3. bölüm · Sonsuzun Peşinde

Gün Bir Ya Da Bir Gün

D. Çiçek

"Gü-nay-dınnn!"
Sözcüklerinin dudaklarımdan dökülmesiyle cam kapıyı açıp içeri girdim.
"Günaydın Kitaplar! Günaydın güzel bitkiler!"
Dans ederek, döne döne masaya yaklaştım.
"Sana da günaydın tontişim."
Masanın arkasından kafasını kaldırdı Zümrüt abla.
"Günaydın, günaydın." Gözlüklerinin üzerinden bana baktı.
"Pek neşeliyiz bugün."
Dudak büzdüm.
"Aslında sabaha kadar ağladım."
Omuz silkip devam ettim.
"Ama bir insan neyi abartırsa tersini yaşarmış."
Bilmiş bir edayla kafamı salladım.
"Çok gülen birinin mutluluktan ağlaması gibi..." sözlerle birlikte işaret parmağımla hızlıca iki defa alnıma dokundum.
Masanın üzerinden uzanıp tatlı tatlı beni izleyen tontiş kadından bir makas aldım.
"Artık gözyaşım kalmadı bak."
Yine aynı anda işaret parmağımı gözümün altından başlayarak yanağımda gezdirdim ve hâlâ kuru olan parmağımı inandırıcı olsun diye Zümrüt ablaya gösterdim.
Zümrüt ablanın yüzündeki gülümseme daha da büyüdü ve derin bir nefes aldı.
"Ah deli kız ah!"
"Eee Zümrüt Sultan, bugün neler yapıyoruz bakalım?"
Masanın üzerinde duran iki kitabı elime aldım.
"Çok işimiz var, bir sürü dizilmesi gereken kitap var. Bir ay dolmasına rağmen teslim edilmeyen kitaplar da cabası; ayrıca yeni istek listesine göre kitap siparişi de vermeliyiz."
Elimdeki kitapları, yerlerine yerleştirileceklerin yanına arabaya bıraktım.
"Emredersiniz komutanım!"
Elimi alnıma götürüp asker selamı verdim.
Zümrüt abla kafasını kaldırıp kapıya çevirdi ve gözleriyle bana işaret verdi.
"Tabi senin önce sabah görevini yapman lazım."
İmalı bir şekilde kıkırdadı.
Arkamı döndüm.
"Kıvanç."
Sahte bir şaşkınlık nidası döküldü dudaklarımdan.
"Ne şaşırdık ama değil mi? Yakışıklı polisimiz bize yine kahvaltı getirmiş."
Zümrüt abla hafif dalga geçer bir eda ile söylemişti bunu.
Gözlerimi devirerek bu tontiş ve sevimli kadına baktım.
Aynı anda Kıvanç da söze atıldı.
"Aşk olsun Zümrüt Sultan. Beni istemiyor musun yoksa?"
Artık alışmıştı bu tarz sözler duymaya. Eskiden sustuğu sözlere artık cevap veriyordu.
Ben ise her defasında ikisinin tatlı atışmalarını dinliyordum.
Tekrar Kıvanç'a baktım.
"Hoş geldin."
Yanına gidip elindeki poşeti aldım.
Kararsız bir insan olduğum için hem sade poğaça hem de simit almıştı.
"Olur mu hiç Kıvanç oğlum, çay bile demledim size."
Yine bir ima diye geçirdim içimden, bu tatlı atışmalar bazen hoşuma gidiyordu.
İkisinin de beni kıskanması güzeldi, ama birbirlerini niye sevmediklerini bir türlü anlayamıyordum.
Kıvanç’a göre bu ikimizin de bana olan sevgisi yüzünden olan tatlı bir kıskançlıktı.
Daha doğrusu Zümrüt abla Kıvanç’ı pek sevmiyordu.
Hâlâ çözemesemde Kıvanç’ta oturmayan bir şeyler olduğunu söylüyordu.
Elindeki çay kupasını salladı Zümrüt abla.
