2. bölüm / 2
Sol Yanımın Sürgünü2. BÖLÜM: IŞIĞI AVUÇLARINDA.
Bölümler 2Şu an: 2. BÖLÜM: IŞIĞI AVUÇLARINDA.
- 1 1. BÖLÜM: BEYAZ ÇİZGİLER VE EKSİK ŞARKILAR1.023 kelime
- 2 2. BÖLÜM: IŞIĞI AVUÇLARINDA.1.731 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Adını gizleyeceğim.
Sen de bilme, Lavinia.”
— Özdemir Asaf
...
İnsanın geçmişi, bazen hiç beklemediği bir anda yabancı bir ses tonuyla masasına otururdu.
Masamızın başında dikilen Çağlar’ın varlığı, kafenin tüm sıcak uğultusunu bir anda dondurmuş gibiydi. Bakışları yüzümde gereğinden bir saniye daha uzun oyalandığında, göğsümün ortasında tanımsız bir ağırlık hissettim. Akın, elindeki telefonu yavaşça masaya bırakıp sandalyede dikleşti; yüzündeki o gergin, gardını almış ifade her zamanki Akın reflekslerinden biriydi.
"Barlas Çağlar," dedi Akın, sesini bilerek tok tutmaya çalışarak. "Hoş geldin kardeşim."
Çağlar’ın dudaklarında alaycı, hafif bir kıvrım belirdi. Sırt çantasını boş sandalyelerden birinin kenarına fırlatıp kabanının yakalarını düzeltti. "Adım Çağlar Barlas, kardeşim. Hoş bulduk. Şimdi müsaade edersen kuzenimin yanından kalk da hasret giderelim biraz."
"Kuzen mi?"
Akın’ın göz bebeklerindeki ani büyüme ve omuzlarının rahatlayışıyla gevşemesi o kadar belirgindi ki, az kalsın sesli bir kahkaha atacaktım. Dünyası başına yıkılmak üzere olan bir adamın son anda idam sehpasından indirilişini izlemek gibiydi bu. Gülmemi bastırmak için yanımda oturan Akın’ı hafifçe dürterek ona yer açtım.
"Evet Akın’ımcım," dedi Esen, masanın üzerinden Çağlar’a el sallarken. "Sabahtan beri sana anlatmaya çalıştığım ama senin başka diyarlarda gezindiğin için duymadığın kuzenim işte."
Akın’ın yüzüne yayılan o rahatlama, anında pişkin bir samimiyete dönüştü. Kolunu kaldırıp sahiplenici bir edayla omzuma attı, beni kendine çekip kardeşiymişim gibi hafifçe sarstı. Yıllardır sığındığı o koruma kalkanını yine üzerime çekmişti.
Tam o sırada karşıdan bizi süzen Çağlar’ın bakışları omzumdaki ele takıldı. Çenesi kaskatı kesildi, gözlerinde koyu bir gölge gezindi.
"Siz... sevgili misiniz?"
Sesi öylesine soğuk ve pürüzsüz çıkmıştı ki, soru değil de sanki bir cümlenin hesabını sorar gibiydi.
"Ne? Hayır!" diyerek Akın’ın kolunun altından hızla sıyrıldım. Sesimin bu kadar telaşlı çıkması beni bile rahatsız etmişti. "Akın ve ben sadece yakın arkadaşız, saçmalamayın lütfen."
Verdiğim tepki üzerine Çağlar’ın kısılan gözleri bir anlığına gevşedi, dudaklarının kenarındaki o sinir bozucu ifadeye geri döndü. "Neyse ne," dedi umursamaz bir tonla ve önüne döndü.
Aramızda dönen o garip elektrik akımı canımı sıkmaya başlamıştı. Bizimkiler yeniden kahve ve okul dedikodularının içine yuvarlandığında, bu karmaşadan soyutlanmanın tek yoluna başvurdum. Çantamın fermuarını açıp kulaklığımı çıkardım. Parmaklarım, kapağı aşınmış küçük çizim defterime ve ucunu dün gece özenle açtığım kurşun kaleme gitti.
Sayfayı araladım.
Günlerdir zihnimden kağıda dökmeye çalıştığım o kadın oradaydı: Zifiri bir karanlığın göbeğinde diz çökmüş, avuçlarının arasından sızan cılız bir ışığı göğsüne bastıran kadın. Ne zaman bu resmi elime alsam bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum; kadın karanlıktaydı, ellerinde bir ışık vardı ama o ışık sanki ona ait değildi. Bir başkasından emanet alınmış gibi, yabancı duruyordu.
