SON SANRI kitap kapağı

2. bölüm / 2

SON SANRI

Prosedür

Vaveyla Yazarı: İlay Yz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: Prosedür

Tecrit bloğunun ağır çelik kapısı arkamdan kapandığında çıkan o tok ses, zihnimde yankılanmaya devam ediyordu. Koridorun buz gibi havası yüzüme çarptı ama içimdeki o huzursuzluk duygusunu silmeye yetmedi. Asansöre doğru yürürken tavan köşelerindeki siyah kameraların lenslerini fark ettim; adımlarımı hızlandırmamaya çalışarak kabine bindim.
Zihnimde Çağan Soykan’ın o yorgun ama bir o kadar da dik bakışları dönüp duruyordu.
Dosyasında yazan "şizofrenik hezeyanlar, dış dünyayla bağın kopması ve ağır savunmalar" tanımı, seans odasında yaşadıklarımızla birebir örtüşüyordu. Adam açıkça etraftaki herkesin bir komplo kurduğuna, benden önceki doktorun ortadan kaldırıldığına inanıyordu. Üniversitede okuduğumuz vaka analizlerinde bunun tam karşılığı vardı: Kötülük görme sanrıları.
Asansör zemin katta açıldığında derin bir nefes aldım. Kendi kendime tekrarlayıp duruyordum: Sakin ol Ayça. O bir hasta. Ağır kimyasalların ve tecrit izolasyonunun yarattığı zihinsel kırılmalar bunlar. Sana anlattığı o komplo hikayeleri de bu hastalığın en yaygın dışavurumu.
Yine de... İçimdeki o küçük, pürüzlü ses tamamen susmuyordu.
Vedat’ın benden önceki doktorun dosyalarını "özel sebeplerle arşivin derinliklerine kaldırdık" diyerek vermemesi, medikal dozajların olağandışı yüksekliği... Bunlar tıbbi bir gizlilikten ziyade, hastanenin idari aşamasındaki bürokratik sakıncalar gibi duruyordu. Acaba Kuzguntepe, hastalarını iyileştirmekten çok, onları dış dünyadan tamamen izole ederek hukuki ve ticari bir vesayet altına mı alıyordu?
Odama çekilip masanın başına oturduğumda, bu düşüncelerle sabaha kadar boğuştum. Elimdeki ajandaya durumu tamamen mesleki bir gözle kaydettim:“Hasta No: 404, yoğun perseküsyon sanrısı sergiliyor. Kurumun önceki personeli hakkında gerçek dışı senaryolar üretiyor. Tedavi protokolüne karşı direnci yüksek. Ancak ilaç dozlarının hastanın bilişsel esnekliğini tamamen yok ettiği kanaatindeyim; dozlar gözden geçirilmeli.”
Ertesi gün, öğleden sonra saat 14:00’te tecrit bloğunun kapısına yeniden geldiğimde, içimde hem bir hekimin merakı hem de tarifsiz bir gerginlik vardı.
Güvenlik kapıyı açtı. İçerideki aynı loşluk, aynı dondurucu sessizlik... Çağan, metal masanın başında yine aynı sönük postürle oturuyordu. Kapı arkamdan kilitlendiğinde ses çıkarmadan karşıdaki sandalyeye yerleştim.
"Merhaba, Çağan," dedim, olabildiğince yumuşak ve güven veren bir ses tonuyla. "Bugün kendini nasıl hissediyorsun? Dün söylediklerin üzerine biraz düşündüm."
Dakikalarca tepki vermedi. Sadece havalandırmanın uğultusu duyuldu. Nihayet başını yavaşça kaldırdığında, gözlerindeki o yorgun pusun arkasındaki öfkeyi ve çaresizliği gördüm.
Çağan acı bir şekilde gülümsedi. Dudakları çatlamıştı. "Üzerinde düşündün mü doktor?" dedi, kısık ama alaycı bir sesle. "Ne buldun tıbbi kitaplarında? 'Ağır şizofren, gerçeklikten tamamen kopmuş, etrafa iftira atıyor' mu yazıyor dosyamda?"