"Sen yemeyecekmisin tontişim?"
Zümrüt ablanın çayını içmeye başlaması, kahvaltıda bize eşlik etmemesi demekti.
"Yok kızım, sabah gelirken artıştırdım ben. Hadi siz kütüphane açılmadan kahvaltınızı yapın."
Kıvanç'a döndüm.
"Hava güzel, bahçede yiyelim. Sen geç, ben çayları alıp geliyorum."
Poşeti tekrar eline tutuşturdum.
Kıvanç arka tarafa, bahçeye doğru gitti. Bense çayları alıp peşinden devam ettim.
Bahçeye çıkmak ve hafif esen rüzgârda yeni doğan güneşi hissetmek çok iyi gelmişti.
Artık üniversiteden mezun olacaktım; dersler bitmiş, geriye sadece mezuniyeti beklemek kalmıştı. Tekrar aklıma babam geldi.
Mezuniyetime gelmesini ne çok isterdim ama nerede olduğunu dahi bilmiyordum.
Acaba hâlâ hayatta mıydı?
Kızının mezun olduğundan haberi var mıydı?
Ya da yakın zamanda evleneceğimi biliyor muydu?
Dönüp Kıvanç'a baktım. Sarışın, uzun boylu ve yakışıklı bir adamdı; polisti üstelik.
Beni neden sevmişti acaba?
Babasının terk ettiği, babaannesiyle yaşayan, onu da kaybedince yetimhaneye düşen bir kızdım ben.
Aşırı güzel değildim, en azından annem kadar güzel değildim; siyah kısa saçlarım vardı ilk tanıştığımızda.
Babamdan sonra hiç uzatmamıştım; hep o tarardı saçlarımı.
Ama "Artık saçlarını taramak için biri var, ben varım," demişti Kıvanç. O zamandan beri yavaş yavaş uzamıştı saçlarım.
Sıradan bir kütüphanede çalışan, sıradan kıyafetler giyen, ev-iş-okul arasında yaşayan bir kızdım.
Kıvanç ile birlikteliğimiz neredeyse 4 yılı geçmişti. Gerçi son 2 buçuk yıldır sevgiliydik. Öncesi sadece arkadaştık.
Bazen neden evlenme teklifini kabul ettiğimi düşünüyordum. Yaşımız mı gelmişti?
"4 yıl oldu; hadi artık," diyen insanlara mı kapılmıştım?
Kıvanç mükemmel insanlardandı, ama içimde bir eksiklik vardı. Ben buna babasız kalan kızların acısı diyordum kendimce. Ne kadar doğruydu bu?
Ama Kıvanç beni seviyordu, ben de onu. Gerçi sevilmek neydi tam bilmiyordum da.
Benim tüy yumağı Solinime duyduğum koruma içgüdüsü gibi bir şey miydi?
Yoksa babama duyduğum özlem mi? Ya da tanıyamadan kaybettiğim hatıralarımda bile yaşatamadığım, bana kalan tek resmiyle avunduğum annem mi?
Galiba hepsiydi. Ya da Kıvanç'ın yanında hissettiğim güven miydi?
Ben sevmeyi bilmiyordum, ama sanırım Kıvanç biliyor ve bana öğretiyordu.
Belki de bu yüzden kabul etmiştim teklifi.
Elimdeki söz yüzüğüne baktım. İleride kızımın onu seven bir babası olmalıydı.
Benim saçlarımı tarayan adam, kızını nasıl severdi acaba?
"Hayatım."
Kıvanç'ın sesiyle düşünce denizinden çıktım.
"E-efendim!"
Gözlerimi kırpıştırdım.
"İyi misin aşkım?"
Kıvanç’a baktım tekrar içimden ona acele ettiğimizi söylemek geldi.
Biraz zaman mı vermeliydik? İçerideki tontiş kadına göre çok dipdibeydik ve Kıvanç beni manipüle ediyor aklımı çeliyordu.
