SON BİR ON BİR kitap kapağı

3. bölüm / 3

SON BİR ON BİR

1.Bölüm: "Cennetten Kovulan Meleklerin Çocukları"

Vaveyla Yazarı: Ada B.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: 1.Bölüm: "Cennetten Kovulan Meleklerin Çocukları"

SON BİR ON BİR

1.BÖLÜM : "Cennetten Kovulan Meleklerin Çocukları"

―World On Fire, Klergy

―Clocks, Coldplay

Twitter: abyssade
Pinterest: abyssade
İnstagram: abyssade

Okurken satır aralarında yorumlarınızı
ve oylarınızı esirgemezseniz çoook
mutlu oluruuum

Eğer paylaşın yapmak isterseniz
X'te #sonbir11 tagini kullanabilirsiniiz
hepsine bakıyoruum

Bölüm sonunda düşüncelerinizi
bekliyor olacağımm görüşürüzz

Keyifli okumalaaar!

"Acı, insana sonradan verilmiş yaşama gücüdür."

-Melih Cevdet Anay

Hayatım boyunca, aç bir aslanın önüne atılmış bir yem gibi bana sunulmuş yalanların doğrularının bir anda gün yüzüne çıkmasından nefret eden bir kadın oldum.

Ama o gece, bana aynalar bile yalan söyledi.

Savaşmayı bırakabilirdim ben bir Kasım gecesi, fakat kader bildim kendime göğsüme batan hançerli nefesleri çekmesini.

Kaderi sikeyim.

Kim kadere inanırdı ki? Hayatımda en çok değer verdiğim insan olan annem bile bana "Kadere inanmak; bir bakıma celladına teşekkür etmektir, birtanem." derdi hep. Hep derdi. Artık diyemez.

"Babanı bana kader mi yazmış?" demişti buz kesmiș teninin çevrelediği yumuşacık elleriyle alnıma dökülen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken. "El yazısı çok çirkinmiş o zaman." dedikten sonra da buruk bir şekilde gülümsemiş ve avuç içini yanağıma yaslayıp baş parmağıyla tenimi okşamaya başlamıştı."Neyse ki ben sana ilkokuldan beri hep inci gibi yazı yazmayı öğrettim, güzelliğim. Senin kaderinin yazısı da aynı senin ki gibi, inci gibi olacak."

Oturduğu sandalyesinde biraz gerileyip arkasında ki şömineye biraz daha yaslanmıştı, annem. Hala buz kesen avucu yanağımdaydı ve saniyeler sonra yaklaşıp burnumun ucundan öpmüştü dolgun ama renksiz dudakları. "Kızlar, annelerinin kaderini yaşar diye herkesin ağzında çürüyen bir laf varya," demişti kafasını belli belirsiz hareketlerle sağa sola sallarken. "Yazgısına hükmedebilenin satırları da düzgündür, canım." Derin ve kederli bir nefes çekmişti içine. "Senin annenin satırları çok düzensiz, ama sen... yazgısına boyun eğen değil; her zaman ona hükmedip celladına teşekkür etmeyen, satırları hep en düzenli olan olacaksın, güzelim. Anlaștık mı?"

Hiç bir zaman annenin kızı olma.

"Anlaştık anneciğim,"

Anlaştık ama kızın sözünü tutamadı, anne.

Anlaştık ama kızının satırlarını,kelimelerini bir bir, acımasızca, ucuz bir silgiyle sildiler anne.

Anlaştık ama kızının kalemini kırdılar, anne.

Hayır, hiç bir zaman babanın kızı olma.

Öldüğünü kabullenemediğiniz birinin sesini,yüzünü ve hatta anılarınızı yıllanmış videolardan veya fotoğraflardan öğrenmek,hatırlamak...ismini sadece konuşamayan mezar taşından duyabilmek, çok...çok acı veriyordu.

Okuduğum bir kitaptan aklımda kalan bir alıntı diyordu ki; "Mezarlıktan korkanın sevdiği ölmemiştir."

Mezarlıktan korkanın sevdiği ölmemiştir çünkü sevdiği ölenin evi mezarlıktır.İnsan evinden korkmaz,korkmamalı.Eğer korkuyorsa o cansız mezarlık toprağı altında çürüyen beden, istemeye istemeye o mezarlığa 'evim' diyen kişi için vermiştir canını.

İnsan bazen onu unutursam geçer diye düşünür ya; hayır, unutamazsın. Sadece alışırsın canın olanın canında bıraktığı yara izlerine ve gidişine.

Yara izleri hep vardır, ruhundadır. Dikmediğin sürece hep orada, seninle kalırlar.Eğer sen onları bir eline ip bir iğne almadan dikmezsen, o izler soğukta sızlar durur. Ama eğer dikmişsen, yine sızlar. Çünkü yara izlerinin ev bildiği bedenden ayrılmak için bir merheme ihtiyacı yoktur.

Mezarlığa ilk adımınızı attığınızda ne hissedersiniz? Bir ürperti kaplamaz mı içinizi? Titremez mi göğüs kafesiniz kalbinizin durdurak bilmeyen çarpıntısıyla?

Ben mi ne hissediyorum? Evime geldiğimi. Annemin yanına döndüğümü.Tekrardan beni kollarıyla sımsıkı sarmaladığını hissediyorum.Sanki elimden tutup evimizin bahçesinde beraber yürüyüşe çıktığımız paralel evrende ki anılar doluyor zihnime.

Ve o anılar bir kurşun olup beni zihnimden vuruyor, anne.

Karşımda ki kenarları altın varaklı tuvalet aynasına bakarken bordo tonlarında ki rujumu tazelemek için öne doğru eğilmiştim. Eğildiğim için zaten karnımın üstüne kadar inen göğüs dekoltem daha çok açılmıştı. Ellerimden birini siyah elbisemin üstünden göğsüme yaslayıp hafifçe yukarı çekiştirdim.

Davetin yapılacağı salona gireli daha beş dakika bile olmamıştı ama acilen tuvalete uğramam gerektiği için benimle birlikte buraya kadar gelen adamı salonda ki kurtlar sofrasıyla yalnız bırakıp kadınlar tuvaletine kaçmıştım.

Eğildiğim yerden doğrulup dik durduğumda gözlerimi aynada ki kadının bedenine ilişti. Kendimi yavaşça süzdükten sonra derin bir nefes alıp yorgunca karanlığa bıraktım kendimi.

Karanlık, insanın ruhunun ikiye bölümünden sol tarafta kalandı.Dayanıksız ruhumu ayakta tutmak için çırpınıp duran yüreğim de sol tarafta, karanlığa gömülmüş bir şekilde bana bakıyordu.

Gözlerimi tekrardan aralayıp aynada yeniden kendimi görmemle tuvaletin kapısının açılması bir oldu.

Kimseyle karşılaşıp kimseye hesap vermek istemediğim için bakışlarımı o yöne çevirmedim. Ama aynadan kimin geldiğini görebilirdim.

Gelen Taisiya Rodionova'ydı. Abimin nişan attığı eski sevgilisi ve Slavlar'ın destekçi ailesinin biricik kız çocuğu oluşuyla ailemiz için hala kapatılamamış bir dosyaydı.

O da bana bakmamıştı fakat tuvalette ki diğer kişinin ben olduğumu aynaya bakınca fark etmişti. Ben olduğumu anlaması için gözlerime bakması yeterdi zaten.

"Vira! Bu ne güzel sürpriz!" dedi Rusça konuşarak.

Vira,dediği ben oluyordum.Vira Karas'tım ben. Her ne kadar herkes tarafından Yekta Karas'ın kızı olarak bilinsemde ben annesinin istediği gibi satırlarını inciler yerine git gide geriye düştüğü yolda tırnaklarıyla kazıyarak ilerlemeye çalışmaktan parmak uçlarında biriken kanla yazan kadındım.

İçimde artık kalmayan merhamet duygusunun sebebiyet verdiği parmak uçlarımdaki kanlar...

Peki;

Küllerinden doğar mı merhamet?

İçinde yoksa,eder mi insana ihanet?

Acır mı insan kendinden beterine,

Yoksa değer mi verdiğin sevgi ederine?

Bilmiyorum, annemin canına kimin kıydığını bilmediğim gibi bunu da bilmiyorum.

Bir soytarı değildim ben, ziyandım. Babam için. Ama annem için ise... onun kaybolan her nefesinin intikâmıydım. Elleri yanmış bir kefaretin suretiydim. Ucunda kurumaya yüz tutmuş kan damlalarıyla günyüzüne çıkmayı bekleyen kılıcımla yazacaktım kendi satırlarımı, annemin intikamını.

Çarpan ama içimdeki sorulara yanıt vermeyen bir kalbe sahiptim bir yandan. Nasıl alıcaktım bu gaddarlıkların hıncını böyle umarsız bir kalbe sahipken?