"Böyle düşünmüyorum, Çağan," dedim sakince, mesleki mesafemi koruyarak. "Ama bana anlattıkların... Benden önceki hekimin kaza geçirdiği iddiası veya buranın bir 'öğütücü' olduğu düşüncesi... Bunların tıbbi olarak birer paranoyak savunma mekanizması olabileceğini görmen gerekiyor. Hastalığın seni buna inandırıyor."
Çağan’ın yüzündeki o alaycı ifade anında yok oldu. Öne doğru hamle yapmak istedi ama bileklerindeki çelik kelepçeler metal masaya çarparak sert bir şıngırtı çıkardı. Gözlerini dikti ve sanki aklımı okumaya çalışıyormuş gibi derin bir nefes aldı:
"Sen gerçekten inanmak istemiyorsun, değil mi?" dedi, fısıltıyla karışık bir öfkeyle. "Aklı başında, taze mezun, parlak bir doktorsun. Sana buranın lüks bir klinik olmadığını, insanları sessizce yok ettikleri bir mekan olduğunu söylüyorum; sen bana 'hastalık' diyorsun. Benden önceki doktor Kerem de senin gibi buraya ilk geldiğinde her şeyin 'tıbbi protokol' olduğuna inanıyordu. Ne zaman ki hastaların hesaplarındaki imza yetkilerinin hastane yönetimcilerine devredildiğini fark etti... o zaman aklı başına geldi. Ama çok geç kalmıştı."
Kalbim hızla çarptı. Adamın inancı o kadar katı ve derindi ki, söylediklerinin birer sanrı olduğuna inandırmaya çalışmak bile bazen duvara karşı konuşmak gibi hissettiriyordu. Paranoyası o kadar üst düzeydeydi ki, etraftaki her şeyi bir komploya yoruyordu.
"Çağan, bana kanıtsız iddialarla geliyorsun," dedim, otoriter ama merhametli kalmaya çalışan sesimle. "Eğer bir haksızlık olduğunu düşünüyorsan, bunu seninle tıbbi yollarla çözebiliriz. Ama önce ilaçlarını düzenli almalı ve bu... komplo teorilerini bir kenara bırakmalısın."
Çağan başını iki yana salladı. Gözlerinde hayal kırıklığına benzer bir gölge dolaştı; ardından sessizliğe gömüldü. Sanki benim de bu sistemin bir parçası olduğuma, ya da en azından o duvarların gerçeği göremeyecek kadar kör olduğuma ikna olmuş gibiti.
Tam o sırada, odanın dışındaki koridordan gelen sert bot sesleri ve kapıya vurulan metalik darbe seansın bittiğini haber verdi.
Yerimden kalkarken içimde çözemediğim bir ağırlık vardı. Çağan’ın akli dengesini yitirmiş, ağır sanrılar gören bir hasta olduğuna emindim; ama o an gözlerindeki o inanç, içimde inceden inceye bir şüphe tohumunun filizlenmesine engel olamıyordu.
Dışarı çıkıp kapı arkamdan kilitlendiğinde, o buz gibi koridorda kendi kendime fısıldadım: Sadece bir paranoya... Sadece ağır bir vakadan ibaret.
Kuzguntepe’nin dondurucu koridorlarında saat kavramı anlamını yitirmişti. Gündüz ile geceyi ayıran tek şey, tavanlardaki floresanların renginin soluk sarıdan hastalıklı bir griye dönmesiydi. İkinci seansın üzerinden birkaç saat geçmiş olmasına rağmen, Çağan Soykan’ın sarf ettiği o sert kelimeler zihnimde yankılanmaya devam ediyordu.
“Seni buraya sırf bu yüzden getirdiler...”
Ona hâlâ ağır bir perseküsyon sanrısı, gerçeklikten kopuk bir zihinsel savunma mekanizması olarak bakıyordum; ancak medikal protokollerdeki o açıklanamaz gariplikler ve Dr. Vedat’ın her adımı kısıtlayan, ketum tavrı içimdeki huzursuzluğu körüklüyordu. Akşamüstü idari ofiste dosyaları incelerken, gece protokolü listesine gözüm çarptı. Tecrit bloğundaki hastaların akşam antipsikotik dozlarının dağıtımı, standart prosedür gereği nöbetçi hemşireler tarafından yapılıyordu.