Kıvanç’a göre bensiz bir saniye duramıyor beni çok seviyordu. Peki ben ne hissediyordum?
Kıvanç ile daha yetimhanede kaldığım günlerde tanışmıştık sonra sürekli etrafımda gezmişti bir an bile beni bırakmamıştı.
Çok fazla arkadaşım da yoktu görüştüğüm insanlar vardı ama kimseyle Kıvanç'tan fırsat bulup fazla samimi olamıyordum.
Bir tek Esin vardı. Ben aramasam bile o beni darlar mutlaka ulaşır ve asla bırakmazdı.
Lise yıllarında tanışmıştık. Ben yurtta kaldığım için yalnızdım o ise ailesi sürekli iş seyahatinde olduğu için yalnızdı.
Gerçi kendisi bunu hiç dert etmiyordu.
İnsanlar ile aşırı sosyalleşme gibi bir amacım olmadığı gibi bugüne kadar bu konuyu hiç dert etmemiş hatta düşünmemiştim bile, kütüphanede çalışmaya başladığımdan beri Zümrüt abla sürekli bunu bana hatırlatmaya başlamıştı.
Hatta bu nişan bile ‘daha doğrusu ikimiz arasında olduğu için söz demek daha doğru olur’ bir anda Kıvanç sayesinde olmuştu, bir gün yüzük alıp gelmişti.
Zümrüt ablaya göre benim istediğim bir şey bile değildi.
Esin’e göre ise istediğim anda bitirebileceğim bir şeydi. Hayat onun için o an demekti. Bugün iste evlen yarın iste boşan.
Hayatta böyle şeyler olurdu. İnsanlar doğar ve ölürdü.
Peki ben gerçekten istiyor muydum? Gerçi ben hiç bunu da düşünmemiştim.
Bütün hayatım anlık verdiğim kararlar üzerine kuruluydu. Bu yüzden sevdiğim iki insan da birbirini pek sevmiyor sanki gizli bir anlaşma ile benim için sessiz kalıyordu.
Bir de sürekli biri diğerinin aklımı karıştırdığını düşünüyordu.
Kıvanç’ın tekrar seslenmesi ile kendime geldim.
"Dalmışım."
Gülümsedim.
"Ne demiştin?"
"Yardım gecesi için ne yapılacağını sormuştum."
Elimle alnıma vurdum.
"Kahretsin, ben onu unuttum."
Kıvanç elimi tuttu.
"Sakin ol, daha zamanımız var."
Az önce vurduğum yerden alnımı öptü.
"Beraber şarkı söyleyeceğiz ve sen prenses gibi olacaksın."
Küçüklük hayalimdi şarkı söylemek. Bir defasında babamla karaokeye gitmiştik ve birlikte şarkı söylemiştik.
Gerçi ben daha 5 yaşında falandım herhalde. Bunu Kıvanç’a anlatmıştım, yardım gecesi için eski yurt müdürüm; şarkı söylememi istemişti ve Kıvanç küçükken babamla yaptığım şeyi onunla da yapmamı istemişti.
Bu benim için çok anlamlı bir şeydi.
Kıvanç’a döndüm.
"Elbiselerimizi ayarlamamız lazım sadece; senin takım elbisen vardı zaten, bana bir elbise lazım."
Kıvanç elindeki çayı bırakıp bana doğru döndü ve ellerimi tuttu.
"Akşam işin erken biterse, çıkışta gidelim bir şeyler bakmaya?"
Kafasını bana doğru eğdi.
"Ne dersin?"
Derin bir nefes aldım.
"Olur, Zümrüt abladan izin alırım ama şimdi kalkmalıyız; bugün çok iş var."
Kıvanç gittikten sonra Esin’den gelen mesaja cevap verdim. Müzik açıp kitapları yerleştirmeye başladım.
Dün kullanılıp arabaya bırakılan kitapların yerlerini tek tek bulup dizdim, sonra bir kahve yaparak Zümrüt ablanın yanına geçtim.
