2. bölüm / 3
SON BİR ON BİR"Atropos'tan Öncesi"
Bölümler 3Şu an: "Atropos'tan Öncesi"
- 1 SON BİR ON BİR292 kelime
- 2 "Atropos'tan Öncesi"6.972 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 1.Bölüm: "Cennetten Kovulan Meleklerin Çocukları"7.027 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
SON BİR ON BİR
How Villians Are Made, Madalen Duke
God's Gonna Cut You Down, Johnny Cash
Sanremo,İtalya
17 Aralık 1997
Bu bir başlangıç değil.
"Başlangıç değilse ne o zaman?" diye düşündünüz değil mi?
Sorduğunuz sorunun cevabını merak ettiğiniz anda hepiniz kader ipinin ölçüsü çoktan alınmış oldu zaten.
Her ruh, bu dünyaya üç kapıdan geçerek gelir: doğumun kapısını aralar, yaşamın dar koridorundan geçer ve son olarak ölümün karanlık eşiğinde kapana kısılır. Her kapının bekçisi vardır; kimse yalnız dengede kalamaz kendi kader ipinin üzerinde.
Doğumda bir el dokunur omzunuza,
yaşamda bir el yön verir yolunuza,
ölümdeyse bir fısıltı çağırır sizi karanlığa.
Yunan mitolojisi bu döngüyü üç kız kardeşe bağlar: Clotho, hayat ipini örer.
Lachesis, ipliğin ne kadar dayanacağını belirler.Atropos ise, zamanı dolduğunda ipi keser ve sessizlik yeryüzüne iner.
Üç moirai denir bu üç kız kardeşe ,hayatın iskeletidir onlar.
Atropos'un işi bittiğinde insan oğlunun da işi biter mesela.Ömrünüzün kaderi iskeletlerinizdir çünkü.
İnsanın ipi yakıldığında bütün sorumlulukları omuzlarından alınır,boynuma geçirilen bütün urganlar gevşetilir,ayaklarına takılan bütün prangalar kopar.Çünkü artık işe yaramaz bir cesetten ibarettir ve onu hapis tutmanın hiçbir anlamı yoktur.
Aynı kader çizginizin sizden yıllar önce kömür kadar kara bir kalemle çizildiğine inanmamanın hiçbir anlamı olmayacağı gibi.
Ama Yunan mitolojisinin hesaba katmadığı bir şey vardı.Sadece insan ömrünün işleyişinin değil de, insan oğlunun kendisinin de bu üç kız kardeşe benzeyebileceği.
Yunan mitolojisinin öngeremediği gibi bazıları da bu üç tanrıçanın sadece efsanevi bir hikayeden ibaret olduğunu söyler.
Ama bu hikâyede... onların nefesi hâlâ ensenizde.
İki arkadaşıyla birlikte tekdüze birhayat sürüp beş parasız şekilde üniversite okurken şuan bulunduğu hayatın içine atılabileceği aklının ucundan bile geçmezdi.
Ama şu an buradaydı ve önemli olanda buydu.
Aslında...önemli olan burada olması değil,burada kalabilmesiydi.
Genç adam o dönem kendini ve kendisinin başlangıcı olduğu oluşumunu, içinde bulunduğu sistemde ayakta tutmaya ve git gide yükseltmeye çalışıyordu. Ve başarıyordu da. Daha altı sene önce kucağına aldığı, varis olarak öne sunduğu bir oğlu vardı ve kendisinin elde ettiği üstün başarılarla birlikte ülkenin en güçlü oluşumunun başıydı.
Altında ki siyah Jaguar ile birlikte hızını yol akmaya devam ederken arttırarak gidiyordu ve sağ koltukta oturan eşiyle kucağında ki oğlunu korkuttuğunun farkında değildi.Kafasında düşünüp durduğu ve içinden çıkamadıkları omuzlarına çok ağır bir yüktü ve stresini bir şekilde atmak zorundaydı.
Eşinin kolları arasında git gide küçülen oğluna bir saniyeliğine döndüğünde hem eşinin hem de oğlunun korku dolu yeşil gözlerinin ona kitlendiğini gördü.Aynı annesine benziyordu Viran, oldukça yakışıklı ve kurnaz bir çocuktu.Zekasını nerede ve nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu bu yaşına rağmen.Çünkü onu öyle yetiştirmişti.
Boğazını temizledikten sonra geniş,gümüş bir saat takılı olan bileğine göz attı ve en fazla üç dakika sonra ona atılan konumda olması gerektiğini fark etti. Aynı elini bu sefer eşinin kucağında oturan oğlunun bir bacağına atıp yalancı bir şefkatle önce sıkıp daha sonra okşadı. "Oğlum," dedi kalın sesiyle. "Korktun mu?"
"Hıhı..." diye onayladı onu küçük çocuk.Kırgın çıkan sesinden bile belliydi çok korktuğu.Cılız sesinin duyulmasıyla birlikte eşi oğluna daha sıkı sardı kollarını.Bir yandan da ince uzun parmaklı elleriyle kucağında ki çocuğun yumuşak saçlarını okşuyordu genç kadın.
"Yavaş sür şunu," dedi genç kadın artık dayanamayarak.Kocasının bu şekilde süregelen düşüncesiz davranışlarından nefret ediyordu.Oğullarının yüksek hızdan korktuğunu kendisi de çok iyi biliyordu ama umursamayarak aynı şeyi yapmaya devam ediyordu. "Korkuyor, görmüyor musun?"
Genç adamın, eşinin bu sitemine karşılık vereceği cevap sadece ters ve soğuk bir bakış oldu.
Ve hızı arttırarak devam etti.
"Dio, dammi la forza...(Tanrım,bana güç ver.)" diye soludu genç kadın artık pes etmişcesine.Derince verdiği nefesten sonra oğlunun korkusunu bir nebze almak istercesine bebek kumralı saçlarının arasına bastırdı dudaklarını.Eğilip kulağına fısıldadı. "İyi misin,anneciğim?"
Oğlunun zümrüt yeşili gözleri, yanağını genç kadının göğsünden ayırıp kafasını kaldırdığında onunkilerle buluştu ve yüzünde oluşan gülümsemeyi engelleyemedi.Her ne olursa olsun oğlu onun canından ötesiydi.Onun için canını feda ederdi.
"İyiyim, anne." diye onun gibi fısıldayarak cevapladı, Viran. Annesinin kucağında debelenip önce minik ellerini annesinin omuzlarına yasladı. Ellerinden güç alarak annesinin yüzüne yaklaştığında yanağına uzun ve sesli bir öpücük bıraktı. Oğlunun sımsıcak ve güvende hissettiren dudaklarını yanağında hissetmek bile genç yaşta anne olmuş o perişan ve kırık kadın için çok değerliydi.
"Oğlum...her şeyim," diye fısıldayarak daha sıkı sarıldı oğluna.
Kocası tarafından alacakları cevap yine ve yeniden yan taraftan atılmış soğuk,keskin,sevgisiz bir bakıştı.
Genç adam için itibarı ve gücü her şeyden daha önemliydi. Ama her şeyden. Ailesinden bile.
Ailesi bile gücüne güç katmak için yok muydu yanında?
Arabanın içinde yankılanan zil sesi arabadan geliyordu.Telefonu bluetooth ile arabaya bağlanmıştı ve telefonuna gelen aramalar arabanın geniş ekranında görünüyordu.
"Yine ne var, amına koyduklarım ya?" diye söylenerek kafasını direksiyondan kaldırdı ve arabanın ekranına döndü.Küfür ettiği zaman aralığında sağ koltukta oturan kadın ise kucağında ki küçük çocuğun kulaklarına avuç içlerini yaslamıştı.
Genç adamın yeşilleri ekranı bulduğunda gördüğü isimle birlikte göz devirdi.
Arslan Erden, arıyor...
Mecburen yanıtlamak zorunda olduğu için yanıtladı gelen aramayı. Telefonu arabaya bağlı olduğu için konuşulanları oğlu ve karısıda rahatlıkla duyabilirdi.
"Ne var, Arslan?" diye soludu sinirli bir şekilde.
"Sana da merhaba," diye cevapladı onu Arslan karşı hattan gelen sevecen sesiyle.
"Kes bu gereksiz samimiyet kurma çabalarını artık."
"Samimiyet kurma çabası mı?" dediğinde beraberinde dudaklarında alaycı bir 'hah' sesi dökülmüştü. "Her şeyi götünden anlamaya bayılıyorsun,Yekta." dedi en sonunda.
