile birlikte çıktılar dükkândan.
“Eyvallah Sami.”
Sami yine sırıttı.
“İş dediğin bu muydu oğlum?”
Cihan ifadesiz bir suratla Sami’ye bakıyordu.
“Diyorum sana gel benimle.”
Nedensizce gitmek istedi Cihan.
Her gittiği işte başına bunlar geliyordu. Artık o da yorulmuştu.
Gururunun kırılmasına sessiz kalsa bile, annesine bakamaması onu öldürüyordu.
Başka çaresi olmadığını hissederek kabul edip arabaya bindi.
—--------------
Araba ile uzunca bir yol gittiler ve tek tek evlerin olduğu ormanlık bir yola girdiler.
Cihan’ın kafası daha da karıştı. Bu büyük ve gösterişli evleri sadece filmlerde görüyordu.
Hiç böyle yerlere gelmemişti daha önce.
Büyük bir kapının önünde durdular. Bir süre beklediler ve güvenlik kapıyı açtı.
Demir kapı koca heybetiyle açıldı, araç içeriye girdi.
Büyük bir evin kapısının önünde indiler.
Kapıda siyah takım elbiseli adamlar vardı.
Cihan geldiğine pişman olması gerektiğini biliyordu ama içinde acayip bir merak vardı.
Bu yüzden pişmanlık duygusunu geri plana attı ve Sami’nin peşinden devam etti.
Kapıdan geçip büyük bir salona girdiler.
Sami eliyle koltukları işaret etti.
“Sen otur, ben geleceğim.”
Merdivenlerden çıkmaya başladı.
“Sen kimsin?”
Cihan sesin geldiği yöne döndü; kendisinden belki bir, belki iki yaş büyük bir kızla karşılaştı.
Kız o kadar narin duruyordu ki sanki dokunsan kırılacaktı.
Bembeyaz teni ve uzun siyah saçları vardı.
“Ben Cihan.”
Oturduğu yerden kalktı.
Kız kendisine doğru yaklaştı.
Koltuğa oturdu ve Cihan’a da oturmasını işaret etti.
“Ben Dila. Memnun oldum. Ama kimsin ve neden buradasın?”
Merdivenden 20’li yaşlarının sonunda olduğu belli olan biri indi, arkasında da Sami vardı.
“Misafir.” dedi merdivenden inen adam kendinden emin bir ses tonuyla.
“Sami’yi kurtarmış.”
“Ben içecek bir şeyler getireyim.” diyerek ayağa kalktı Dila.
Merdivenlerden inen adamın yanına ilerledi. Adam genç kızın başına bir öpücük kondurdu.
Dila yüzünde bir gülümseme ile büyük salondan ayrıldı.
“Ben Doğan.”
Elini uzattı Cihan’a.
Kısa bir el sıkışmasından sonra devam etti:
“Sen de Cihan olmalısın.”
“Evet, ben Cihan efendim.”
“Sami benim anne tarafından kuzenimdir ve sen geçen gün onu kurtarmışsın. Teşekkür ederim.”
“Rica ederim efendim. Kim olsa aynı şeyi yapardı.”
Adının Doğan olduğunu öğrendiği adam hem çok ciddi hem de çok samimi davranıyordu.
Cihan nasıl tepki vereceğine emin olamıyordu.
“Bir işin var mı Cihan? Bir yerde çalışıyor musun?”
Soru ile düşünceleri bölündü. Başını kaldırıp Doğan’a baktı.
“Hayır.”
“Bizimle çalışmaya ne dersin?”
Cihan etrafına baktı, ne yapacağını anlamamıştı.
Fakat yapacağı şeyin tekinsiz işler olduğuna emindi.
“Ben böyle bir soru beklemiyordum…” diyebildi sadece.
Doğan güldü ve içeri elinde tepsiyle Dila girdi, tepsiyi Sami’ye uzatıp Doğan’ın yanına oturdu.
Sami tepsideki çayları ikram etti.
“Bak Cihan, açık konuşacağım.”
Doğan Cihan’a doğru döndü, bir eliyle de Dila’nın elini tuttu ve sözlerine devam etti:
“Bu işler babamdan kaldı bana. Bu ev, her şey…”
Eliyle etrafı işaret etti.
“3 yıldır bu işleri ben yönetiyorum. Buradaki adamlar da babamın adamları.”
Bakışlarıyla Cihan’ı süzdü.
“Babamdan bu işleri devir alırken kötü hiçbir işe bulaşmayacağıma yemin ettim. Pis işler yok.”
Cihan’a doğru eğildi, ne düşündüğünü anlamaya çalışır gibiydi. Cihan’ın ise yüzü donuktu.
“Ama her büyük adamın bir sağ kolu olmalı. Benim sağ kolum olmak ister misin?”
Cihan sırtını dikleştirdi. Böyle bir teklif hiç beklemiyordu.
Hem böyle bir adam onun gibi bir çocuğu neden sağ kolu yapmak isterdi ki?
“Beni tanımıyorsun bile. Neden bana güveneceksin ki?”
Doğan hafifçe güldü.
“Haklısın, seni tanımıyorum. Önemli olan da bu.
Buradaki bütün adamlar işler değiştiğinde taraf değiştirebilir.
Kimseye güvenemem.”
Sami’ye bir bakış attı.
“Sami’yi severim ama o biraz fazla uçarı. Bana gözü kara biri lazım.
Sen daha kaç yaşındasın? 16? 17?”
Cihan da Sami’ye bir bakış attı. Doğan’ın Sami konusunda ne kadar haklı olduğunu düşündü.
“16 yaşındayım.”