Artık kütüphane açılmış, insanlar yavaş yavaş gelmeye ve masalarda çalışmaya başlamıştı.
"Kahveniz, Madam!"
"Ah, teşekkür ederim."
Oturduğu koltukta esnedi Zümrüt abla.
"Ah Lila'cım, hadi sipariş verelim, diğer işleri hallettim ben."
Yüzüme en tatlı ifademi takındım.
"Ben de onu diyecektim... Erken çıkabilir miyim?"
Gözlüklerini çıkarıp bana baktı Zümrüt abla.
"Hayırdır kedi yavrusu, ne bu sevimli hareketler?"
Ellerimi birleştirdim, gözlerimi kırpıştırmaya başladım.
"Lütfen! Lütfen! Lütfen."
Bu halime gülmeye başladı.
"Tamam deli kız, tamam. Zaten sana nasıl hayır diyebilirim ki."
"Teşekkür ederim, tontişim, teşekkür ederim!"
Ellerimi çırpıp, sarıldım bu yaşlı sevimli kadının boynuna.
"Şşşşt! Sessiz kütüphanedeyiz."
Kafamı salladım, sustum.
"Eee, nereye gidiyorsunuz bakalım?"
"Benim eskiden kaldığım yurt için bir şirket eğlence düzenleyecek; hem çocuklar eğlensin hem de bağış toplansın diye. Zengin insanlar da olacak."
Mahcup bir gülümseme oluştu suratımda.
"Yurt müdürümüz Songül anne de benden şarkı söylememi istedi."
"Eeee?"
"Eee'si tontişim, benim elbisem yok ki!"
Omuzlarım düştü, sonra tekrar kalktı.
"Yani bana elbise alacağız."
Zümrüt abla yüzümü okşadı.
"Paran var mı?"
Kafamı salladım.
"Var, var."
İnanmayan gözlerle beni süzdü.
"Valla var, maaşım hâlâ bitmedi; ayrıca babaannemden kalan ödeneği de alıyorum ya."
Babaannem benim için daha önceleri sigorta yaptırmış ve bana maaş bağlatmıştı.
Alabilmem için de 18 yaşımı geçmem gerekiyordu. Eline geçen emekli maaşından bir de bunu artırmıştı.
Artık yanımda değildi ama hâlâ destekçimdi. Onun evinde yaşıyor, onun parasıyla geçiniyordum.
Tekrar baktım Zümrüt ablaya.
"Hem Kıvanç yanımda."
Söylediğim sözü duyması ile gözlerini devirmesi bir oldu.
"Tamam güzel kızım, ama Kıvanç'ın mesai bitiminde çıkışta erkenden gidin, sonra da gel o zaman. Çünkü depoyu düzeltmek lazım. Yeni kitaplar için yerimiz olmalı."
Gülümsedi ve devam etti:
"Hem şu iade edilecek fazla kitaplardan seçeriz çocuklar için, eğlenceye bizim de katkımız olur."
Güldüm ve tekrar sarıldım Zümrüt ablaya.
Kıvanç'a mesaj atıp Zümrüt abladan aldığım izni anlattım.
Günün geri kalanı sıradandı. Kitap bulamayanlara kitap bulduk, geri gelmeyen kitaplar için otomatik hatırlatma mesajları gönderdik ve yeni kitap siparişlerini oluşturduk.
Saat dördü geçiyordu, kapı tekrar açıldı ve Kıvanç geldi.
-------
Radyoda çalan müzik sıkmaya başlamıştı uzanıp radyoyu kapattım.
"Akşam trafiği başlamış bile."
Ofladım.
"Az kaldı güzellik, birazdan bitecek."
Arabadan dışarı baktım. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu. Sürekli bir telaş vardı bu şehirde. Kimse küçük güzellikleri fark etmiyordu bile.
Biraz sonra gideceğimiz yere vardık ve arabayı park ettik. Daha önce mezuniyet için kıyafet baktığım bir mağazaya girdik.
