Snowdrop 1 kitap kapağı

2. bölüm / 2

Snowdrop 1

2. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Nooneknowknow 🦋

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: 2. Bölüm

Melanie'nin Hogwarts mektubu geldiğinden beri keyfine diyecek yoktu. Bunun sebebi Beauxbatons'ı beğenmemesi değildi. Kesinlikle herhangi bir insanın Beauxbatons gibi bir okulu beğenmemesi bir seçenek değildi. Her ne kadar Hogwarts'tan daha iyi olan bir sürü özelliği olsa da (saray gibi binalarının olması, yemek yerken öğrencilere serenat yapan ağaç perileri, erimeyen buzdan heykeller, çok kapsamlı bir kütüphane, lüks havuzlar...) Melanie için Hogwarts'ın yeri bambaşkaydı. Gerek anlatılan hikayeler gerekse de edinilen arkadaşlıklar onun için Hogwarts'ı özel kılıyordu. Her şeyden önce tanıdığı herkes, bütün sevdikleri hep Hogwarts mezunuydu. Onun dışında Yoldaşlık'taki sanırım herkes de Hogwarts mezunuydu. Ayrıca Beauxbatons'ın saçma okul ve nezaket kurallarının çok da hoşuna gittiği söylenemezdi.

Tabii ki heyecanlı olan tek kişi Melanie değildi. Hogwarts mektubu geldiği anda kutlamanın seyri apayrı bir hâl almıştı. Bir yandan içkiler açılmıştı. Normalde Melanie'nin yaşı hâlâ onlar için küçük olduğu için onun yanında içmezlerdi. Ama sanırım o gün yazılı olmayan bu kuralı çiğnemekte pek de bir sakınca görmemişlerdi. Melanie o curcunada aradan bazılarını aşırmayı başarmıştı ama daha hepsinin tadına bakamadan Mrs Hunter tarafından göz hapsine alınmıştı. Herkes (Havenlar bile) Hogwarts'ta ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini, kendi tecrübelerini, tanıdıkları hocalar hakkında bildikleri neredeyse her şeyi ona uzun uzun anlatmışlardı. İksir profesörü Severus Snape hakkında Mrs Hunter'ın bütün uyarı çabalarına rağmen öyle uzun uzun konuşmuşlardı ki bir yerden sonra Melanie kendisinin de orada olduğunun unutulduğunu düşündü. Albus Dumbledore'un ona neden ve nasıl bu kadar çok güvendiğinden, öğrencilerine yaptığı zorbalıkların namı Priddletown'a kadar yürümesine rağmen nasıl oluyor da Hogwarts gibi prestijli bir okulda kalmasına izin verildiğini bir türlü anlamlandıramadıklarından ve Melanie'nin içtiği içkiler yüzünden bulanıklaşmış aklının anlayamadığı daha bir sürü şeyden konuşuldu. Melanie uyuyakalmadan önce en son hatırladığı şey Slytherin binasına ve o binadan olan neredeyse herkese karşı duydukları saf nefretti. Bu insanlar okuldayken ayrı, mezun olduktan sonra ayrı eziyet etmişlerdi onlara. Tabii arada Horece Slughorn adında birisinin lafı geçiyordu. "İyi birisi ama çok kibirli." Sahi bunu kim söylemişti?

Ertesi sabah kalkar kalkmaz Mrs Hunter onu zorla banyoya sokmuştu. Gizlice içki içtiği için çekilen uzun bir nutuğun ardından Penelope Mrs Hunter'ı çiçek tarhına çağırdı. Melanie onu Mrs Hunter'ın elinden ve dilinden kurtardığı için içinden Penelope'ye binlerce kez teşekkür ederken mektubunu kapıp hızlıca mezarlığa doğru koştu. Bu müjdeli haberi ailesine de vermesi elzem gelirdi. Kıvrılarak tepeye doğru çıkan taş yolu o kadar hızlıca aştı ki mezarların yanına vardığında konuşmadan önce nefesini düzene sokması gerekti. Elindeki mektubu medarı iftiharı olduğunu belli edercesine sallayarak "Hogwarts'a gidiyorum!" diye bağırdı.

***

Melanie'nin ilk Hogwarts yolculuğuna iki gün kalmıştı. Mrs Hunter gerekli alışverişi bir günde halledip iki gece de Çatlak Kazan'da kalmayı teklif ettiğinde Melanie hiç düşünmeden evet dedi. Diagon Yolu'na gitmeyi hep çok sevmişti. Eskiden beridir ne zaman oraya gitse renkli dükkanlar, ışıltılı vitrinler ve süpürgeler (evet, özellikle de onlar) hep çok ilgisini çekerdi. Çocukken ilk süpürgesini ne zaman almıştı tam hatırlamıyordu ama bacak kadar boyuyla bütün kasabalıya kan kusturduğu kesindi. Çatıların üstünden uçarken kaç kere virajı düzgün alamadığı için düşmüştü Merlin bilir! Onun yüzünden (ya da sayesinde) Penelope şifacılık bilgilerini kaldırdığı tozlu raflardan en sonunda geri indirmek zorunda kalmıştı. Bir süpürgeye bindiği en son seferde sadece kemikleri değil süpürgesi de kırılmıştı. Bu olaydan sonra ne kadar yalvarıp yakarsa da Mrs Hunter ona bir süpürge almaya yanaşmamıştı. En sonunda Melanie Mrs Hunter'a, eğer Hogwarts'ta Quidditch takımına seçilirse ona o zamanın en son model süpürgesini alacağına dair söz verdirmeyi başarmıştı.

Çatlak Kazan'a vardıkları ilk gün hemen bir odaya yerleşip alışverişe çıktılar. Zira Melanie çoğu çocuk gibi enerjik ve biraz da aceleciydi. Diagon Yolu'na çıkmak ve hayallerini süsleyen o okula gideceğini herkese duyurmak istiyordu. Önce kitaplarını almaya karar verdiler. Bu Melanie'nin Flourish and Blotts isimli dükkana ilk gidişi değildi. Tam bir kitap kurdu olduğu için Mr Carney'nin dükkanında hatırı sayılır derecede çok kez vakit geçirmişti. Artık bir süreden sonra ona kitap dayanmadığı için Mr Carney daha sık kitap alışverişine çıkmak zorunda kalmıştı. Çoğu zaman yanında Melanie'yi de yanında götürmüş ve Flourish and Blotts gibi çeşitli kitapçılarda birlikte alışveriş yapmışlardı. Her dükkanda da ona istediği bir kitabı alması ise onun cömertliğiydi.

Mrs Hunter elindeki 7 kitaplık listeyi adama uzatırken Melanie çoktan kendini tavana kadar uzanan kitap yığınları arasında kaybetmişti. Adam yedi kitabı da Mrs Hunter'a verdiğinde Mrs Hunter Melanie'yi çağırdı. Kucağındaki kitap yığınından önünü göremeyen Melanie küçük adımlarla onun yanına gelirken Mrs Hunter bıkkınlık ve şaşkınlık karışımı bir ses çıkararak onun yanına geldi. "Bunların hepsini okuyabilecek misin? Biliyorsun artık ilgilenmen gereken derslerin de olacak." Mrs Hunter, bu sözleri üzerine ona bir kaşını kaldırarak bakan Melanie'yi görünce "Doğru ya, senden bahsediyorduk. Ama lütfen Hogwarts kütüphanesindeki kitapları bitirme işini 7 seneye yay, olur mu?" diye cevap verdi. Sonra bütün kitapları satın alıp dükkandan çıktılar. Kitaplar ağırlık yapmasın diye onları Çatlak Kazan'a götürürken Melanie Hogwarts'taki kütüphanenin ne kadar büyük olduğunu, nasıl kadim kitaplara sahip olduğunu merak etti. Sonra aklı bütün yaz olduğu gibi Beauxbatons'a kaydı. O okulun kütüphanesi o kadar meşhurdu ki! En geniş ve kapsamlı kütüphane oranındı. Zaten bu kütüphane oraya gitme fikrini kendisi için daha katlanılır kılıyordu. Sonra artık bunları düşünmesinin bir anlamı olmadığını hatırladı. Mektubu sonunda gelmişti, değil mi? Bunu bu kadar dert ettiğini bilseydi Mrs Hunter'ın ona uzun uzun Beauxbatons'ı öveceğinden adı gibi emindi. Yine de tekrardan mektubuna bakmaktan kendini alamadı. Birçoğu için saraydan fırlama binalar ve lüksler göz kamaştırıcı gelebilirdi. Ama Melanie, saraya ve kraliyet ailesine (daha çok genel olarak kraliyet müessesesi ile alakalı her şeye) karşı derin bir nefret ve tiksinti duyuyordu. Bütün o şatafat ve ihtişam onu sadece iğrendiriyordu.

Çatlak Kazan'a kitapları bıraktıktan hemen sonra (sonunda!) cüppesini almak için Madam Malkin’in Her Duruma Göre Cüppeleri isimli dükkana girdiler. Madam Malkin eflatunlar içinde, kısa boylu, güler yüzlü bir cadıydı. Güler yüzle "Louisa, seni görmek ne güzel! Geç içeri, şöyle otur." diye Mrs Hunter'ı rahat bir koltuğa yöneltti. Anlaşılan birbirlerini tanıyorlardı. Gerçi Mrs Hunter herkesi tanırdı. Sahiden Mrs Hunter'ın tanımadığı biri var mıydı cidden? Genel olarak Priddletown Kasabası ve sakinleri herkesçe bilinirdi. Onların da neredeyse herkesi tanıdığını da söylemeye gerek yok. Gerek kahramanlıkları gerek sıcak kanlı ve cana yakın oluşları gerekse de yaşadıkları trajediler onların çevresini bir hayli genişletmişti. Her ne kadar savaştan sonra kasabadan dışarı pek çıkmasalar da büyücülük dünyasına adım attıklarında onları seven insanlarla dolu sokaklardan geçmişlerdi. Vaktiyle biriktirdikleri arkadaşlıkların çokluğunu asıl o zamanlarda anlamışlardı. Farklı nesillerden farklı binalardan (Slytherin hariç, onlar iyi yolu seçmeye pek de sıcak bakmıyorlardı) bir sürü insan biriktirmişlerdi.

"Seni de görmek güzel Margaret. Melanie'yi biliyorsun, daha önce sana ondan çok bahsettim. Ona Hogwarts cüppesialmaya geldik."

"Evet evet, senin o meşhur Melanie'ni sonunda görme şansım oldu. Merhaba Melanie, bana Madam Malkin diyebilirsin."

Melanie kendisine uzatılan eli çekingen bir şekilde sıktı. Kendisine verilen cüppeyi giydi. Sonra Madam Malkin’in ona "Şöyle geç tatlım, şu platforma çık da üstünü düzelteyim." demesiyle hemen oraya geçti. Yakın olmadığı herkesin yanında öyle utangaç bir çocuk oluyordu ki gören hiç kimse onun normalde ne kadar deli dolu olduğuna inanamazdı. Madam Malkin ona rahat yürüdüğünden emin olmak için koridorda yürümesini söylediği zaman göz ucuyla Mrs Hunter'ın tepkisini ölçüyordu.

Hunterlar zengin bir aileydi. Ve bazen bu çok yorucu bir hal alabiliyordu. Aldığı şey gözüne yeterince iyi gözükene kadar Mrs Hunter'a o şeyi aldırmak neredeyse imkansızdı. Ama daha da kötüsü herhangi bir şeyi Mrs Hunter'a beğendirmek çok çok daha zordu. Ve Melanie geçmiş tecrübelerine dayanarak çok rahat bir şekilde Mrs Hunter'ın beğeneceği bir cüppe bulmak çok uzun sürecek gibiydi. Şimdiden bacaklarını koridorda bir ileri bir geri yürümeye hazırlıyordu.

"Uzun zamandır yürüyüşü bu kadar düzgün birini görmemiştim. Sanırım Louisa sana gerçekten prensesler gibi bakmış. Ama mükemmeliyetçiliğinden kimse kaçamaz. Buna yürüyüş de dahil."

Bu laflara bıyık altından gülen Melanie başka bir cüppeyi üzerine geçiriyordu. Mrs Hunter ise bu durumdan hiç de şikayetçi değil gibiydi. En sonunda bir cüppede karar kıldıklarında Madam Malkin de Melanie de derin birer oh çektiler.

