1. bölüm / 2
Snowdrop 11. Bölüm
Bölümler 2Şu an: 1. Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
~~~Hikayemiz parçalanmış bir aile ile başlıyor~~~
-19 Ekim 1985-
Çok sıradan bir akşamdı. Londra'da her zaman rastlanabileceği üzere bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Havada hafif bir rüzgar vardı lakin rüzgar ne kadar cılız ve güçsüz olursa olsun yağmur damlalarının yol güzergahı yine de değişmişti. Gökyüzünde yıldızlar pek seçilemese de Ay, yağmur bulutları arasından kendine aralık pencere bulmayı başarmıştı. Sokak lambalarının sarı ışıkları yağmurun acımasız damlalarından kaçışarak kendini bir tentenin altına atmaya çalışan sokak hayvanları ve insanları aydınlatıyordu. Aslında her şey her zaman olduğu gibiydi. Kimse gecenin ilerleyen saatlerinde yaşanacak trajedinin kokusunu almadı. Gerçi doğru ya, bu onların hayatını ne kadar etkilerdi sanki? Ama bu olaydan etkilenecek herhangi birisi de hayatlarında hiçbir olağandışılık sezmemişti. Onlar için de hayat çok normal, her şey çok olağan ve sıradandı.
Zamanla yağan yağmur fırtınaya dönüştü. Ay, huzmelerini usul usul sunduğu penceresini kapatmıştı; kara bulutlardan oluşan perdesi onu aşağıdaki insanlar için görünmez kılıyordu. Sokak lambaları, fırtına kaynaklı yaşanan birtakım ufak talihsizlikler yüzünden bazı yerleri aydınlatmaktan vazgeçmişti. Gecenin karanlığı bütün şehri çepeçevre sarmıştı ve dışarıda yağmur damlalarından kaçısan insanlar ve sokak hayvanlarından eser yoktu artık. Aslında Londra normalde gecenin bir yarısı da olsa canlı bir şehirdi ama o gün nedendir bilinmez insanlar evlerinde kalmayı, sıcak yataklarında huzurlu birer uyku çekmeyi tercih etmişlerdi. Sahi kıyamet kopsa yine de dolu olacak olan bazı barlar sarhoş insanlara ev sahipliği yapıyordu. Arada içlerinden bazıları kendini bar binasının dışına atıyor, ağızlarını kuduz bir köpek gibi açarak sanki yağmur suyunu içmeye çalışıyordu. Yalpalayarak yürümeleri onları bir zombiye benzetse de o an damarlarında kanla beraber akan alkol dışında bütün gerçeklik algıları kapalıydı. Ve bütün bu şeylere rağmen gecedeki en tuhaf şey bunlardan hiçbiri değildi.
O gece sokaklarda küçük bir kız çocuğu tek başına yürüyordu. Görünürde elini tuttuğu bir anne babası yoktu. Onun yerine siyah, peluş bir kediciğe sımsıkı sarılmıştı. Umutsuzca onu yağmurdan korumaya çalışıyordu ama bunda pek de başarılı olduğu söylenemezdi. Gerçi kendisini de yağmurdan ve soğuktan koruyamıyordu. Üstündeki pahalı kaban onu böyle bir fırtınada korumak için çok yetersizdi. Kahverengi saçları normalde hafiften dalgalı olsa da yağmur her bir tutamını ıslatarak dümdüz etmiş, yüzüne gözüne yapışmasına sebep olmuştu. Ama bunların hiçbiri de en tuhaf şey sayılmazdı.
Karanlıkta yürüyen bu küçük kız hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ama fırtınadan bunu anlamak olanaksızdı. Gökler, sanki acısını paylaşır gibi gürlüyor ve durmaksızın onunla beraber ağlıyordu. Her tarafı sırılsıklam ıslanmış olmasına rağmen yağmur damlaları gecedeki en tuhaf şeylerden birini silememişlerdi. Kızın üstündeki ve elindeki peluşdaki kırmızı kan lekeleri o fırtınaya rağmen zımk gibi yapışmış bir şekilde oldukları yerde duruyorlardı. Gerçi biraz da olsa silikleştiklerini itiraf etmek gerek ama yine de bu, o lekeleri gecenin en tuhaf şeylerinden birisi saymaya engel teşkil etmiyordu.