Kalemin ucunu kağıda tam dokunduracaktım ki, önümden uzanan kemikli, uzun bir el sol kulağımdaki kulaklığı tek bir hamleyle çekip çıkardı.
İrkilerek başımı kaldırdım. Çağlar masaya doğru hafifçe eğilmişti; aramızdaki mesafe tehlikeli derecede azdı.
"Ne oldu?" dedim kaşlarımı çatarak. Bir şeyle meşgulken bölünmekten oldum olası nefret ederdim.
Gözleri parmaklarımın altındaki deftere kilitlenmişti. "Ne çiziyorsun?"
"Bir kadın," dedim kestirip atarak. Sayfayı kapatacak gibi oldum.
"Neden karanlıkta?"
"Çünkü ışığı sadece kendi avuçlarında tutuyor."
Çağlar’ın gözlerinde bir an için dipsiz bir kuyu açıldı sanki; ne bir ima ne de bir alay vardı o bakışta. Sadece derin, can yakan bir aşinalık. İki elini hafifçe havaya kaldırıp teslim olur gibi geriye yaslandı, ardından göz kırparak mırıldandı: "Sormadım say."
Ona göz devirip kulaklığımı geri taktım ama kalemi bir daha kağıda vuramadım.
...
Eve döndüğümde dışarıdaki puslu hava çoktan odamın pencerelerine tünemişti. Çantamı bir kenara fırlatıp yatağın üzerine sırtüstü uzandım. Tavanın beyazlığında yine o resmi görüyordum. Eksik olan neydi? Neden o kadın tek başına karanlığa direnemiyordu?
Komodinin üzerindeki telefonumun ekranı ani bir titreşimle aydınlandı.
Gözlerimi kısıp saate baktım. Gece yarısına geliyordu. Ekrandaki bildirimi gördüğümde içimden geçen huysuz homurtulara engel olamadım. Bilinmeyen numaraydı. Ekranda dizeler akıyordu:
0532 ****: Zifirdir gece, zehirdir yokluğun.
0532 ****: Yokluğunla son bulur muyum?
Parmaklarımı bıkkınlıkla klavyede gezdirdim.
Beril: Bu ne şimdi? Yine mi başladık?
Cevap saniyesinde düştü.
0532 ****: İyi oldu bak sorduğun,
0532 ****: Hasreti sardım koynuma yattım.
0532 ****: Sen diye uyudum, seninle uyandım.
0532 ****: Aşkımı kalbime gömdüm usandım, sakladım seni gizli yaramdın...
Beril: Şarkı sözlerinin arkasına saklanmaktan bıkmadın mı sen? Kimsin sen Allah aşkına, ne istiyorsun benden?
0532 ****: Geçmişten gelen... Ve geleceğin olan kişiyim.
Ekranı sertçe kilitledim. Yatağın içinde doğrulup çıplak ayaklarımla parkeye bastım. Banyoya geçip aynanın karşısına dikildiğimde parmaklarım istemsizce yüzüme gitti. Günün yorgunluğuyla akıp gitmiş fondötenin altından o çizgi yeniden gün yüzüne çıkmıştı.
Sol kaşımın üzerinden saç diplerime uzanan o silik beyazlık...
On üç yaşımdaydım. Ankara’nın o kuru ayazında, hastane odasında gözlerimi açtığımda hayatımın ilk on üç yılına ait her şey silinip gitmişti. Annem ağlayarak sarılmıştı bana; babam yüzüme bakamamıştı. "Kötü bir kaza geçirdin kızım, geçti," demişlerdi. Birkaç hafta sonra apar topar toplanmış, ardımızda hiçbir iz bırakmadan İstanbul’a kaçmıştık. Bana geçmişimden miras kalan tek şey, bu aynadaki beyaz dikiş iziydi.
Cebimdeki telefon bu kez WhatsApp’ın bildirim sesiyle inledi. Bizim gruptu.
Birdirbir
KuzeydenEsenim: Ahali koşun, kuzenim gruba gelmek istiyor. Sizi yakından tanımak istiyormuş beyefendi.
BelAkınım: Gelsin tabii, seni resmen istemeye gelsin aradan çıksın mis gibi.
KuzeydenEsenim: Ben seni isteyeceğim şimdi terlikle Akın! Cıvıtma iki dakika yahu.
BelAkınım: Olur balım, yarın akşam çiçekle gel iste beni, naz yapmam.
Beril: Al şu çocuğu gruba Esen, çeneniz çekilmiyor gece gece.