Melanie "Mrs Hunter'ı hoşnut etmeyi başardığınız için tebrikler Madam." dediğinde Mrs Hunter yarım ağızla kendini savunuyordu. Madam Malkin "Onu memnun etmenin ne kadar zor olduğunu bilmez miyim? Bir Malfoy'u memnun etmek bile daha kolaydır." diye söylenirken Mrs Hunter'ın savunması daha da şiddetlendi. Tam ne kadar da abarttıklarını söylerken dükkana 3 kişilik başka bir aile girdi. Beyaza yakın soluk tenleri ve neredeyse beyazmış gibi duran sarı saçları onların kim olduğunu direkt ele veriyordu. Lakin eğer ki onların dış görünüşü hakkında bir şey bilmeseydiniz bile kibirle dolu bakışları ve içeri girer girmez egolarının büyüklüğünden ağırlaşan havayı hissettiğinizde bile onların kim olduğunu bilirdiniz. Zira bir Malfoy'u az çok biliyorsanız onları taa Hogwarts'tan bakarak bile tanırdınız. Safkan, Slytherin ve kendileriyle aynı kafa yapısında olan kişiler haricinde herkesten nefret ederlerdi. Onlara üstten üstten bakarlar ve ellerinden gelse üstlerine basar geçerlerdi. Ama onların (ve diğer Slytherinlerin) en sevmedikleri muggle doğumlu olanlar ve muggle severlerdi. Kısacası onların söylemiyle kanı bozuklar ve onları sevenler diyebiliriz. Bu kişilere tiksinerek sanki iğrenç, küçük birer böcekmiş gibi bakarlar, davranırlardı. Ağızlarından iyi bir şey çıktığını duymak bir mucize gibiydi. Şimdi de öyle oldu.

"Vay vay Louisa Hunter da buradaymış. Bu kız da evlat edindiğin muggle doğumlu olmalı."

Uzun sarı saçları ve elindeki imzası olan bastonuyla Lucius Malfoy tam karşılarındaydı. Muggle doğumlu yerine başka bir şey söylemeyi tercih ettiği çok belliydi, bu kelime ağzında iğreti duruyor gibiydi. Yine de öyle bir tiksintiyle konuşmuştu ki nefretin kokusu bütün dükkanı kaplamış gibiydi.

Mrs Hunter cüppe için teşekkür edip ayrılacakken Narsicca Malfoy'un aşağılayıcı sesi ve önüne geçmesi onu durdurdu. "Sana selam veren birini görmezden mi geleceksin Hunter? Oysa seni ahlak kurallarını bilen biri sanırdık. Sonuçta safkan bir aileden geliyorsun. Ama zaten bir muggle'ın çocuğunu evlat edinmenden bile ne kadar yozlaştığını görüyorum." Onaylamaz bir şekilde kafa sallarken "Bu zamanın safkanları da kendini küçük düşürmeyi çok seviyor." diye ekledi.

Mrs Hunter "Çekil önümdem Malfoy, devasa egon yolumu kaplıyor." diyerek elinin tersiyle onu yolundan iteledi. Çıkarken de cebinden ipek mendilini çıkartıp ona dokunan elini sildi ve bir hışımla dükkandan fırladı.

Mrs Hunter'ı sinirlendirmek o kadar kolay bir şey değildi. Melanie yaptığı hiçbir yaramazlıkta onun gerçekten sinirli halini görmemişti. Evet azarlardı, uzun uzun konuşurdu ama bu şekilde sinirli olmazdı. Bu kadar sinirlendiği ve yine şimdi olduğu gibi dilinin tutuluduğu sadece 1 sefere tanıklık etmişti. Ama o zaman bile sinirli olduğunu anlamak için bir şey söylemesine ve yapmasına gerek yoktu. Zira gözlerinden çıkan alevler karşısındakinin ruhunu buharlaştırmaya yeterdi. Neyseki hemen kendini toparladı ve asa dükkanına varmadan önce normal bir ruh haline büründü. Mrs Hunter'ın bu kadar kolay ve çabuk sinirlenmesi normalde şaşılacak şeydi doğrusu. Ama Melanie bunun sebebini az çok tahmin edebiliyordu.

Mrs Hunter Melanie'ye savaştan sonra Azkaban'a gönderilenler veya ölenler harici ölüm yiyen olmuş kimseyi anlatmazdı. Diğerlerinin ne kadar korkunç ,nsanlar olduklarından bahsederken bu durumdan rahatsızlık duymazdı ama daha ilerisinin Melanie'yi alakadar etmediğini savunurdu. Kasaba halkı Mrs Hunter'ın aksine Melanie'yi iyi ya da kötü yönlendirmekten pek de çekince duymazlardı. Eğer birisini veya bir şeyi sevmezlerse veyahut yanlış bulurlarsa bunu açık açık söylerlerdi. Ama Mrs Hunter'ın Melanie'nin böyle şeylerle ilgilenmesi için hep yaşının çok küçük olduğunu söylerdi. Eğer ki beraber toplanıp bu şekilde bir konuşma yaşanacaksa da Melanie'yi zorla dışarı çıkartırlardı.

O gün de yine aynı şeyi yapmışlardı ve Melanie odasına yollanmıştı. İçerideki konuşma hararetle devam ederken Melanie sıkıntıdan ve meraktan çatlayacağını düşündü. Sonra her nasıl olduysa yapılan sessizlik büyüleri etki etmemeye başladı. Dinlemeyi çok istediği o muhabbeti sanki o an o odadaymış gibi duymaya başladı. Herkes evlere dağılmadan önceki son muhabbetleriydi. Büyük Savaş sırasında bir sürü suç işlemiş kişilerden bahsediyorlardı. Bazılarının hakettikleri gibi cehennemin dibini boyladıklarını söylerken Mr Haven'ın sesinde bir gurur seziliyordu. Bazılarının ölmekten beter olduğunu düşündükleri ruh emici öpücüğü denen şeyle cezalandırılmalarının çok isabetli olduğunu düşünüyorlardı. Gerçi bu cezayı bakanlık kendisi vermemişti. O kişiler Azkaban'dan kaçmaya çalışırken kendi kendilerini böyle bir duruma düşürmüşlerdi.

Ama konuşmanın seyri bu gurur, mutluluk ve tatmin olma hissinden bir anda yerini sinir ve tiksintiye bıraktı. Vaktiyle bir sürü iğrenç suç işlemiş ve kendi istekleriyle ölüm yiyen oldukları herkesçe bilinmesine rağmen imperius lanetenin etkisinde oldukları yalanını söyleyerek başlarına gelecek hak ettikleri cezaların hepsinden yakayı sıyırmayı başarmış büyücü ve cadılardan bahsediyorlardı. Ve Melanie özellikle Malfoylara duyulan tiksintiyi de burada anlamıştı. Mrs Hunter bu nefretini gizleme konusunda hep başarılı olmuştu ve açıkçası Melanie de Malfoyları o zamana kadar çok da duymamıştı. O konuşmaya kadar sadece onların kutsal yirmi sekiz dedikleri saçmalıktan ve Malfoyların da bu yirmi sekizin içinde olduklarından başka onlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Bir de nesiller boyu sadece Slytherin seçildiklerini, soluk sarı saçlı ve soluk tenli olduklarını biliyordu. Zira bu jadar ünlü bir ailenin fotoğraflarını bir kere bile görmemeniz işten bile değildi. Ama ilk defa o gün Malfoylar kafasında bunlardan başka bir özellik daha kazanmışlardı. Şimdi bile Mrs Hunter, onun bu konuşmayı duyduğunu hâlâ bilmiyordu. O yüzden aşırı tepki verdiğini düşünüp hemen kendini toparlamıştı.

Ollivander’ler:
Kusursuz Asa Yapımcıları - Kuruluşu: İ.Ö. 382

Dükkanın kapısında yaldızlı harflerle yazılan bu şeyler bile Melanie'nin nabzını hızlandırıyordu. Daracık, külüstür mü külüstür bubdükkana girdiğinde ise ellerini terledikleri için üzerine siliyordu. İçeri girerken dükkanın derinliklerinden bir çıngırak çaldı. Ufacık bir yerdi burası. Bomboştu, ince bacaklı bir iskemleden başka hiçbir şey yoktu. Vitrinde eski mor bir yastığın üzerinde tek bir asa vardı. Dükkan içlere doğru uzanıyordu. Duvarlarında tavana kadar uzun ince kutular sıralıydı. Melanie'nin enseei kaşındı ama büyüden mi yoksa dükkanın antik çağdan kalma tozlarından mı kestiremedi. Mrs Hunter iskemleye oturduğunda tesgahın arkasındaki loşluktan birisi "İyi günler." dedi.

Dükkânın loşluğunda ay gibi parıldayan kocaman, soluk gri gözleriyle yaşlı bir adam duruyordu karşılarında. Melanie istemsizce irkilmişti. Sonra o da "Merhaba." diyerek karşılık verdi. Mr Ollivander neden sonra Mrs Hunter'ın varlığını fark etti. Ona dönerek "Sizi tekrar görmek ne hoş Mrs Hunter. Size asa sattığım zamanı dün gibi hatırlıyorum. Ladin ağacı, anka teleği, 30 cm. Oldukça esnek. Favorilerimden birisiydi." diyerek eskiyi yad etti. Melanie ise adamdan huzursuz olmuştu. Bunda tarak yüzü görmemiş ve kırlaşmış dağınık saçlarının ve geldiklerinden beridir hiç gözünü kırpmadan gümüş gözlerini onlara dikmesinin etkisi ise oldukça büyüktü.

Mr Ollivander merakla ve kibarca Melanie'ye ismini sordu. Melanie uzaktan cevapladı sorusunu. Keşke Mrs Hunter oturmak yerine ayakta ve önümde dursaydı diye düşündü.

Ollivender Melanie'nin uzakta durduğunu fark edince "Yakına gel çocuğum, gel de ölçülerini alayım." diye çıkıştı ona.

Ollivander'ın bu sözü iki kere söylemesine gerek kalmadan adeta bir asker edasıyla onun yanında gitti Melanie.

"Asa kolunuz hangisi?"

"Sağ kolum, efendim."

“Uzatın kolunuzu. Tamam.”

Melanie’nin omzundan parmağına, bileğinden dirseğine, omzundan ayak ucuna, dizinden koltuk altına ölçüsünü aldı. Sonra da kafasının çevresini ölçtü. Ölçü alırken, “Her Ollivander asasında güçlü bir büyü özü vardır, Miss Lascalles.” dedi. “Biz tek boynuzlu at kılları, anka telekleri, ejderha yüreği tellerini kullanırız. Ollivander asaları hiç birbirine benzemez, tek boynuzlu atların, ejderhaların, ankaların birbirlerine benzemedikleri gibi. Tabii başka büyücü asalarından aynı sonucu alamazsınız.” diye bir yandan da asalarını övüyordu Ollivender. Mezura burun delikleri arasındaki mesafeyi kendi kendine ölçerken Ollivander da asa kutularını karıştırıyordu.

"Meşe ağacı, anka teleği, 21 cm"

Melanie asayı eline alınca sanki elinde asa değil de herhangi bir dal parçası varmış gibi hissetti. O kadar hafif ve yok gibiydi ki içinde anka teleği olup olmadığından şüphe etti. Asayı şöyle bir salladığında hiçbir şey olmayınca da şaşırmadı. Ollivander asayı elinden kapıp başka bir asayı eline verdi hemen.

"Sedir ağacı, ejderha yüreği, 27 cm"

Melanie elinde asayı zor tutuyor gibi hissetti. Asa elinden fırlamadan önce Ollivander onu da elinden kapıverdi ve hemen başka bir asa verdi ona. Melanie bu şekilde ne kadar çok asa denediğini bir süre sonra saymayı bıraktı. Tezgahın üstü asalarla dolmuştu, bazılarını yere indirmek zorunda kalmışlardı. Ollivander dükkanda bir ileri bir geri mekik dokuyordu.

"Titiz müşteri, ha? O zaman size farklı bir özden asa denetelim. Bu özden sadece 2 tane alma şansım olmuştu. Birisi 3 yıl önce çok önemli birine gitti. Bu elimdeki de diğeri. Gümüşi ıhlamur, su kristali özü, 33 cm."

Melanie asayı eline alır almaz damarlarında gücün uğuldadığını hissetti. Öyle ki sanki vücudundaki kan donmaya başlamış ve damarlarına onları çatlatacak şiddette bir basınç uyguluyor gibiydi. Ollivander telaşla elinden asayı almaya çalıştı ama sanki asanın kolları varmış ve onaları Melanie'nin koluna sımsıkı dolamış gibiydi. Mrs Hunter bu görüntü karşısında dehlete düşmüştü ve o da asaya çaresizce uzandı, bir elini de Melanie'nin omzuna yerleştirdi. Melanie, Mrs Hunter gözlerinin içine baktığında ne yapması gerektiğini biliyor gibiydi. Asa büyük bir gürültüyle dükkanı birbirine katarken Mrs Hunter kendini Melanie'nin üstüne kapadı hemen. Sanki bedenini Melanie'yi uçusan asalardan koruyan bir kalkan gibi kullanıyordu.