Gecenin bir diğer tuhaf olayı da birazdan yaşanmak üzereydi. Ama önce bu zavallı kız çocuğunun yürümesi gereken çok yol vardı. Kaldırımları bir bir arşınlarken artık ağladığından emin olamıyordu. Yağmur suları gözyaşlarına mı karışıyor yoksa onlardan kalan izleri mi siliyordu kestiremedi. Hıçkırıkları keskin ve acı bir boğaz ağrısı yüzünden kesilmişti. Sesinin kısıldığına ise hiç şüphe yoktu. Yine de elinde bir şemsiye dahi olmamasına rağmen azimle yolculuğunu sürdürdü. Ama onun gibi küçük çocuklar için yaya gidilen bir yolculuk çok uzun süremezdi. Hele ki o yolculuk üstünde ağır bir yük, içinde keskin bir acı ve zorlu hava koşulları ile yapılıyorsa yetişkin bir insan için bile fazla uzun sürmezdi.
Bir süre sonra beklenen oldu ve minik bacakları daha fazla dayanamadığının sinyallerini vermeye başladı. Yakınlardaki bir park ilişti gözüne. Ortasında ulu bir ağaç vardı. Karanlıktan ne ağacı olduğunu ilk başta seçemedi. Yağmurdan biraz korunmak ve dinlenmek için ağacın dibine vardığında bu ulu ağacın bir çınar ağacı olduğunu fark etti. Ama şimdi böyle önemsiz detaylara kimsenin ihtiyacı yoktu. Hele ki böyle dramatik, trajik ve önemli bir gecede kalpleri hala fışkırarak kanarken kimsenin acıdan dikkatini bile çekmezdi böyle detaylar. Ama küçük bir çocuğun merakı, hafife alınamayacak kadar çok ve güçlüdür. Öyle ki kalp yaraları bile kısa bir anlığına dahi olsa unutulabilir.
Kız ağacın dibindeki bir kayanın üstüne kendini bıraktığında sırtını ulu çınara yasladı. Çınar sanki yüzyıllardır oradaymış, kökleri bütün Londra'yı çepeçevre sarıyormuş gibi heybetliydi. Bu koca çınarın aksine kendisi daha hayatının başındaydı. Bir rüzgar esti uzaklardan, saçları sudan sırılsıklam olmasına rağmen kızın saçındaki bazı tutamları havalandıracak kadar kuvvetliydi bu rüzgar. Yanında yağmur damlaları ve acımasız soğuğu da getirmişti. Islak ve zaten üşümüş olan ellerinin buz tuttuğunu hissetti. Avuçlarını ağzına yaklaştırarak biraz da olsa ısınmayı umut etti. Fakat tam o sırada beklenmedik bir şey oldu. Ulu çınarın altı kızın parmak uçlarından yayılan mavi ışık ile aydınlandı. Bir an elektriği anımsatan damarları havaya doğru uzanıyordu, bir an sonra ise adeta parmaklarında yoğunlaştırılmış bir ışık varmış, sanki gökten üstüne nur inmiş gibi huzme huzme etrafına ışığı yayılıyordu. O an çığlık atmak istedi kız lakin boğazından hırıltılı bir öksürük dışında hiç ses çıkmadı. Her öksürükte boğazı yırtılıyormuş gibi ağrıdı. O sadece küçük bir çocuktu. Bu ağrı kalp ağrısıyla birleşti ve gözlerinden yaş olarak akmaya başladı. Gözlerinden gözyaşı yerine kan aksaydı canının ancak bu kadar yanacağını düşündü. Kollarını kavuşturup karnına çektiği bacaklarının üstüne koydu. Başını kollarının arasına alarak ıslak bir top halini aldığında ağlaması daha da şiddetlendi. Sanki ağrı sadece kalbini değil bütün göğüs kafesini ele geçirmiş, oradan da bütün bedenine dalga dalga yayılıyormuş gibi hissetti. İçinde, dışarıya doğru taşan bir nehir vardı ve bu nehir, onun göz pınarlarını bir anne kuş gibi sürekli besliyordu.