Ancak içimdeki o inatçı dürtü, medikal verileri bizzat yerinde gözlemlemem gerekti fısıldıyordu. Sadece profesyonel bir merak, diye teselli ettim kendimi. İlacın hastanın bilişsel tepkileri üzerindeki etkisini doğrudan görmek, bir psikiyatrist olarak en doğal hakkım.
Saat 21:00’i gösterdiğinde, ana hemşirelik bankosuna yöneldim. Nöbetçi hemşire Selma, elindeki küçük çelik tepsiyi hazırlıyordu. Tepsia nın üzerinde iki adet ağır antipsikotik hap ve plastik bir bardak su duruyordu.
"Akşam dozu mu?" diye sordum, sesimi olabildiğince olağan tutarak.
Hemşire Selma başını salladı, yüzünde her zamanki o mesafeli ifade vardı. "Evet, doktor hanım. 404 numaralı vakanın akşam protokolü. Birazdan güvenlik eşliğinde aşağı indireceğiz."
Tepsiyi uzatmak üzereydi ki, elimi uzatıp çelik tepsiyi kavradım. "Bugün tecrit bloğundaki kontrolü ben yapacağım, Selma," dedim. "İlacı ben bizzat vereceğim."
Hemşirenin elleri bir an havada kaldı. Kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı; gözlerinde anlık bir tedirginlik parladı. "Ama... Ayça hanım, protokol gereği bu hemşirelerin görevidir. Üstelik tecrit bloğuna tek başına..."
"Güvenlik görevlisi dışarıda kapıyı açacak zaten, prosedür dışına çıkmıyoruz Selma. Sadece hastanın ilaç alımı sırasındaki motor tepkilerini yakından gözlemlemek istiyorum." Sesimdeki otoriter ton, kadının itiraz etmesini engelledi. Selma tereddütle başını sallayıp tepsiyi bıraktı.
Çelik tepsiyi ellerimde tutarak zemin kata inen asansöre yöneldim. Kalbim göğüs kafesimde, az önce aldığım bu anlık kural ihlalinin gerginliğiyle hızla çarpıyordu. Bir psikiyatrist olarak ilk defa rutin sınırların dışına çıkıyordum.
Asansör tecrit katında durduğunda, havadaki o ağır küf ve demir kokusu yüzüme çarptı. Koridorun ortasında dikilen nöbetçi güvenlik görevlisi beni elinde tepsiyle görünce şaşırarak kaşlarını çattı.
"Doktor hanım? Bu saatte burada ne arıyorsunuz? Ve o tepsi..."
"Akşam protokolü bende, görevli," dedim, sesime vermeye çalıştığım sahte bir sakinlikle. "Kapıyı açın."
Güvenlik görevlisi başını sallayıp anahtar kartını okuttu ve şifreyi tuşladı. Ağır çelik kapı hidrolik bir sesle açıldı. İçerideki loş, dondurucu hava üzerime akın etti. Tavan köşesindeki siyah kamera lensinin kırmızı ışığı yanıp sönüyordu.
Çağan, metal masanın başında her zamanki gibi başı öne eğik oturuyordu. Üzerindeki gri üniforma omuzlarından sarkıyor, bileklerindeki kelepçeler masaya hafifçe sürtünüyordu. Kapının açıl sesine rağmen başını kaldırmadı; dış dünyayla bağını tamamen koparmış gibi görünüyordu.
Adımlarımın yankısıyla masaya yaklaştım. Çelik tepsiyi gürültü yapmamaya özen göstererek masanın üzerine bıraktım.
"Çağan," dedim, yumuşak ama mesafeli bir tonla. "Akşam dozu."
Çağan yavaşça başını kaldırdı. Gözleri uykusuzluktan kızarmış, yüz hatları gerilmişti. Çelik tepsideki o beyaz, büyük haplara baktı; ardından yavaşça başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Dudaklarında acı, neredeyse alaycı bir gülümseme belirdi.