Melanie'nin adrenalinden kalp atışları kulaklarında adeta davul gibi atıyordu. Ollivander asayı hemencecik kutusuna koyup kaldırdığında ortalık yatışmıştı. Melanie etrafı berbat ettiğini düşünerekten mahcup bir şekilde asaları toparlamaga başladı. Mrs Hunter da o ve Ollivander’a katıldı hemen. Melanie'nin kalp atışları hala tam sakinleşmemişti. Eline aldığı asa yığınlarından yayılan güç ve büyü de nabzını düzeltmesine pek de yardımcı olmuyordu.

Neden sonra eline bir asa denk geldi. Önce onu fark etmemişti ve diğerlerine yaptığı gibi onu da direkt bir köşeye koyacaktı. Fakat asayı eline alır almaz üstüne çöken dinginlik onu durdurdu. Sanki içinde bir sirkülans halinde durmaksızın bütün bedenini tavaf eden o kontrolsüz güç sonunda bir düzene girmişti. Sanki içindeki o curcuna sonunda sakinleşmiş, durgunlaşmıştı. Ondaki bu hal Ollivander'ın hemen yanında bitmesine sebep oldu. İkisinin de yüzünde şaşkın ve anlamaz bir ifade vardı. Mrs Hunter da hemen endişeyle o tarafa döndüğünde Ollivander şüpheyle ve merakla gözlerini Melanie'ye dikmiş bakıyordu.

"Bir sorun mu var?" diye ortaya sordu Mrs Hunter.

"Sanırım Miss Lascalles'in asası şuan elindekilerden bir tanesi. Lütfen hepsini teker teker deneyin ki hangisi olduğunu öğrenebilelim."

Melanie, asasını tek seferde bulmuştu bu sefer. Eli direkt onu bulmuştu, sanki başından kendisinin kayıp bir parçasıymış gibi hissetti. Asayı şöyle bir salladığında etrafındaki yığın toparlanır gibi oldu. Ollivander bu durum karşısında memnun olduğunu belli eden mırltılar çıkardı.

"Bu asanın bir sahibi olacağını hiç düşünmemiştim. Kendine has, özel bir hikayeye sahip bu asa."

Melanie asayı ilk kez durup şöyle bir incelemeye başladı. Asa sanki porselenden yapılmış gibiydi. Beyaz tahtanın dokusu bile bir tahtadan ziyade bir porseleni andırır gibiydi. Genel olarak Melanie asayı çok abartılı bulmuştu. Sanki bir peri krallığı olsaydı oranın prensesi bu asayı kullanırmış gibi geldi ona. Asanın altın rengi tutma yeri ile ucunun birleştiği yerden başlayıp ucuna doğru asayı seyrekçe sararak ilerleyen altın çiçeklerle sarmaşıklar, kabartmalarla oyulmuş veyahut saf altından şekillendirilip asayla sonra birleştirilmiş gibi duruyordu. Ve bu çiçekler de bu asanın hikayesinin gerçekten de bir peri kızıyla bağlantılı olması ihtimalini güçlendiriyordu Melanie için. Tutma yeri her ne kadar altınla işlenmemiş olsa da tahtanın ince işçiliklerle oyulmuş olduğunu yakından bakınca görebilirdiniz. Gerçi asanın altın kısımları bile yeterince yakından bakılmasa çok da göze batmıyordu. Bunun sebebinin etrafında uğuldayan sihir olabileceğini düşündü Melanie. Ama asanın diğer ucu dikkatli bakılmadan da hemen kendisini belli ediyordu. Ucunda saydam bir kristal, asadan çıkan tahta kollarla sımsıkı asaya sabitlenmişti. Ve her ne kadar sivri olmasa da birinin canını yakmaya hayli hayli yetecekmiş gibi duruyordu. Ve yine her ne kadar altın kısımları çok dikkat çekmemeyi tuhaf bir şekilde başarsa da bu kristal sanki ışığı topluyormuş ve sonra da çevresine dağıtıyormuş gibiydi.

Melanie'nin bu kadar ihtişamlı bir asası olduğu için içten içe canı sıkıldı. İstemsizce yüzü düştü. O, abartılı şeylerden (özellikle de, peri krallığından dahi gelse, saraydan fırlama gibi duran şeylerden) genelde haz etmezdi. Ne vardı sanki herkesinki gibi normal, dikkat çekmeyecek bir asası olsaydı? Başka asa mı yoktu sanki?

"Selvi ağacı, tek boynuzlu at kılı, 29,5 cm. Kristali çıkarırsak 27,7 cm."

Melanie çekinerek "Şey, Mr Ollivander. Acaba asayı daha sade bir hale getirme şansınız yok mu?" diye sordu.

Ollivander kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı. "Elinizdeki asa normal bir asa değil Miss Lascalles. Normalde de asaların üzerinde değişiklik yapmak çok sorunlara yol açsa da özellikle sizinkiler gibi özel olarak sipariş üzerine yapılan asalarda yapılacak en ufak değişiklik asada ciddi sorunlara yol açabilir."

Mrs Hunter merakla "Sipariş mi dediniz? Bu başkasının asası mıydı yani?" diye sordu.

"Orasını asla bilemeyeceğim çünkü merhum müşterim bu dünyadan göçeli çok oldu. Ölmeden önce bu asayı yaptırmıştı yaptırmasına ama sonrasında merhumun ailesi nedense benim olması için ısrar ettiler. İstersem birine satmam istersem de saklamam için bana verdiler. Aslında saklamayı planlıyordum ama demek ki asanın bir sahibi varmış. Bu asa sizi seçti Miss Lascalles. Ve o asayı siz yapmış dahi olsanız asanız birisini seçtiğinde bu konuda yapabileceğiniz bir şey artık olmaz."

Asayı aldıktan sonra yolda iksir malzemelerini de alıp Çatlak Kazan'a geçtiler. Giriş katında Mrs Hunter ve Melanie yemeklerini yiyorlardı. Bugün onlar için yorucu geçmişti. Ertesi gün beraber Diagon Yolu'nda güzel bir gün geçirdiler. Melanie Hogwarts'a gitmeden önce Mrs Hunter onunla olabildiğince çok vakit geçirmek istiyordu.

***

1 Eylül sabahı Melanie sabah erkenden hazırlandı ve Mrs Hunter ile beraber King's Cross istasyonuna gittiler. 9 ve 10 numaralı peronların arasından Mrs Hunter'ın elini tutarak geçtikten sonra bile Melanie'nin içindeki sıkıntı geçmemişti. Mrs Hunter onu durdurdu ve önünde bir dizinin üstüne çöktü. "Bir sorun mu var Melanie?"

Melanie bunu söyleyip söylememek arasında tereddüt etti. Sonra da "Ya Slytherin seçilirsem?" diye sordu. Mrs Hunter şaşkın şaşkın ona bakınca Melanie hızlı hızlı "Sizi konuşurken duydum. Ya ben de onlar gibi kötü büyücülerden olursam?"

Mrs Hunter'ın yüzünden bir anlık sinirli bir ifade geçti. Bunun o konuşmayı patavatsızca ve dikkatsizce yapan arkadaşlarına yönelik bir sinir olduğunu biliyordu Melanie. Yüzünü Melanie'ye çevirip gözlerinin içine baktığındaysa Melanie o mavi gözlerde saf bir pişmanlık gördü.

"Özür dilerim Melanie, daha dikkatli konuşmalıydık. Ama sen bize bakma. Bizim karşımıza hep kötü Slytherin'ler çıktı. O binadan olup da ölüm yiyen olmayan çok az kişi vardır. Ama bu bütün binayı kötü yapmaz. Belki de senin karşına çıkan Slytherin'ler kötü insanlar olmaz. Hangi binadan olduğun senin iyi veya kötü olacağını göstermez. Ve Slytherin'in kökten kötü bir bina olduğu açığa çıksa bile sen o binaya seçilirsen seni çok sevmeye devam ederim, ederiz. Biz yetişkinler bazen gereksiz ve çok önyargılı olabiliyoruz. Belki de tanıdığımız ve sevdiğimiz, her anlamda iyi bildiğimiz ilk Slytherin olursun ve bizdeki bu hastalıklı önyargıyı kırarsın. Her ne olursa olsun nasıl biri olacağını Seçmen Şapka değil sen belirlersin. Ve ben senin doğru yoldan ayrılmayacağını biliyorum."

Mrs Hunter ona sarılınca Melanie üzerinden bir yükün kalktığını hissetti. Sonra Mrs Hunter bir arkadaşını gördü. Kadın kızıl saçlı, tombul ve anaçtı. Yanında aynı onun gibi kızıl saçlı ve çilli çocukları vardı. Melanie onların Weasleyler olduğunu hemen anladı.

"Molly, uzun zamandır yüz yüze görüşememiştik."

"Ah, Louisa. Seni görmek ne güzel."

İki kadın birbirlerine sıkıca sarıldı. Sanki birbirlerine mektupla her şeyi anlatmıyorlarmış gibi hararetle konuşmaya başladılar.

"Melanie de kocaman kız olmuş. Onu ilk gördüğümde daha küçücüktü. Onu Kovuk'a daha sık getirmeni söylüyorum her seferinde Louisa. Ginny ile iyi anlaşırlardı. Hogwarts'ta ilk senen için heyecanlı mısın Melanie?"

"Heyecanlı tabii ki, nasıl heyecanlanmasın. Ron'un da ilk senesiydi, değil mi? En azından Melanie'nin şimdiden Hogwarts'ta bir arkadaşı var."

"Evet, bu Ron için de iyi bir şey. Fred? George? Orada mısınız?"

Trenin içinden "Geliyoruz anne!" diye bir ses duyuldu.

“Ron, burnunda bir şey var.”

Ron geri çekilmeye çalıştı, ama annesi yakaladı onu, burnunun ucunu silmeye başladı.

“Anne - bırak.” Silkinerek kurtuldu.

İkizlerden biri, “Aaah, bastıbacak Ronnie’nin burnunda bir şey mi var?”
dedi.

“Kes sesini,” dedi Ron.

Anneleri, “Percy nerede?” dedi.

“Şimdi geliyor.”

Çocukların en büyüğü belirdi. Dalgalı siyah Hogwarts cüppesini geçirmişti sırtına; Melanie cüppenin göğsünde, üstünde SB harfleri yazılı, pırıl pırıl gümüş bir rozet gördü.

“Fazla kalamam, anne,” dedi Percy. “Öndeyim, Sınıf Başkanlarına ayrılmış iki kompartıman var -”

İkizlerden biri, son derece şaşırmış gibi, “Sınıf Başkanı mısın sen?” dedi.

“Bilmiyorduk, daha önce söyleseydin ya.”

“Bir dakika,” dedi öteki ikiz, “galiba bu konuda bir şeyler söylemişti. Bir kere-”

“Ya da iki kere-”

“Bir dakika-”

“Yaz boyunca-”

“Eeh, kesin artık,” dedi Sınıf Başkanı Percy.

İkizlerden biri, “Nasıl oluyor da, yeni bir cüppe alınıyor ona?” dedi.

Keyifle, “O, Sınıf Başkanı çünkü,” dedi anneleri. “Peki, canım, güzel bir ders yılı dilerim sana - oraya varınca bir baykuşla haber yolla.”

Percy’yi yanaklarından öptü, Percy gitti. Mrs Weasley, ikizlere döndü sonra.

O sırada da Mrs Hunter, Melanie'yi bir kenara çekip son öğütlerini söylüyor bir yandan da üstünü başını düzeltiyordu. Arkadan Mrs Weasley ve çocuklarının sesi duyuluyordu.

“Şimdi, siz ikiniz - bu yıl uslu durun. Eğer bir baykuş daha haber getirirse -tuvaleti taşırdığınıza dair ya da -”

“Tuvaleti taşırmak mı? Hiç böyle bir şey yapmadık ki.”

“Yine de iyi fikir, anne, sağol.”

“Hiç de komik değil. Ron’a da göz kulak olun.”

“Merak etme, bastıbacak Ronnie bizim yanımızda güvende.”

Ron, “Kes sesini,” dedi yine. Boyu neredeyse ikizler kadar uzundu, annesinin sildiği burnu hâlâ pembeydi.