Çok da uzak olmayan bir yerlerde bir kadının hıçkırıklarının sesi duyuluyordu. Kadın öyle içli içli ağlıyordu ki kız kafasını kaldırıp merakla baktı. Kendi ağlaması hâlâ tam olarak durmuş sayılmazdı ama zaten bazenleri insanın gözyaşları kendi iradelerini kullanır, geldikleri bedenin sahibine onları durdurma fırsatı vermezdi. Kız artık geldiği parkta olmadığını fark etti. Burası bir mezarlıktı ve nasıl buraya geldiğini algılayamadı. Mezarlıkta ağlayan kadın sanki orada yalnız olmadığını hissetmişçesine etrafına bakınınca elindeki siyah kedicik peluşuyla bir çınarın altında bekleyen o küçük kız çocuğunu fark etti. O kendisi için tanıdık bir sima değildi. Bu kasabadan olmadığı da burada olmaması gerektiği de çok bariz belliydi.
Kadın, kızın yanına gelip bir dizinin üstüne çöktü ve elindeki şemsiyeyi ikisinin üstünde tutarak "Burada ne arıyorsun, yolunu mu kaybettin?" diye meraklı bakışlar eşliğinde sordu. Kızdan bir cevap alamayacınca "İsmin ne?" diye ekledi. Kızdan yine bir cevap alamadı. Aslında ağzını açıp bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama sesi öyle bir kısılmıştı ki hiçbir ses çıkaramadı. Kadıncağız da bu durumu fark etmiş olacak ki sadece kızın ellerini tutup gözlerinin içine baktı. Kız kendini sanki kadının karşısında çırılçıplak kalmış gibi hissetti ve istemsizce ürperdi. Kadın "Adın Melanie mi? Melanie Lascalles mi?" diye sorduğunda kafasını sallamayı başardı. "Benim ismim Louisa Hunter. Bana Mrs Hunter diye seslenebilirsin. Bu akşam benim evimde kalmak ister misin?" Samimi bir şekilde yöneltilen bu soruya da kafa sallamakla yetindi. Ve böylece Mrs Hunter ve Melanie'nin hikayesi başlamış oldu.
O gece Mrs Hunter'ın evine beraber büyüden bir şemsiyenin altında yürüdüler. Mrs Hunter ona sıcak bir banyo, sıcak ve temiz kıyafetler, sıcak ve lezzetli bir yemek ve en önemlisi sıcak ve samimi bir sarılma verdi. Melanie; Mrs Hunter'ın sıcak ve şefkatli kucağında uyuyakaldığında kabusları peşini bırakmadı. Bıçaklar, çığlıklar, süslü bir salon, bolca kan ve cesetler...
****
-1 Ağustos 1991-
Priddletown Kasabası artık yaza veda ediyordu. Britanya adası, yılın çok az bir kısmında güneşin göründüğü talihsiz bir yerdi. Şimdi ise Surrey'in Londra sınırındaki bu kasaba da güneşli güzel yaz günlerini uğurluyordu. Ağustos böceklerinin cır cır sesleri geceleri hâlâ aktif olarak devam etse de yaz kuşları çoktan göç etmişlerdi.