Yapmak zorundasın, Vira. Almak zorundayız.

Zorundayım.

"Taya!" diye seslendim neşeli bir ses tonuyla hızlıca arkama dönüp onu görmek için.Bilerek yapıyordum.Rodionovlar, dost olmadığı kişiler hariç onlara isimlerinin kısaltmalarıyla hitab edilmesinden nefret ederdi. Ve bizde onlarla dost hariç her şeydik. "Nasılsın?" diye sordum aynı onun gibi Rusça konuşmaya devam ederek.

"İyi." diyerek kestirip attı az önceki gıcık edici neşesinin aksine soğuk bir sesle. "Abini neden tek bıraktın?"

"Abimi tek bırakmadım, Taisiya." dedim bende onun yüzünde ki donuk ifadenin aksine suratımda asılı kalan gıcık gülümsemeyle. "Siz nasıl Krikalevlerin destekçisiyseniz bizim de destekçilerimiz var. Unutma, Karas'lar asla yalnız kalmaz."

"Anlıyorum," dedi ve yanımdaki lavabonun önüne geçip elini yıkamak için musluğu açtı."Krikalevler demişken... sizi nasıl da parmaklarında oynatıyorlar ama," dedi ve dudağının bir kenarını havaya kaldırarak kıkırdadı."Tabii, siz de haklısınız. Kontrol altında tutulan bir kukla olmaya alışınca, insan başka bir kuklacıdan yediği darbeyi fark etmiyor."

Bende aynı şekilde kıkırdadım bir an. "Haklısın, Taya. Seni parmak ucunda oynatan bir kukladan darbe yemek kolay değil." diyerek cevap verdim. "Bu darbelerle nasıl başa çıkılacağını babana sorarsın artık. Zamanında babamdan az yememiş çünkü." dediğimde gülüşüm büyüdü.

"Bu arada," dedim bir süre konuşmadıktan sonra.Gözlerimi belerttim ve yanımda hala elini yıkayan kadına döndüm yeniden konuşmak için. Şaşırmadığım bir şekilde o ise zaten beni izliyordu. "Unuttuğun bir detay var," dedim ve ona doğru usulca bir adım attım. Bir kaç saniye önce beni gıcık etmek için giydiği soytarı gülüşlü maskesi yüzünde donarak asılı kalmıştı. "Kuklalar sahne sonunda ölürler, Taisiya. Ve ölen kuklaların iplerini tutanlar seyircinin arasına karışabileceklerini düşünürler."

Sesimi yükseltmeden devam ettim. "En büyük yanılgı da bu ya zaten." dedim ve bir adım daha attım üzerine doğru. "Neden biliyor musun? Çünkü akıllıca sahnelenmiş bir oyunun perdeleri hiçbir zaman kapanmaz ve kulisten kimse seyircilerin içine sızamaz."

Adım ata ata Taisiya'nın keskin ve bergamot kokulu parfümünü hissedebilecek kadar yaklaşmıştım ona.Boylarımız hemen hemen aynıydı o yüzden gözlerinde ki korkuyu daha net görebiliyordum.Söyleyeceklerim biterken boğazı hafifçe hareket etmişti ve onu gerdiğimi hissetmek iyi gelmişti.Bunuda zaten yüzümde büyüyen gülüşümle belli etmiştim.

Sırada ki hamlem olarak ise biraz önce ellerini yıkadığı için açık olan ama benim konuşmamla birlikte kala kaldığı için kapatamadığı musluğa elimi uzattım ve ben kapattım.

'Ne yapıyorsun?' der gibi kaşlarını çattığını görmüştüm karşısında ki aynadan. O bana bakıyordu ama ben ona bakmıyordum çünkü kafamda ki planda uymam gereken bazı maddeler yazılıydı.

Benim ona değilde aynaya baktığımı fark edince o da mavilerini aynaya çevirdi. Neredeyse bütün Slavlarda olduğu gibi onunda sarı saç mavi göz bir profili vardı.Üzerinde ki beyaz,halter yaka elbisesi ve fön çekilmiş kabarık sarı saçlarıyla oldukça şık görünüyordu aslında. İtalya'nın bu yıl düzenlediği dördüncü balo için özenerek hazırlandığı belliydi.

Tek kelime etmeden lavabonun kenarında duran çantasına uzandığım sırada dudakları şaşkınlıkla aralandı ama tek kelime edemedi.Taisiya, hala bana inanamaz gibi bakarken ben çoktan çantasını karıştırmaya başlamıştım.Tam olarak aradığım şey burada mıydı bilmiyordum fakat ne aramadığımı çok iyi biliyordum.

Mesela, çantanın içinde ki en küçük fermuarsız bölmede duran abimin ve Taisiya'nın eski nişan alyansını aramıyordum.Bunu hala saklıyor muydu gerçekten?

Ama aramıyor olmam onu oradan almayacağım anlamına gelmiyordu.

Abimin ki düz, altın renkli bir alyansken Taisiya'nın ki tam tur pırlanta,gold bir alyanstı.Yüzüğü avuç içime alıp üzerine parmaklarımı kapattıktan sonra elimi hala çantanın içinde ki işe yaramaz eşyalar arasında dolaştırırken sonunda aradığımı bulmuştum.

Kan kırmızısı bir ruj.

Bembeyaz, mat dokulu gerçek deri olduğu dokununca bile anlaşılan çantasını yeniden yüzümde ki gülümsemeyi koruyarak hiç acımadan ıslak lavabo kenarına bırakırken hala Taisiya'nın aynada ki yansımasından bakıyordum yüzüne.O da, bana aynı şekilde aynada ki yansımamdan çatık kaşlarla bakarken avuç içimde duran ruju sertçe lavabonun kenarında ki mermere vurdum.Ama rujun tabanını zemine vurduğum gibi normalden farklı olarak hafif, metalik bir ses işitmiştim.

İşte aradığım şey buydu.

Rujun kapağından çıkan sese aldırıp duraksamadan "Bunu değiştirsen iyi olacak," dedikten sonra elimi rujun üstünden çektim. "Abim kırmızıyı sevmez, yanlış tercih olmuş." dedim ve olabildiğince sarkastik görünen gülümsememi gösterdim. "Sana da katılamadığın aileden bir bilgi olsun bu." dediğimde bir adım geri attım ve son olarak "İyi eğlenceler." diyerek ona sırtımı döndüm ve kapıya doğru ilerledim.

Adımlarım tam olarak kapının eşiğine geldiğinde ve çoktan bir elim kapı koluna tutunmuşken omzumun ardından kafamı hafifçe arkaya çevirdim ve hala sırtımı izleyen kadına yönelik konuştum. "Ailecek çok içmeyinde sizin kuklacı aranıza sızmasın. Malum, Rodionovlar olarak sarhoş olunca gözünüz hiçbir şey görmüyor." dedim ve kolumla göğsüm arasına sıkıştırdığım çantamı elime alıp kadınlar tuvaletinden çıktım.

Dışarıya attığım ilk adım ve kapıyı Taisiya'nın suratına kapatmamla birlikte omuzlarımdan büyük bir yük kalkmış gibi tek elimi açıp kapayarak içimde ki kasveti dağıtmaya çalıştım.Ayağıma geçirdiğim siyah stilettoların birini yavaşça yere vururken bir yandan avuç içimde ısınan yüzüğü daha da sıktım parmaklarımın arasında.

Gözlerimi sıkıca kapatmışken kafamı arkamda ki kapıya yasladım ve derin bir nefes çaldım balonun zehirli havasından.Aldığım nefesi yavaşça geri verirken irkilerek gözümü açmama sebep olacak bir ses duydum.

"Güzelim," dedi baştan kimin olduğunu anlayamadığım ses.

Gerçekten mi ya?

Duyduğum sesle irkilirken kendime hakim olamadığım için şaşkınlıkla bir inleme kopmuştu dudaklarımdan.Ben daha gözümü açamadan sesin sahibi olduğunu tahmin ettiğim adam elini belime yerleştirmiş ve eğilerek yanağımdan öpmüştü.

Bu kadar yakınıma, kendini fark ettirmeyecek kadar sessiz adımlarla yaklaşıp yanıma sokulan Vargın Varlıer'den başkası değildi. Ailesinin tek çocuğu olmasının verdiği ego her daim yüzüne sinmiş gibi orada olurdu. Bundan yakınmıyordum zira egosu ve bu cesur tavrı tam da bana lazım olan şeydi çünkü nasıl Krikalevlerin destekçisi Rodionovlar oluyorsa, Varlıerler de bizim tarafımızdalardı.

Boğazdan gelen erkeksi sesiyle kıkırdadığında artık yeşillerimi açığa çıkarmış bir şekilde ona bakıyordum.Harelerim vücudunda gezerken bir yandan da çekici erkek parfümünün kokusu doluyordu genzime.