“Hey, anne, bil bakalım! Bil bakalım trende kimi gördük?” dedi ikizlerden biri önemli bir şey söyleyeceğini belli ederek.

“Hani istasyonda yanımızda duran o siyah saçlı çocuk vardı ya? Kimmiş o, biliyor musun?”

“Kimmiş?”

“Harry Potter!”

Bu lafla Mrs Hunter da Melanie de merakla o tarafa döndüler.

“Ah, anne, trene çıkıp görebilir miyim onu, anne, n’olursun...”

“Daha önce gördün ya, Ginny, hem bundan hoşlanmaz, hayvanat bahçesinde maymun mu seyrediyorsun? Gerçekten o mu, Fred? Nereden biliyorsun?”

“Kendisine sordum. İzi gördüm. Tam alnında - şimşek gibi.”

“Zavallı yavrucak - tevekkeli yapayalnızdı. Şaşırmıştım ben de. Perona nasıl gidileceğini sorarken öyle terbiyeliydi ki.”

“Bırak şimdi onu, acaba Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in nasıl biri olduğunu hatırlıyor mudur?”

Mrs Weasley birdenbire sertleşti. Melanie Mrs Hunter'ın kasıldığını hissetti.

“Bunu sormanı yasaklıyorum, Fred. Sakın bunu sorayım deme ona. Okuldaki ilk gününde bunu hatırlatman pek gerekiyormuş gibi.”

“Tamam, sinirlenme.”

Bir düdük öttü. Mrs Hunter hemen Melanie'yi kendine çevirdi ve ona iyice sokularak kısık sesle konuştu.

"Asan yokken sakın kimsenin yanında büyü yapma Melanie. Gücünü kontrol etmeyi tam bilmediğin için sorun çıkabilir. Ama en kötüsü bu durumu kötü birinin görmesi. Kimseye kolay kolay güvenme ama özellikle bu konuda ekstra temkinli ol."

Melanie onaylarcasına kafasını yukarı aşağı salladı.

“Hadi, çabuk olun!” dedi Mrs Weasley, dört çocuk da trene bindi. Mrs Weasley ve Mrs Hunter yanaklarına güle güle öpücüğü kondursun diye hepsi pencereden eğildiler, Ginny ağlamaya başladı.

“Ağlama, Ginny, sana bir sürü baykuş yollarız.”

“Sana Hogwarts’tan bir de tuvalet kapağı göndeririz.”

“George!”

“Şaka yapıyordum, anne.”

Sonra tren hareket etmeye başladı. Dört çocuk da pencereden annelerine el salladılar. Melanie Ginny'nin yarı gülerek yarı ağlayarak trenin arkasından koştuğunu gördü. İstasyon artık görünmeyince hepsi camın kenarından ayrıldılar.

İkizlerden biri "Bizim kompartımana gelmek ister misiniz?"

"Annemin küçük Ronnie’sini yalnız bırakmak istemeyiz."

Bu sözlerin üzerine Ron "Gel Melanie, boş bir kompartıman bulalım." diyip trende ilerlemeye başladı.

"İyi kendin kaybedersin."

Melanie ikizlerle gitme fikrini şöyle bir düşündü ama hemen vazgeçip Ron'un peşine takıldı ve boş bir yer aramaya koyuldular. Buldukları bir kompartımanda siyah saçlı bir çocuk tek başına oturuyordu. Ron kapıyı açıp içeri girdi ve çocuğun oturduğu koltuğun karşısını göstererek "Kimse oturuyor mu burada?" diye sordu. Onun arkasından giren Melanie de "Her yer dolu da." diye açıkladı.

Çocuk başını iki yana sallayarak koltuğun boş olduğunu belli edince ikisi de eşyalarını yerleştirip koltuğa oturdular.

“Hey, Ron!”

İkizler gelmişlerdi.

“Bak, biz trenin ortasına gidiyoruz -Lee Jordan’da dev bir tarantula örümceği var.”

“Peki,” diye mırıldandı Ron.

“Harry,” dedi öteki ikiz, “kendimizi tanıtmış mıydık? Biz Fred ve George Weasley. Bu da kardeşimiz Ron. Sonra görüşürüz.”

Üçü birden “Güle güle,” dediler.

İkizler çıkıp kompartıman kapısını kapattılar.

Melanie karşısındakine dik dik bakarak onu rahatsız etmek istemiyordu ama meşhur Harry Potter ile beraber aynı kompartımanda karşılıklı oturduğunuzda bakışlarınızı kaçırmak biraz zor olabiliyordu. Neyseki Ron Melanie'nin imdadına yetişip Harry ile sohbeti ilk o başlattı. Zira Melanie ailesinin yanında neşeli ve deli dolu bir çocuk olsa da toplum içine çıktığında utangaç bir kız kesiliverirdi.

Ron “Sen sahiden Harry Potter mısın?” diye sordu.

Harry baş salladı.

“İyi öyleyse, Fred’le George’un şakalarından biri sanmıştım.” dedi Ron.

“Sahiden orada -” Harry’nin alnını gösterdi.

Harry, şimşek biçimindeki yara izini göstermek için saçını geriye attı. Melanie uzun uzun, merakla ve dikkatle baktı.

“Demek Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen tam oraya -?”

“Evet,” dedi Harry, “ama hatırlamıyorum.”

Ron, merakla “Hiçbir şey hatırlamıyor musun?” diye sordu.

Onun bu lafının üzerine Melanie ona ters ters baktı. Daha trene binerken annesi onu ve abilerini bu konuda uyarmamış mıydı? Neyseki Melanie ona ters bir şeyler söylemek için fazla çekingendi yoksa Ron ağzını açtığına büyük ihtimalle pişman olurdu.

Ama neyseki bu soru Harry’i pek de rahatsız hissettirmiş gibi durmuyordu.

“Şey - bir sürü yeşil ışık hatırlıyorum, ama o kadar.” diye cevapladı Ron'u.

“Vay canına!” dedi Ron. Oturup Harry’ye baktı bir an, sonra ne yaptığının farkına varmış gibi, ansızın pencereden dışarıyı seyretmeye koyuldu.

Sonra Harry Melanie'ye dönüp "Senin ismin ne?" diye sordu. Muhabbetin ilerlediğini fark eden Ron da kafasını camdan çevirdi.

"Melanie, Melanie Lascalles."

Melanie ve Ron Harry’yi ne kadar ilginç bulmuşlarsa Harry de onları o derece ilginç bulmuşa benziyordu.

Harry “Bütün aileniz büyücü mü?” diye sordu merakla.

“Şey - galiba öyle,” dedi Ron. “Annemin bir küçük kuzeni var sadece, muhasebeci, ama ondan da hiç söz etmeyiz.”

"Ben de bir büyücü kasabasında büyüdüm." diye yanıtladı onu Melanie.

Harry, yüzü hafiften asılmış bir şekilde “Öyleyse şimdiden birtakım büyüler biliyorsunuzdur.” dedi.

"Bilsek de bilmesek de hepimiz Hogwarts'ta sıfırdan başlayacağız." dedi Melanie onu teskin edercesine.

“Muggle’larla yaşadığını duymuştum,” dedi Ron. “Nasıl insanlar onlar?” Melanie’nin içinden onların da normal insanlar olduklarını, farklı bir türe ait olmadıklarını söylemek geldi. Ama yine dilini tuttu.

“Korkunç - şey, hepsi değil tabii. Ama teyzem de, eniştem de, kuzenim de korkunç. Keşke ben de bir büyücü kasabasında büyüseydim ya da en azından benim de üç büyücü kardeşim olsaydı.”

“Beş,” dedi Ron. Nedense kederlenivermişti. “Ben ailemde Hogwarts’a giden altıncı kişiyim. Çok şey gördüm sayılır. Bill’le Charlie mezun oldular - Bill Öğrenciler Başkanı’ydı, Charlie de Quidditch kaptanı. Şimdi Percy Sınıf Başkanı. Fred’le George yaramazdır, ama dersleri iyidir, herkesi eğlendirirler. Benim de onlar gibi olmamı istiyorlar, ama onlar gibi olmamın bir anlamı yok ki, her şeyi ilk yapan onlar çünkü. Beş kardeşin varsa, zaten hiçbir şeyin yeni olamaz. Bana Bill’in eski cüppelerini, Charlie’nin eski asasını, Percy’nin eski faresini verdiler.”

Ron elini iç cebine atıp, uyuklayan şişman, külrengi bir fare çıkardı.

“Adı Scabbers, bir işe yaramıyor, uyandığı yok ki. Babam, Sınıf Başkanı seçildiği için Percy’ye bir baykuş aldı, ama para bittiği- neyse, bana da Scabbers kaldı.”

Ron’un kulakları pembeleşti. Çok konuştuğunu düşünüyordu galiba, çünkü yine pencereden bakmaya başladı.

Onların bu lafları üzerine Melanie daha da sessizleşti. Çünkü o Harry’nin aksine muggle doğumlu olmasına rağmen bir büyücü kasabasında büyüyecek kadar şanslıydı. Ayrıca Ron gibi parasal sıkıntılarla yüzleşmek zorunda kalmamıştı. Onlara karşı kendini tuhaf bir şekilde mahcup hissetmişti nedense.

Harry ise Ron ile çok iyi bir şekilde empati kurmuşa benziyordu. Onlara teyzesi ve eniştesinin ona yaşattıklarını anlattı. Bunları dinlerken Melanie de Ron de her seferinde çok şaşırıyorlardı. Ona Dudley adındaki kuzeninin eskilerini giydirdiklerini (ki bu kuzeni oldukça şişman ve Harry’nin neredeyse 3 katı olan birisiymiş), doğum gününde ona hiç dişe dokunur bir armağan almadıkları, onun pişirdiği yemeklerde bile kendisine çok az yiyecek verdiklerini ve daha nice şeyi anlattı onlara. Bunları duyduktan sonra Ron'un keyfi yerine gelir gibi oldu.

“... Hagrid bana söyleyinceye kadar, ne büyücülükten haberim vardı, ne anne babamdan, ne de Voldemort’dan -”

Bu ismi duyunca Ron’un soluğu tıkanır gibi oldu. Melanie bunun sebebini pek ala biliyor olsa da Harry’nin bu ismin taşıdığı yükten haberi yok gibiydi.

“Ne oldu?” dedi Harry.

“Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen’in adını söyledin!” dedi Ron, hem şaşırmışa hem etkilenmişe benziyordu. “Her şey aklıma gelirdi de, senin -”

“Bu adı söyleyerek ne kadar cesur olduğumu kanıtlamaya filan çalışmıyorum,” dedi Harry. “Söylenmemesi gerektiğini bilmiyordum. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Öğreneceğim daha dünya kadar şey var... herhalde,” diye ekledi; uzun süredir kafasına takılan bir şeyi dile getiriyor gibi “Sınıfta en kötü öğrenci galiba ben olacağım.”

“Olmayacaksın. Muggle ailelerden gelen bir sürü öğrenci var, her şeyi çabucak öğreniyorlar.”

Onlar konuşadursun, tren Londra dışına çıkmıştı. Şimdi ineklerle, koyunlarla dolu otlaklardan geçiyorlardı hızla. Bir süre konuşmadılar, tarlaların, patikaların yıldırım hızıyla geçişini seyrettiler.

Saat yarıma doğru büyük bir şangırtı koptu koridorda, güleç yüzlü, gamzeli bir kadın kompartımanın kapısını açıp, “Seyyar büfeden bir şey ister misiniz, yavrularım?” dedi.

Bu lafın üzerine Harry hemen ayağa fırladı, anlattığına göre kahvaltı bile yapmamıştı. Ama kulakları yine pespembe kesilen Ron sandviç getirdiğini mırıldandı. Harry koridora çıktı.

O sırada Melanie de yanında getirdiği yiyecekleri kutusunu çıkarıyordu. Derken Harry içeri elinde kocaman bir poşetle girdi. Aldıklarını getirip boş bir koltuğa yığarken Melanie ve Ron şaşkınlıkla onu seyrettiler.

'Çok acıktın galiba' dedi Ron.

Harry, balkabağı poğaçasından bir ısırık alırken "Açlıktan ölüyorum." dedi.

Ron koca bir çıkın çıkarıp açmıştı. Dört sandviç vardı içinde. Birini kenara koyarak "Konserve sığır eti sevmediğimi hep unutur." dedi.

Harry bir poğaça uzatarak, “İstersen değiş tokuş edelim,” dedi. “Hadi -”

“Bunu istemezsin ki, kupkuru,” dedi Ron. “Pek vakti olmuyor,” diye ekledi aceleyle, “beşimize birden yetişemiyor.”

“Hadi, bir poğaça al,” dedi Harry.