Priddletown için bir kasaba demek ne kadar doğruydu tartışılırdı gerçi. Bir köy kadar bile kalabalık değillerdi. 10 kişilik bir nüfusu vardı lakin geçmişten kalan alışkanlıklar kolay kolay değişmiyordu. Vaktiyle (Büyük Savaş zamanlarında) Zümrüdüanka Yoldaşlığı, en güçlü ajanlarını ve ailelerini bu kasabaya yerleştirdiler. Hepsinin hayatları pamuk ipliğine bağlıydı o zamanlar ve yaşanacak en ufak talihsizliğin hayatlarına mal olabileceğinin farkındaydılar. Kendi hayatlarını feda etmek onlar için bu yolun en başında alınan tamamıyla gönüllü bir riskti. Ama sevdiklerinden vazgeçmek kendi hayatından vazgeçmek kadar kolay değildi. Bu yüzden kasabanın muggle sahipleri yavaş yavaş o kasabadan ayrıldılar ve bu kasaba Yoldaşlık'ın yaptığı büyülerle haritadan silindi. Sadece içinde yaşayanların ve ailelerinin girebildiği bir yer oldu. Kasabadaki çiçek tarhının gizli geçitinden başkaları geçemezdi.
O zamanlar daha geniş bir ekipleri vardı, Gece Baykuşları denirdi onlara. Zamanla her koşulda birbirlerini koruyacak kadar yakın,kan bağından güçlü bir bağ ile birbirlerine sımsıkı bağlandılar. Her sabah Livelylerin mavi evlerinin altında yaptıkları kahvaltı, her akşam beraber Havenların kırmızı kiremitten evlerinin altında yaptıkları akşam yemekleri onların aile geleneği olmuştu artık. Her sabah ailenizden birilerini ölümle Rus ruleti oynamaya yollardınız ve akşam olduğunda o sofrada eksiksiz oturduğunuz her an için şükrederdiniz. Bu sabahlar ve akşamlar ne olursa olsun beraber geçecek sanırdınız. Ama bazenleri bazı şeylerden kaçamazdınız.
Zamanla o sofra bir bir eksildi. İlk başta yetişkinler kalktı o masadan. Bazısı çiçeği burnunda bazısı hayat yolunun daha yarısında ayrıldılar kasabadan. Sonra aileler parçalandı tek tek. Kimisi yeni evli kimisi hamile kimisi çocuklu kimisi torunlu herkes ayrıldı birbirinden. Ölümün soğuk eli onları o masadan toplarken gözyaşları yeni yemekleri oldu. O ebedi acılar savaş bittikten sonra mutsuzluğun ve umutsuzluğun kara gölgelerini saldı kasabanın sokaklarına. Ve o 47 kişilik aileden geriye 9 kişi kaldı.
Fakat sonra bu kasabaya bir umut ışığı düştü. 1985 güzüydü. Hava hep kapalı, yağmurlu ve karanlıktı. Ama o geldikten sonra insanların içindeki yağmurlar yavaş yavaş dindi, umut ışıkları gökkuşakları oluşturdu. Ve o küçük çocuk büyük umutlar ve mutluluklar getirdi o kasabaya. Kaybettikleri aileleri yerine yeni bir aile üyeleri olmuştu. Mrs Hunter Melanie'yi evlat edindikten sonra kasabalılar tekrardan doğum günü kutlamaya, mezarların yanında bile huzur bulmaya başladılar. 1 Ağustos (1986, Melanie'nin evlat edinildiği tarih) günlerini ortak birer doğum günü olarak kutladılar. Ölenlerin sevgiyle ve hürmetle anıldığı (ki daha öncesinde hiçbirinin bahsi açılmazdı) ve kalanların yeni yaşlarını kutladıkları, yeniden doğdukları bir tarih oldu. Aileleri olmadan, yeni aileleriyle geçirecekleri yeni hayatlarının başladığı gündü bugün.
Bu durumda Melanie'nin yaptığı katkı tartışılırdı, zira onun yerine bir başkası gelseydi de aynı etkiyi sağlayabilirdi. Çünkü bazı değişikler insanların hayatlarını da iyi yönde değiştirirdi ve yeni birisi (özellikle bir çocuk) onlara iyi gelebilirdi. Melanie'nin de ailesini kaybetmiş bir şekilde o kasabaya gelmesi belki de birbirlerine daha sıkı bağlanmalarını sağlamıştı. Her ne sebeple olursa olsun sonuç olarak artık onlar 10 kişilik bir ailelerdi ve bugün onların doğum günüydü. Acıyla yaşamayı öğrenmeye karar verip aynı şeyi bu küçük kızın da yapabilmesi için ona yardım ettiler. Beraber kapattılar içlerindeki o boşlukları, her birinin yerine sadece güzel anıları yerleştirdiler. Beraber diktiler kalplerindeki yaraları, sımsıkı sarılarak iyileştirdiler birbirlerini. Ve kalplerinde kökleri birbirine dolanan yeni fidanlar yeşerttiler. Tıpkı kökleri kasabanın her yerine uzanan o koca çınar ağacı gibi her birinin kökleri birbirine uzandı.