Vargın Varlıer; buğday tenli, uzun boylu, hafif uzun saçlı bir adamdı. Yirmi altı yaşındaydı ve benden üç yaş büyüktü. Yakışıklılığını inkâr edemezdim çünkü gerçekten ilgi çekici bir adamdı. Sesi,yüzü fiziği olsun her şeyiyle girdiği ortamda varlığını belli eden biriydi.

"Korkuttum mu?" diye sordu bir yandan sırıtarak.

Yüreğime saniyelik inen inmenin etkisinden sıyrıldığımda onun da ciddi olmadığını umduğum için aynı şekilde sırıtarak yanıtladım onu. "Sen beni korkutamazsın, Varlıer." dediğimde gülüşü büyüdü. İki elimi takım elbisesinin beyaz gömleğinin yakalarına yasladım ve yavaş hareketlerle düzeltmeye başladım. "Şaşırmış olabilirim sadece." dedim sakin bir ses tonuyla.

Söylediklerime tek kelime söylemeden yüzünde ki gülümsemeyi korumaya devam etti.Sonra sımcıcak avuç içlerini belimden çekti ve bende ellerimi yakasından çektim.Üzerinde ki ceketi bir hışımla çıkarıp tek omzuna attığında ne yaptığını anlamadığım için tek kaşım havalandı.

Sanki birden bire kahveleri koyulaşmış, bakışları ciddileşmişti. Bu demek oluyordu ki...bizi konuşacaktık.Marcel'i.

Baba denen o adamın bana bıraktığı puslu kader ağlarından biri daha...Marcel.

Abim ve ben. Vira ve Viran. Marcel'in liderleriydik; babaları tutuklandıktan sonra üç büyüklerin en büyüğünün koltuğunu devralan Karas kardeşler.

Abim de ben de şu an bulunduğumuz konumdan, statüden... hiç birinden memnun değildik. Normal bir hayat yaşamayı ikimizde suç örgütü lideri olmaya tercih ederdik lakin, öyle kolay yürümüyordu bu işler suç dünyasında. Eğer şuan abim hayallerinde ki gibi mühendis, ben ise tercüman olmayı seçseydim... ikimizinde isimleri elde ettiğimiz başarılardan dolayı şehrin açık hava panolarında değilde mezar taşlarımızda yazıyor olurdu.

Babamızın bize bıraktığı bu sikten görevi üstlenmeseydik kafamıza sıkılırdı. Mecbur kabul etmiştik, hem... bizim de işimize gelmemiş miydi? Annemizin sessiz çığlıklarının intikamını alacaktık işin sonunda.

"Babanın meselesi ne? Tam olarak yani?" diye sordu Vargın, bana gözlerini kısarak bakarken. Kollarını göğsünde birleştirdiği için elinin üstünde ki damar ve tenini kirleten mürekkep belirginleşmişti. Tek omzunu yasladığı duvarın beyaz boyasının tozları da büyük ihtimalle gömleğine bulaşıyordu.

"Borcu varmış," diye mırıldandım gözlerimi kaçırarak.Babamın geçmişte yaptığı bir hata yine bizim başımıza kalmıştı. "Sergei'ye."

"Ne borcu?" diye sordu Vargın bu sefer.

'Para," dedim ve bir süre bekledim çünkü ne kadar olduğunu söylemeye dilim varmıyordu. "Elli milyon ruble."

Vargın'ın gözleri birden fal tașı gibi açılınca ben de bir anlığına gözlerimi kaçırdım.Sonunda boğazını temizledi ve tahmin ettiğim tepkiyi verdi. "Yuh! Çüş! Oha! Kızım sen manyak mısın? Baban peșine," dedi ve düşünür gibi durdu. Tek elini kaldırıp her birini saydı birer birer. "Yedi milyonluk borç takmış! Nasıl bu kadar sakinsin?" dediğinde omuz silkmekle yetindim.

Ben hiçbir şey için panik yapmazdım, her şey döner dolaşır benim istediğim sonuca gelirdi zaten. Babamın bana taktığı bu borcu da kuruşu kuruşuna ödeyecektim.

"Nasıl bilmem, Vira?" diye sordu Vargın bu sefer dehşete düşmüş gibi. "Babanla konuştun mu? Ödeyebilecek durumda mı?" dedi ve söylediğinin saçma olduğunu fark ettiği gibi kendi kendine düzeltti. "Yani, en azından bir kısmını."

"Görüşe gitmedim ki," diye yanıtladım onu. Babamla konuşmadığımı ve konuşmayacağımı öğrenmeliydi.

"Nasıl?" diye sordu bu sefer kaşlarını çatarak. "Dün görüş izni çıkmadı mı? Niye gitmedin? Viran gitti mi?"

"Çıktı, ama gitmedik." dedim umursamayarak. Bunları söylerken karşımda kalan, balonun yapıldığı alanı izliyordum çünkü ne Vargın'ın soruları ne de babamın yaptığı ahmaklıklar zerre umrunda değildi.

Ama şimdi söyleyeceğim şeyi Vargın'ın gözlerine bakarak söylemezsem tam olarak idrak edemezdi o yüzden bir hışımla tamamen ona doğru döndüm. "Ben küçük bir kız çocuğu gibi babamdan para isteyecek yaşı çoktan geçtim, Vargın. Hele de babamın yaptığı ahmaklığın bedeli için babamdan para istemek hiç bana göre değil." Gözlerimi kıstım. "O borcu abime bile bırakmadan kendi başıma kuruşu kuruşuna ödeyeceğim. Hiç kimseden tek bir ruble almadan."

"Emin misi―"

"Bir de soruyor musun?" dedim ters bir sesle.Artık bugünlük Vargın Varlıer kotamı doldurmuştum. Yeterince sinirlerimi bozmuştu. Zaten benimde artık abimin yanında görünme vaktim gelmişti.

Yanyana durduğumuz yerden ayrılmak için ilk adımı attığımda peşimden gelen Vargın'ın ayak seslerini işitiyordum.

"Vira, beni dinle. Sergei ile tek başına bu borç işlerine girmen çok tehlikeli."

Topuklularımın sesi salonun dar koridorunun duvarlarında yankılanırken Vargın'ın dediklerini umursamadan yürümeye devam ediyordum.Söyledikleri arkamdan geliyordu ama bana yetişemiyordu. Sanki dudaklarından dökülen her bir sözcük sırtıma çarpıp yere düşüyordu.

Ona dönmeden "Tehlike," dedim hafif bir solukla gülerek. "Benim hayatımda her zaman yeri olan bir kavram zaten, Vargın."

Birkaç saniye sesini işitmeyince tek kaşım hafifçe çatılmıştı fakat aynı vakitlerde siyah elbisemin hafif kadifemsi kumaşının kapladığı kolumda parmak boğumlarını hissettim. Kolumdan tutmuştu, beni durdurmak için.

İşte benim için sınırın aşıldığı yer burasıydı.

Adımlarım zemine çakıldı bir mıh gibi. Dönüp ona baktım ama elini kolumdan çekmesi için onu zorlamadım. Yalnızca gözlerimi önce kolumu sıktığı eline, daha sonra kahvelerine değdirip sırıttım.Elini hemen çekti kolumun üzerinden.

"Vira, bak... ben senin iyiliğin içi-" diyecekken sesini kestim.

"Tanrıça'nın iyiliğini bahane edip onu işinden alıkoyabileceğini sanacak cüreti ne zaman edindin, Varlıer?"

Tanrıça. Marcel'in Tanrıça'sı.

Vicaria. Vicaria Marcelli.

O kelime zihnime düştüğü gibi sol omzumda ki dövmenin sızladığını hissettim sanki.

"Şimdi Tanrıça'm oldun öyle mi?" dedi ve alayla kıkırdadı.Tenimin altın işlenmiş o leke,adının anılmasıyla birlikte sanki bana varlığını hatırlatıyordu.

Hatırlattığı şey varlığı değil, dedi içimde ki Vira. Hatırlattığı şey senin kim olduğun. Sen onların Tanrıça'sısın, Vira. Sen onların naibisin. Sen onların Vicaria'sısın.

"Şimdi değil," dedim ve bende onun gibi sırıttım. "Ben hep senin Tanrıça'ndım, Vargın. Hala da öyleyim." dedim ve onun ilk geldiğinde bana yaptığı gibi elimi omzuna atıp yükseldim ve yanağına dudaklarımı bastırdım. "Bir daha..." dedim fısıldayarak. Nefesim boynuna çarpacak kadar yakındım ona. "Sakın, beni ve yapabileceklerimi hafife alma."