Bunun üzerine Melanie de elindeki kapta olan sosisli ruloları (bkz. sausage roll) ve elmalı turtayı çıkardı. "Belki bunlardan yemek istersin, tarifler mugglelardan kalma." diye Harry'ye uzattı. Sonra hemen bir pot kırmışcasına "İstersen sen de alabilirsin tabi Ron." dedi.

Üçü de birer çocuk olduklarını belli edercesine yemekleri bir kenara koyup abur cuburlara dadandılar önce. Melanie'nin getirdiği elmalı turta ve sosisli rulolar da yavaş yavaş biterken sandviçler bir kenarda unutuldu. Derken Harry eline bir çikolata kurbağa aldı. “Nedir bu?” diye sordu Harry. “Sahici kurbağa değiller ya?”

“Hayır,” dedi Ron. “Ama içindeki karta bak bakalım. Bende Agrippa eksik.”

“Ne?”

“Sahi, bilmiyorsun tabii. Çikolatalı Kurbağaların içinden kart çıkar, biriktirirsin. Ünlü Cadılar ve Büyücülerin resimleri var o kartlarda.
Beş yüz tane kadar var bende, ama Agrippa ile Ptolemy eksik.” dedi Ron.

"Bende de Meridly ve Agrippa eksik." dedi Melanie.

O sırada Harry bir tane Çikolata Kurbağa açmıştı bile. İçinden çıkan kartta dar çerçeveli gözlüğü, kemerli upuzun burnu, dümdüz kır saçları, sakalı, bir de bıyığı herkesin tanıdığı bir büyücü vardı. Resmin altında adı yazılıydı: Albus Dumbledore.

“Demek Dumbledore buymuş!” dedi Harry ilgiyle.

“Daha önce Dumbledore adını hiç duymadın mı yoksa?” dedi Ron. “Bir kurbağa da ben alabilir miyim? Belki Agrippa bulurum - sağol -”

"Bir tane de ben alıyorum Harry?"

"Keyfinize bakın."

Melanie ve Ron kurbağalara dadanmışken Harry kartın arkasını çevirip okumaya başladı. Anlaşılan kartlarda yazılanlar ilgisini daha çok çekmişti. Melanie bir çikolata kurbağa attı ağzına. Tatlarının nasıl bu kadar lezzetli olduğunu düşündü. Elindeki kartta Arradile çıkmıştı. Artık kaç kez daha bu cadıyı görmesi gerektiğini düşündü Melanie.

Harry kartı bir daha çevirdi, Dumbledore’un yüzünün yok olduğunu görünce şaşırdı.

“Gitmiş!”

“Eee, bütün gün burada kalamaz ya,” dedi Ron. “Geri gelir nasıl olsa. Off, bir Morgana daha, altı tane Morgana’m oldu... sen ister misin? Toplamaya başlayabilirsin.”

"Bana da Aridille çıktı. Halbuki bir dönem çok nadirdi, şimdi neredeyse hepsinden çıkıyor!"

Harry “Biliyor musunuz, Muggle’lar dünyasında insanlar fotoğraflardan çekip gitmezler.”

Ron, şaşkınlıkla, “Sahi mi?” dedi. “Hiç kıpırdamazlar mı yani? Tuhaf!”

Melanie ve Ron azimle kartları açarken ve ayıklarken Harry her açtığı kartı dikkatle inceliyordu. Melanie ve Ron'un ilgisini çikolata yemek daha çok çekse de Harry için fotoğrafları terk eden büyücü ve cadılar daha önemliymiş gibi duruyordu.

Derken Harry'nin eli Bertie Botts’un Bin Bir Çeşit Fasulye Şekerlemeleri adlı abur cubura gitti. Melanie o paketi açarken Harry’i "O şeyle dikkatli ol." diye uyardı. “Çok dikkatli olmalısın,” diye onu destekledi Ron. “Bin bir çeşit diyorlar ya, gerçekten bin bir çeşittir, her tatta şekerleme vardır içinde - çikolatalı, naneli, marmeladı şekerlemelerin yanı sıra ıspanaklı, karaciğerli, işkembeli şekerlemeler de çıkabilir. George, umacı tadında bir şekerleme bile yemiş, öyle diyor.”

Ron bir yeşil fasulye aldı eline, dikkatle baktı, ucundan ısırdı. “Pöff - gördün mü? Lahana.”

Beraber fasulyelerden şanslarına ne çıkacağını denerken epeyce yediler. Hatta Harry, Melanie ve Ron'un yemeye cesaret edemediği gri renkteki bir fasulyeyi bile yedi. Şansına biberli çıkmıştı.

Pencerenin önünden akıp giden manzara gittikçe yabansılaşıyordu şimdi. O düzenli tarlalar yoktu artık. Onların yerini korular, kıvrılarak akan ırmaklar, koyu yeşil tepeler almıştı. Havadaki bulutlar daha grimsi bir hâl almaya başlamıştı.

Kompartımanın kapısı vuruldu, Yuvarlak yüzlü bir çocuk girdi içeri. Dokunulsa ağlayacak gibiydi.

“Özür dilerim,” dedi, “bir kurbağa gördünüz mü?”

Üçü de görmediklerini belli edercesine başlarını iki yana sallayınca, inlemeye başladı çocuk.

“Yitirdim onu! Boyuna benden kaçıyor!”

“Bir yerden çıkar,” dedi Harry.

Çocuk yıkılmıştı sanki. “Peki,” dedi. “Görecek olursanız...” Cümlesini tamamlamadan çıkıp gitti.

“Niye o kadar üzülüyor, anlamadım,” dedi Ron. “Eğer ben bir kurbağa getirseydim, onu hemencecik yitirmeye bakardım. Neyse, ben de Scabbers’ı getirdim, konuşmam doğru olmaz.”

Fare, Ron’un kucağında hâlâ uyukluyordu. Bu haliyle emekli, yaşlı, gözlükleri burnundan düşen, evlerindeki deri koltukta uyuya kalmış bir büyücüye çok benziyordu.

Ron, tiksintiyle, “Ölecek olsa farkına bile varmazsın,” dedi. “Dün rengini sarıya çevirmeye çalıştım, daha ilginç olsun diye, ama büyü işe yaramadı. Bakın, göstereyim size...”

Sandığını karıştırıp eski mi eski bir asa çıkardı. Her yanı çentik çentikti, ucunda da beyaz bir şey parlıyordu.

“Tek boynuzlu at kılı - neredeyse çıkacak içinden. Neyse -” Asasını tam kaldırmıştı ki, kompartımanın kapısı açıldı. Kurbağası kaçan çocuk gelmişti yine, yanında da bir kız vardı. Kız, yeni Hogwarts cüppesini giymişti bile.

“Bir kurbağa gören oldu mu? Neville kurbağasını yitirmiş,” dedi. Sesi buyururcasına çıkıyordu, gür kahverengi saçları vardı, ön dişleri oldukça iriydi. Daha içeri girerken baskın otoritesini hissedebiliyordunuz.

“Görmediğimizi daha önce söyledik ona,” dedi Ron, ama kız onu dinlemiyordu bile, elindeki asaya bakıyordu.

“Büyü mü yapıyorsun? Görelim bakalım.”

Oturdu. Ron köşeye kıstırılmıştı.

“Şey - peki öyleyse.”

Boğazını temizledi. “Gün ışığı, nergis, çimen, papatya, bu şişko fareyi çevir sarıya.”

Asasını salladı, ama bir şey olmadı. Scabbers hâlâ külrengiydi, mışıl mışıl uyuyordu. Ron'un yüzünde ise tiksinti ve utanç karışımı bir ifade vardı.

“Bu gerçek bir büyü mü sence?” dedi kız. “Pek işe yaramadı, öyle değil mi? Ben, alıştırma olsun diye, birkaç basit büyü denedim, hepsinden de sonuç aldım. Ailemde kimsenin büyüyle ilgisi yok, bana mektup geldiğinde hepimiz şaşırdık, ama çok sevindim, ne de olsa en iyi büyücülük okulu bu, öyle diyorlar. Ders kitaplarını şimdiden ezberledim, sanırım bu kadarı yeterli - sahi, benim adım Hermione Granger, siz kimsiniz?”

Bütün bunları hızlı hızlı söylemişti. Melanie onun karşısında nefesinin kesildiğini hissetti. Harry, Ron ve Melanie birbirlerine baktılar, hepsinin de ders kitaplarını ezberlemediği şaşkın yüzlerinden belliydi. Cidden böyle bir yapmış mıdır, diye düşündü Melanie.

“Ben Ron Weasley,” diye mırıldandı Ron.

"Melanie Lascalles." diye kendini tanıttı Melanie Ron'un hemen ardından.

“Harry Potter,” dedi Harry.

“Sahi mi?” dedi Hermione. “Senin hakkında her şeyi biliyorum tabii, birkaç tane de yardımcı kitap aldım, senin adın Çağdaş Sihir Tarihi’nde, Karanlık Sanatların Yükselişi ve Çöküşü’nde, bir de Yirminci Yüzyılın Büyük Büyücülük Olayları’nda geçiyor."

Melanie bu lafın üzerine şok olmuş bir şekilde Hermione'ye baktı. Dudaklarıyla vay canına dedi sessizce. Evet, kendisi de çok okurdu ama her şeyi değil. Tarihe oldum olası tuhaf bir ilgisi vardı. Bazı tuhaf hesaplama, tılsım ve iksir kitapları ise içlerindeki her bir bilgiyi deneme isteği uyandırıyordu. Ama Melanie'nin en çok sevdikleri romanlardı. Kalın, tuğla gibi, efsanevi kitaplardı bunlar onun için. Anlaşılan Hermione de onun gibi kitap okuma konusunda ciddi vir hıbiye sahipti. Tek farkı Hermione'nin bilgiye aç olduğu için, Melanie'nin ise keyifli vakit geçirmek için okumasıydı sanırım.

Harry ise şaşkınlık içinde, “Öyle mi?” dedi. Ne kadar ünlü olduğunun farkında değil gibiydi.

“Hoppala,” dedi Hermione, “bilmiyor muydun? Ben olsam, hakkımda yazılmış her şeyi öğrenmeye çalışırdım. Hangi binada kalacağınız belli mi? Ben soruşturup durdum, keşke Gryffindor’a verseler, en iyisi orasıymış, Dumbledore da orada kalmış, ama Ravenclaw de fena değilmiş galiba... Neyse, biz gidip Neville’in kurbağasını arayalım. Siz de giyinseniz artık, neredeyse geliyoruz.”

Kurbağasız çocuğu sürükleyerek çıktı.

“Aman,” dedi Ron, “onun olmadığı bir binaya versinler de, hangisine verirlerse versinler.” Asasını sandığa koydu yine. “Bu da tam palavra -George verdi, işe yaramadığını bile bile.”

Harry, “Kardeşlerin hangi binada kalıyor?” diye sordu.

“Gryffindor’da,” dedi Ron. Kederlere bürünmüştü yine. “Annemle babam da orada kalmış. Beni oraya vermezlerse kim bilir ne düşünürler. Ravenclaw de fena değil galiba, ama Slytherin’e verirlerse yandım.”

Bunun üzerine Melanie de gerildi. "Benim çevremde her binadan birileri var sanırım, Slytherin hariç. Ben de Slytherin seçilirsem diye korkuyorum."

“Vol- yani, Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen de oradaymış, değil mi?”

“Öyle,” dedi Ron. Keyfi kaçmıştı, arkasına yaslandı.

Harry, Ron’un kafasını biraz dağıtmak istercesine, “Biliyor musun,” dedi, “Scabbers’ın bıyıklarının ucu daha açık renk. Ağabeylerin mezun olduklarına göre, şimdi ne yapıyorlar?”

“Charlie Romanya’da, ejderhaları inceliyor. Bill de Afrika’da Gringotts için çalışıyor,” dedi Ron. “Gringotts’u duydun mu? Gelecek Postası’nda yazıyordu, ama Muggle’lar o gazeteyi bilmezler - birileri sımsıkı korunan bir kasayı soymaya kalkmış.”

Harry ve Melanie gözlerini dikti ona. Melanie gazete pek takip etmezdi. Özellikle mektubu geldikten sonra sırf meraktan olsa bile incelemek aklına gelmemişti hiç. Birinin Gringotts'u soymaya çalışması akıl alır gibi değildi.

“Sahi mi? Peki, ne yapmışlar onlara?”

