21. bölüm / 23
SONSUZ İRTİFA ☁️✈️20.BÖLÜM
Bölümler 23Şu an: 20.BÖLÜM
- 1 Karakter Tanıtımı424 kelime
- 2 1.BÖLÜM ☕️1.042 kelime
- 3 2.BÖLÜM ✨️820 kelime
- 4 3.BÖLÜM 🪐736 kelime
- 5 4.BÖLÜM523 kelime
- 6 5.BÖLÜM975 kelime
- 7 6.BÖLÜM925 kelime
- 8 7.BÖLÜM2.300 kelime
- 9 8.BÖLÜM1.114 kelime
- 10 9.BÖLÜM1.250 kelime
- 11 10.BÖLÜM655 kelime
- 12 11.BÖLÜM516 kelime
- 13 12.BÖLÜM799 kelime
- 14 13.BÖLÜM1.020 kelime
- 15 14.BÖLÜM751 kelime
- 16 15.BÖLÜM743 kelime
- 17 16.BÖLÜM781 kelime
- 18 17.BÖLÜM991 kelime
- 19 18.BÖLÜM1.307 kelime
- 20 19.BÖLÜM2.311 kelime
- 21 20.BÖLÜM1.653 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 21.BÖLÜM1.664 kelime
- 23 22.BÖLÜM1.262 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
23 Nisan ulusal egemenlik ve çocuk bayramımız kutlu olsuuun🎈✨️🇹🇷
20.bölüm sizlerleeee iyi okamalarr🪷
Sabah, üssün düzenli ritmiyle başlamıştı ama Gökçe için hiçbir şey o düzenin içinde değildi. Her şey olması gerektiği gibiydi aslında; koridorlarda yankılanan bot sesleri, sabah brifinginin netliği, masaların üzerindeki kusursuz dosya sıraları… ama onun zihni bunların hiçbirine tam olarak tutunamıyordu.
Önündeki rapora bakıyor, satırları takip ediyordu ama kelimeler zihnine yerleşmeden geçip gidiyordu. Aynı paragrafı fark etmeden tekrar okuduğunda durdu, kalemi elinde hareketsiz kaldı.
Dün gece zihninden çıkmıyordu. Çıkmamayı seçmiş gibiydi hatta. Defne’nin o sakin sesi, “biz eskiden sevgiliydik” derkenki rahatlığı… ve hemen ardından Bora’nın bakışı. O bir saniyelik bakış. Açıklama olmayan ama açıklamadan daha çok şey söyleyen o an. Gökçe istemeden derin bir nefes aldı, sanki içindeki o sıkışıklığı dağıtmak ister gibi. Ardından Eren’in sesi geldi aklına—“bazı şeylerin peşinden gitmelisin.” O cümle, dün geceye ait olmasına rağmen sanki sabahın ortasına taşınmıştı. Gökçe başını hafifçe iki yana salladı. “Saçmalık,” diye geçirdi içinden. “Sadece bir akşamdı.” Ama kendi sesine kendisi bile tam inanmadı.
Kapının çalınmasıyla düşüncelerinden çıktı. Rüya içeri girdiğinde, Gökçe’nin yüzüne baktı ve hiçbir şey söylemeden birkaç saniye onu süzdü. Bu bakış, sıradan bir “günaydın” bakışı değildi; daha çok bir şeyleri çözmeye çalışan, eksik parçayı bulmaya çalışan bir bakıştı.
“İyi misin?” diye sordu sonunda.
Gökçe refleksle “iyiyim” dedi ama sesi düşündüğünden yarım saniye geç çıktı. Bu küçük gecikme bile Rüya’nın dikkatinden kaçmadı. Odaya doğru ilerleyip masanın kenarına yaslandı, kollarını hafifçe çaprazladı.
“Dün akşam,” dedi, sanki konuyu dolandırmayacakmış gibi, “normal geçti mi?”
Gökçe gözlerini dosyadan kaldırdı. “Normaldi.”
Rüya hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme tamamen masum değildi. “Senin ‘normal’ dediğin şeyler genelde hiç normal olmuyor, farkındasın değil mi?”
Gökçe bu sefer gözlerini tamamen ona çevirdi. Birkaç saniye sustu. Sonra, istemeden de olsa konuşmaya başladı. “Eren’le buluştuk,” dedi. “Yemek yedik. Başta… rahattı aslında. Garip bir şekilde rahattı.” Bir an durdu, kelimeleri seçer gibi. “Sonra Bora ve Defne geldi.”
Rüya’nın kaşları hemen kalktı. “Aynı mekânda mı?”