Söyleyeceklerim bitince elimi omzundan çektim ve arkama bakmadan yürümeye başladım. Bu sefer arkamdan adım sesleri gelmiyordu. Aklıma gelen son bir şeyle birlikte yürümeye devam ederek arkamı döndüm ve işaret parmağımı havaya dikerek yanağını işaret ettim. "Yanağını silmeyi unutma," dediğimde gülüşüm büyüdü.Bu sefer konuşurken işaret parmağımın yanına baş parmağımı dikerek parmak uçlarımı birbirine yaklaştırdım. "Kırmızılık kalmış, birazcık."

Yüzünde ki tüm mimikler ve bakışları donup kaldı ve eli refleksle yanağına gitti.Bu haline ve boş bakışlarına kıkırdamadan edemedim.

Onu öptüğüme inanamıyordu.

Çünkü Vargın Varlıer, sevdiği kadının ben olduğunu düşmanlarına dahi duyurabilecek kadar aşıktı bana.

Bir keresinde yine aynı bugün olduğu gibi İtalya'nın düzenlediği bir balodayken Vargın, içtiği üç kadeh viski ve tek tek sayarak indirdiği beş shot votkanın ulaştırdığı sarhoşluğun verdiği pervasızlıkla birden bütün düşmanlarımızın olduğu yerde beni sevdiğini haykırmıştı.

"Bunu duymak hiç hoşunuza gitmeyecek ama," demişti o gece kadehini havaya kaldırarak. "Ben hepinizin korktuğu o adamın kızına aşık oldum. Ve bunun tek bir saniyesinden bile pişman değilim."

Zihnim eski anıların oluşturduğu dalgaların içinde boğulurken ben fark etmesem bile adımlarım Vargın'ı arkamda bırakarak beni balonun yapıldığı salona ulaştırmıştı.

Yeşillerim etrafta dolanırken bir yandan kulağıma bir İtalyan melodisi doluyordu.Şarkının sözlerini anlayabilmek ise eğitim hayatımın bana bırakabildiği en güzel lütuftu.

Adımlarım usulca salonun ortasına doğru ilerlerken bir yandan zihnim istemsizce arka planda çalan Fabrizio De André'den Valzer per un amore'yi tekrarlıyordu.

Gözlerimin takılı kaldığı yerlerden birinde sonunda gerçekten görmek isteyeceğim birini görebilmiştim sonunda.Abimi.Marcel için ayrılmış geniş masada çemberin en uç noktasında Marcel'in Vicarius'u olarak oturuyordu.

Vicarius ve Vicaria, Tanrı ve Tanrıça, Apollo ve Artemis.

Hepsi bizdik, ikimizdik.

Benim sol omzumda ki kılıç benzeri keskin demirlerin etrafında açmak ve nefes almak için can çekişen zambaklarla bezenmiş ölüm tahtasının arkasında kalan Artemis'in oluşturduğu dövme, demirlerin yan tarafında kalan 'Vicaria' yazısı ile birlikte benim Tanrıça olduğumu gösteriyordu.Ay tanrıçası.

Abimin yani Viran Karas'ın ise sağ omzunda ki kabzası hafif yanmış ama ucu herkesin rahatça görebileceği derecede parlayan kılıcın arkasına gizlenmiș bir güneş ve Apollo'nun oluşturduğu dövme, kılıcın ve küle dönmek üzere olan melek kanatlarının yan tarafında kalan 'Vicarius' yazısı ile de abimin Tanrı olduğunun en büyük kanıtıydı.Güneş tanrısı.

Güneye bakarsanız, Ay solunuzundan yükselir. Kuzeye bakarsanız ise, Güneș sağınızdan yükselir.

Sağ ve solun, güney ve kuzeyin, Apollo ve Artemis'in birbirini tamamladığı gibi ebediyete kadar Vicarius ve Vicaria'da birbirini tamamlayacaktı.

Abim telefonuyla ilgilendiği için beni fark etmemişti ama masaya yaklaştığım an diğerleri benim geldiğimi anladıkları gibi kafalarını kaldırmışlardı.

"Vira, hoş geldin." diyen kadife gibi sesini duymuştum Karaca'nın. Ne kadar bana hiç bir konuda söz geçirebilecek kadar üstümde etkisi olmasada, eksik bırakıldığım anne şefkatini hissedebildiğim tek kadındı Karaca Varlıer.

"Hoş buldum," diyip içimde dalgalanan hırçın denizi dışarı yansıtmayarak samimi görünmeye çalışıp tebessüm etsemde çok başarılı olabileceğimi düşünmüyordum ona karşı. Çünkü az önce -daha beş dakika bile olmadığına emindim- oğlu yeterince sinirlerimi oynatmıştı.

Abime döndüğümde sesimi duymasıyla beraber kafasını kaldırdığını ve dudağının bir köşesinin havalandığını gördüm. Telefona bakarken soluk duran yeşillerinin bana baktığında aynı nefes alan bir orman gibi canlandığı kimsenin gözünden kaçamayacak kadar güzel bir gerçekti.

Abim, bir elini oturduğu beyaz sandalyenin sırt kısmına yaslayıp sandalyesini geriye iteledi ve ayaklanarak sol yanıma yöneldi.Ayaklarında ki oxfordların sesi kesilip erkeksi ve odunsu kokan parfümünün kokusundan farklı bir koku burun direğimi sızlattığı gibi abimin elini belimde, sıcak dudaklarını ise yanağımda hissetmiştim.

"Güzelim," dedi bir tek bana ısıttığı ses tonuyla. "Neredeydin? Çok vakit geçti." dediğinde fark ettiğim şeyle yüzümü buruşturmadan edemedim ve sorduğu soruyla alakasız bir soru sordum. "Ne içtin sen? Leş gibi kokuyorsun." dedim burnumu kırıştırarak.

"Leş gibi mi kokuyorum?" diye sordu ve gömleğinin yakasını çekiştirip burnunun ucunu sürttü ve derin bir nefes çekti içine gömleğin siyah kumaşından. Yakasından ciğerlerine çektiği nefesi dışarıya haklı olarak öksürerek vermişti çünkü gerçekten üç beş tane ard arda filtresiz içmiş gibi kokuyordu.

"Evet, leş gibi kokuyorsun." dediğimde elini belimden çekip birkaç adım geriye çekildi beni rahatsız etmemek için. "Farklı bir paket aldım bu sefer. Çok mu kötü kokuyor?"

"Ceset gibi kokuyorsun, Viran." diyen bu sefer ben değildim.Önümüzden hızlı adımlarla, elinde ki viski kadehini gevşekçe tutarak ve sırıtarak geçen Rodman'dı.Üstünde ki antrasit rengi takım elbisesi ve içine giydiği beyaz gömlekle bugün onu ilk defa bu kadar şık görüyordum.Onun da bu geceki balo için oldukça özendiği aşikardı.Bu bana fazlasıyla tuhaf gelmişti çünkü Rodman, açık konuşmak gerekirse günlük hayatında tam anlamıyla bir ucube gibi giyiniyordu.

Rodman'a dolabını oluşturması için iki üç tane ekstra bol sweatshirt ve yine aynı şekilde anormal derecede geniş paçalı birkaç parça eşofman verseniz onlarla bütün kışını geçirebilirdi.

"Kapa çeneni, Rodman." diyerek sert bir bakışla ona cevap veren abime döndürdüm bakışlarımı ama Rodman çok yüksek ihtimalle abimi duymamıştı bile çünkü çoktan geçip gitmişti. "Gömleğimi değiştirmeli miyim?"

Sorduğu soruyla birlikte gülümsedim ve dün gece aldığım yaradan dolayı hâlâ sızlayan sol elimin avuç içini kırışmış gömleğinin üstünden omzuna yaslayıp yükseldim ve dudağımı yanağına bastırarak geri çekildim. "Şaka yaptım," dedikten sonra gülüşüm büyüdü ve canlanan yeşillerini seyrettim. "Kötü falan koktuğun yok.Sadece bir tık ağır ve farklı bir kokun var ama, sıkıntı yok." dedikten sonra bu sefer elimle kumaşın kırışıklıklarını düzeltmeye başladım. "Bir de bir ütü olsa iyi olurdu ama...neyse, boşver."

"Rodman'la her zamanki şu gıcık şakalarınızdan biri mi bu yine?" diyerek çatık kaşlarla bana bakan abimin yanından kadınsı bir kahkaha atarak uzaklaştım ve benim için ayrılmış olan sandalyeye yöneldim.Bu sorduğu sorunun cevabına sessiz bir 'evet' oluyordu.

Abim bana bakmadan masanın üstünde duran siyah ceketini yeniden kollarından geçirip giydiğinde bende çoktan masada benim için ayrılmış olan koltuğa yerleşmiştim.Sağıma baktığımda gözlerim abim için ayrılmış olan sandalyeye, soluma baktığımda ise bu sefer Rodman için özel olarak ayrılmış olan koltuğa ilişiyordu.Yan yana dizilmiş olan bu üç taht dışında başka hiçbir sandalyede isim yazmıyordu.