"Götümden anladığım falan yok, Erden. Sen sensin, ben de benim." diye yine ters bir sesle yanıtladı Yekta, karşı hatta ki adamı.Bir yandan eli direksiyonu üç yüz altmış derece çeviriyordu çünkü lanet bir kavşaktan kurtulmaya çalışıyordu. "Senin beni alt etmen lazım, benim de seni. Sen bir Erden'sin ben ise bir Karas. Yani biz ebediyete kadar düşmanız."
Bir kaç saniye sustuktan sonra yorgun bir sesle tekrardan konuştu, Arslan. "Bunu sen istedin."
"Beni buna siz zorladınız." dedi Yekta.
"Aynı konuşmayı bininciye yapmayacağım," dedi ve alaycı bir ses tonuna geçerek "Eski dostum." diyerek bitirdi cümlesini. "Neredesin?"
"Sapığım mısın amına koyayım? Geliyorum işte."
"Viran'ı getiriyor musun?" diye sordu Arslan bu sefer.
Yekta bunun üzerine sessiz kalarak sadece yan koltukta oturan eşine ve kucağındaki oğluna bakmayı tercih etti.
Viran, kendi ismini duyduğu gibi ne olduğunu anlamadığı için tedirgin olmuș ve annesinin elini tutmaya ve parmaklarıyla oynamaya başlamıştı. "Anne, Arslan abi beni niye soruyor?" diye fısıldadı ilk başta.Bir an durdu. "Kötü bir şey mi yaptım?"
"Getiriyorsun," diyerek sorduğu sorunun cevabına kendi kendine ulaştı Arslan. "Getirme."
"Sebep?" diye sordu Yekta gerici bir sesle. "Beni vuracaksın ve oğlum bu anı izlemesin mi istiyorsun?"
Arslan duyduğu varsayımla birlikte bıkmışcasına derin bir nefes alıp ciğerlerinden dışarı bıraktı. "İlaçlarını almayı falan mı unuttun sen?"
"Sebep?" diye yineledi Yekta sorusunu.
"Ortalık kızışacak.Victor vurulmuş." dedi Arslan. "Küçüğün bu hengamede arada kalmasına hiç gerek yok."
"Victor mu vurulmuş?" diye sordu genç adam şaşkınlıkla. "Siktir, ölmüş mü?"
"Sol göğüs, tek kurşun." dedi Arslan. "Yaşaması pek mümkün değil, tek kurşunda bitirmişler işini." Derin bir nefes alıp verdi. "Komada."
"Kim vurmuş lan durduk yere?" diye sordu Yekta ama cevabını almak istediği için sorduğu bir soru değildi ve bunu hatın diğer ucundaki adam anlamıştı. "Olay mı seviyorsunuz anlamıyorum ki!" diye haykırdı ve sonunda arabayı onu yaklaşık bir saat önce çağırdıkları uzun ve lüks binanın önünde durdurdu.
Arabadan inmeden önce son hamle olarak telefonu Arslan'ın yüzüne kapattı.
"Viran arabada kalsın, bizi beklesin." dedi genç kadın. Bir yandan oğlunun sırtında ki titremesini durdurmaya çalıştığı elini yine oğlunun yumuşak,kumral saçları arasına atıp elleriyle tarayarak düzeltmeye çalıştı. "Arslan haklı, Victor vurulduysa Tatiana çok kötü haldedir. Rodionovlar çıldırmıştır. Viran'ın bunları izlemesine gerek yok, Yekta."
"Viran'ın bunları izlemesine gerek var, Yelda." dedi Yekta kendi kapısını açmak için elini kapının koluna koyduğu sırada. Tam çıkacakken artık bu konuyu onunla konuşma vakti geldiğini fark ettiğinde aralık bıraktığı kapıyı tekrardan sertçe kapattı ve Yelda'ya döndü. "Sen ne kadar inkâr etsende senin oğlun bu cehennemin tam ortasına doğdu, Yelda. Bu görüntülerden onu ne kadar korumaya çalışırsan bu çocuk o kadar intikam denizinin dibine batacak ve orada boğulacak. Ve boğulup dibe battığında artık onu kurtarman mümkün olmayacak."
"Senin oğlun?" dedi Yelda duyduğu şeyin doğruluğundan emin olmak ister gibi. "Ben kendi başıma mı yaptım bu çocuğu, Yekta? Bizim oğlumuz o." dediğinde kaşları çatıldı. "Daha oğlumuz bile diyemiyorsun ona, değil mi?"
Genç adam yeşil bakışlarını önce annesiyle babası arasında tedirginlikle onları izleyen oğluna, ardından karşısında ona öfke dolu harelerle bakan kadına çevirdi.
"Bizim oğlumuz," dedi ona istediğini vermek için. Sesi düz, ifadesi sertti; cümlesi bir kabulden çok bir tespitti.
Oğlundan nefret ettiği için böyle davranmıyordu,asla. Ama sevmek, bu dünyada hayatta kalmak için hayatını feda etmiş bir adam için ulaşılması güç bir lükstü.
Viran, doğduğu anda bu cehennemin içine atılmıştı; yanacaktı,yakılacaktı başka bir kurtuluşu yoktu.
Yanmak, burada büyümenin tek yoluydu.
Küllerinin ne kadar erken döküldüğü ise sadece güç ve itibar meselesiydi.Kısacası Lachesis'in işi.
Yekta bunu içinde yanan hislerden biliyordu. Çünkü bu günden güne harlanan ateşi ilk o tanımıştı.
Ve bir daha, oğlu yanarken onun yanında bir daha yanmamak için; o şefkat dolu seslere, koruyucu kollara, 'baba' denen o zayıf role asla yer bırakmamıştı içinde.
Çünkü sevgi, insanı ayakta tutmazdı.
Sevgi, insanın boynunu yere eğerdi ve diz çöktürür, hayatın dikenli zeminine sürte sürte parçalardı o perişan,bütün yükü üstlenmiş dizleri.
Normal insanları ayakta tutabilirdi belki sevgi, belki aşk.Ama onlar hiçbir zaman "normal" olmadılar.
Normal hayat diye bir şey, başkalarının tozlanmış raflara kaldırılmış kirli ve yalancı masalıydı.Fakat hep bir masaldı.
Hayat, onlar için içinde akıp gidilen bir şey değil; katlanılan, taşınan, kanıksanan bir cezaydı.
Ve Yekta için hayat, başından beri tek bir kuraldan ibaretti:
Yan ya da yak, yaşat veya yaşa, öl ya da öldür.
Aynı kuralın bir başka versiyonu ise; ya dayan, ya da yan.
"Bizim oğlumuz," diye yineledi kendini genç adam.Derince yutkunduktan sonra devam etti. "Bizim oğlumuz bir oluşumun başlangıcının yedek kanı, sevgilim." dedi ve buz gibi olmuş avuç içini genç kadının yanağına yasladı.Bir yandan baş parmağıyla yumuşak tenini okşuyordu. "Bize bir şey olduğunda Marcel'in devamlılığını sağlayacak olan varis,Viran.
Vira da―"
"Kes sesini." dedi Yelda sert bir şekilde.
"Vira'yı boktan oyunlarına dahil etmeyeceksin.Söz verdin,Yekta.Bunu bana yapamazsın." dedi ve gözlerini sıkıca yumdu. "Bana kıyabiliyorsan bile ona kıyma.Yalvarırım sana, bari kızına kıyma."
Tanrım, beni n'olursun bağışla dercesine derin bir nefes alıp yeşillerini arabanın tavanına dikti, Yekta. "Kıymayacağım. Kızımıza kıymayacağım." dedi ve elini eşinin yanağından hızlıca çekip dakikalar önce ki soğuk tavırlarına geri döndü. Zaten o tavırları hiç bırakmamıştı ki.
Gözlerini kısıp birkaç saniye direksiyonun üstünde ki gümüş, jaguar işlemesini inceledikten sonra göz ucuyla yanında ki kadına döndü. Göz ucuyla, tam olarak bakmadı bile. "Hadi, çıkıyoruz." dedi net bir tavırla. Daha sonrasında bakışları yeniden oğlunu buldu ama küçük çocuğun gözleri nemliydi bu sefer. Tekrar eşine baktığında son sözünü söyleyip arabadan dışarı ilk adımını attı. "Viran da bizimle geliyor."
Hem oğluma hem kızıma kıyacağım.
Yelda, yine Yekta gibi sert bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "Viran arabada kal―"
"Viran bizimle geliyor dedim Yelda!" Kapıyı sertçe kapattı ve Yelda'ya sözünün üstüne itiraz hakkı tanımadan arkasına bile bakmadan yüksek katlı binadan içeri girdi.
İçeriye ilk girdiğinde resepsiyonda ki esmer ve genç kadın gördüğü adamın heybetinden bile kim olduğunu rahatlıkla anlayabilmişti. "Benvenuto, signor Yekta. (Hoşgeldiniz, Yekta bey.)"