“Gördün mü? 16 yaşındasın ve 5 kişinin arasına dalıp Sami’ye yardım ediyordun. Üstelik sen de arada dayak yemişsin.”
Cihan içinden yapmam gerekeni yaptım diye düşündü.
“Buna rağmen kaçmadın. Sen ve ben Cihan… Çok şey başarabiliriz.
Bir süre düşün bunu. Kötü olan hiçbir şey yok.
Tek kural var: İhanete müsaade yok.”
Sözlerle beraber gözlerini Cihan'a dikti.
Cihan ise başını sallamak ile yetindi.
“Kimin kimsen var mı? Sami babanın vefat ettiğini söylemişti aslında.”
Cihan o an annesini korumak istedi, neyden ve kimden koruyordu bilmiyordu, ama korumak istiyordu.
Bir anda sözcükler ağzından döküldü.
“Yok annem ben doğarken ölmüş babamı da kaybettim.”
---
Cihan’a giderken bir miktar para vermişlerdi.
Cihan başta kabul etmek istemese bile, geldiği yerin uzak olduğunu, dönmek için bu paraya ihtiyacı olduğunu söylemişlerdi.
Cihan taksi ile eve gelmesine rağmen verdikleri para artmıştı.
Annesi Cihan'ın halinden bir şeyler olduğunu anlamıştı.
Yine aynı suskunluk anlaşmasına uyup o gece hiçbir şey konuşmadılar.
Ertesi gün Cihan annesi ile alışveriş yapmış, kalan parayı da kullanmıştı.
Rasim’den aldığı haftalığı da annesine verdi.
Behiye dünden beri içini yakan nedensiz acı hissini anlamıştı artık. Cihan’ın gideceğini hissetmişti, bu his şimdi gerçeği olmuştu.
Kabul etmek istemese bile ikna edemedi oğlunu.
Cihan bir şey anlatmadı o da bir şey sormadı. Sadece oğluna sarılıp ağladı. Helallik istediler birbirlerinden.
Cihan'ın son olarak annesine ara ara para göndereceğini söyledi.
Arada bir de arama sözü verdi. Ama bir daha gelemeyeceğini ikisi de mecburi kabul etti.
Behiye uzun uzun baktı oğlunun arkasından.
Günlerce ağlayacağı hasretle yanacağını bile bile.
“Sen iyi ol da yel essin, kokun gelsin oğlum” diye geçirdi içinden.
—----
Cihan tekrar o evin yolunu tutup, yol boyunca
“Kötü hiçbir iş yok…”
diye mırıldanarak kendini ikna etmeye çalıştı.
Tekrar büyük salondaydı.
Onu Dila karşılamıştı. Doğan’ın bir işi olduğunu ve birazdan geleceğini söylemişti.
Bir süre sessizce oturdular. Söze başlayan Dila oldu.
“Akrabaların yok mu Cihan sana sahip çıkacak kimse falan?”
Başını kaldırıp yavaşça karşısında oturan kıza baktı Cihan, sonra gözlerini kaçırdı.
“Yok babam kimseyle görüşmezdi. Bir o bir ben vardık.”
Dila devam etti.
“Peki bir yurda neden yerleşmiyorsun daha 16 yaşındasın okumuyor musun?”
Cihan kendinden birkaç yaş büyük duran bu kızın, merak için mi yoksa zeki olduğu için mi bu soruları sorduğunu merak etti.
“Sizce yurda mı gitmeliyim?”
Dila hafifçe güldü karşısındaki bu çocuğun farklı olduğunu ilk gün de hissetmişti. Fakat farklı bir durum olduğunu da hissediyordu.
“Emin ol sadık olduğun sürece burası daha güvenli.”
Başını salladı Cihan. Bir süre yine sessizlik oldu.
“Peki kötü hiçbir iş olmadığına emin miyiz?”
Bu defa Cihan soru sormak istemişti.
Dila meyve suyundan bir yudum aldı ve bardağı sehpaya bıraktı.
“Neye göre olduğuna bağlı değişir.”
Saçlarını düzeltip devam etti.
“Mesela herkes için kötü olan her şey kesinlikle yok.”
Cihan başını salladı ve dinlemeye devam etti.
“Bir de herkese göre değişebilen kötü şeyler var. Bilirsin iyinin olduğu her yerde kötü de vardır.
Bu yüzden göreceli kötülükler illaki olacaktır. Sence kötü nedir Cihan?”
Cihan'ın aklı iyice karışmıştı. Cevap vereceği sırada Doğan içeri geldi.
Önce Dila’nın yanına gidip saçlarından öptü sonra Cihan döndü.
“Hoşgeldin. Seni bekliyorduk.”
Selamlaşıp oturdular Doğan Dila’nın yanındaki tekli koltuğa oturdu.
İkisi de tekli koltuktaydı. Cihan ise 3 koltukta.
Kendini satranç tahtasındaki piyon gibi hissetti.
“Geleceğimi biliyordunuz yani?”
Doğan güldü.
“Tahmin ettik. Yani Dila emindi.”
Doğan önce Dila’ya sonra Cihan’a baktı.
“Seni sözleriyle korkutmadı değil mi?”
Dila da Doğan da güldü. Cihan da istemsizce güldü ve onlara katıldı.
Bir süre oturdular en son Doğan asıl meseleye geldi.
“Eee kabul ediyor musun dediğimi?”
Cihan başını salladı.
“Kabul ediyorum. Ama kötü hiçbir iş yok.”
Doğan büyük bir gülümsemeyle Cihan’ın elini sıktı.
“Merak etme, asla yok.
Ama sen de unutma, kim olursa olsun ihanete asla müsaade yok.”