Çünkü bu üçü, bu cehennemi yaratmak için cennetten kovulan o meleğin çocukları içindi.

Sol yanımda hissettiğim hareketlenme ile yanıma birinin oturduğunu düşünüp kafamı kaldırdığımda Rodman'ın abim ve benden farklı olarak kehribar yansımalarla parlayan gözlerini gördüm.Kafasını yana eğmiş şekilde bana bakıyordu ve bir yandan da inci gibi dişleriyle gülümsüyordu.Hafif bir açıyla başını yana eğmesinden dolayı kahve saçları tel tel alnına doğru dağılıyordu.Uzun boyundan dolayı ben onun yanında otururken bile omzuna kadar gelebiliyordum.Kulağıma bir şeyler fısıldamak ister gibi eğildiğinde saçları artık alnına doğru değil gözlerine doğru dağılıyordu. "Tebrikler kuzen," dedi sıcak nefesi saçlarımın açık bıraktığı boynumdan tenime vururken. "Viran Karas, yine ve yine başarıyla delirtildi."

Rodman Karas, babamın bana ve abime bıraktığı bu boktan düzende ki örgütümüzde 'Karas' soyundan gelen üçüncü kişiydi ve aynı zamanda amcam Yetkin Karas'ın evlatlıktan reddettiği oğluydu.Yetkin amcamın oğlunu kendi çocuğu olarak görmeme sebebi ise oldukça trajedikti: Kardeşinin, kendi çocuklarını bir mahzenmiş gibi içine tıkıp üstlerine kapıyı kitlediği,bu girdap gibi güzel olan her şeyi içine çekip katleden düzene, bizi desteklemek için dahil olması.

Komik değil mi? Daha doğrusu...trajikomik. Öz oğlunu, kardeşinin içine bulaştığı bu oluşumdan korumak istiyordu.Bunu anlayabilirdim.Ama yeğenlerini; bu oluşumdan,kardeşinin geçmişte yaptığı hatalarından korumak için parmağını bile kımıldatmamasını ve oğluna, sadece bize kendisinin yapmadığı şeyi yapmak istediği için, yani destek olmak istediği için sırtını çevirmesini anlayamazdım.

Rodman bizim kuzenimizdi.Geriye kalan ve bizden taraf olan, kan bağımız olan tek kişiydi ve sadece yanımızda olmak istiyordu.

"Babamın ne düşündüğü sikimde değil,Vira." demişti bana Yetkin amcamı Rusya'da tek başına bırakıp, bizim yanımıza gelip kapımıza dayandığı o gece. "Babam size sırtını dönmüş olabilir ama ben Yekta amcamın pislikleri içinde sizi tek bırakmayacağım."

"Ama, amcam sana sırt çevirmeyecek mi bu sefer?" demiştim ben cevap olarak.

"Babam, anneme de sırtını dönmüştü zaten.Yapmadığı şey değil." demişti o da.

"İyi misin?" diye soran sesi duyduğumda birden olduğum yerde göğsüm titreyerek, daldığım hayal aleminden uyandım ve sesin sahibi olan Rodman'a gülümsedim. "İyiyim." dediğimde o da buruk bir şekilde de olsa dudağının bir kenarını havalandırarak karşılık verdi ve elini kaldırarak avuç içini bana doğru çevirdi.

"Çak o zaman," dedi gülüşü büyürken. "Abin sonuç olarak saniyelik bile olsa neye uğradığını şaşırdı. Şaşırmadın mı, Viran?" dediğinde sağıma döndüm ve abiminde yanımıza oturduğunu fark ettim. Abim ise ona ters bir bakış atarak "Ben seni bir şaşırtacağım şimdi," dedi dişlerinin arasından.

İkisinin arasında ki çocuksu atışmaya gülümserken birden "Konuşmamız lazım." diyen sesi duyduğumda karşımda kollarını göğsünde kavuşturmuş şekilde dikilen, 50'lerinin başında ki saçlarına aklar serilmiş adamı gördüm.Sanaç Varlıer yanında ki özellikle bana ters ters bakan oğlu Vargın Varlıer ile duruyor ve gözlerini kısarak oldukça tehditkar bakıyordu.

"Sen az önce oturmuyor muydun burada? Nereye gittin?" diye sorduğum soru Sanaç'a yönelikti.Hızlı nefesler alıp vermesinden dolayı saniyede bir inip kalkan göğsünde birleştirdiği kollarını çözüp bacaklarının yan tarafına düşürdüğünde bir elini masaya yaslayarak üstüme doğru eğildi. "Önemi yok. Sergio Moretti burada."

"Eee ne yapalım yani?" diye sordum oldukça gevşek bir tavırla. "O yaşlı moruğun elbet geleceğini biliyorduk, Sanaç. Farkındaysan adam Massacro'nun lideri ve bizde İtalya'nın davetindeyiz. En önemlisi, adam Capo. Burada olmaması saçma olurdu zaten. Niye bu kadar sinirlendin buna?"

"Saat üç yönüne bakarsan eğer yanında kim olduğunu görürsün ve niye bu kadar gerildiğimi de anlarsın, Vira." dediğinde tek kaşım çatıldı ve öne doğru eğilerek bahsettiği yöne doğru baktım. Gözlerim önce Sergio'yu gördü ve sözlerimin aksine bende onu gördüğüme şaşırmıştım.Çünkü Sergio burada herkesin 'patronu' olduğu için göz önüne pek çıkmayan bir adamdı ve yılın on iki ayı boyunca neredeyse her ay farklı ülkelerin düzenlediği on iki balodan sadece eylül ayında İtalya'nın düzenlediği baloya, yani bugün ki baloda etraftakilere görünürdü.

Şu an ise yaşına göre oldukça kalıplı olan vücudu ile bütünleşerek görsel şölen yaşatan kömür siyahı takım elbisesiyle ve içine giydiği kusursuz ütülenmiş kar beyazı gömlekle jilet gibi sert ve otoriter duruyordu.

Klasik Sergio Moretti görünümü.

Elinde ki uzun ince viski kadehini dudaklarına götürdüğünde artık yanında duran kadını görmek için önümde bir engel kalmamıştı.Sergio'nun boğazından akıp giden soğuk zehir sebebiyle adem elması havalanırken gözümü ondan almış ve yanındaki kadına odaklanabilmiştim.

Bianca Catalina Moretti, babasının yanında Taisiya'nın giydiğine benzer fakat daha ihtişamlı olan halter yaka,siyah ve saten kumaştan,sivri burun siyah topuklularına kadar uzanan elbisesi ve sırtından dirsek içlerine doğru sarkıttığı beyaz kürküyle oldukça şık ve zarif duruyordu.

Kapının önünde durup yüzlerinde asılı kalan yalancı tebessümlerle sohbet ederken giriş kapısının aralık kalması yüzünden odanın içine sızan iç ürpertici esintiyle birlikte Bianca'nın özenle sırtına salınmış dalgalı platin sarı saçları rüzgara dokunup geri çekildi hızlıca.Görünüşünden bile yine o her zaman kullandığı kadınsı parfümü sıktığı ve bulgar gülü kokusuyla varlığını belli ettiği anlaşılıyordu.

Bu kokusuna alışıktım çünkü onu ve babasını çok yakından tanıyordum.Babam sayesinde tanımak zorunda kalmıştım bu insanları.Tabii onlarda beni, babam yüzünden tanımak zorunda kalmıştı.Zorunda kalmıştı diyordum çünkü ben tanınmaktan hoşlanılabilecek bir kadın değildim.Zaten bu yüzden tek bir arkadaşım vardı ve o da lisede zamanında ki eski Vira'yı tanıdığı için hala benimle arkadaştı.

"Bianca'yı da yanında gezdiriyor, puşt." diyen abimi duyduğumda başımı hafifçe yana çevirip ona baktım ve sanki karşımızda duran insanları izlemeye katlanamıyormuş gibi yeşillerini, ışığıyla yüzünün keskin hatlarını belli eden telefonunun ekranına gömmüştü.Bir elimi yanımda duran dizinin üstüne atıp sinirlerine hakim olması ve ani bir hareket yapmaması gerektiğini anlatmak ister gibi sıktım.

Tekrar Bianca'ya baktığımda babasına gülerek bir şeyler anlattığını ve Sergio'nun kızından epey uzun olan boyundan dolayı boynunu eğerek aynı gülümseyen ifadeyle onu izlediğini gördüm.Sergio'nun bir eli Bianca'nın belini neredeyse tamamen kaplayacak şekilde tenine sarılmıştı.Kendince her zaman kızının arkasında olduğunu gösteriyordu.

Diğer babalar kızlarının arkasında duruyor, baba.