"Non sono contento, Valentina. (Hoş bulmadım, Valentina.)" diyerek yine aynı şekilde İtalyanca karşılık verdi Yekta.Valentina'nın ona cevap vermesini bile beklemeden hızlı adımlarla asansörün zaten açık olan kapısına yöneldi.Kabinin kapıları kapandıktan bir kaç saniye sonra asansör daha hareket etmeyip hala aynı katta olduğu için resepsiyonda ki Valentina'nın sesini duyabiliyordu.
"Benvenuta, signorina Yelda. (Hoşgeldiniz, Yelda hanım." diyen ince sesi işittiğinde karısının da arkasından geldiğine artık emin olmuştu.Asansör yukarı katlara çıkmaya başlamadan önce duyduğu kahkahalarla karışık son sesle birlikte emin olması gereken son şeyden de emin oldu. "Benvenuto, Viran! Come stai? (Sende hoşgeldin, Viran! Nasılsın bakalım?)"
Asansör en sonunda yedinci katta durduğunda daha fazla vakit kaybetmek istemeyerek hızlıca geniş salona adımladı. Ayağında ki loaferlardan çıkan sesle birlikte koridorun parkelerinin üstünde adımladıkça ürkütücü bir ses çıkıyordu.
Birden duyduğu ağlamaklı bağırış sesiyle birlikte birden adımları duraksadı ve bedeni kaskatı kesildi.
"Victor!" diye bağıran Tatiana'ydı. Victor Rodinov'un eşi Tatiana Rodionova.
"Tanya, sakin ol artık!" diyerek onu kendince sakinleştirmeye çalışan ise dakikalar önce telefonda konuştuğu adam olan Arslan Erden'den başkası değildi.
Yekta Karas, salondan içeriye adımını attığı gibi içeride ki yaklaşık yirmi beş kişinin bakışları aynı anda ona döndü. "Ne oluyor burada? Tatiana?" diye soludu sinirle. Az önce aynı anda ona bakan yirmi beş kişinin bakışları bu sefer saniyeler önce boş olan yan tarafına düştüğünde bu sefer o tarafa bakan yirmi altıncı kişi Yekta oldu.
Omzunun üstünden sağ yanına baktığında gördüğü kişi ondan yaklaşık yirmi santim aşağıda kalan karısı, Yelda Karas'tı. Kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde siyah,ayak bileklerine kadar uzanan siyah, ip askılı bir elbiseyle duruyordu. Sert bir ses tonuyla konuştuğunda salonda ki diğer insanlardan yükselen uğultularda bir anda sus pus olmuştu. "Victor Rodionov," dedi ve bir an duraksadı. "Vurulmuş."
"Senin yüzünden!" diye bağıran yine Tatiana'ydı. Bu şekilde itham ettiği kişinin kim olduğunu görmek için kafasını usulca kaldırdı,Yelda. Tatiana'ya baktığında kızarmış buz mavisi gözlerin öfkeyle taradığı kişinin kocası olduğunu görünce kaşları çatıldı.
"Senin yüzünden! Sen vurdurdun Victor'u!" diye bağırdı bozuk Türkçesiyle.
"Tanya, işim gücüm yok senin kocanı mı vurduracağım amına koyayım?! Niye vurdurayım, Victor'u? Kafayı falan mı sıyırdın sen?" dedi Yekta.
"Çünkü işine geldi, Yekta!" diye bağırdı Tatiana.Oturduğu sandalyeden hızlıca kalktığı için sandalye yana devrilmişti.
Tatiana'nın önüne onu sakinleştirmek için diz çökmüş olan Arslan sandalyeyi tutmak istesede başaramamış, onun bir adım arkasında ayakta duran aynı Yelda gibi siyah bir elbise giymiş olan sarışın kadın ise çıkan sesle irkilerek topuklularını bir adım geri çekmişti.
"Opia ve Odin'den sana iş çıkmayınca Ruslara sardın!" diye bağırarak savunmasına devam etti Tatiana Rodionova. "Yavaş yavaş Krikalevleri yok edecektin ve onların koskocaman soyundan geriye kimse kalmadığında ve sende Opia ve Odin'i de ortadan kaldırdığında tek bir rakibin kalacaktı: Capo* ve ailesi."
(Capo: İtalyanca, patron.)
Nefesi kesildi bir anlığına genç kadının. Ama bozuntuya vermeden devam etti.
"Krikalevleri korkutarak kışkırtmak istediğin için onların içinden birini öldürmen gerekiyordu ama götün yemedi! Destekçilerine bulaşmayı akıl ettin, kendi ellerini kana bulamadın ama başkasını kirlettin! Victor'u sen vurdurtmadın mı? Konstantin ile işbirliği yapıp Konstantin'e Victor'u vurdurtmadın mı?!" dedi ve bir an duraksadı. Herkes artık susacağını sanarken Tatiana tekrardan bağırmaya devam etti.
"Hepiniz böylesiniz," dedi dişlerini sıkarak. Tehditkar şekilde titreyen işaret parmağı bir Yelda'ya birde Yekta'ya döndü. "Bütün Karaslar, hepiniz böylesiniz! Damarlarınızda akan kan zehirli sizin! Zihninizin içi zehirli!"
Bağırışlarının ve feryadlarının sonunda soluğu Yekta'nın ayak ucunda aldı. Avuç içlerini karşısında duran adamın siyah ceketinin hafif vatkalı omuzlarına yaslayıp onu bütün gücüyle geriye itledi ama Yekta yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Tatiana ise çözümü ittiremediği omuzlarına vurmakta buldu.
Üçüncü vuruşu en son ve en sert vuruşu oldu o omuzlara. "Kimin ne yaptığına bile doğru düzgün bakmadan,yalan yanlış hüküm kesmenizin umrunuzda olmadığı bir şekilde insanları yargılayıp ipini kesiyorsunuz! Günahsız insanlara günah kefeni giydirip mezara diri diri gömüyorsunuz!" dedi tahammülü kalmamış gibi ve beyaz topuklularıyla geriye adımlayıp sonra birden yeniden önüne döndü. Konuşmasının hitab ettiği kişi Yelda olmasa bile sadece Yelda'ya bakarak konuşuyordu. "Gözünüz görmüyor sizin! Güç ve itibar kör etmiş sizi! Vira ve Viran da sizin gibi olur şimd-"
"Haddini aşma, Rodionova!" diye parlayan bu sefer Yelda Karas'tan başkası değildi. "Yekta'nın yaptıklarına karşı çık hatta benim yapmadığım şeyler hakkında bile bana iftira at." Genç kadının dudakları arasından dökülen sözcükler binevi bir alev gibiydi ve düştüğü yeri yakıyordu. "Ama çocuklarımın ismi bir daha o siktiğimin dudaklarının arasından çıkarsa seni parçalarım!"
"Çocuklarınız sizin yarattığınız cehennemin tanrıları olmasaydı belki de böyle laf aralarına kurban gitmezlerdi, Yeld―"
Tatiana Rodionova'nın kelimelerinin yarıda kesilmesinin sebebi yanağında izi kalan Yelda Karas'ın avuç içiydi.Öyle sert çarpmıştı ki suratına bütün gerçekler,bu tokat...Kocasının vurdurulması yetmezmiş gibi kocasını vurdurtan adamın karısı ise ona tokat atıyordu.
"Çocuklarımı kullanıyor muyum ben, Rodionova?" diye bağırdı Yelda artık çileden çıkarken. "Hm?" dedi dudaklarını birbirine bastırarak. Tam yeni bir şey söyleyerek bağıracakken bileğindeki bilekliğin üzerinde bir sıcaklık hissedince omzunun üstünden arkasına baktı.
"Yelda," diye konuştu Yekta Karas, dişlerinin arasından.
"Siktir git!" diye bağırdı bu sefer genç kadın. Bağırmaktan boğazı acıyordu artık. Yerinden kımıldamadan kolunu ileri geri sallayarak bileğini kapana kıstıran avuç içinden kurtuldu ve bir hışımla yeniden az önce ki hadsiz kadına döndü. "Bizim yarattığımız cehennemin tanrıları,öyle mi?" diye sordu bu seferde. "Siz değil misiniz bu siktiğimin düzeninin sahipleri? Biz değil miyiz? Her şeyi göze alarak girmediniz mi bu yola?" dedi artık çileden çıkmışcasına.
"Kendimiz için hiç bir şeyi göze almadık,Yelda." dedi Arslan'ın arkasında duran sarışın kadın. "Ama onlar için aldık." dedi ve tek koluyla kalçasının altından sarılarak kucağında tuttuğu erkek çocuğunun siyah saçlarında gezdirdi elini.
"Ben kendim için de aldım, Belgin." dedi Yelda yine sitemli ve sert bir ses tonuyla.