“Evet.” Gökçe’nin sesi bu sefer daha düz, daha kontrollüydü ama içindeki şeyler o kadar düz değildi. “Defne masaya geldi. Oturdu. Sanki… en başından beri oradaymış gibi davrandı.” Dudakları çok hafif gerildi. “Sonra konuşmaya başladı.”
“Ne konuştu?” diye sordu Rüya, bu sefer tamamen odaklanmıştı.
Gökçe gözlerini kısa bir an masaya indirdi. “Önce normal şeyler. Dünle ilgili, uçuşla ilgili… sonra…” Nefes aldı. “Sonra bir anda konuyu kendi geçmişine getirdi.”
Rüya hiç konuşmadı. Bekledi.
“Ve dedi ki…” Gökçe başını kaldırdı, gözleri bu sefer daha netti, “…‘biz eskiden sevgiliydik.’”
Odadaki hava bir anlığına durdu sanki.
Rüya’nın yüzündeki ifade değişti. “Bunu… öylece mi söyledi?”
“Evet.” Gökçe’nin cevabı kısa ve keskindi. “Öylece.”
“Bora?”
Gökçe bu soruda çok hafif duraksadı. “Hiçbir şey demedi.” Sonra ekledi, “Ama bakışı…” Cümlesini tamamlamadı.
Rüya başını hafifçe yana eğdi. “Seni rahatsız etti.”
Gökçe hemen cevap vermedi. Bu sefer kaçmadı ama inkâr da etmedi. “Önemli değil,” dedi sonunda.
Rüya bu cevaba hafifçe güldü. “Gökçe, senin ‘önemli değil’ dediğin şeyler genelde en çok önemli olanlar.”
Gökçe bu sefer gerçekten sustu. Çünkü söyleyecek bir şeyi yoktu.
Rüya biraz daha yaklaştı, sesi yumuşadı ama cümlesi hâlâ netti. “Sana bir şey soracağım,” dedi. “Ve dürüst cevap vereceksin.”
Gökçe kaşını kaldırdı ama itiraz etmedi.
“Bu seni… kıskandırdı mı?”
Cevap anında gelmedi.
Ama gecikmesi… cevaptı.
Rüya hafifçe başını salladı. “Tamam,” dedi. “Cevap vermene gerek yok.”
Gökçe bu sefer derin bir nefes aldı. “Bu konu kapanabilir mi?” dedi.
“Şimdilik,” dedi Rüya. Ama bakışları hâlâ aynı şeyi söylüyordu: bu daha kapanmadı.
Gün ilerledikçe Gökçe kendini işine vermeye çalıştı ama zihni sürekli kayıyordu. Koridorda yürürken bile dikkatini toplamak zorunda kalıyordu; sanki her şey biraz daha bulanıklaşmış gibiydi. Tam bir köşeyi dönerken adımları yavaşladı.
Çünkü karşıdan Bora geliyordu.
Bu sefer kaçış yoktu.
İkisi de durmadı ama adımları aynı anda yavaşladı. Göz göze geldikleri an, Gökçe’nin içinden geçen şey o kadar hızlıydı ki yakalayamadı bile. Yüzü değişmedi.
“Yüzbaşım.”
“Üsteğmenim.”
İki kelime.
Ama o iki kelimenin arasında dün gece vardı.
Gökçe yürümeye devam etti. Bora da öyle. Hiçbiri arkasına bakmadı. Ama o kısa karşılaşma… günün geri kalanını daha da ağırlaştırdı.
Öğleden sonra, bir asker dosyayla geldiğinde Gökçe hâlâ aynı dağınık odakla çalışıyordu. “Üsteğmenim, uçuş onaylandı. Sizin imzanız eksik kaldı,” dediğinde Gökçe başını kaldırdı.
“Onaylandı mı?”
“Aslında herkes imzaladı. Sadece prosedür için…”
Cümlenin geri kalanı önemli değildi.
Gökçe dosyayı aldı. Sayfayı açtı. İmzaları gördü.
Gözü direk Defne'nin evet onayına kaymıştı. Diğerlerinin oyuna bakmadan dosyayı kapattı.
Ayağa kalktığında sandalyenin çıkardığı ses odada gereğinden fazla yankılandı.
Sinirle odasından çıktı. Koridorda yürürken ne yaptığının veya nereye gittiğinin farkında değildi.
Bora’nın odasının kapısını açtığında artık içinde tuttuğu hiçbir şey yoktu.Dışarıdaki düzenli, kontrollü dünya o kapının dışında kalmış gibiydi; içeride ise daha dar, daha yoğun, daha keskin bir alan vardı artık. Bora masanın arkasında oturuyordu ama Gökçe’nin içeri girişindeki o kararlılık, o an bu odada kimin geri adım atmayacağını baştan belli ediyordu.