Bianca, isterse babasının arkasında durmasıyla her şeye çare bulabilirdi fakat ne kadar iyi makyözlere makyaj yaptırırsa yaptırsın gülme çizgilerinde yaşından dolayı oluşan kırışıklıklara dolan fondötene çare bulamayacak gibi duruyordu.Yanılmıyorsam otuz yedi yaşındaydı ama yaşına rağmen fiziği ve sağlığı gayet yerindeydi.Yaptırdığı botokslardan dolayı da aslında cildi her zaman pürüssüzdü fakat sanırım gülme çizgilerinde ki botoksu yeniletmesi gerekiyordu.

Babasıyla aralarında çok bir yaş farkı yoktu.Sergio, kızından yalnızca on sekiz yaş büyüktü ve elli beş yaşındaydı.Çevremden duyduklarıma göre Sergio, 1984 yılının takvimlerinin doğum gününü işaret ettiği o karanlık gecesi on sekizine basmasının ve alkolle verdiği savaşı kaybetmesinin cesaretle o an gördüğü ilk kadın olan Luciana ile tek gecelik bir ilişki yaşamıştı.

Bir kaç ay sonra Luciana'nın rastgele bir markette Sergio ile karşılaşması ve o gece ilişki yaşadığı adam olduğuna emin olmasıyla birlikte tek sevişmeyle hamile kaldığını ve doğurmak istediğini herkesin içinde, daha on sekizine yeni basmış, kanı kaynayan aptal bir ergene söylemesiyle başka bir çare bulamayıp Bianca doğduğu gibi evlenmişlerdi.

Olayın bana göre daha şaşırtıcı olan kısmı ise birbirlerini tanımadan, daha on sekiz ve on yedi yaşlarında ki iki ergenken evlenmelerine rağmen zaman içinde birbirlerine gerçekten aşık olmaları ve Bianca'nın şuan altı kardeşi daha olmasıydı.

Bianca, Moretti'lerin sevgisizlikten sevgiyle büyüyen çocuğuydu.Onun ebeveynlerinin bu trajedik durumuna rağmen sevgiyle büyütülmesine rağmen ben ise Karas'ların sevgisizlikten sevgisiz büyüyen çocuğuydum ve abiminde kaderi benimkinden pek farklı değildi.

"Papà, la persona che vedo è davvero quella che credo sia o mi sbaglio?" (Baba, gördüğüm kişi gerçekten sandığım kişi mi yoksa yanılıyor muyum?) diyerek konuşan Bianca'nın tiz sesini duyduğumda gözlerim kısıldı ve onları daha büyük bir dikkatle dinlemeye başladım.

Sergio, kızının bahsettiği kişinin kim olduğunu anlamaya çalışırken kahveleri hızlıca etrafta dolandı ve hedefini bulmadan önce hareleri bana denk geldi. Harika, yakalandım. Kısa bir baş selamından sonra tek gözünü kırpmasıyla birlikte bende onun selamını karşılıksız bırakmamak için başımı hafifçe eğip yukarı kaldırdım.

Sergio, benim de ona selam vermemden sonra hafifçe gülümseyip yeniden Bianca'nın bahsettiği kişiyi aramaya koyuldu fakat adam çoktan önlerinde dikilmeye başlamıştı bile. Ben de, Sergio ile kaş göz derdindeyken adamın kim olduğunu anlayamamıştım ve şuan istesemde anlayamazdım çünkü şuan tek gördüğüm Bianca ile Sergio'nun yalandan sırıtan yüzleri ve kimliksiz adamın sırtıydı.

Önümüzde birden beliren adamın kim olduğunu anlayamasam bile ruhunun kasvetli havası hemen kendini hissettirmişti. Boyu hem Sergio'dan hem de Bianca'dan oldukça uzundu.Benim görüş açımda yer edinebilen tek şey sırtı ve geniş omuzlarıydı.Üstünde fiyat etiketi olmasa dahi pahalı olduğunu anlamak için uzaktan bir bakışın bile yeterli olduğu takım elbisesinin kumaşını zorlayan omuzlarının hareketlerini görebiliyordum.

Moretti'lerin önüne gelip onlarla konuşmaya başladığı gibi Sergio, onları dinlediğimi bildiği için daha kısık bir tonda konuşmaya başlamıştı fakat atladığı bir detay vardı.Onları hala duyabiliyordum.

Konuşmanın başını abim yüzünden kaçırsamda Sergio'nun "Sono così felice di vederti." (Seni gördüğüme çok sevindim.) dediğini duymuştum.Bianca'nın yüzünde ki gülümseme sahtekar tavrından daha samimi bir hale gelmeye başladığında yüzümü buruşturmak istedim fakat kendimi tuttum.Kimdi bu adam?

Göğsümde hissettiğim sıcak ve tanıdık hisle birlikte başımı hafifçe sağa çevirip yanımda oturan adama baktığımda abimin avuç içini göğsüme yasladığını gördüm.Konuşmalarına daha rahat odaklanabilmek için hafifçe öne eğilmiştim ve abimde geri çekilmem için elini göğsüme bastırıyordu.Ona baktığımı fark ettiği gibi "Kim lan bu?" diye sordu sesi tehlikeli derecede kalın bir tondayken.Ben ona bakıyordum fakat o bana bakmıyordu ve bütün dikkatini karşı tarafa vermişti.

"Anche io sono molto felice di vederti." (Bende seni gördüğüme çok sevindim.) diyen bu sefer Bianca'nın sesiydi. "Ma a differenza di mio padre, sono rimasto davvero sorpreso. Dove sei stato?" (Ama ben, babamın aksine şaşırdım da doğrusu. Nerelerdeydin?)

"Diciamo che ero un po' lontano, Catalina." (Biraz uzaklardaydım diyelim, Catalina.)

Catalina mı?

Bianca Moretti'ye sadece İnfernum liderleri veya İnfernum'un içinden birileri 'Catalina' diye hitab edebilirdi.

Bu adam kesinlikle tanıdığım biriydi.

Kim olduğunu anlamak için zihnimin derinlikleriyle savaş verdiğim bu yabancı, her kimse aksanı onu ele veriyordu. İtalyan dili ve edebiyatı okumuş biri olarak kimin gerçek İtalyan aksanıyla konuşup konuşmadığını çok rahat anlayabiliyordum ve bu adam İtalyan değildi.İtalyanca konuşma sebebi belki alt rütbeli ailelerden birinden olduğu için ve Morettiler soylu aile oldukları için Sergio ve kızına saygısızlık etmemek için ve yasaları çiğnememekti.

İnfernum Yasaları Madde Ⅲ, Il linguaggio è obbedienza. (Dil, itaattir.)

Alt rütbeden olan her yeminli, kendisinden üstün konumdaki bir haneyle veya soylu kanla konuşurken, muhatabının hanesine ait ana dilini kullanmakla yükümlüdür.

Sergio,Bianca ve sırtı bize dönük olan yabancı önemsiz şeyler konuşmaya devam ederken ve kulağım hala onlardayken göz ucuyla Sanaç'a baktım.Ve o zaten benim tepkimi anlamak istercesine bana bakıyordu.

"Bu muydu gelişine bu kadar sinirlendiğin adam?" diye sordum sert bir ses tonuyla.

"Gerçekten düşündüğüm kişiyse ve yanılmıyorsam, evet. Aylardır ortada yoktu, geçen ay İspanya'nın balosuna bile gelmedi. Şimdi burada ne işi var?" diye soluduğunda hızlıca bedenimi ona çevirmek istedim fakat abimin hala göğsümde duran eli izin vermedi.Burnumdan sert bir nefes bıraktım ve yeniden Sanaç'a döndüm. "Zihninde dönüp duran tilkileri benimlede paylaşacak mısın artık, Sanaç?" dedim gözlerimi kısıp bir ona birde karşıya bakarken. "Kim bu adam?" dediğim anda dakikalardır sırtını izlediğim yabancı birden eğildi ve tek eliyle Bianca'nın bir elini kavradıktan sonra dudaklarına götürdü.Bianca'nın elbisesiyle aynı renk olan dantelli siyah eldiveninin üzerinden parmak uçlarına dudaklarını bastırdıktan sonra yavaş ve zarif hareketlerle elini geri çekti.

"È stato un piacere rivederla, signora Moretti." (Sizi tekrar gördüğüme çok memnun oldum, bayan Moretti)

Rolünü çok iyi oynuyorsun.

Gözlerimi Bianca'nın elinden ve yabancının sırtından çektikten sonra Sergio'ya baktım.Gözlerine yerleşmiş kaygıyı ve beyninde dönüp duran soruları yüz ifadesinden açıkça görebiliyordum.Adamın kim olduğundan o da emin değildi.Zaten Sergio zeki bir adamdı, asıl tuhaf olan bu zamana kadar şüphelenmemiş olmasıydı.