"Kendim için göze aldıklarımla birlikte benim kaderimde yerim çocuklarımın yanı." dedi ve kocasına döndü bu sefer. "Onları gerçekten anneleri olarak severek," dedi ve duraksadı bir anlığına. "Yanlarında duracağım. Senin gibi onları varis olarak gördüm için değil."
"Onları sevmen sonlarını değiştirmez." diye net bir sesle konuştu, Yekta. "O," dedi ve gözüyle Sanaç'ın önünde duran, odaya sonradan girmiş oğlunu işaret etti.Binaya aynı anda giriş yapmış olsalar bile Yelda ve Viran, salona farklı vakitlerde girmişti.
Oldukça rahat ve soğukkanlı görünüyordu,Yekta. Elleri takım elbisesini tamamlamak için giyidği pantolonun ceplerindeyken mimiklerini bile kullanmadan konuşuyordu "O bir varis, hamleleride kaderide buna göre olacak."
"Hamleni sikeyim senin." diye dişlerinin arasından sessizce konuştu Yelda. "Vira'yı da yeminli yapacaksın, deği―"
Genç kadının son kurduğu cümlede zaten sesi sonlara doğru kesilirken salonun sonundan gelen kapı açılma sesiyle birlikte bu sefer odadakilerin bakışları aynı anda açılan otomatik kapıya döndü.
"Oooo beyler bayanlar," diye eğlenen bir sesle konuşarak içeri giren Hazar Velzar'dan başkası değildi. Üzerinde ki siyah,uzun paltosu ve içine giydiği kemik rengi bir boğazlı kazakla oldukça sert duruyordu.Kabanıyla uyumlu olacak şekilde aynı tonda kömür siyahı bir takım ve ayağında ki loaferlarının sesiyle salona girdiğini her zaman ki gibi belli etmişti.
"Belli ki ben gelmeden önce sinirler gerilmiş," dedi Hazar. Kapıdan içeri girmeden önce yaktığı purosunu dudaklarına götürdü ve odada ki kişilerin simalarında gezdirmeye başladı kahverengi harelerini. "Siz devam edin. Ben sizi izlerken oldukça keyif alıyorum." dediğinde dudağından puronun dumanını yavaşça bıraktı.En sonunda ise dudaklarında kalan ufak ama oldukça sinir bozucu bir gülümsemeydi.
"Hah, bir bu eksikti amına koyayım." diye ağzının içinde mırıldandanan Arslan'dı ama yinede onu herkes duymuştu. "Herkes tamdı zaten, bir sen eksiksin di mi götünü siktiğim!" diye sesini yükselterek bu sefer Hazar'ın yüzüne püskürttü ona olan öfkesini.
"Arslan," diye onu zarif sesiyle omzuna hafifçe avuç içine yaslayarak uyaran ise, eşiydi. Önünde ki oğluyla dakikalardır Arslan'ın koca heybeti ardında dikilen sarışın kadın, Belgin Erden.
Yekta ise o sırada onları izleyemiyordu çünkü haftalardır ortada olmayan Hazar Velzar, tam şuan, oğlunun yemin töreninin yapılacağı gün çıka geliyordu. Ve ayrıca Victor Rodionov'da vurulmuştu ve ortalık elli altıya dönmüştü.
Arkada ki çifte bakamasa bile Arslan'ın fısıldayarak, "Pardon, canım." dediğini duymuştu ve bu yüzünün ekşimesine neden olmuştu. Arslan'a zamanında ne kadar ailesiyle bu kadar bağ kurmamasını söyleselerde, Arslan yapamamıştı. Karısını ve oğullarını hep kendinden bir adım önde tutmuştu. Hem kendinden hem de itibarından.
Yekta, gözünü kısarak bir süredir kitlendiği adamla sonunda konuşmaya karar verdiğinde sesini yükselterek büyük bir kaosun ilk fitilini yakmış oldu. "Ne işin var lan burada?"
"Ne yani?" diye sordu Hazar yalandan üzülmüş gibi bir sesle. "Beni özlemediniz mi?"
"Çok özledik amına koyayım, anlatamam." diye soluyan yan taraftan çıkan seslerden birindendi ama Yekta kime ait olduğunu seçememişti. Kafasını sesin geldiği yöne bir anlığına çevirdiğinde ise konuşanın az önce bahsi geçen Krikalevlerin başı olan Sergei Krikalev olduğunu gördü. "Özleminden yatak döşek oldum, Velzar."
"Ben de seni çok özledim, Sergei." dedi ve gözlerini kısarak gülerek tatlı görünmeye çalıştı. Yalan, her şeyi yalan olduğu gibi bu da yalan.
Hazar Velzar'ın kahveleri bir anlığına Yekta'ya değdiğinde sahte bir sevinçle, avını gözüne kestirmiş gibi göz bebekleri büyüdü. "Yekta!" dedi neşeyle ve kollarını iki yanına açıp ona doğru yürümeye başladı. "Dostum! Seni görmeyeli ne kadar uzun zaman oldu!"
"Keşke biraz daha gecikseydin, amına koyayım." diyecekti Yekta, fakat kollarının etrafına sarılan en az onunkiler kadar yapılı iki kolla birlikte çenesi kitlendi.
Hazar'ın puro kokan nefesi boynuna vururken bir yandan da burnunu sızlatan parfümünün notalarında ki tütün yaprağı kokusunu hissediyordu sanki.
Velzar denen adamın kolları biraz gevşediğinde Yekta onu bırakacağını düşünürken, Hazar'ın az önce boynuna vuran nefesi bu sefer kulağına vurmaya başladı. "Yekta?" diye fısıldadığını işitebilmişti karşısında ki adamın. "Oğlunun yemin törenin de kızına yapacağın canilikleri planlamak..." dedi ve duraksadı. Odada ki herkes şuan onların gizlice konuştuğunu anlayabiliyordu fakat Hazar o kadar profesyonel hareket ediyordu ki kimse ne konuştuklarını duyamazdı. "Sence de fazla hızlı değil misin, kardeşim?"
"Siktir git lan!" diyerek sesini yükseltti ve Hazar'ı sertçe omzundan ittirdi, Yekta. Hazar ise onu ittiren adamın vuruşuyla değil, kendi isteğiyle geriye adımladı.
Geriye adımlayan genç adam, bu sefer gözlerini Yekta'nın arkasında kalan alana çevirdi. Önce kısılan gözleri ve çatık kaşları kafasında kurduğu planda bir aksaklık olduğunu gösteriyordu. Bunu gören Yekta'nında beraberinde kaşları çatılırken
Hazar tekrardan normal surat ifadesine yani 'piç gülüşüne' geri döndü.
Kimse anlamasa bile arkada duran insanlardan birini gözüne kestirmişti yine, piç gülüşlü adam. Kafasını kaldırmadan tehlikeli bir şekilde gülümseyerek dudaklarının arasına tekrardan saniyeler önce yerleştirdiği purosunu çekip aldı.Tütün bir diğer elindeyken sağ eliyle yanda ki altın varaklı dizayn edilmiş masanın üzerinde duran viski şişelerinin önünde duran yarı dolu lowball bardaklardan birine uzattı.
Elinde ki bardağı dudaklarına götürdüğünde oda sıcaklığı da ki viskiden bir yudum aldı. Yutkunuşundan çıkan derin sesle birlikte odadaki sessizlikten dolayı herkes genç adamın iyice belli olmuş adem elmasına odaklandı. Hazar gözlerini yeniden odadakilere çevirdiğinde yeniden güldü. "Lagavulin," dediğinde Yekta'nın kaşları çatıldı. Masadan aldığı rastgele bir bardaktaki içeceği nasıl anlamıştı?
Hazar'ın dili yavaşca dudaklarının üzerinde gezindiğinde elinde ki dibinde hala biraz viski kalan bardağı yeniden masanın üzerine bıraktı. Sol elinde ki puro artık tükenmişti ve can çekişerek söndürülmeyi diliyordu. Hazar da ona istediğini vermiş oldu.
Parmaklarının arasından çekip aldığı puroyu dik tutup az önce dudaklarına yasladığı bardağın tabanına bastırdı, daha sonra ise puroyu içkinin içinden çıkarmadan sıvıya hapis bıraktı. Alkolun söndürücülüğüne karşı koyamayan sarma,yan yatarak bardağın içinde ki İskoç viskisine teslim oldu.
Aynı dakikalar sonra bu daracık salonun içinde ki tüm nefeslerin bir Velzar'a teslim olacağı gibi.