“Hiçbir şey, bu yüzden gazeteye geçmişti. Yakalanmamışlar. Babamın söylediğine bakılırsa, bunu yapsa yapsa ancak bir Kara büyücü yapar, Gringotts’a ancak o yaklaşabilir, ama bir şey almamışlar, garip olan da bu zaten. Tabii böyle bir şey olunca, arkasında Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen vardır diye herkes korkuyor.”

Melanie'nin tüyleri diken diken oldu.

Ron, “Siz hangi Quidditch takımını tutuyorsunuz?” diye sordu.

"Montrose Magpies" diye cevapladı onu Melanie. "Sen hangi takımı destekliyorsun?"

"Chudley Cannons" dedi Ron.

Bunun üzerine Melanie en ufak bir gülme belirtisi göstermemek için inanılmaz bir çaba göstermek zorunda kaldı. O takımın en son ne zaman bir kupa kazandığını Merlin bilirdi. Belki Dumbledore bile ömründe bir kez bile denk gelmemiştir onların kupa kazandığına.

Mr Clean koyu bir Montrose Magpies destekleyicisiydi. Ve her zaman Chudley Cannons destekleyenlerle acayip derecede dalga geçerdi. Melanie onun kadar sıkı bir fan değildi ama bütün maç skorlarını takip etmeden de duramazdı.

Montrose Magpies, Chudley Cannons'ın aksine otuz iki kere şampiyonluk ve iki kere de Avrupa Şampiyonası kazanmış bir İskoçya takımıydı. Hâlâ da ligdeki zirvesini sağlam bir şekilde koruyordu.

Harry, “Şey - hiçbirini bilmiyorum ki,” dedi birden.

“Ne?” Şaşkınlıktan kalakalmıştı Ron. “Gör de bak, dünyanın en güzel oyunudur -”

Sonra oyunun dört topla nasıl oynandığını, yedi oyuncunun neler yaptığını Melanie ile birlikte Harry’ye anlattılar. Ron, kardeşleriyle gittiği unutulmaz maçları, parası olunca ne tür bir süpürge alacağını anlattı. Melanie de Mrs Hunter'ın ona verdiği süpürge sözünden bahsetti.

Tam oyunun inceliklerine geçmişlerdi ki, kompartımanın kapısı açıldı yine, ama bu kez gelenler ne kurbağasını yitiren Neville’di, ne de Hermione Granger’dı.

Üç çocuk girdi içeri, Melanie ortadakini hemen tanıdı. Kapı açılır açılmaz havayı ağırlaştıran devasa egosu, insan dışı bir varlıkmış gibi gözükmesine sebep olan soluk teni ve saçları ile onu tanımamak imkansızdı.

Harry’ye herkese gösterdiğinden çok daha fazla bir ilgiyle bakıyordu. Sanki nadide bir koleksiyonun parçasını sonunda bulmuş ve ona sahip olacağı kesinmiş gibi büyük bir açlık ve özgüvenle ona doğru bir adım attı.

“Doğru mu?” dedi. “Bütün trende söylüyorlar, Harry Potter bu kompartımandaymış diye. Demek sensin o?”

“Evet,” dedi Harry. Üçü de öteki çocuklara bakıyordu şimdi. İkisi de iriyarıydı, son derece kötü kalpliye benziyorlardı. Solgun yüzlü çocuğun iki yanında, onun korumaları gibi duruyorlardı.

Harry’nin onlara baktığını gören solgun yüzlü çocuk, “Sahi, bu Crabbe, bu da Goyle,” dedi. “Benim adım da Malfoy, Draco Malfoy.”

Ron hafifçe öksürdü, bu öksürüğün arkasında alay gizliydi sanki. Draco Malfoy ona baktı. “Adım pek mi komik? Senin kim olduğunu sormama gerek yok. Babam bütün Weasley’lerin kızıl saçlı, çilli olduklarını, yetiştirebileceklerinden çok daha fazla çocuk yaptıklarını anlatmıştı.”

Bu lafların üzerine Melanie gözlerini devirdi. Sanki kendi ailesi çok düzgün bir çocuk yetişirmişti de gelmiş Weasleylere laf ediyordu!

Onun göz devirdiğini gören Malfoy "Senin gibi kanı bozukların hâlâ Hogwarts'a gitmesi tam bir skandal." dedi. Melanie daha ona ağzını açamadan o Harry’ye döndü yine.

“Bazı büyücü ailelerin ötekilerden üstün olduğunu yakında anlayacaksın, Potter. Yanlış kimselerle arkadaşlık kurmaktan vazgeçersen, yardıma hazırım.”

Tokalaşmak için elini uzattı Harry’ye, ama Harry onun elini sıkmadı. Soğuk bir sesle, “Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna ben kendim karar verebilirim, sağol,” dedi.

Draco Malfoy kıpkırmızı kesilmedi, ama solgun yanakları hafifçe pembeleşti. Melanie onun yüzünde birazcık renk gördüğü için şaşırdı. Onda insansı bir şeyler yakalamak şaşırtıcıydı.

Ağır ağır, “Senin yerinde olsam, ayağımı denk alırdım, Potter,” dedi. “Terbiyeni takınmazsan, sonun annenle babanın sonuna benzer. Onlar da kendileri için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmiyorlardı. Weasley’ler gibi ayaktakımıyla, bunun gibi kanı bozuklarla ya da Hagrid gibilerle arkadaşlık edersen, cezanı çekersin.”

Harry, Melanie ve Ron ayağa kalktılar. Melanie içindeki gücün öfkeyle kabardığını hissetti ve dışarı taşmasını önlemek için ellerini sıktı. Öyle ki tırnakları avucuna kanatacakmış gibi batıyordu.

Ron’un suratı da saçları gibi kıpkızıl kesilmişti. “Sen bir daha söylesene şunu,” dedi.

Malfoy, burnunu çekerek, “Ne o, bizimle kavga mı edeceksin yoksa?” dedi.

“Şimdi çekip gitmezsen, evet,” dedi Harry; Crabbe de Goyle da hepsinden çokça iriydi. Attıkları bir yumruk onların bayılmasına yeterdi. Ama bu onları o an caydırmaya yetmiş gibi durmuyordu, hepsinin yüreğinde cayır cayır yanan bir kor gibi cesaret parıldıyordu.

“Ama gitmek istemiyoruz ki, öyle değil mi, çocuklar? Yemeğimizi yedik bitirdik, burada daha bir sürü yiyecek var.”

Goyle, Ron’un yanındaki Çikolatalı Kurbağalara uzandı - Ron atıldı, ama daha ona elini bile sürmeden Goyle korkunç bir çığlık attı.

Parmağının ucundan Scabbers sarkıyordu, fare keskin dişlerini Goyle’un kemiğine kadar batırmıştı. Goyle uluyarak Scabbers’ı sallayıp dururken, Crabbe ile Malfoy gerilediler, sonunda parmaktan kurtuldu Scabbers, havada uçup pencerenin camına çarptı, üç çocuk da hemen yok oldular. Şekerler arasında başka fareler olduğunu sanıyorlardı belki, belki de ayak sesleri duymuşlardı, çünkü bir saniye sonra Hermione Granger çıkageldi.

Yerlere saçılmış şekerlere, Scabbers’ı kuyruğundan tutup kaldıran Ron’a bakarak, “Ne oluyor burada?” diye sordu.

Ron, “Galiba bayılmış,” dedi Harry’ye. Scabbers’a daha yakından baktı. “Hayır - bayılmamış - uykuya dalmış yine.”

Gerçekten de uyuyakalmıştı.

“Malfoy’u daha önce tanıyor muydun?”

Harry, Diagon Yolu’ndaki karşılaşmalarını anlattı onlara.

Ron, esrarengiz bir sesle, “Ailesinden söz edildiğini duymuştum,” dedi. “Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen yok olduktan sonra bizim safımıza ilk geçen ailelerden biriymiş. Kendilerine büyü yapıldığını söylemişler. Babam inanmıyor buna. Malfoy’un babasının Karanlık Yan’a kendi isteğiyle katıldığını söylüyor.”

Hermione’ye döndü. “Bir şeyler yemez miydin?”

“Siz acele edin de cüppelerinizi giymeye bakın, biraz önce öne gidip makinistle konuştum, pek az yolumuz kalmış. Siz kavga mı ettiniz yoksa? Daha okula bile varmadan birbirinize girmişsiniz!”

Ron, suratını asarak, “Biz kavga etmedik, Scabbers etti,” dedi. “Şimdi biz üstümüzü değişirken çıkar mısın?”

Hermione, genizden gelen bir sesle, “Peki,” dedi. “Kendimi buraya attım, çünkü dışarıdakiler çocukça davranıyorlar, koridorda koşup duruyorlar. Senin de burnunda leke var, farkında mısın?”

Onun arkasından öfkeyle baktı Ron. Melanie pencereden dışarıya göz attı. Hava kararıyordu. Mosmor bir göğün altındaki dağları, ormanları görebiliyordu. Tren gerçekten yavaşlıyor gibiydi.

Üstlerindeki ceketlerini çıkarıp uzun siyah cüppelerini giydiler. Ron’unki biraz kısaydı, eteğinin altından lastik ayakkabıları görülebiliyordu. Melanie ve Harry’nin cüppeleri ise yepyeni olduklarını belli edercesine tertemiz ve en ufak bir yıpranma belirtisi göstermiyorlardı.

Trende bir ses yankılandı: “Beş dakika içinde Hogwarts’ta olacağız. Lütfen eşyalarınızı trende bırakın, onlar okula ayrıca götürülecektir.”

Melanie’nin midesi kasıldı heyecandan, Ron'un çilli yüzü bembeyaz kesilmişti, Harry de heyecandan tamamen kasılmış gibiydi. Kalan şekerleri ceplerine doldurup koridordaki kalabalığa katıldılar. Tren yavaşladı, yavaşladı, sonunda durdu. Herkes kapılara saldırıp küçük, karanlık bir perona indi.

Melanie soğuk gece havasında ürperdi. Tepelerinde bir lambanın ışığı belirdi ansızın, Melanie tanıdık bir ses duydu: “Birinci sınıflar! Birinci sınıflar buraya! İyisin ya, Harry?”

Bir kafalar denizi üstünde Hagrid’in kocaman, kıllı suratı belirdi. Hogwarts anahtarlarının bekçisi Hagrid. Melanie Hagrid’i pekala tanıyordu. Mrs Hunter, Mr Clean ve Mr Smith ile iyi arkadaşlardı. Arada sırada Çatlak Kazan'da denk gelirlerdi. Bazen Hagrid onları Hogwarts'a çağırırdı. Priddletown büyü ile korunduğu için Hagrid kasabaya hiç gelememiş olsa da sanırım kasaba harici pek çok yerlerde görüşmüşlerdi.

"Melanie! Merlin aşkına seni nasıl fark etmedim? Yolculuk nasıldı?"

"Beklediğimden daha iyiydi sadece birazcık heyecanlıyım şuanda."

"Hogwarts'taki ilk zamanlarımı hatırlıyorum da zaman çok hızlı geçivermiş bile. Hem merak etme, Hogwarts'a alışmak işin en kolay kısmı."

Sonra genzini temizledi ve “Hadi, peşimden gelin - başka birinci sınıf var mı? Adımlara dikkat! Birinci sınıflar peşimden gelsin!” diye bağırarak şaşkın birinci sınıfları yönlendirmeye başladı.

Kaya sendeleye giden dik, daracık bir patikada Hagrid’i izlediler. İki yan da öylesine karanlıktı ki, Melanie oralarda koca ağaçların arasında büyülü yaratıkların dolandığını düşündü. Kimse pek konuşmuyordu. Boyuna kurbağasını yitiren Neville bir iki kere burnunu çekti. Arada bazenleri ufak tefek fısıldaşmalar duyuldu.

Hagrid, omuzunun üstünden, “Bir saniye sonra Hogwarts’ı ilk defa göreceksiniz,” diye seslendi, “hemen şurayı dönünce.”

Bir “Ooooo!” yükseldi çocuklardan. Şimdi fısıltılar daha da artmıştı. Melanie o efsanevi ve devasa şatoyu daha erken görmek için kendine bir yol yaptı.

Dar patika ansızın büyük, siyah bir gölün kıyısına açılmıştı. Karşı yakadaki yüksek bir dağın tepesinde, yıldızlı göğün altında, ışıklı pencereleri, bir sürü kulesiyle dev bir şato vardı.

İşte Hogwarts bütün haşmetiyle tam karşılarındaydı. Melanie yutkundu. Seçmen Şapka'yı düşünmemeye çalıştı.

Kıyıda bekleyen kayıklar filosunu göstererek, “Dörder kişiden fazla binilmeyecek!” diye seslendi Hagrid. Melanie hemen Harry ve Ron’u buldu ve beraber vir kayığa bindiler. Melanie, Harry ve Ron’un kayığına Hermione de katıldı sonra.