Sergio ile saniyelik göz göze geldiğimizde bakışları hemen karşısında ki adama döndü ve bir saniye bile diyemeyeceğim kadar kısa bir sürede belinden kendine özel yaptırdığı tabancayı çıkarıp karaşındaki yabancının bel boşluğuna yasladı.

"Ma tu chi sei?" (Kimsin sen?) dedi dişlerini sıkarak karanlığa bulanmış ses tonuyla. Babasının kuzenine silah çektiğini gören ve patronun prenses kızı rolünü ustaca oynayan Bianca'nın dudaklarından uçuk bir çığlık koptu. Diğer masalarda oturan farklı milletlerde ki liderler ve onların destekçileride Bianca'nın çığlığı sebebiyle bakışlarını bu tarafa döndürmüştü.

"Papà!" diye bağırdı önce Bianca ve elini babasının elinin üstüne atarak silahı adamın belinden uzaklaştırmaya çalıştı. "Papà, fermati! Cosa stai facendo?" (Baba, dur! Ne yapıyorsun?) diye ciyaklarken hala silahı çekiştiriyordu ama bir sonuç elde edemiyordu. "Quello è Niccolò! Non lo riconosci?" (Niccolò işte! Tanımadın mı?)

"Secondo te questo idiota è Niccolò, Catalina?" (Sence bu dingil Niccolò mu, Catalina?) diye bağıran Sergio Moretti'nin sesi öyle bir çıkmıştı ki bütün salonda sesi yankılanmıştı.

Bu ikisinin aksine Niccolò dedikleri aptal çok sakindi. Sakin olmasının sebebi zaten çok açıktı.

"Sergio, sono io. Niccolò." (Sergio, benim. Niccolo.) diyebilmişti sonunda bana göre hala yabancı olan adam.

Sergio, ise adamın sesini bir kez daha duyduğu gibi bir anlığına duraksadıktan sonra derince adamın gözlerine bakmaya ve samimiyet aramaya başladı. Az önce sadece sırtını görebildiğim adamın şuan azda olsa yan profilini görebiliyordum. Hareketleri her ne kadar banada tuhaf gelmiş olsada adam yan profilinden gerçekten Sergio'nun uzakta yaşayan ve adını bilmediğim bir kuzeninin oğlu olan Niccolò Moretti'ydi. Kemerli burnu ve hafif yeşile kaçan ela gözleriyle ona benziyordu.

Sergio, adamın gözlerinin içine baktığı saniyeler boyunca hiç hareket etmeden ve kaşlarını çatarak adama bakmaya devam ederken aradığı güven veya sadakat kırıntısını orada bulabilmiş miydi bilmiyordum fakat dakikalar sonra konuşarak "Babaannem nasıl öldü?" diye sordu İtalyanca konuşarak. Ne alakaydı şimdi?

Karşıdan yan profilini izlediğim 'Niccolò' bir süre bekledikten sonra ses çıkarmadan,fısıldamadan, sadece dudaklarını oynatarak "È morto bruciato." dedi. (Yanarak öldü.)

Artık bu daracık salonda bu bilgiyi bilen Moretti'ler hariç bir kişi daha vardı.

Yaklaşık on sene önce Lucrezia Moretti'nin ölümü İtalyan basınına arabasının şarampole yuvarlandığı ve sonucunda komaya girdikten sonra kalp krizi geçirmesiyle birlikte öldüğü şeklinde yansıtılmıştı.Ben dahil Moretti'ler hariç kimsenin bu bilgiden haberi yoktu anlaşılan. Lucrezia Moretti diri diri yanarak ölmüştü.

Peki Niccolò Moretti olduğuna asla inanmadığım adam bu bilgiyi nereden biliyordu?

Çok kısa bir süre içerisinde öğrendiğim ve doğruluğunu anlamaya çalıştığım bu bilgiler karşısında sinirle gülerken bir elimi kömür karası saçlarımın arasından geçirip uzun tırnaklarıma saçlarımın dibine bastırdım. Aklım almıyordu. Benim aksime İtalyancası benimkinden daha kötü olan abimin ise her şeyi yarım yamalak anladığına yemin edebilirdim fakat kanıtlayamazdım.

"Ne oluyor lan burada?" diye fısıldayan abimi duyduğuma göre artık kanıtlayabilirim.

Dişlerimin arasından sessizce "Şşştt!" sesi çıkararak fısıldamasıyla salonda ki ciddi sessizliği bozan abime döndüm ve susması için işaret parmağımı kendi dudaklarıma bastırdım.

Yeniden Sergio'ya döndüğümde yüzünde gördüğüm ifadeyle tek kaşım çatıldı. Ben abimi susması için dürterken ne yaşanmıştı bilmiyorum ama yüzünde ve gözlerinde gördüğüm o çetin ifade kaybolmuş, yerine sanki karşısında 'Ben Niccolò'yum. Beni hatırlamadın mı?' diyen adama inanmışcasına bir sevecenlik yerleşmişti.

Dikkatle yüzünü izlediğim adamın birden dudağının bir kenarı havaya kalktı ve elini karşısında ki yabancının eline uzattıktan sonra dostça sıktı.Onu elinden tutup kendine çektikten sonra ise kendi elini kendisinden yaklaşık on santim kadar uzun olan adamın omzuna atıp sıkıca sarıldı. Pardon?

Ben sarılmalarını şaşkınlıkla izlerken bir yandan abimin ağzının içinden "Siktir git," diye duyulmayacak kadar sessiz bir sesle mırıldandığını, diğer yandan da salonun diğer ucunda ki masada oturan İspanyollardan Alejandro Velasco'nun "Pensavamo che avresti ucciso quel tizio, Capo." (Adamı öldüreceksin sandık, Capo.) diye gülerek seslendiğini duydum. Bir taraftan bağırırken bir taraftan elindeki kadehi havaya kaldırıp gülümseyerek Sergio'ya bakıyordu.

Sergio ise Alejandro'nun söylediğini duymuş gibi kendi kendine göz devirdikten sonra hala 'Niccolò'ya sarılırken "Chiudi quella cazzo di bocca, Velasco." (Kapat şu sikik çeneni, Velasco) diye sesini yükselterek seslendi.

Ve evet, yine yasalar buradada geçiyordu. Moretti'ler soylu aileydi ve güç olarak İtalyanlar en yüksek konumdaydı. Bu yüzden onlarla konuşurken İspanyol olsanız bile İtalyanca konuşmanız gerekiyordu.

Babası kuzenine sarılmak için eğilmişken açılan boşluktan onları pür dikkat izleyen beni sonunda fark etmişti Bianca Catalina.Keşke hiç onunla konuşmak zorunda kalmasam, diye içimden geçirmeden edememiştim.

Beni gördüğü gibi sahte bir mutlulukla yüz ifadesi yumuşamış ve bembeyaz dişleri görünecek şekilde gülümsemeye başlamıştı.Aslında bu tür samimiyet rollerine girmesine hiç gerek yoktu.Çünkü hepimiz birbirimizin düşmanıydık.Dantelli eldiveninin sarmaladığı elini havaya kaldırıp hızlıca sallayarak selam vermeyide unutmamıştı tabii ki.

"Ciao Vira! Come stai?" (Merhaba Vira! Nasılsın?) dedi onu duyabilmem için sesini yükselterek.Tam karşılarında dursakta birbirimizi duyabilmemiz için biraz daha yakın olmamız gerekliydi.

Tam bende dudaklarımı aralayıp onun sevimsiz sorusuna cevap verecekken 'Niccolò', Sergio'nun ona sarılan kolları arasından kurtulup yavaşça arkasını döndü.Dakikalardır izlediğim sırtı bedeninin yönünü değiştirmeden sadece başını çevirerek geriye baktığı için kasılmış ve ceketini zorlama noktasına gelmişti.Arkaya çevirdiği başıyla birlikte artık görüş açısında Sergio veya Bianca değil ben vardım.

Yüzünü gördüğüm gibi gözlerim kısıldı çünkü tuhaf olan bir şeyler vardı.Niccolò'yu tanıyordum.Pürüzsüz ve yaşının verdiği olgunlukla parıldayan bir cilt, pürüzsüz ve jilet gibi bir traş,koyu kahve rengi saçlar, yeşile çalan ela gözler... Bunların hiçbiri şuan göz göze geldiğim adamda yoktu.

Zaten istesede bunlara sahip olamazdı.

Hafif pürüzlü duran ve bir İtalyan erkeğine göre fazla açık renk bir ten, mat bir cilt, kapatılmaya çalışsa bile dikkatli bakıldığında kendini belli eden hafif kirli sakal, siyaha yakın renkte koyu kahve saçlar ve Niccolò'nun gözlerinin elasıyla alakası olmayacak renkteki sönük yeşil gözler... Kendini Niccolò Moretti olarak tanıtan bu adamın sahip olduğu özellikler bunlardı.