"Eee, nasılsınız bakalım, İnfernum halkı?" diye sordu bu sefer aynı sahte neşeyle.Bunu söylerken ise Arslan Erden'in sol yanında duran eşine değilde, sağ yanında duran kadına bakıyordu bu sefer. "Alara? Sende mi buradaydın?" diye sordu Hazar. "Abin izin veriyor mu senin hamile halinle buralara gelmene?"
Alara Erden'di bunları söylediği esmer kadın.Hazar'ın kurduğu cümlede bahsedilen 'Alara'nın abisi' ise Arslan Erden oluyordu. Aynı zamanda Hazar, halinden oldukça memnun bir şekilde bu cümleyi dile getirirken bakışlarıyla Alara'nın siyah elbisesinin üzerinden belli olan karnını gösteriyordu.
Alara, yedi aylık hamileydi ve bir kızı olacaktı.
"Görmüş olduğun üzere...veriyor, Hazar." diye dingin sesiyle konuştu Alara. Alara'nın konuşmasının üzerine Arslan, bir kolunu kız kardeşinin beline sarıp onu kendine çekmiş ve koyu kahve, dümdüz saçlarına minik bir öpücük bırakmıştı.
"Bence doğru değil ama," diye konuşan ise bu sefer Hazar'dı. Ona fikri sorulmamasına rağmen boş boş konuşmaya bayılıyordu. "Doğuma şurada kaç ay kaldı? Bir mi...iki mi? Bilmem ben, sen daha iyi bilirsin. Karnın burnunda şimdi. Kızının ve özellikle kendi sağlığını düşünmen daha iyi olur benc-"
Bu sefer lafı ağzına tıkılan Hazar oldu. Gür sesiyle konuşarak bir az önce ki kavganın yıldızı olan kadına seslendi, Konstantin Kravtsov. "Таня, заткнись, ради бога, ты что, до сих пор плачешь? (Tanya; bir kes sende amına koyayım, hala ağlıyor musun gerçekten?)"
"Заткнись, Костя! Мой муж умрёт! (Kapa çeneni, Kostya! Kocam ölecek benim!)" diye ağlamaklı bir sesle yeniden konuştu, Tatiana. Bunun üzerine genç kadının buz mavisi hareleri az önce hamile bir kadına boş boş tavsiye veren adama kaydı.
Hazar, Tatiana'nın 'Kocam ölecek benim!' diyerek feryat etmesine karşılık salonun duvarlarında yankı yapacak kadar büyük bir kahkaha attı. Tatiana'nın kaşları çatılırken bir yandan ellerini gözlerinin altında gezdirip akan gözyaşlarını siliyordu.
"Ah Tatiana..." diyerek gülüşlerinin arasından derin bir nefes alıp konuşabilmişti sonunda. "Бедняжка... (Zavallı şey...)" demesiyle birlikte onları duyan Yekta ve Arslan'ın aynı anda kaşları çatıldı. Hazar niye Rusça konuşmuştu ki şimdi? "O sünepe kocan için mi bu kadar kendi paraladın?" dediğinde birden yüzünde ki o 'piç gülüşü' solmuştu Hazar'ın. Ama hala çok ciddi görünmüyordu. "Senin bu kadar göz yaşı dökeceğini bilsem... vurdurmazdım,"
"Ne?" diye bir ses dört kişiden aynı anda yükseldi. Yekta,Yelda,Arslan ve Tatiana...
"Ne diyorsun lan sen?" diye en sonunda sabrının son demlerine gelen Yekta'ydı. "Tüm suçu benim üzerime atmışsın birde, orospu çocuğu!" diyerek hızlı adımlarla Hazar'ın dibinde bitti ve paltosunun dik yakalarına yapıştı.Hazar ise kafasında ki plan tıkır tıkır işliyormuş gibi hala dudağının bir kenarı havadaydı.
"Ne demek vurdurmazdım, piç! Kime vurdurttun lan?" diye bağıran Yekta'yı arkasından yaklaşıp koluna dokunarak durdurmaya çalışmaya başlamıştı Yelda. Ne kadar şuan eşine sinirli olsa bile Hazar'ın anlatacakları vardı ve şuan Yekta'da Hazar bunları anlatmadan onu öldürebilme potansiyeli vardı. "Yekta! Dur!"
İki metrelik adamların arasında bir seksen boyuyla kalmıştı genç kadın.Hala kocasını bir yandan durdurmaya çalışırken Yekta'nın Hazar'a yumruk atacağını anladığı gibi Hazar'ın yüzüne sert bir tokat indirdi.
Hazar buna hazırlıksız yakalandığı için geriye adımladı sanki bir rüzgar savurmuşcasına. Yelda, bu sendelemeyi fırsat bilerek elleri boşalan kocasını kolundan tutarak geriye çekti.Yekta'nın karşısına geçtiği gibi onunda yüzüne sert bir tokat indirdi.Yekta'da bunu beklemediği için kızarmış yanağına elini kapatarak kafasını yana düşürdü.
"Napıyorsunuz siz, Yekta?" diye sitemle çıkıştı karşısında ki adamın kısılmış yeşilleri ona döndüğünde. "Çocuk gibi birbirinizle yumruk savaşına mı gireceksiniz burada?" dedi Yelda.
Birden işaret parmağını kaldırıp karşısında,arkasında ve yanında kalan üç adamın üzerinde gezdirdi tehditkar bir şekilde. "Siz,üçünüz," dedi ve kaşlarını çattı. "Sizden birinden bir piçlik çıkacak,hanginiz ben bilemem.Ama bunun sonuçlarını birbirinize burada,bu salonda çocuk gibi fiziksel savaş vererek değil, zeka savaşı vererek ödetin. Duydunuz mu?" dedi ve parmağını indirdi. "Ya da en bilindik yönteme başvurun." dediğinde az önce iki adamı tokatladığı ellerini göğsünde kavuşturdu kollarıyla birlikte. "Çekin vurun birbirinizi.En kesin çözüm."
"Kocana ne kadar da aşkla bakıyorsun, Mrs. Karas," diye alaycı bir sesle konuşan arkadan sesi yükselen Hazar'dı. Az önce ki sendelemesine aldırmadan şimdi,yine elleri paltosunun cebine yerleşmiş bir şekilde dimdik duruyordu.
Yelda, Hazar'ın sesini duymasıyla omuz hizasından arkasına baktı ama onu dikkate almadı.Yeniden karşısında ki kızarık yüzlü adama döndüğünde tükürürcesine fısıldadı. "Ha, evet... kocamı sevmek demişken," dedi ve elini Yekta'nın siyah ceketinin üzerinden omzuna koyup destek alarak dudaklarını kulağına yaklaştırdı. "İğreniyorum senden."
Geri adımlamaya başladığında topuklularının sesi odada yankılanırken ortada bermuda üçgeni misali bir üçgen oluşturmuş üç adamın ortasından çekildi ve Sanaç'ın önünde duran oğlunun yanına yerleşti. Elini artık dizlerinin biraz üstüne gelmiş oğlunun omzuna yerleştirip sevgi göstergesi olarak şefkatle sıktı. Bunları yaparken de dudağının bir kenarında ki kendinden emin gülüşle bermuda üçgeninin üç köşesinde ki adamı tamamen süzmüştü.
"Ya sikerim sizi de hesaplaşmanızı da adı konmamış üçlü ilişkinizide!" diye ağlamaklı sesiyle konuşan ve herkesin ciddiyetini bozan Tatiana Rodionova'ydı. "Kocamı hanginiz, nasıl vurdu? Konuşun artık!"
"Sende kocanı arkasından bu kadar ağlayacak, göz yaşı dökecek kadar seviyorsan, aşkından ölüp bitiyorsan aldatmasaydın, amına koyayım!" diyen, daha fazla kendini tutamayrak bu gerçeği mayın gibi ortaya atan Hazar'dı.
"Ben Victor'u aldatmadım!" diyerek atılan iftiraya karşı çıktı hemen Tatiana.
Hiç iyi yalan söyleyemiyorsun, Tanya...
"Tamam tamam, inandık. Krill'de benim oğlum zaten." dedi Hazar alay ederek.
Krill Kravtsov. Konstantin Kravtsov ve Ekaterina Kravtsova'nın iki yaşındaki oğluydu.
Çiz üstünü.
Krill Kravtsov. Konstantin Kravtsov ve Tatiana Rodionova'nın iki yaşındaki oğluydu.
Konstantin ise doğru ve yanlış her senaryoda Krill Kravtsov'un sahtekâr babasıydı.
"Katya..." diyen sesi duyuldu Konstantin'in.
"Kostya," diye içine kaçacakmış gibi bir sesle kocasının omzuna tutunan elini ittirdi, Ekaterina. "Што гэты чалавек кажа, Косця? (Ne diyor bu adam, Kostya?)" dedi bu sefer Belarusça konuşarak.