Birkaç elbise denedim, ama elbise giymeye çok da alışık olmadığım için içinde rahat hissedemedim.
Babamla olduğum zamanlar sürekli bana elbise giydirirdi. O gidince bir daha giymemiştim.
Küçüklük aklımla babama inat etmiş o dönsün diye onunla yaptığım her şeyi bırakmıştım.
Sevgiyle taradığı uzun saçlarımı kestirmiştim babaanneme, hatta bunu yaptırmak için çok da ağlamıştım, zavallı babaannem saçlarıma kıymak istemişti.
O zaman başlamıştı inatçılık huyum. O da babamın gidişiyle olmuştu, elbise giymeye bayıldığım halde bu tarz bir durum olmadığı sürece giymemiştim.
En son biraz daha çocuksu ve tül bir elbise dikkatimi çekti. Babamla birlikte geçirdiğimiz son gün giydiğim elbiseye ne çok benziyordu.
Elimle elbiseyi işaret ettim.
"Bunu istiyorum."
Oturduğu yerden kalktı Kıvanç.
"Sence fazla çocuksu değil mi? Masallardaki prenseslerin elbiselerine benziyor."
Yüz ifadesinden beğenmediği belliydi. Ama ben ne istersem onu yapan biriydim. İnat annemden kalan bir huydu ve babamın gidişiyle arşa çıkmıştı.
"Ama ben bunu istiyorum."
O sırada elbiseyi getiren kızın elinden elbiseyi aldım ve kabine doğru ilerledim.
"Ayrıca yetişkinler çoğunlukta da olsa da, bu çocuklar için bir parti."
Dönüp Kıvanç'a bakış attım.
"Ve sen bana prenses demiyor musun?"
Tek kaşımı kaldırdım.
"Yoksa değil miyim?"
Güldü Kıvanç ve ben kabine girip perdeyi çektim.
Elbiseyi giydikten sonra kendimi izlemeye başladım. Babamla son geçirdiğimiz günü hatırladım; üzerimde tül bir elbise vardı.
Tek fark şu an tacım eksikti ve bu elbise pembe değil lilaydı.
Omuz silktim ve mırıldandım.
"En azından adımla uyumlu."
Kendimi çok mutlu hissederek kabinden çıktım.
"Bunu istiyorum."
Kıvanç'ın çok da memnun olmadığı yüzünden belliydi.
"Aslında ben seni daha kadınsı kıyafetlerde beğeniyorum."
Bir nefes verdi.
"Ama bu da tatlı olmuş ve madem beğendin, alalım."
Tekrar kabine dönüp bir resim çektim ve Esin’e gönderdim. altına ise ufak bir not ekledim.
‘Sence?’
Mesajım önce maviye döndü sonra anında bir arama geldi.
Gülerek açtım telefonu.
“Lila hanım bu ne için?”
Telefonda bile sesi sinirli geliyordu.
“Sakin ol bu yardım gecesi için”
Tekrar güldüm ve devam ettim.
“Mezuniyet elbisesini sensiz almaya cesaret edemem merak etme.”
Karşıdan bir rahatlama nefesi geldi.
“Lila! geçen baktığımız elbiseleri beğenmedin diye bensiz halledeceksin sandım.”
Derin bir nefes aldım içimde ki sıkıntı gün boyu devam etmişti ama bu deli kız yine beni güldürmüştü.
“Merak etme ölmek için çok gencim. Daha mezun olacağım.”
biraz daha konuşup telefonu kapattık.
Esin de elbiseyi beğenmişti.
Ödemeyi yaptık ve geri kütüphaneye döndük.
Yolda içime tekrar bir sıkıntı düştü; sabah olduğu gibi yine içim daralıyordu.
Bütün gün bu hissi unutmak için çok çalışıp kafamı iş ile doldurmuştum.
Şimdi yine gelip oturmuştu bu his içime, sanki havada bir kaos vardı, gökyüzü bile bir şey olacak der gibi griydi.