Zaten istesede Niccolò'nun fiziksel özelliklerine sahip olamazdı.

Çünkü Niccolò Moretti, soğuk ve ruhsuz mezarlık toprağı altında çürüyen bedene hapsolmuş bir ölüydü.

Niccolò Moretti bir ölüydü ve şuan, bu gece, bu baloda bulunması imkansızdı.

Ben hala Niccolò olmadığını anladığım ama kimsenin onun Niccolò olmadığını anlamadığı adamla göz gözeyken sarılmayı bitirmiş olan Sergio'nun yanına Bianca'dan oldukça genç olan bir kız koşarak geldi.

Patrizia, Bianca'nın en küçük kız kardeşiydi ve sanırım on dokuz yaşına daha yeni girmişti. Patrizia'nın kendinden iki yaş küçük bir tane daha erkek kardeşi olduğunu biliyordum fakat ismini hatırlamıyordum. Takdir edersiniz ki Moretti'lere yetişmek oldukça zordu. Sergio ve Luciana zaten durmadan çiftleşirken birde Luciana'nın başka Moretti'ler ile evlenen kuzenlerinin çocukları ve Sergio'nun akrabaları sayesinde dakika başı başka bir Moretti ile tanışabilirdiniz. Patrizia Adelaide Moretti de onlardan birisiydi.

"Abla!" dedi Patrizia koşarak yanlarına yaklaşıp ablasının koluna avuç içini yaslayıp sıkıca tutunduğunda. "Baba," dedi sonra gözleri babasına kaydığında.Hala nefes nefeseydi çünkü buraya çok hızlı koşarak gelmişti. "Baba, Sergei seninle konuşmak istiyormuş. Ablamıda çağırdı ama niye anlamadım. Bir de Lorenzo abim ile konuşmak istiyomuş ama hiçbir yerde bulamadım onu." dedi bir çırpıda İtalyanca konuşarak.

Sergei Krikalev. Tabii ki o da buradaydı ve ismini duymak bile benim içimde sayısız harbi aynı anda başlatıyordu.

"Beni de mi çağırdı?" diye sordu Bianca anlamaz gibi.Hızlıca alıp verdiği derin bir nefes sayesinde göğsü inip kalkarken Sergio, aylar sonra yeğenini görmesinin verdiği mutlulukla kızlarına döndü ve bir elini Bianca'nın omzuna yerleştirerek "Possiamo andare, figlia mia. Scopriremo perché quel mascalzone ci ha convocati fin qui, a casa sua." (Gidebiliriz, kızım.Öğreniriz o alçağın bizi neden ayağına kadar çağırdığını.) dedi ama hala gülümsüyordu. Sergei'den haz etmediğini şu salonda ki cansız çelenkler bile biliyorken bugün sanki kimse keyfini bozamayacakmışcasına neşeli duruyordu.

Bianca ve Patrizia babalarının lafını ikiletmeden hemen adımlamaya başladı ve Sergio' da arkalarında sanki bir dağmışcasına dikiliyordu.Çünkü babalar, kızlarının arkasında dururdu ve Segio'da babalık görevini yapıyordu.

Çünkü babalar; kızlarının arkasında dağ gibi dururlar, baba.

Kızlarının peşinden gitmeye başlamadan önce göz ucuyla yeğeni olduğunu düşündüğü adama baktı ve kısa süreli bir baş selamı verdi. "Ci vediamo, figliolo." (Görüşürüz, evlat.)

"Ci vediamo, Sergio" diyerek karşılık verdi ona bana az önce sanki salonda aradığı kişi benmişim gibi bakan yabancı.Capo'nun kızlarının arkasından ilerleyek bizim yanımızdan uzaklaşmasıyla etrafımızda sadece o kalmıştı.Bizim masamızla arasında yaklaşık on adım kadar vardı ama konuşursak dudaklarını okuyarak dediklerini anlayabilirdim.

Yeniden göz göze geldiğimizde bir elini önce siyaha çalan ve uzamaya başladığı için tel tel alnına dökülen saçlarının arasından geçirip gelişi güzel şekil verdi. Daha sonra iki elini takım elbisesinin yakalarına atarak onlarıda düzeltti ve dudağının bir kenarı havaya kalkarak bana bakmaya devam etti.Sırıtmaya başlamıştı benimle göz teması kurarken.Ve bende emin olmuştum artık şu dört duvarla çevrili salonda aradığı ve ihtiyacı olan tek kişi benmişim gibi beni izlediğine.

Ben hala onun çakma soluk yeşil gözleriyle derin temas halindeyken cümlemin muhattabı olan adama bakmadan "Kim bu adam, Sanaç?" diye sordum fısıldayarak. Hatta buna fısıldamak bile denmezdi, sadece dudaklarımı oynatıyormuşum gibi görünecek kadar sessizdim.Dudaklarımı okuyabilme ihtimali olmasına rağmen konuşuyordum çünkü eğer aklımda ki kişi ise dudak okuyamazdı.

"Onun Niccolò olmadığını bildiğin gibi aklımdan geçen kişiyide biliyorsun, Vira." diye konuştu Sanaç.

"Niccolò ölü zaten amına koyayım, hortlayıp gelemeyeceğine göre." diye konuşan ise abimdi.

"Niccolò Moretti'nin ölü olduğunu sadece biz biliyoruz abi," dedim hala çakma Niccolò ile bakışırken. "Bu konuda sakın fire vermeyin." dedim ve bu sefer kafamı hafifçe sağa yatırarak abime döndüm. "Cesedi nereye gömdün?"

"Bordighera'ya. Kuytu köşede bir orman." diye net bir cevap verdi dişlerini sıkarak konuşurken. "Artık oradan bulup Moretti aile mezarlığına transfer ederler arkadaşı. Pisliğimizde bizim elimize bulaşmamış olur, güzelim."

Dudağımın bir kenarını hafifçe havalandırıp görünmeyecek kadar hafif bir hareketlenme ile abime minnetle gülümsedikten sonra yeniden önümü döndüm ve bu sefer hala abimi değil, Rodman'ı değil, Sanaç'ı veya Vargın'ı değil sadece beni izleyen adama bu sefer gözlerimi neredeyse önümü göremeyecek kadar kısarak baktım.

Ben ne kadar çok gözlerimi kıstıysam onunda gülüşü o kadar büyüdü.

"Aklınızdan geçen herifi bizede söylemeyi düşünüyor musunuz acaba Bayan Karas? Çünkü affedersiniz ama ben bir sik anlamadım." diyen Rodman'ı duyduğumda dudaklarımı birbirine bastırdım ve gözlerimi kuzenime değil Sanaç'a çevirdim. Çünkü ne abimin ne de Rodman'ın ne düşündüğümüzü anladıklarını sanmıyordum ama Sanaç ile aynı kişiyi düşündüğümüze emindim.

Aynı anda "Al benden de o kadar," sesleri duyduğumda göz ucuyla bir abime birde Vargın'a baktım. İki salak zaten aynı anda konuştukları için birbirlerine bakıyorlardı. Abimde normalde bu kadar alık bir insan değildi ama sanırım bu gece hafif çakırkeyifti ve baya salak davranıyordu.

Bana baktıkça zihnime yeni sorular yerleştirmeye devam eden adamın yanına herkes onun Niccolò Moretti olduğunu düşündüğü için neredeyse saniyede bir başka insanlar gelip selam veriyordu ve çakma Niccolò'muz ise fırsatı değerlendirerek insanların selamlarına karşılık veriyordu fakat gözlerini asla benden ayırmıyordu.

Ve ansızın bana kitlenmiş gibi bakmayı sürdüren bu adam; kafasını benle göz temasını kesmeden omuz hizasına kadar eğip tek gözünü kırptı ve onu duymayacağımı bilerek, yalnızca beni gıcık etmek için, sesini çıkarmadan, yalnızca dudaklarını oynatarak konuştu.

"Salve," Durdu ve dudaklarını bir süre oynatmadan bana baktı. "Signorina Karas." (Merhaba, bayan Karas.)

Artık dakikalardır kim olduğunu anlamak için zihnimde kendimle sayısız savaş verdiğim bu adamın kim olduğu hakkında bir şeylerden şüphelenmek gibi bir lüksüm yoktu.

Artık sadece kesin sonuçlar vardı ve artık sadece bir şeylerden emin olabilirdim.

Salona girdiğinden beri herkesi Sergio Moretti'nin favori yeğeni Niccolò Moretti olduğuna inandıran bu adam, bunu Moretti'lere yaranmak veya onların arasına sızmak gibi bir niyetle yapmıyordu.

Bu kılık, yalnızca benim onu fark etmem içindi.

Ve ben artık emindim. Karşımda duran adam Pars Varen Erden'den başkası değildi.

-Bir sonra ki bölümde görüşürüzzz!
―24.01.26

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18