KuzeydenEsenim, 0533 **** kişisini gruba ekledi.
0533 ****: Selam herkese, umarım bu saatte rahatsızlık vermiyorumdur.
BelAkınım: Kuzenini bana verirsen sıfır rahatsızlık kardeşim, can ciğeriz.
Akın’ın arsızlığına başımı iki yana sallayıp telefonu komodinin üzerine fırlattım. Aşağı inip mutfakta kardeşimin masanın üzerinde bıraktığı tostu aldım; buz gibi olmuştu. Tost makinesinde ısıtıp odama geri döndüğümde pencerenin tülü içeri dolan serin rüzgarla hafifçe havalanıyordu. Pervaza yaslanıp sokağın boşluğuna baktım. Sokak lambasının solgun sarı ışığı asfalta vuruyordu.
Telefonumu elime aldığımda bilinmeyen numaradan gelen yeni mesajları gördüm.
0532 ****:Nasıl bu kadar güzelsin?
0532 ****:Nasıl bu kadar imkansızsın?
0532 ****:Nasıl hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzaksın yüreğime?
0532 ****:Hiç mi acımazsın bana?
İçimde bir yerler cız etti ama mantığım hemen o buzdan duvarı ördü.
Beril: Bak, anladığım kadarıyla kendi kafanda beni bir yere koymuşsun, seviyorsun. Anlıyorum... Ancak sevmek için çok yanlış kişiyi seçmiş kalbin.
Beril: Ben birini sevemem ki. Çizmeyi severim, müzik dinlemeyi, kitapları, gecenin sessizliğini severim ama bir insanı sevemem. Eksik bir tarafım var benim.
Beril:Yorma kendini de beni de.
Beril:Üzülürüz.
Beril:En çok da sen üzülürsün.
Mesajların iletildiğini gösteren işaretler gri kaldı bir süre. Sonra peş peşe döküldü satırlar:
0532 ****: Yıllardır sürgün bu kalp senin kalbinden...
0532 ****: Şimdi gelip bana sevme diyemezsin Beril.
0532 ****: Madem öyle, bir resim olurum çizdiğin o defterde. Bir şarkı olurum dilinde dönüp duran, seni karanlıkta dansa davet ettiren.
0532 ****: Beril Aden... Küçücük haliyle sırf bir sokak kedisine eziyet ettikleri için kendinden yaşça büyük iki çocuğa kafa tutan, sonra da o kedinin yaralarını sarmak için kazağını yırtan o küçük kızı unutmamı benden bekleme sakın.
0532 ****:'Bekle' dedin bana. 'Hemen geliyorum, bekle.' Ben bekledim Beril... Sen gelmedin.
(Görüldü)
Odamın içindeki hava bir anda çekildi sanki.
Telefon avucumun içinden kayıp halının üzerine düştü. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi yatağın kenarına çöktüm. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, kulaklarımda çınlayan tek bir ses vardı:
Kedi... Kendinden büyük iki çocuk... 'Bekle' deyişim...
Bu anı, Ankara’daki o kazadan tam yarım saat önce yaşanmıştı. Annemin, babamın, doktorların bile bilmediği; benim bile sadece rüyalarımda kırık dökük cam kırıkları gibi gördüğüm o son yarım saat...
Ellerim zangır zangır titreyerek halıdaki telefonu kaptım. Rehbere girip Esen’in adını buldum ve aramaya bastım. Kalbimin güm güm vuruşu garip bir yankı yapıyordu odada.
Telefon üçüncü çalışta açıldı.
"Efendim Beril’im?"
"Esen..." Sesim öylesine çatallı çıkmıştı ki nefesimi toparlayamadım. "Esen, bana o kafede yazan çocuk..."
"Evet? Engellemedin mi hala o dengesizi?"
"Esen..." Yutkundum, gözlerime hücum eden sıcak yaşlara engel olamadım. "O çocuk kazadan yarım saat önceki olayı biliyor. Kediyi biliyor."
"NE?!"
Esen’in tiz çığlığı ahizeden dışarı taştığında telefonu kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım. "Beril saçmalama, ne kedisi? Sen o günü hiç hatırlamıyorsun ki!"
"Ben hatırlamıyorum..." dedim fısıltıyla. "Ama o hatırlıyor. O oradaydı Esen."
"Bekle, kapatma sakın! Akın’ı da alıp hemen size geliyorum—"
"Hayır, gelmeyin!" diye kestim sözünü. "Kafamı toplamam lazım. Lütfen... Sonra konuşalım."