Elbiseye ödeme yaptıktan sonra Kıvanç’a iş ile ilgili bir telefon gelmişti ve o da sessizleşmişti.
İş ile ilgili mi yoksa şu an ben de olan gerginliğimi hissetmişti bilemiyorum.Yol boyu ikimizde konuşmadık.
Arabadan indiğimizde akşam sekiz olmak üzereydi ve kütüphane kapanacaktı. Kapıya vardığımızda Kıvanç beni durdurdu.
"Ben artık gideyim."
"Gel, istersen zaten kapanacak şimdi."
Omuz silkti.
"Yarın sabah erkenden mesaim var, uyumam lazım."
Başımı salladım.
"Peki madem."
Kıvanç bir anda belime sarıldı ve bana ufak bir öpücük kondurdu. İstemsizce geri çekilme refleksi gösterdim.
Şaşırdı.
"Ne oldu?"
Dudağımı ısırdım.
"Şey... birden tuhaf geldi."
Göz devirdi.
"Biz nişanlandık, Lila!"
Kafamı salladım. İçimdeki sıkıntı hâlâ geçmemişti.
"Haklısın ama alışkın değilim, sen bu tarz şeyleri çok sık yapmazsın."
Güldü.
"Haklısın ama alışsan iyi olur."
Göz kırptı.
"Seni seviyorum, Lila."
"Görüşürüz."
Arkasından el salladım. İçeri girdim, Zümrüt ablaya elbisemi gösterdim.
Ama göğsüme dolan sancı yine geçmedi; az önce bayılarak aldığım elbise bile mutlu etmemişti beni. Sanki bir şey olacaktı.
"Çok çok güzel. Güle güle giy, güzel kızım."
Bana sarıldı, ben de ona.
Sonrası sıradandı; kütüphaneyi kapatıp depoyu topladık, ayrılacak kitapları seçtik.
Kütüphaneyi kapatıp çıkacağımız sırada yağmur yağmaya başladı. Aslında yağmurda ıslanmayı ve yağmur altında gezmeyi çok severdim.
Ama bu yağmur farklı hissettirmişti; sanki babamın beni bıraktığı gün yağan yağmur gibi, ya da Solin'i bulduğum gün yağan yağmur gibi... acı bir hisle yağıyordu.Bulutlar ağlıyordu.
Gece babamı hatırlamam ve uykusuz kalmam yüzündendi büyük ihtimalle bu hissettiklerim, ama işte böyleydi; acı bazen gelir, yüreğe oturur ve gitmezdi; gelmek için sebep de aramazdı.
Tam kütüphaneden çıkacaktık ki Zümrüt abla geri döndü masaya.
"Ah, benim aptal kafam, nasıl da unuttum!"
Eline bir zarf aldı ve bana doğru yürüdü.
"Artık yaşlıyız kızım, her şeyi aklımızda tutamıyoruz," diye söylendi.
Elindeki zarfı bana uzattı. "Bu sana."
Dışında sadece ismim yazıyordu: Lila Karan. İçimdeki sancı daha da büyüdü.
"Kim getirdi ki bunu?"
Hani kötü bir telefon aldığımızda o olayı anlatırken telefon acı acı çaldı deriz. Aslında telefon acı acı çalmaz ama biz öyle anlatırız ya... öyle hissederiz.
Ben de öyle hissediyordum. Ellerim titreyerek zarfı açmaya başladım; bana hiç mektup gelmezdi.
"Bilmiyorum ki yavrum, sen çıktıktan bir süre sonra geldi. Özel kargo dediler."
İçimde anlam veremediğim bir sıkışma hissettim. Derin bir nefes alıp, zarftan çıkan mektuba baktım.
İlk cümleyi okuyunca kalbim duracak gibi hissettim. Nefes almak için kendimi zorladım; ellerim titriyordu.
En üstte yazan giriş cümlesini tekrar tekrar okudum:
"Canım kızıma;
Lila’ma."