1. bölüm · SON TRAMVAYDAKİ ADAM
Son tramvaydaki adam bölüm 1
Bölüm 1 – Kadıköy’den Taksim’e son sefer
Saat 01:47.
Kadıköy’ün son tramvayı İstiklal’e doğru ağır ağır tırmanırken raylardan çıkan çığlık benzeri bir ses vardı ki, yıllardır aynı seste aynı acıyı duyuyordu sanki. Vagon neredeyse bomboştu. Sadece üç yolcu:
Ön koltukta uyuyan delivery çantası hâlâ sırtında bir çocuk,
Ortada cam kenarında oturan, elinde buruşuk bir fatura tutan kırklı yaşlarında bir adam (yani ben),
Ve en arka koltukta, yüzü görünmeyen, sadece siyah paltosu ve sigara kokusuyla var olan biri.
Tramvay Tünel’e yaklaştıkça ışıklar titremeye başladı. Beyoğlu’nun neonları camdan yansıyıp yüzüme vuruyordu; kırmızı, mavi, sonra yine kırmızı. Sanki kalbim neonla çalışıyor da biri fişi çekip takıyordu sürekli.
Cebimden çıkardığım şey telefon değildi.
Eski bir fotoğraf.
Kenarları kıvrılmış, üstünde parmak izi lekeleri kalmış.
Kadın gülüyor, arkasında martılar, Galata Kulesi hafif bulanık.
Fotoğrafın arkasında benim el yazımla tek satır:
“Unutma, bu gülüşü geri getiremezsen dönme.”
Tramvay tam Taksim’e girerken fren yaptı.
Ani bir sarsıntı.
Uyuyan çocuk yere düştü, çantası açıldı, içinden boş yemek kutuları saçıldı.
Ortadaki adam (ben) fotoğrafı cebine geri koyarken arkadaki siyah paltolu kişi ilk kez konuştu. Sesi boğuk, ama tuhaf şekilde tanıdık.
“Sen hâlâ o fotoğrafı taşıyorsun ha?”
Başımı çevirdim.
Yüzü hâlâ gölgede.
Ama o ses…
Yedi yıl önce son kez duyduğum ses.
Tramvay kapısı açıldı.
Taksim’in soğuk rüzgârı içeri doldu.
Siyah paltolu kalktı, yavaşça yanıma geldi.
Işık yüzüne vurduğunda gördüm:
Aynı gözler.
Aynı dudak kıvrımı.
Ama yanaklarında yorgunluk, göz altlarında morluklar, saçlarında gri teller.
“Merhaba Efe,” dedi.
“Ben döndüm.”
Tramvay beklemiyordu.
Kapılar kapandı.
Motor homurdandı.
Ve biz, son tramvayın içinde, yedi yılın ağırlığıyla birbirimize bakakaldık.