İçeri girer girmez konuşmaya başladı; sesi kontrollüydü ama altındaki öfke saklanmıyordu.
“Bu uçuş benim onayım olmadan nasıl kabul edildi?”
Bora başını kaldırdı. İlk başta sakindi. Gökçe'nin uzattığı dosyaya göz gezdirdi.
"Toplantı da konuşulduğu gibi. Ben kararsız oy kullandım, Defne ve Eren'de evet oylarını kullanmışlar. Bu yüzden uçuşa izin verilmiş."
Eren'in imzalayacağı aklına bile gelmeyen Gökçe şoka uğramıştı. Dosyayı Bora'dan alıp tekrar baktı.
“Ben bunu görmedim.”
Bora’nın bakışları o anda değişti. Bu bir açıklama anı olmaktan çıktı.
“Görmedin,” diye tekrarladı.
Sonra yavaşça ayağa kalktı.
Masasından kalkıp Gökçe'nin karşısına geçti. Aralarındaki mesafe birkaç adımda kapandı. Artık konuşma masa üzerinden değil, doğrudan karşı karşıyaydı.
“Yapma Gökçe,” dedi daha alçak bir sesle. “Sen burada tanıdığım en dikkatli insansın.”
Bir adım daha attı.
“Böyle bir şeyi görmemiş olamazsın.”
Kısa bir süre dursa da bakışlarını gözlerinden ayırmadı.
“Yoksa aklın şu mahvolan yemeğinde mi?”
Bora bu sefer ne söylediğinin farkındaydı. Açıkça meydan okuyordu.
Gökçe bu meydan okumayı kabul etti ve hemen karşılık verdi.
“Eminim konunun bu olmadığını siz de biliyorsunuzdur, Yüzbaşım. Ama yaptığınız davranışın ne kadar yanlış olduğunun da farkındasınızdır diye umuyorum.
Bora’nın çenesi sıkıldı. Bu artık sadece bir savunma değildi.
“Fikir Defne’nindi, ama ne de olsa iş yerindeki arkadaşlarımızla aramızda biraz mesafe olmalı… değil mi?”
Gökçe’nin gözleri daraldı. Bu sefer o da bir adım attı. Mesafe artık yok denecek kadar azdı.
“Mesafe?” dedi yavaşça.
Bir saniye durdu.
“Sizin Yüzbaşı Defne ile aranızda olan mesafe mi?”
Bora geri çekilmedi.
“Ben en azından sınırlarımı koruyabiliyorum, Gökçe.”
Bu cümle savunma gibi başladı.
Ama değildi.
Gökçe hemen yaklaştı. Artık gerçekten nefes mesafesindeydiler.
“Gerçekten mi?” dedi.
Gözlerini kaçırmadı.
“Çünkü dışarıdan hiç öyle gözükmüyor.”
Bora’nın sesi bu sefer sertleşti.
“En azından ben… koridorda gülüşmüyorum.”
Cümle keskin bir şekilde indi.
Gökçe’nin yüzü anında değişti.
“Haddinizi aşıyorsunuz, Yüzbaşım.”
“Niye?” dedi Bora, bir adım daha yaklaşarak.
“Gayet de mutlu gözüküyordun.”
Gökçe’nin gözlerinde bir parıltı belirdi.
“Eski sevgilisiyle aynı üste olan ben değilim.”
Bora’nın bakışları sabitlendi. Bu sefer gerçekten sustu.
Sonra çok alçak bir sesle konuştu.
“Vay,” dedi. “Madem içimizi döküyoruz…”
Başını çok hafif eğdi.
“O zaman ben de kapı dinlemiyorum.”
Gökçe’nin nefesi sertleşti. Bora'nın o gün kendisini gördüğünü farketmemişti bile. Düşüncelerinden sıyrılıp kendini toparladı.
“Ben kapı falan dinlemedim,” dedi hemen.
Sesi bu sefer daha hızlıydı.
“O gün dosyaları getirecektim. Sonra Defne—”
“Yüzbaşı Defne’yi görünce dosyaları bırakıp çıktım.”
Bakışlarını kaçırmadı.
“Yoksa sizi görmeye meraklı değilim.”
Bora’nın bakışları daha da sertleşti.
Ama sesi… daha düşüktü.
“Peki,” dedi yavaşça.
“Sen her gün Eren’le görünürken…”
“Bunu izlemekten keyif aldığımı mı sanıyorsun?”
Bu bir itiraf değildi.
Ama saklanmamıştı.
Gökçe’nin sesi bu sefer daha soğuktu.
“Ne dersen de.”
“Ne senin özel hayatın beni… ne de benim özel hayatım seni ilgilendirir.”
Durmadı.