"Не кажы глупстваў, Каця. Ты паверыш мне ці гэтаму прыдурку? (Saçmalama, Katya. Bana mı inanacaksın o sik kırığına mı?)" dedi bu sefer manipüle ustası Kravtsova. "Усё менавіта так, як я табе казаў». (Her şey benim sana anlattığım gibi.)"
"З-за цябе я спытаў у ўласнага сына: «Хто ты?» Канстанцін. (Senin yüzünden kendi oğluma 'sen kimsin?' dedim ben, Konstantin.)" dedi Ekaterina sessizce. Tam o sırada yanağından şakağına doğru bir yaş süzüldü mavi gözlerinden.
"Паколькі ты мне нічога не сказаў, я ніколі не ведаў свайго ўласнага сына. (Sen bana hiçbir şey anlatmadığın için, kendi oğlumu tanımadım ben.)" dediğinde kesik bir nefes aldı. "І раптам ты сказаў: «У цябе страта памяці, ты нічога не памятаеш. Але ж ён наш сын». (Sonra birden dedin ki 'Hafıza kaybı geçirdin,hatırlamıyorsun.Ama o bizim oğlumuz' dedin.) Bir damla yaş daha. "Я верыла чалавеку, якога кахала, Косцю. Няўжо ўсё гэта была хлусня? (Bende sevdiğim adama inandım,Kostya. Yalan mıydı?)" dedi ve kafasını iki yana salladı. "Ты мне падмануў? (Beni aldattın mı?)"
"Aldattı, Katya. Ben şahidim." diye yine ve yine dalga geçercesine konuştu, Hazar. Bir yandan da sinsice sırıtmayı ihmal etmiyordu.
"'Şahidim' ne demek lan, davar! Yatak odalarını mı bastın ne yaptın?" diye sordu Yekta sert sesiyle.
"Hayır, Karas. Çok daha farklı kanıtlarım var." dedi ve elini paltosunun cebine attı. "Çok daha farklı ve çok daha...gerçek."
Elini paltosunun cebinden çıkardığında avuç içinde görünen şey yarıya katlanmış, sararmış bir kağıttı.
Hazar, birkaç adım ileri gittikten sonra Ekaterina'yı omzundan tutarak kendine çekti ve kolunu omzuna doladı. Konstantin, buna yapmasına izin vermek istemese de Hazar, Ekaterina'yı öyle hızlı çekmişti ki, başaramamıştı. "Gel buraya, Katerina."
Hazar, genç kadını önüne çekip ellerine avuç içinde duran kağıdı tutuşturduğunda, Ekaterina ne yapacağını bilemeyerek dolu gözlerle omuz hizasından arkasında ki adama döndü. Hazar, onun bakışlarını gördüğü gibi kaşlarıyla kağıdı işaret etti. "Галодны. (Aç.)" diye mırıldandı bir yandan. Tam o sırada iki elini önünde duran, ondan yaklaşık otuz santim kısa olan kadının omuzlarına yerleştirip 'dostça' sıktı.
Ekaterina, önüne döndüğünde titrek bir nefes aldı ve yine aynı şekilde titreyen ellerle kağıdı açmaya başladı.Kağıdı artık tam anlamıyla açtığında gördüğü kağıtta yazan ilk kelimeyle birlikte genç kadının titreyen deniz mavisi gözleri dondu birden, koca bir buz dağı oldu.
Genetik Soy Bağı Analiz Raporu
Test Edilen Kişiler
Ekaterina Karpenka Kravtsova
-Doğum Tarihi: 29.03.1971
-Test Türü: Maternite (Annelik) Analizi
Kirill Konstantinovich Kravtsov
-Doğum Tarihi: 15.07.1995
Genç kadının gözleri satır aralarında dolandı. Gördükleriyle birlikte her bir kelimede dudakları daha fazla aralanıyor, daha fazla titriyordu.
Karşılaştırma ve Bulgular
-Ekaterina Karpenka Kravtsova'dan alınan DNA örneği ile Kirill Konstantinovich
Kravtsov'dan alınan DNA örneği
uluslararası STR genetik belirteçleri kullanılarak karşılaştırılmıştır.Yapılan analiz sonucunda, test edilen genetik lokuslarda annelik yönünden uyum saptanmamıştır.
Sonuç
-Maternite DIŞLANMIŞTIR.
-Ekaterina Karpenka Kravtsova'nın,Kirill Konstantinovich Kravtsov'un biyolojik annesi olma olasılığı %0,1'dir.
-Belirlenen hata payı: %0,5
Ek Soy Bağı Bilgisi (Bildirim Amaçlı)
-Mevcut tıbbi kayıtlar ve başvuru beyanları doğrultusunda,Kirill Konstantinovich Kravtsov'un biyolojik annesi olduğu bildirilen kişinin Tatiana Belova Rodionova adlı kişi olduğu belirtilmiştir.Bu kişi ile Kirill Konstantinovich Kravtsov arasında ayrı bir maternite doğrulama testi yapılması önerilir.
Sonuç
-Tatiana Belova Rodionova ― Kirill Konstantinovich Kravtsov
(maternite doğrulandı)
-Konstantin Sergeyevich Kravtsov - Kirill Konstantinovich Kravtsov
(paternite doğrulandı)
Annesi değilim, diye geçirdi içinde
Ekaterina. Krill benim oğlum değilmiş,kocam ise sahtekâr yalancı pisliğin tekiymiş...
Genç kadın okuduklarını sindirmek için birkaç saniye daha kağıda baktı.Aynı cümleyi tekrar tekrar okudu.
Maternite dışlanmıştır,maternite dışlanmıştır,maternite dışlanmıştır...
Sonuç kağıdı doğruydu, yanlış olan ise Ekaterina'ya mahkum edilmiş yarım yalanlardı.
Ekaterina bir anlığına kafasını kaldırıp gözlerini kağıttan ayırdığında karşısında gördüğü görüntü ile içinde ki öfke alevinin harlandığını hissetti.
Konstantin Kravtsov, onu aldatan kocası karşısında durmuş, alnından akan boncuk boncuk terlerle ve tedirgin gözlerle Ekaterina'nın bir sonraki hamlesini bekliyordu.
"Katya..." diye soludu Konstantin.
"Orospu çocuğu." diye mırıldandı Ekaterina.
Genç kadın, bir hışımla arkasına dönüp avuç içini yakan ve kaşındıran kağıdı, arkasında kalan ve onu bu gerçeklerle yüzleştiren adamın göğsüne vurup arkasına bile bakmadan salondan çıktı.
Hazar, göğsüne vurulan kağıtla birlikte dudağının bir kenarı havaya kaldırırken bir yandan kahveleriyle karşısında tartışan çifti izliyordu. Ha birde metreslerini.
"Katya, yemin ederim düşündüğün gibi deği-"
Ve aldatan adamın, aldatılan kadından yediği o susturucu tokat.
"Siktir git, Kravtsov. Daha fazla yalanlarını dinlemeyeceğim." dedi Ekaterina bu sefer az önceki kırgın sesinin aksine sert bir sesle yine Belarusça konuşarak. Salonda ki herkes bu odada konuşulan her dili anlayabildiği için konuşulan dilin bir önemi yoktu. Önemli olan konuşmanın içeriğiydi.
"Ekaterina...gerçekten bizi bir dinlese-" diye konuşacaktı Tatiana, ama onun sesini kesen yine Ekaterina oldu.
"Sen hiç konuşma, Rodionova. Konuştukça daha da batacağını bile bile, hiç konuşma." dedi Ekaterina. "Siz ikinize söyleyecek tek bir lafım var," dedi bu sefer daha sakin ama korkutucu bir sesle. İşaret parmağını sevdiği adamın göğsüne bastırarak ve kafasını yukarı kaldırarak konuştu. "Senin piçliklerinin bedelini benim oğlum ödemeyecek, Kostya. Ben oğlumu bu orospu karıya bırakmam." dedi ve gözlerini salondakilere çevirdi. "Krill Kravtsov, benim oğlum. Babası kim bilmiyorum, ama annesi benim. O benim oğlum." dedi ve son olarak herkese ithafen konuştuğunu belirtmek için "Sizde bunu böyle bilin." dedi ve salondan keskin topuk sesleriyle birlikte ayrıldı.
Konstantin ise Tatiana'ya kaş göz hareketleriyle bir şey anlatmaya çalıştı önce, daha sonra ise Ekaterina'nın peşinden gitti. "Katya!"
Konstantin Kravtsov'un salondan ayrıldıktan sonra salonda ki herkesin sırayla birbirine bakmasıyla geçen bir sürelik sessizlikten sonra sessizliği bozan "Hepiniz incilerinizi bugün dökülmeye yemin mi ettiniz?" diye soran Arslan oldu.