Tek başına bir kayığa kurulan Hagrid, “Herkes tamam mı?” diye bağırdı. “Peki öyleyse - İLERİ!”

Kayıklar filosu, cam kadar düzgün gölün üstünde kayarak ilerlemeye başladı ansızın. Kimse konuşmuyordu, herkes tepedeki büyük şatoya bakıyordu. Şato, yükseldiği yamaca yaklaşıldıkça daha da büyüyordu sanki. Baştaki kayıklar yamaca varınca, “Eğin kafalarınızı!” diye bağırdı Hagrid; herkes kafasını eğdi, kayıklar yamacın önündeki girişi perdeleyen sarmaşıklar arasından kaydı. Şatonun altına kadar uzanan karanlık tünelden geçip bir yeraltı rıhtımına yanaştılar, kayalara, çakıllara çıktılar.

Onlar karaya ayak basarken kayıkları denetleyen Hagrid, “Hey, sen! Senin kurbağan mı bu?” dedi.

Neville, ellerini uzatarak, “Trevor!” diye haykırdı sevinçle.

Sonra Hagrid’in lambasını izleyerek kayadaki bir geçidi tırmandılar, sonunda, şatonun gölgesinde uzanan düzgün, nemli bir çimenliğe vardılar.

Taş basamakları çıkıp meşeden yapılmış kocaman bir kapının önünde toplandılar.

“Herkes burada mı? Sen, oradaki, kurbağan yanında mı?”

Dev yumruğunu kaldırdı Hagrid, şato kapısına üç kere vurdu.

Şato kapıları büyük bir gümbürtüyle açıldı. Kapının arkasında siyah saçları sıkı bir topuz şeklinde toplanmış yeşil cüppeli bir cadı gördü Melanie. Kadının yüzü çok ciddiydi, öyle ki Melanie bu sert mizaçlı kadınla ters düşmemesi gerektiğini hemencecik anladı. Görünüşü ona nedense çok tanıdık gelmişti ama kim olduğunu çıkaramadı ilk önce.

"Birinci sınıflar, Profesör McGonagall." dedi Hagrid.

Bu sayede onun kim olduğunu hatırladı Melanie. Gryffindor binasının başkanı ve Müdür Yardımcısı olan Profesör McGonagall'dı o. Okul kurallarına katı bir şekilde bağlı olan Profesör McGonagall. Zümrüdüanka Yoldaşlığı'nın üyesi olan Profesör McGonagall. Fotoğraflardan tanımıştı onu.

“Teşekkür ederim, Hagrid. Bana bırak artık.”

Giriş kapısını sonunda kadar açtı. Giriş salonu öylesine büyüktü ki Melanie kendini sanki devler için yapılmış bir binadaymış gibi küçücük hissetti. Taş duvarlardaki meşaleler kızıl ateşlerinden yayılan ışıkla etrafı aydınlatıyordu. Tam karşılarında olan beyaz mermer merdivenler üst kata doğru uzanıyordu.

Taş döşeli salonda Profesör McGonagall’ı izlediler. Melanie sağdaki kapının arkasından yüzlerce sesin oluşturduğu uğultuyu duyabiliyordu, okuldakilerin geri kalanı oradaydı herhalde. Ama Profesör McGonagall onları salonun yanındaki küçük, boş bir odaya götürdü. İçeri girip birbirlerine her zamankinden daha çok sokuldular, çevrelerine baktılar tedirginlikle.

“Hogwarts’a hoş geldiniz,” dedi Profesör McGonagall. “Ders yılı başlangıcı şöleni biraz sonra başlayacak, ama Büyük Salon’da yerlerinizi almadan önce seçim yapılacak, hangi binalara verileceğiniz saptanacak. Seçim son derece önemli bir törendir, çünkü burada kaldığınız sürece, binanız Hogwarts’taki aileniz gibi olacak. Derslere kendi binanızdakilerle gireceksiniz, kendi binanızın yatakhanesinde uyuyacaksınız, boş vakitlerinizi binanızın ortak salonunda geçireceksiniz.”

“Dört bina var; adları Gryffindor, Hufflepuff, Ravenclaw ve Slytherin. Her binanın kendi soylu tarihi var, her bina çok önemli cadılar, büyücüler yetiştirmiştir. Hogwarts’ta bulunduğunuz sürece yaptığınız iyi işler bina notlarını yükseltir, kurallara uymamak da bina notlarını düşürür. Yıl sonunda toplam notu en yüksek olan bina, Bina Kupası’yla ödüllendirilir, büyük bir onurdur bu. Dilerim hepiniz kendi binanızın notlarına katkıda bulunursunuz.”

“Seçim Töreni biraz sonra bütün öğrencilerin önünde yapılacak. Bu arada beklerken hepiniz kendinize çekidüzen verin.”

Gözleri bir an Neville’in sol kulağına doğru kaymış cüppesine, Ron’un kirli burnuna takıldı. Harry saçlarını düzeltmeye çalıştı tedirginlikle. Melanie yakasını çekiştirdi, nefes almak bir anda neden bu kadar zorlaşmıştı?

“Hazırlıklar tamamlanınca döneceğim,” dedi Profesör McGonagall. “Lütfen sessizce bekleyin.”

“Nasıl bir seçim yapıp da bizi binalara ayıracaklar?” diye sordu Harry. Melanie tam ona Seçmen Şapka'dan bahsedecekken Ron atıldı.

“Bir çeşit sınav herhalde. Fred’e bakılırsa, insanın çok canı yanıyormuş, ama şaka ediyordur.”

Melanie onun ciddi olup olmadığına baktı dikkatlice. Ron dediğinde ciddi duruyordu. Weasley ikizlerinin yaramaz ve şakacı olduklarını Melanie pekala biliyordu. Bu trene binmeden önce annelerinin yaptığı uyarıdan ve Ron’un kompartımanda denediği acınası büyüden de anlaşılabilirdi. Ve bu sefer onlara ayak uydurmaya karar verdi Melanie.

Çevresine bakındı merakla, herkesin korku içinde olduğunu gördü. Gülmemek için dudaklarını sıkı sıkı birbirlerine bastırdı. Hiçbirisi Seçmen Şapka'yı bilmiyor muydu cidden?

Hermione Granger’dan başka kimsenin pek konuştuğu yoktu, o da öğrendiği büyüleri hızlı hızlı tekrarlıyor, acaba hangisine sığınsam diye düşünüyordu. Ron'un kulakları hafiften kızarmaya başlamıştı ve Harry ise her an bayılacakmış gibi duruyordu. Melanie onlar için bir anlık üzüldü, sonra bunun zararsız bir şakadan ibaret olduğunu telkin etti kendine.

Derken öyle bir şey oldu ki, Melanie'nin önünde duran Harry yarım metre havaya sıçradı, arkasında duran birkaç kişi çığlık atmıştı.

“Ne olu-?”

Soluğu kesildi. Çevresindekilerin de.

Arka duvardan yirmi kadar hayalet süzülmüştü odaya. İnci beyazıydı hepsi, hafifçe saydamlardı, birbirleriyle konuşarak, birinci sınıf öğrencilerine hiç bakmadan, kayarcasına ilerliyorlardı. Bir konu üzerinde tartışıyor gibiydiler.

İçlerinden Melanie'nin Şişman Keşiş olduğunu tahmin ettiği biri, “Bana kalırsa, bağışla ve unut, ona ikinci bir olanak tanımalıyız -” diyordu. Tipik bir Hufflepuff olduğunu belli ediyordu, Melanie tahmininin doğru olduğunu hemen anladı.

“Sevgili Keşiş, Peeves’e yeteri kadar olanak tanımadık mı? Hepimizin adını kötüye çıkarıyor, üstelik hayalet bile değil! Sahi, siz ne arıyorsunuz burada?”

Daracık pantolonlu, yakalıklı bir hayalet birinci sınıf öğrencilerini fark etmişti ansızın. Kimse yanıt vermedi. Melanie hayaletleri hemen tanımayı hiç beklemiyordu ama bu hayaletin Neredeyse Kafasız Nick olduğunu anlamak için kafasını yan yatırmasına gerek yoktu.

Çevrelerinde gülümseyerek dolaşan Şişman Keşiş, “Yeni öğrenciler!” dedi. “Anlaşılan seçme-ayırma işlemi var.”

Birkaç kişi sessizce baş salladı.

“Hufflepuff’ta görüşmek umuduyla!” dedi Keşiş. “Benim eski binam orası.”

“Size güle güle,” dedi tiz bir ses. Melanie onun Gri Leydi olup olmadığını anlayamadan gözden kayboldular.

“Seçme Töreni başlamak üzere.”

Profesör McGonagall dönmüştü. Yeni öğrencilere, “Tek sıra olun,” dedi Profesör McGonagall, “beni izleyin.”

Ayakları kurşun gibi ağırlaşmıştı Melanie’nin, kalbi deli gibi atıyor, aldığı her nefes göğsünde ağırlaşıyordu. Odadan çıktılar, salonun sonundaki çift kanatlı kapıdan geçip Büyük Salon’a vardılar.

Melanie böyle garip böyle görkemli bir yeri hayal bile etmemişti. Anlatılanlar hayaletleri tanımada yeterli yardımı sağlasa da böyle bir yeri hayal etmek olanaksız gibiydi.

Öteki öğrencilerin oturduğu dört uzun masanın üstünde havada uçuşan binlerce, on binlerce mum aydınlatıyordu ortalığı. Masalara pırıl pırıl altın tabaklar, kupalar konulmuştu. Salonun ucunda öğretmenlerin oturduğu bir başka uzun masa vardı. Profesör McGonagall birinci sınıf öğrencilerini oraya götürdü; yeniler, eski öğrencilerin karşısında sıralandılar; öğretmenler arkalarında kalmıştı.

Göz ucuyla öğretmenlere baktı Melanie, Albus Dumbledore bütün ihtişamıyla masada oturuyordu. Diğer öğretmenler az çok kim olduklarını belli etseler de aralarından bir tanesi ben buradayım dercesine göze batıyordu, Severus Snape. Simsiyah cüppesi, simsiyah saçları ve gözleri, solgun hayalet gibi bembeyaz teni ve kemerli burnuyla adeta bir kargayı (belki de atmaca daha doğru olur, diye düşündü Melanie) andırıyordu.

Titrek mum ışığında kendilerine bakan yüzlerce surat, solgun fenerlere benziyordu. Öğrencilerin aralarında yer almış hayaletler, puslu gümüşler gibi parlıyorlardı. Melanie, kendilerine dikilmiş gözlerden kaçınmak için başını kaldırdı, yıldızlar serpiştirilmiş kadife siyahı bir tavan gördü. Hermione’nin, “Dışarıdaki gökyüzüne benzemesi için büyülenmiş. Hogwarts: Bir Tarih’te okumuştum,” diye fısıldadığını duydu. Orada bir tavan olduğuna, Büyük Salon’un gökyüzüne açılmadığına inanmak çok güçtü doğrusu.

Melanie başını hemen indirdi; Profesör McGonagall, yeni öğrencilerin önüne dört ayaklı bir tabure yerleştirdi sessizce. Taburenin üstüne de sivri uçlu bir büyücü şapkası koydu, Seçmen Şapka'ydı bu. Yamalar içindeydi şapka, eski püsküydü, son derece kirliydi.

Salonda kim varsa gözünü şapkaya dikmişti şimdi, o da dikti. Birkaç saniye sessizlik oldu.

Sonra hafifçe kıpırdadı şapka. Kenarına yakın bir yerlerdeki yırtık, ağız gibi açıldı, şapka bir şarkı tutturdu:

“Bu şapka, dersiniz, çirkin mi çirkin!
Ama öyle hemen karar vermeyin.
Toz olurum varsa benden güzeli,
Eşsizim kendimi bildim bileli.

Ne kasket dinlerim ne de silindir,
Şampiyonluk kaçmaz, hep bana gelir.
Hogwarts okulunda Seçmen Şapkayım,
Her gün, her ay, her yıl başka başkayım.

Karşımda şöyle bir ürperir biraz
Dünyada hiçbir şey gözümden kaçmaz.
Eğer geçirirsen beni başına
Gideceğin yeri söylerim sana.

Seni Gryffindor’a yollarım belki,
Zamanla olursun aslanın teki,
Yiğittir orada kalan çocuklar,
Hepsinin yüreği, nah, mangal kadar.

Belki de düşersin Hufflepuff’a
Haksızlığı hemen kaldırıp rafa
Adalet uğruna savaş verirsin
Her yere mutluluk götürmek için.