“Ayrıca sen arana Defne’yle ne kadar mesafe koyarsan…”
Nefes aldı.
“Ben de iş arkadaşlarımla o kadar mesafe koyarım.”
“Bu işler böyle.”
Sessizlik.
Ama bu sefer ağır bir sessizlik.
Bora başını çok yavaş kaldırdı.
Gözleri hâlâ ondandı.
“Bu işler böyle…” diye tekrarladı.
Bir adım daha attı.
Artık tamamen karşısındaydı.
“Son sözün bu mu yani?”
Gökçe hiç düşünmedi.
“Evet.”
Kesin.
Geri dönüşsüz.
Bora’nın bakışları değişti.
Bu sefer kontrol yoktu.
“Peki,” dedi alçak bir sesle,
“Benim son sözümü duymak ister misin?”
Gökçe’nin dudakları aralandı.
“Büyük bi—”
Cümle yarım kaldı.
Gökçe’nin dudaklarından çıkan o son hece, aralarında asılı kaldı ama devamı gelmedi. Çünkü o an, Bora’nın bakışları değişti. Bir anda. Sertliğini kaybetmedi… ama yönünü değiştirdi.
Aşağı kaydı.
Bir saniyeliğine.
Gökçe’nin dudaklarına.
Gökçe bunu fark etti.
Ve geri çekilmedi.
İşte o an, ikisinin de durabileceği son yerdi.
Kimse durmadı.
Aralarındaki o ince mesafe, fark edilmeden kapandı. Ne bir karar verildi, ne de bir uyarı geldi. Sanki o tartışma, o gerginlik… onları zaten o noktaya sürüklemişti.
Gökçe’nin nefesi bir an takıldı.
Bora’nın eli, refleks gibi, onun beline değdiğinde artık geri dönüş yoktu.
Ve sonra o gerginlik, kelimelerle taşınamayacak bir şeye dönüştü.
Sertti.
Beklenmedik değildi… ama kontrolsüzdü.
Gökçe ilk anda donup kalmadı.
Aksine—karşılık verdi.
Bu, birinin başlatıp diğerinin kabul ettiği bir an değildi.
İkisi de içindeydi.
Gökçe’nin parmakları Bora’nın üniformasına tutunduğunda, o anın geçici olmadığını ikisi de anladı. Bu bir “yanlışlık” değildi. Bastırılmış ne varsa… hepsi aynı anda yüzeye çıkmıştı.
Zaman tamamen kaydı.
Nefesler hızlandı.
Ama kimse geri çekilmedi.
Geri çekilmek istemediler.
Ta ki—
Nefesleri gerçekten yetmemeye başlayana kadar.
İlk kopuş o yüzden oldu.
İsteyerek değil.
Mecburen.
Gökçe bir anda hafifçe geri çekildiğinde, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Nefes almaya çalıştı, ama birkaç saniye boyunca düzgün bir ritim yakalayamadı.
Bora da farklı değildi.
Ama o hâlâ yerinden kıpırdamamıştı.
Aralarında hâlâ neredeyse hiç mesafe yoktu ama o an, her şey geri dönülmez bir şekilde değişmişti. Gökçe’nin nefesi düzensizdi; göğsü hızla inip kalkarken birkaç saniye boyunca ritmini toparlayamadı. Gözleri Bora’nın gözlerinde kaldı, kaçmadı bu sefer ama o bakışın içinde az önce olan şeyin ağırlığı, inkâr edilemeyecek kadar açıktı. Bir an daha öyle kalırsa kontrolünü tamamen kaybedeceğini hissedince kendini zorla topladı; omuzlarını dikleştirdi, yüzündeki ifadeyi yeniden kurdu, sesi geri geldiğinde ise az önceki kırılmanın izlerini saklayacak kadar kontrollüydü.
“Sanırım benim gitmem gerekiyor,” dedi. Bu bir karar gibi duyuluyordu ama aslında bir zorunluluktu. Cevap beklemedi. Bekleyemezdi. Döndü ve kapıya doğru yürüdü; adımları kararlıydı ama içinde hâlâ dağılmamış bir şeyler vardı. Kapıyı açıp çıktığında arkasına bakmadı, çünkü bakarsa kalacağını biliyordu.
Kapı kapandığında odada kalan şey basit bir sessizlik değildi; kontrolünü kaybetmiş iki insanın geride bıraktığı o yoğun, ağır ve artık inkâr edilemeyecek gerçekti.
20.BÖLÜMÜN SONU
Eee nasıl buldunuz bölümü 🫣 ? Yorum yapmayı ve beğenmeyi unutmayın...
Diğer bölümlerde görüşmek üzere🎡
Bölüm etkileşimi
