3. bölüm · SON TRAMVAYDAKİ ADAM

Son tramvaydaki adam bölüm 3

Mehmet Şerif

Bölüm 3 – Galata’nın gölgesinde
Yağmur hız kesmiyordu. İstiklal’in yukarısına doğru yürürken ayakkabılarımız ıslak kaldırımda “çat çat” sesler çıkarıyordu. Leyla’nın adımları benimkinden biraz daha kısa, biraz daha tereddütlüydü. Sanki her adımda “Durup geri döneyim mi?” diye soruyordu kendi kendine.
Karaköy’e inen yokuşu geçtik, Galata Kulesi’nin silueti karşımıza çıktı. Gece ışıkları altında kule, her zamanki gibi biraz eğri, biraz yalnız duruyordu. Tıpkı biz gibi.
Bir bank bulduk, denize bakan o eski tahta banklardan. Oturduk. Aramızda yine bir kol boyu mesafe. Yağmur bankın üstündeki tente sayesinde az da olsa kesiliyordu.
“Neden gittin o zaman?” diye sordum sonunda. Yedi yıldır içimde tuttuğum soru buydu. Kelimeler ağzımdan çıkarken boğazım yanıyordu.
Leyla derin bir nefes aldı.
“Çünkü korktum,” dedi. “Senden değil. Kendimden. Seninle olunca… çok iyiydim. Çok huzurluydum. Ve bu beni korkuttu. Çünkü bildiğim tek şey, iyi şeylerin bittiğiydi. Annem, babam, ilk aşkım… Hepsi gitti. Senin de gideceğini düşündüm. O yüzden ben gittim önce. Kendimi korumak için.”
Güldüm. Acı bir gülüş.
“Yani beni terk ettin ki ben seni terk etmeyeyim mi? Mantıklı.”
“Değil,” dedi usulca. “Aptallıktı. Ama o zaman mantıklı geliyordu.”
Cebinden bir sigara çıkardı. Yakmadı, sadece parmaklarının arasında çevirdi. Eski alışkanlık.
“Peki şimdi?” dedim. “Neden döndün? Gerçek sebebi söyle.”
Uzun süre sustu. Denizin üstünde martılar çığlık atıyordu. Galata Köprüsü’nün ışıklarının yansıması dalgalarda kırılıyordu.
“Çünkü başka bir şehirde, başka bir tramvayda, başka bir fotoğraf buldum,” dedi. “Ama o fotoğraftaki adam sen değildin. Ve o gülüş… benim değildi. Anladım ki, aradığım şey dışarıda yoktu. İçerideydi. Ve sen… sen hâlâ oradaydın.”
Elini uzattı. Bu sefer ben tuttum. Parmakları buz gibiydi ama titremiyordu artık.
“Affetmek zorunda değilsin,” dedi. “Sadece… bir şans daha isterim. Küçük bir şans. Bir kahve içmek. Bir tramvaya daha binmek. Belki.”
Fotoğrafı cebimden çıkarıp ikiye katladım, sonra açtım. Martılar hâlâ oradaydı. Gülüş hâlâ oradaydı.
“Kahve içebiliriz,” dedim. “Ama bir şartla.”
“Neymiş?”
“Bu sefer son tramvayı kaçırmayalım.”
Gülümsedi. Eski gülümsemesine yakındı bu sefer. Kırık ayna biraz onarılmış gibi.
Kalktık. Yağmur hafiflemişti. Galata Kulesi’nin altında, ıslak kaldırımda yan yana yürümeye başladık.
Ne olacaktı bilmiyordum. Belki yarın yine giderdi. Belki ben giderdim.
Ama o gece, İstanbul’un nemli sokaklarında, yedi yılın yükü omuzlarımızdan kayıyordu.
Ve martılar, sanki bizim için şarkı söylüyordu.