"Benim dökecek daha çok incim var, Erden." dedi Hazar. Hazar tam ağzını açıp yeni bir yanlışı ortaya çıkaracakken Tatiana hareketlenip odadan çıkmaya ve Konstantin'in peşinden gitmeye yeltendi. Hala Ekaterina ve Konstantin'in dışarıda kavga ettiklerini bpikiyordu çünkü hala bağırış sesleri boğuk bir şekilde salonda yankılanıyordu.
Tatiana tam odadan çıkacakken kolunun iç kısmına sert bir şekilde bir avuç içi yapıştı ve onu durdurdu. Hazar'ın parmaklarının izi Tatiana'nın iç kolunda yer edenirken genç kadın dudaklarını birbirine bastırdı.
"Nereye gidiyorsun, minik metres?" diye sordu Hazar gülerek. "Tamam, yattığın ve tek gecede çocuk peydahladığın adamın karısına hesap vermekten kaçmış olabilirsin ama..." dedi ve bir an duraksadı. "Peki ya kendi kocan, Victor? Yazık değil mi ona?"
"Hazar...yapma." diye fısıldamaktan başka çare bulamayan Tatiana, karşısında ki adamın ne yapacağını anlamasa bile onu daha fazla dibe batırmaya çalışacağına emindi.
Hazar ise karşısında duran kadının yalvarışlarına aldırmayacaktı.Genç adam,kafasını ufak bir açıyla arkaya doğru çevirdikten sonra salonun dışına doğru seslendi. "Veda! Gelir misin,sevgilim?"
"Geliyorum!" diyen tiz sesi suyuldu Veda Velzar'ın.Saniyeler sonra ise topuk sesleri yankılandı odada.
Veda Velzar, şarap kırmızı elbisesi ve yine aynı renkte bilekli topuklu ayakkabılarıyla zarif adımlar atarak salona girdiğinde yavaşça Hazar'ın yanına yaklaştı. Hazar,yanına geldiğini anladığı kadının belini kavrayarak kendine çekti. İkisininde yüzünde kimsenin altında ne yattığını anlamadığı sinsi bir gülüş vardı.
Veda, ela gözlerini önce Yelda'da, sonra Belgin'de, Hazar'ın bir diğer yanında duran Tatiana'da ve en son ise Alara'da gezdirdi. Hareleri en çok Alara'nın bedeninde oyalanırken hala esmer güzeli olan kadına bakarak Hazar'ın koluna girdi ve sol bacağını yavaşça kendine doğru çekti ve ayakkabasının topuğunu sert zemine vurdu üç defa. "Gelebilirsin," diye seslendi sesini yükselterek.
Hazar, salonda ki herkese ithafen tek gözünü kırpıp Veda'nın ne yaptığını açıklamak ister gibi "Süpriz bir misafirimiz var," diye konuştu.
Tam o sırada kapıda bedeni gözüken adamla birlikte ilk tepkiyi veren Yekta oldu.
"Hazar, saçmalama." diye kesin bir sesle konuştu hala kapıda ki adama bakarken.
"Saçmalamıyor." dedi omzunu kapının pervazına yaslamış salondakileri izleyen adam. "Yaşıyorum, Karas. Ne oldu? Benim için çok korktunuz mu?"
Victor Rodionov. Sol göğsünden tek kurşunla vurulduğu sanılan, yaşamaz denilen Victor Rodionov, tam olarak şuan kanlı canlı ve gayet sağlıklı bir şekilde kapının önünde durmuş ona bakmaya utanan karısını izliyordu.
Victor, yavaş adımlarla kapının pervazından ayrılıp Hazar ve Veda'nın da önünden geçerek Tatiana'nın yanına ulaştı.Tatiana, utana sıkıla kafasını kaldırdığında Victor ile göz göze geldi. Kafasını iki yana sallamasına aldırmayan Victor, Tatiana'nın eline uzandı. Karısın eli avuçlarının arasındayken elininin üstüne zarifçe dudaklarını bastırdı. Tatiana kafasını belli belirsiz hareketlerle iki yana sallamaya devam ederken bu sefer "Victor..." diye fısıldadı.
Victor ise yine buna aldırmadı. Karısını belinden kavrayarak kendine çekti ve kollarını titreyen bedeninin etrafına sardı. Zemheri soğuğu tenini hissedebiliyordu, Victor. Tatiana korkudan buz kesmişti.
Tatiana'nın sırtı yan yana dikilen Yelda ve Yekta'ya dönüktü. Yelda, genç kadının beline uzanan dalgalı sarı saçlarını çatık kaşlarla seyrederken birden gördüğü şeyle dudakları aralandı.
Victor; saniyeler içinde takım elbisesinin beline uzanıp tabancasını kapmış, etrafına kollarını sardığı sırta arkadan tabancasının soğuk namlusunu yaslamıştı.
Yelda, Tatiana'nın sırtını izlerken Hazar ise tam olarak Tatiana'nın suratını izliyordu. Yelda'nın gördüğü gerilen bir sırt, Hazar'ın gördüğü ise elbisesinin açık bıraktığı sırtında hissettiği soğuk namluyla dona kalan bir çehre ve kitlenen bir çeneden ibaretti.
Victor, Tatiana'nın kulağına eğilip herkesin duyabileceği bir şekilde fısıkdayarak konuştu. "Şşşt, kendini yorma sevgilim. Bana yaptığın kahpelikleri daha sonra uzun uzun konuşacağız zaten." dedi ve Yelda'ya dönük olan yüzünü kaldırıp gözlerini Yelda'nınkilere kitledi. Göz kırptı. "Sen şimdilik anın tadını çıkar." dedi yine Tatiana'nın boynuna vuran nefesiyle.
"Victor..." diye soludu Tatiana. "Victor, yapma. Bir dinle beni, yalvarırım sana. Çocuklarımız var bizim, Victor. Yapm-"
"Şşşt," diye yineledi Victor dişlerini sıkarak.
"Sana kendini yorma demedim mi, Tanya?"
Geriye kalan ise Tatiana'nın kesik kesik alabildiği solukları ve ağlayış sesleriydi.
Victor, soğuk namlunun ucunu Tatiana'nın elbisesinin açık bıraktığı tenine sürterek önce belinde gezdirdi. Tatiana'nın sesi yükselirken Victor silahın emniyetini indirdi.Tam o sırada ise Tatiana var gücüyle çığlık atıp alnını kocasının omzuna yasladı.Gözyaşları Victor'un gömleğini ıskatırken Victor göz ucuyla önce onları pür dikkat izleyen Sergei'ye baktı ama herhangi bir tepki vermedi. Elindeki tabancayı sevdiği kadının belinden düz bir çizgi halinde yavaş yavaş yukarı çıkardı. Namlunun ucu artık Tatiana'nın sarı saçları arasından ensesine geldiğinde Victor birden eğildiği kadının üzerinden doğrulup geri çekildi. Ama soğuk tabanca hala Tatiana'nın tenini yakıyordu.
Victor bir saniye içinde hem geriye bir adım atmış hem de tabancayı Tatiana'nın ensesinden ayırıp sol yanına,şah damarına bastırmıştı.
Tatiana ne olduğunu anlamaz gibi Victor'a bakarken dudaklarından çıkan tek söz kısık bir "Yapma..." oldu. Victor ise buz gibi suratıyla Tatiana'ya bakarken bir şeyler mırıldanmıştı kendi kendine ama kimse duyamamıştı. Tatiana'ya bakarken sevdiği kadının boynunda gördüğü kolyeyle birlikte kaşları çatılırken bu sefer sesli konuştu kadının gerdanına bakarak. "Vakti geldi, Velzar."
Baka kaldığı şey ise altın renkli bir mücevher kolyeydi. Bu bilgiyi nereden bildiğini bilmiyordu ama bu kolye Konstantin Kravtsov'un annesinden yadigârdı. Ve şimdi ise Tatiana Belova Rodionova'nın boynunda asılı duruyordu.
"Hay hay," diyerek neşeli bir sesle müzayede açılışı yapar gibi konuşmaya başladı, Hazar. Odada ki herkes bir çember misali odanın kenarlarına dizilmiş, ortayı boş bırakmışlardı. Hazar ise bunu fırsat bilerek Veda'yı kolundan ayırıp arkasında bıraktı ve bu insan çemberinin ortasına yürüdü.Tam ortada durduğunda bir hışırtı sesi odada yankılandığında Hazar kafasını eğip sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı.