Ravenclaw kısmetin belki,
Oradakilerin hiç çıkmaz sesi,
Mantıktır onlarca önemli olan,
Öyle kurtulurlar tüm sorunlardan.

Düşersin belki de Slytherin’e sen,
Bir başkadır sanki oraya giden,
Amaçları için neler yapmazlar
Açıklasam bitmez sabaha kadar.

Giy kafana beni! Çekinme sakın!
Birinci koşul bu: Korkmayacaksın!
Hiç kimseye gelmez kötülük benden,
Şapkalar içinde en uysalım ben.”

Şarkı sona erince salonda bir alkış koptu. Şapka eğilerek dört masaya da selam verdi, sonra sessizliğe gömüldü yine.

Ron, Harry’ye, “Demek şapkayı geçireceğiz başımıza!” diye fısıldadı. “Fred’i öldüreceğim, ifritlerle güreşmekten söz ediyordu.”

Melanie kendini tutmayıp belli belirsiz güldü, ellerini ağzına bastırması gerekmişti.

Profesör McGonagall, elinde uzun bir parşömen kâğıdıyla birkaç adım öne çıktı.

“Adınızı söylediğim zaman şapkayı giyip tabureye oturacak, hangi binaya ayrıldığınızı öğreneceksiniz,” dedi.

“Abbott, Hannah!”

Sarı at kuyruğu saçlı, pembe yüzlü bir kız çıktı ortaya, şapkayı kafasına geçirdi. Şapka gözlerine kadar indi. Kız oturdu. Bir an sessizlik -“HUFFLEPUFF!” diye bağırdı şapka.

Sağdaki masadan bir alkış koptu, Hannah gidip Hufflepuff masasına oturdu. Melanie, Şişman Keşiş'in kıza neşeyle el salladığını gördü.

“Bones, Susan!”

Şapka, “HUFFLEPUFF!” diye bağırdı yine, Susan da seğirtip Hannah’nın yanında yerini aldı.

“Boot, Terry!”

“RAVENCLAW!"

Bu kere soldan ikinci masadan bir alkış koptu; Ravenclaw’dan birkaç kişi ayağa kalkıp, yanlarına gelen Terry’nin elini sıktı.

“Brocklehurst, Mandy” de Ravenclaw’a katıldı, ama “Brown, Lavender” yeniler arasında ilk Gryffindor’lu oldu, en uçtaki sol masa alkıştan inledi; Melanie, Ron’un ikiz kardeşlerinin ıslık çaldıklarını gördü.

Derken “Bulstrode, Millicent” Slytherin’li oldu. Belki Melanie’ye öyle geliyordu, ama Slytherin için anlatılan onca şeyden sonra, o masadakileri hiç gözü tutmadı.

İçi bulanmaya başlamıştı şimdi. Melanie için Slytherin seçilmek artık sadece o binadan olmakla alakalı değildi, eğer Slytherin binasına giderse oradaki cadılar ve büyücülerle ne yapacaktı? Hepsi gözüne göründükleri kadar kötü olamazdı değil mi?

“Finch-Fletchley, Justin!”

“HUFFLEPUFF!”

Melanie’nin gözünden kaçmadı, şapka bazen binanın adını hemen bağırıyor, bazen de karar vermek için azıcık düşünüyordu. Ya kendisi için çok çok uzun düşünürse? Ya bir sorun olduğunu düşünüp onu okula almazlarsa? Ya hemencecik Sly-

Sırada Harry’nin yanında duran kırçıl saçlı çocuk, “Finnigan, Seamus”, Gryffindor’a ayrıldığını öğrenmek için taburede tam bir dakika oturdu. Oluşan alkışların ve ıslıkların gürültüsü Melanie'nin düşünceleri bölündü.

“Granger, Hermione!”

Hermione koşarcasına gitti tabureye, şapkayı kafasına telaşla geçirdi. Şapka bu sefer o kadar hızlı cevap vermemişti, tamı tamına 4 dakika süren karar verme sürecinin ardından şapka kalabalığa doğru “GRYFFINDOR!” diye bağırdı şapka. Ron homurdandı. Sanırım artık onunla aynı binadan olmak istiyordu.

Korkunç bir düşünce belirdi Melanie’nin kafasında, zaten insan tedirgin olmayagörsün, kafasına hep korkunç düşünceler takılır. Tekrar aynı korkutucu düşüncelerle boğuşmaya başladı. Ya kendisi hiç seçilmezse ne olacaktı? Ya uzun süre, çok uzun süre, gözlerine kadar inen şapkayla orada öyle oturup kalırsa, sonunda Profesör McGonagall gelip şapkayı çıkarırsa, bir yanlışlık olduğunu söyler de onu yeniden trene götürürlerse? Ya aslında bir cadı değilse ve tuhaf anomaliden kaynaklı asasız büyü yapabiliyorsa ve asası da yanlışlıkla onu seçmişse? Zayen hiç ona uygun değildi ki!

Boyuna kurbağasını yitiren Neville Longbottom, adı seslenildiğinde, tabureye giderken sendeledi, az kalsın düşecekti. Şapkanın karar vermesi eğey vakit aldı. Sonunda “GRYFFINDOR” diye bağırınca, Neville kafasında şapkayla masaya koştu, sonra da kahkahalar arasında dönüp onu “MacDougal, Morag”a uzattı.

Adı söylenince, hemen ileri atıldı Malfoy, şapkayı daha kafasındaki saç tellerine değdirmez karar açıklandı:

“SLYTHERIN!”

Malfoy, son derece hoşnut, arkadaşları Crabbe ile Goyle’un yanına gitti. Hep bir Malfoy'un ne kadar hızlı seçilebileceğini merak etmişti Melanie, demek bu derece hızlı oluyormuş.

Pek fazla kişi kalmamıştı şimdi.

“Moon”... “Nott”... “Parkinson..." sonra bir çift ikiz kızkardeş, “Patil” ile “Patil”... sonra “Perks, Sally-Anne”... derken, sonunda -“Potter, Harry!” Harry bir adım atınca Melanie, alev hışırtılarını andıran fısıltıların yükseldiğini duydu salonda.

“Potter mı dedi?”

“Şu ünlü Harry Potter mı?”

Şapka Harry’nin gözlerine inerken herkes meraklı bakışlarıyla Harry’i süzüyordu. Dört masanın dördünde de oturan herkes büyük bir ilgi ve merakla öne doğru eğilmişti. Arkalarda oturan bazıları ayağa kalkmıştı, bazıları belki de masanın üstüne çıkmıştı kim bilir? En azından Melanie'nin olduğu yerden sadece kafaları gözüküyordu.

Harry oturalı biraz zaman geçmişti ki Şapka büyük bir coşkula bağırdı:

"GRYFFINDOR!”

Salonda büyük bir gümbürtü koptu, Gryffindor masası sanki piyangoyu kazanmış gibi çılgınlar gibi alkışlıyordu. En büyük alkışı tabii ki sağ kalan çocuk, Harry Potter almıştı. Harry, şapkayı çıkarıp ağır ağır Gryffindor masasına yürüdü. Sınıf Başkanı Percy ayağa kalkıp elini sıktı coşkuyla, Weasley ikizleri, “Potter bizde! Potter bizde!” diye bağırdılar, Harry Neredeyse Kafasız Nick'in karşısına oturdu. Hayalet hafifçe koluna vurdu onun, daha doğrusu vurmayı denedi ve eli Harry’nin içinden geçti diyebiliriz.

Diğer masalardan hayal kırıklığı dolu homurtuları duyabiliyordu Melanie. Özellikle Slytherin masası egolarını tatmin etmek için, binalarını daha da yüceltmek için ve diğer binalara hava atmak için böyle bir fırsatın kaçtığına epeyce üzülmüş gibiydi.

Ayrılacak dört kişi kalmıştı sadece. Melanie her geçen saniyede daha da geriliyordu, her an bir şeyler ters gidebilirmiş gibi diken üstündeydi.

“Turpin, Lisa” Ravenclaw’a düştü. Sıra Ron’a geldi. Ron’un suratı yemyeşil olmuştu şimdi. Ron gözlerini sımsıkı yumdu heyecanla, bir saniye sonra da Melanie şapkanın “GRYFFINDOR!” diye bağırdığını duydu. Bir Weasley'nin kızıl saçları bile onun Gryffindor olduğunu anlamaya yeter, demişti Mr Smith. Sanırım bu mit öyle kolay kolay bozulmayacaktı.

Ron, Harry’nin yanındaki iskemleye çökerken, ötekiler gibi Harry de onu uzun uzun alkışladı. Daha biraz önce seçildiği binaya şimdiden uyum sağlamış gibiydi.

Harry’nin karşısında oturan Percy Weasley, “Bravo, Ron, harika!” dedi; bu arada “Zabini, Blaise” de Slytherin’e seçildi. Ve sonuncu olsa da en nihayetinde sıra Melanie'ye geldi.

Tüm gözlerin üstünde olduğunu hissetti, bu onu daha da gerdi. Gözleri Gryffindor masasına takıldı; Harry, Ron ve Hermione ona gülümseyerek bakıyorlardı. Onu teskin edercesine bakıyorlardı Melanie'ye.

Belki de hiçbir şey korktuğu gibi olmazdı? Belki de tıpkı Harry, Ron ve Hermione gibi o da Gryffindor binasına seçilirdi.

Ama Melanie o tabureye otururken içinde kendisine bütün o korkuları birbiri ardına ve keskince sıralayan o ses susmadı. Şapka başından aşağı inip gözlerini kapatırken Melanie de gözlerini kapattı ve derin derin nefesler almaya başladı.

Salon ilk başlarda sessizleşmişti, bütün o büyücüler ve cadılar son kişinin hatrına biraz olsun susmayı başarmışlardı. Zaten seçme işlemi en fazla ne kadar sürerdi ki? Bilinen en yüksek rekor 5 dakika 30 saniyeydi ve bu kadarcık bir süre sessiz kalabileceklerini düşündüler.

Ama dakikalar birbiri ardınca devrilirken herkes aralarında fısır fısır konuşmaya başladı. Özellikle 6. dakikadan sonra artık bütün salon bu seçme işlemine odaklanmıştı. Neler oluyordu da bu kadar uzun sürüyordu bu seçme?

10. dakikaya gelindiğinde artık bütün öğretmenler de neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Dumbledore bir sorun olduğunu düşünerek şapkayı Melanie'nin başından çıkardığında şapka bas bas bağırmaya başladı.

"BENİM SEÇME İŞLEMİME NE CÜRETLE KARIŞIRSINIZ! BENİM GİBİ KADİM BİR ŞAPKAYA SAYGINIZ YOK MU?"

Dumbledore ufak bir şokla şapkayı kendinden uzaklaştırırken oldukça sakin bir sesle bir soru olup olmadığını sordu şapkaya. Melanie ise neler olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi, yüzünde kanın çekildiğini hissetti. Hiçbir vinaya layık görülememiş miydi?

Şapka düz ve görece sessiz bir tonda "Şu binlerce yıllık ömrümde ilk defa 4 binaya da bu denli uygun birisini görmedim, eğer bunu bir sorun olarak görmezseniz bunun dışındaki tek sorun sizin benim seçmemi bölmenizdir. Şimdi izninizle işime devam etmek istiyorum." diye konuştu.

Melanie'nin gözleri duydukları ile kocaman açılmıştı. Bu da ne demekti şimdi? Ama daha ağzını açamadan Dumbledore şapkayı kafasına geri indirmişti bile.

Şapkaya yakın oturan birkaç kişi dışında kimse onun ne dediğini duymamıştı. Ama zaten neler olduğunu herkesin duyması için tiz bir sese gerek yoktu. Zira kulaktan kulağa yayılan bu bilginin en arkadakilere ulaşması sadece birkaç saniye sürmüştü.

Seçmen Şapka'nın dedikleri fısıltıları fısıltı olmakta çıkarmış gibiydi. Salondaki uğultu ise zaman geçtikçe artmaya başlamıştı. Melanie'nin elleri titriyor, bacakları istemsizce bir yukarı bir aşağı gidip geliyordu. Nefes alışları sıklaşmış, bedeninin her tarafı soğuk soğuk terlemeye başlamıştı.

Ve nihayet 16. dakikaya varıldığında Seçmen Şapka gürültüyle genzini temizledi. Salondaki başlar birbirleriyle fısıldaşırken bu sesle beraber merakla şapkaya ve taburede oturan Melanie'ye döndü ve şapka sonunda salona doğru bağırdı:

"SLYTHERIN!"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18