Telefonu Esen’in itirazlarına aldırmadan kapattım.
Soğuyan tostum tabağın kenarında öylece duruyordu ama midem düğüm düğümdü. Duvarda asılı duran haftalık YKS çalışma programına baktım. Sayılar, formüller, hedefler... Hayatımı kurtarmak için sımsıkı tutunduğum o gelecek planı, geçmişten gelen tek bir mesajla un ufak olmuştu sanki.
Masaya geçtim, başımı kollarımın arasına gömdüm. Ne kadar öyle kaldım bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda telefonum yeniden titreşiyordu.
Gruptan gelen mesajlar akıyordu:
Birdirbir
KuzeydenEsenim: Beril’i seven biri var, hem de çok yakınımızda dolanıyor!
BelAkınım: Geçmiş olsun meftun kardeşime. Helvayı fıstıklı mı seviyor ona göre kavurayım?
KuzeydenEsenim: Dalga geçme Akın be!
BelAkınım: Tamam tamam güzelim, sustum ♥
Çağlar: Hayırdır Akın, yürek mi yedin akşam akşam?
Çağlar: Ayrıca neden bu kadar şaşırdınız? Kimse sevemez mi Beril’i?
BelAkınım: Beril’i severler de Beril aşık olamaz abi. İzin vermem biraderime.
Çağlar: Anladım :) Sen aşık olurken izin kağıdı çıkarttın herhalde Akın; ben bize öyle bir resmi dilekçe geldiğini hatırlamıyorum tabii.
Parmaklarımı hızla klavyeye vurdum; bu aptal didişme beni bir nebze de olsa gerçeğin soğukluğundan çekip alıyordu.
Beril:Ulan şu sınava bir tek ben mi gireceğim bu grupta?! Hep lak lak, bir kere ders başında görmeyeyim sizi 😒
BelAkınım:Tamam anne🙄
KuzeydenEsenim:Tamam anne😔
Çağlar:Ben zaten üniversitedeyim 😏 O yüzden çalışın bakalım çömezler.
Beril, Çağlar kişisini gruptan çıkardı.
Beril:Hoşaf seni 🗡️
Beril, Çağlar kişisini gruba ekledi.
Beril: :) Sen de git o zaman vizelerine çalış bir zahmet.
Çağlar:Hay hay efendim, nasıl isterseniz.
Ekranı kapatıp mutfağa indim. Annem tezgaha yaslanmış, elindeki ıhlamur fincanıyla bana bakıyordu.
"Ooo Beril Hanım, test kitaplarına mola verilmiş bakıyorum da! Yakında A ve B şıklarından bir torunumuz olacak diye korkuyordum valla."
"Abartma anne ya, sınav senem biliyorsun işte."
"Sınav senen olması dünyadan elini eteğini çekeceğin anlamına gelmiyor kızım. Necla teyzenin kızı tıp fakültesinde ama boylu poslu sevgilisiyle geziyor. Bu gidişle 'kızım evde kaldı' diye karaları ben bağlayacağım!"
Annemin bu garip yakınmasına sadece buruk bir tebessümle karşılık verdim. Elime bir bardak su alıp hızla odama kaçtım. Normal anneler kızlarını erkeklerden uzak tutmaya çalışırken, benim annem sanki içimdeki o donuk, sevgisiz boşluğu fark etmiş gibi beni hayata itmeye çalışıyordu.
Odaya girdiğimde telefonumun bildirim ışığı yanıp sönüyordu.
Yatağa oturup ekranı açtım. Bilinmeyen numara, az önceki o ağır hüznünü bir kenara bırakmış, yine o bildik alaycı zırhına bürünmüştü:
0532 ****:Görüldü atarken demez misin hiç bu çocuk beni merak eder, iki nokta atayım da yaşadığımı bilsin...
0532 ****:Yok yok, gençlik ölmüş, gençlik tükenmiş, vefa bitmiş.
Dudaklarım istemsizce yukarı kıvrıldı. Parmaklarım klavyeye gitti:
Beril:Bir de bayıl istersen Feriha?
(Görüldü)
Karşı taraftan tek bir kelime bile gelmedi.
Eee, ne demişlerdi? Görüldü atan, gün gelir en alasından görüldü yerdi.
Yatağa uzandım, gözlerimi tavana diktim. Bilmediğim bir şey vardı: O gece üzerime örttüğüm karanlık, geçmişin bana doğru yaklaşan ayak seslerini durdurmaya yetmeyecekti.
Bölüm etkileşimi