"Demek bugün nöbeti devraldın doktor..." dedi, kısık ve çatallı bir sesle. "Hemşirelerin yapması gereken kirli işleri bizzat üstlenecek kadar mı meraklısın bu hücreye?"
"Bu kirli bir iş değil, Çağan, tedavi protokolü," dedim, tepsiden hapları ve su bardağını ona doğru uzatarak. "İlaçlarını almalısın. Zihnini toparlamanın ve bu... düşüncelerden kurtulmanın tek yolu bu."
Çağan başını iki yana salladı. Derin bir nefes aldı; gözlerinde aniden tehlikeli bir parıltı belirdi. Bileklerindeki zincirler masaya çarptı. "Sen hâlâ anlamıyorsun, değil mi?" diye fısıldadı, öne doğru hafifçe eğilerek. "O haplar zihnimi toparlamak için değil, doktor... Beni tamamen silmek, dilsiz ve iradesiz bir gölgeye çevirmek için veriliyor. Beni her gün biraz daha öldürüyorlar."
"Çağan, zorluk çıkarma," dedim, sesimdeki sabrın tükendiğini hissederek. "İlaçları iç, aksi takdirde güvenlik protokolünü devreye sokmak zorunda kalırım."
Çağan uzun süre gözlerimin içine baktı. Gözlerinde, sisteme karşı duyduğu o derin öfke ile çaresizlik savaşıyordu. Nihayet derin bir iç çekip ellerini uzattı. Hapları avucuma bırakmama izin verdi, ardından plastik bardaktaki suyu alıp içti ve hapları yutmuş gibi başını arkaya attı.
Hapları yuttuğundan emin olmak için birkaç saniye bekledim. Tam tepsiyi alıp geri çekilecektim ki, göz ucuyla Çağan’ın yutkunma hareketini yapmadığını, dilini ve yanağını hafifçe şişirerek hapları ağzının sol tarafında, yanağının arasına sıkıştırdığını fark ettim!
Kan damarlarımda buz gibi bir su akmış gibi hissettim. İlaçları içiyor gibi görünerek yutmamış, daha sonra tükürmek ya da saklamak için yanağında tutuyordu.
"Çağan..." dedim sesimdeki ani şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Ağzını aç. Hapları yuttuğunu görmek zorundayım."
Çağan, yakalandığını anladığı an ani bir hamleyle başını kaldırdı. Gözlerinde inatçı bir ateş yandı. "Beni öldüremeyeceksin, doktor..." diye fısıldadı.
Tam o sırada, tecrit odasının dışındaki ağır çelik kapı gürültüyle ardına kadar açıldı!
Kapının eşiğinde, yüz hatları buz gibi sertleşmiş olan doktor Vedat dikiliyordu. Arkasında iki siyah takım elbiseli güvenlik görevlisiyle birlikte içeri adım attı. Odadaki hava bir anda tamamen kesildi.
Doktor Vedat’ın bakışları masanın üzerindeki boş su bardağına, ardından elimdeki çelik tepsiye ve son olarak Çağan’ın yanağındaki şişliğe kaydı. Yüzündeki o sahte, mesafeli tebessüm tamamen yok olmuştu; yerine korkutucu, buz gibi bir otorite gelmişti.
"Bu da ne demek oluyor, Ayça?" dedi, sesi o soğuk koridorda metal gibi çınlayarak. "Sana buranın kurallarını açıkça anlatmıştım. İlaç dağıtımı senin yetki alanında değil. Üstelik... hastanın ilacı yutmadığını görebiliyorum."
Kalbim boğazımda atıyordu. Yakalanmıştım. Hem kural ihlali yapmıştım hem de içerideki o tehlikeli gerçeğin tam ortasına düşmüştüm.

----------------
Buraya kadar okuduğunuz için ve destekleriniz için teşekkür ederim 🩶

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

20okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18