Ektarina'nın fırlatıp gittiği DNA testine basmıştı ayakkabısyla. "Ah, bu burada mı kalmış?" diye sordu yalancı bir şaşkınlıkla. Eğildi ve kağıdı eline alıp baş parmağıyla işaret parmağı arasında sıkıştırarak havaya tuttu. "Bundan da kurtulalım madem." dediğinde bir eli paltosunun cebinden bir zippo çıkarıyordu. Çıkardığı gümüş zippoyu yakıp havaya tuttuğu kağıdın ucuna yaklaştırdı çakmağın alevini. Kağıdın yarısı saniyeler içinde yok olurken diğer yarısı ise yanmaya devam ederek zemine düşmüş, Hazar ise onu ayakkabısıyla ezerek söndürmüştü.
Doğrulup zippoyu yeniden cebine attıktan sonra iki elini birbirine sürtüp 'işim bitti' dercesine birbirine vurdu. "Eee, nerede kalmıştık, çok sevgili Infernum halkı?"
Kimsede ses çıkmayınca yeniden konuşan yine Hazar oldu. "Siz bilmiyorsanız bile ben çok iyi biliyorum." dedi ve derin bir nefes aldıktan sonra Yekta ve Yelda'ya baktı. "Bugün üç kişi aramızdan ayrılma tehlikesi yaşadı. Birine Konstantin diyorum ben, çünkü Katya neredeyse onu öldürecekti.İkincisi Victor, ama Tanrı'ya şükür ki kendisi hiç vurulmadı ve çok sağlıklı bir şekilde karşımızda." dedi sinsi gülüşlü adam."Üçüncü ve son kurbanımız ise görmüş olduğunuz üzere, Tatiana Rodionova!" dedi sanki normal bir program sunuyormuş gibi.
Eliyle yan tarafı gösterirke Tatiana tekrar yakvardı. "Hazar! Victor! Yalvarırım durun artık, lütfen. Her şeyi ama her şeyi anlatacağım. Lüt-"
Victor tabancanın emniyetini bir kara daha indirip yeniden kaldırdı. "Ben sana daha ne kadar 'sus' diyeceğim,Tanya?" diye soludu dişlerinin arasından.
Tatiana'nın duyduğu tek şey ona söylenenler değil, kulağına fısıldamaya başlayan Atropos'tu sanki. İpi kesilecekti artık, vakti gelmişti.
"Aramızdan ayrılma tehlikesi geçirdi falan dedik, iyi güzel hoş ama..." dedi Hazar. "Birisi bu gece gerçekten aramızdan ayrılacak, sevgili Keranus'lular."
Kısa bir an sessizlik.
"Ve o kişi..." dediği gibi Tatiana oarmak uçlarını birleştirip bedeni etrafında dolandırarak haç çıkardı. Kurumuş dudaklarını diliyle ıslatarak duyulabilecek bir sesle fısıldayarak son dualarını etmeye başladı.
"Bu kişi ölmesi gereken kişi Victor'du değil mi, Yekta?" diye sordu Hazar, Arslan'ın yanında duran Yekta'ya. Yekta tepki vermezken Hazar devam etti. "Ama üzgünüm, kardeşim. Bu gece ölmesi gereken kişi,"
Ve tabancanın ateşlenme sesi.
Silah sesiyle birlikte kendisinin vurukduğunu düşündüğü için çığlık atan Tatiana Rodionova'da vardı, tabii. Ama Tatiana'nın yanıkgılarını kıran Hazar'ın ağzından çıkan iki kelime oldu.
"Alara Erden."
Odada yankılanan tabanca sesiyle birlikte gözlerini sıkıca yuman Arslan, duyduğu isimle birlikte gözlerini açtı vakit kaybetmeden.
Kafasını yana çevirdiğinde yanında duran kız kardeşinin elini gerdanına bastırdığını,
nefesinin kesildiğini ve geriye sendelediğini gördü.
Hazar Velzar, Alara Erden'i köprücük kemiğinin altından, sol göğsünün üstünden vurmuştu.
Alara'nın bedeni, bir adım bile geriye gitmemişti sendelemeden önce. Sanki kurşun onun vücudunu delmemişte, sadece benliğini yerinden sökmüş gibiydi. Göğsünün üstünden giren kurşun, kalbinin bir parmak üzerinden geçip arkasında görünmez bir iz bıraktığında, Alara'nın dudakları aralandı nefes almak ister gibi. Ancak salonun kasvetli havası Alara'ya nefes olmak yerine boynuna urgan oldu.
Genç kadın, bir elini refleksle gerdanına götürdüğünde teninden parmak uçlarına sızdığını hissettiği sıcaklık, teninin kendi sıcaklığı veya hamileliğin ona verdiği ekstra vücud ısısı değil, damarlarında akan kanıydı.
Gözleri kapanmadan önce telaşla etrafta dolanarak abisini arıyordu. Kahveleri abisini bulduğunda Arslan çoktan Alara'nın yanına ulaşmıştı.
"ALARA!" diye haykırarak yanına koşup aralarında ki üç dört adımlık mesafeyi kapattığında Alara'nın dizlerinin bağı çoktan çözülmüştü.
"Alara!" diye seslendi Arslan yeniden. Alara'nın gerdanına attığı eli artık karnını okşuyordu ağır hareketlerle. Diğer eli ise soğuk zemine binevi devrilmişti.
Arslan, kız kardeşinin koyu kahve küt saçlarının dizlerinde dağılmasını sağladı kafasına dizleriyle destek olarak. Sol eli havada zangır zangır titrerken o korkuyu daha fazla bedeninde görmemek için elini Alara'nın saçlarının arasından boynuna yerleştirdi ve kafasını hafifçe yukarı kaldırarak onunla göz teması kurmasını sağladı. Sağ eliyle ise Alara'nın yavaş yavaş rengi solan buğday rengi tenini okşuyordu. "Alara! Bana bak, Lara... kapatma gözlerini!"
"Abi..." diyebilmişti Alara güçlüklede olsa.
"Güzelim..." dedi Arslan. Sesi korkudan çatlıyor ve titriyordu. "Buradayım, yanındayım abiciğim."
"Abi..." dedi Alara yeniden. "Abi, Mila..."
Mila İris. Alara'nın kızının ismiydi, Mila. İki ay sonra kızını kucağına aldığında ona böyle seslenecekti.
"Mila'ya da sanada hiçbir şey olmayacak. Duydun mu beni?" diye sordu Arslan istemeden sert çıkan sesiyle. "Alara, beni duyuyorsun." dedi ama bunu sanki önünde kendi kanında boğulan kız kardeşine değil, kendisine kendini inandırmak için söylüyor gibiydi.
"Abi..." dediğinde bir anda çok şiddetli öksürmeye başladı, Alara. Dudağının kenarından akan kan durmuyordu. Arslan ne kadar elini sürekli orada tutup aktığı an silmeye çalışsada kan yok olmuyor, gutgide güzel çehresini lekelemekten başka hiçbir şey yapmıyordu.
Öksürme krizi bittiğinde yeniden abisinin sırtında ki eline yaslandı, Alara. "Mila... Mila'yı kurtarın. Beni boşver, Mila'yı koru. Lütfen..."
Geriye kalan gözleri son kez güçlükle abisini ararken dudakları ise son kez dökülecek kelimeler için aralandı.
"Seni seviyorum, abi..."
"Lara, hayır..."
Ve Alara Erden'in toprak gözleri, mezarlık toprağı kadar soğuk bir karanlıkla örtündü.
Ne onu yaşmadan koparmak için bir acele vardı, ne de daha son nefesini alması için merhamet.Ölüm, işini çoktan bitirmişti.
Ne Clotho onun için aralanan kapıları kapattıktan sonra yeniden açtı, ne Lachesis onun kader ipini koptuğu yerden hayata yeniden tutunması için düğümledi, ne de Atropos onun hayatta kalabilmesi için hayat ipliğini tam kesecekken makası elinden bıraktı.
Üçüde Alara için çok acımasız davrandı.
Clotho, onun için açılan bütün kapıları suratına çarptı. Lachesis, kader ipini kopuk bıraktı. Atropos ise ipini ateşe verdi.
Genç kadın için kirli bir masal sona ermişti.
Alara Erden son nefesini karnında kızıyla birlikte vermişti.
Ve Alara'nın şu fani dünyadaki son nefesi, Arslan Erden için bir intikam döneminin başlangıç çanlarınının çalınması demekti.
"Hainlik ve şiddet, iki ucu keskin mızraktır; onları kullananları düşmanlarından daha fazla yaralar." der Emily Brönte, Uğultulu Tepeler'de. Arslan da farkındaydı. Bu iki ucu keskin mızrağı kullanmanın onu derinden yaralayacağının her zerresiyle farkındaydı.
Ama umrunda değildi.
Umrunda olan tek şey kız kardeşinden çalınan tek damla nefes ve annelik duygusunun intikamıydı.
24/12/25
Bölüm etkileşimi