****
Sabahın hoş serinliğinde kuş ötüşleri ve güneşin yumuşak ışınları mezarlıktaki kasaba halkına eşlik ediyordu. Penelope'nin çiçekleri (kendisi kasabanın çiçekçisiydi) mezarların üstünü süslüyordu. Havada bu zarif çiçeklerin hoş kokuları duyuluyordu. Melanie mezarlıktaki küçük tepenin başına koyduğu temsili 4 mezarın başındaydı. İçi boş mezarlara sanki orada gerçekten ailesi yatıyormuş gibi yaşadıklarını anlatmak onun en sevdiği hobilerinden biriydi. Sene boyunca ilk gelişi değildi bu. Asıl doğum gününde (11 Haziran) ya da mezardakilerin doğum günlerinde de gelirdi. Veya acilen anlatması gereken bir olay olduğu zaman kar, yağmur dinlemeden gelir ve büyük bir hararetle onlara her şeyi anlatırdı. Zaten mezarların tepenin başında olmasının sebebi de buydu.
"11 yaşıma basalı neredeyse 3 ay olacak ama hâlâ Hogwarts mektubum gelmedi. Mrs Hunter canımı sıkmamamı, en kötü Beauxbatons'a gidebileceğimi söylüyor. Ama Hogwarts hakkında o kadar çok hikayeler ve anılar dinledim ki diğer okullar artık çok sıkıcı geliyor. Beauxbatons'daki eğitim çok sıkıcı. Zarif olmak bahanesiyle kasılarak yıllarımı harcarsam okulun ne eğlencesi kalır ki?"
Sesli bir şekilde iç çekti. Kafasını çevirip tepeden aşağı bakındı biraz. Herkes yavaş yavaş mezarlıktan ayrılıyordu. Ama Mrs Hunter hâlâ önündeki iki mezarın başındaydı. O, Melanie'nin aksine mezardakilerle konuşmazdı. Ne zaman ağzını açsa gözleri dolar, boğazı düğümlenirdi. O yüzden neredeyse hiç konuşmazdı onlarla. Daha küçükken bir keresinde ona niçin konuşmadığını sormuştu Melanie. "Onlar her zaman kalbimde yaşıyorlar, artık beni benden daha iyi biliyorlardır. Kelimelerin söyleyemeyeceği şeyleri bile duyuyorlar." demişti Mrs Hunter. O zamanlar kafasında küçük insancıklar gerçekten de Mrs Hunter'ın kalbinde yaşıyormuş gibi hayal ederdi. Onun ağladığını gördüğü nadir zamanlardan birinde çocukça onlara parmağını sallayarak kızmıştı: Neden Mrs Hunter'ın kalbine sahip çıkmıyorsunuz, baksanıza kalbi kırılıp ağlıyor. Madem onu koruyamayacaksınız neden orada yaşıyorsunuz ki!
Bu anı aklına gelince hafifçe güldü. Ailesine veda edip tepeden kıvrılarak inen gri taş yoldan inmeye başladı. Mrs Hunter'ın yanına geldiğinde o da ayağa kalktı ve Melanie'nin elini tutup küçük ama samimi evlerine doğru yola çıktılar.
****
Melanie akşamki parti için Livelylerin pastanesinde yarısı meyveli yarısı çikolatalı büyük pastayı yapmalarına yardım ediyordu. Gökyüzü kızıl ve mor renkelere bürünürken Louis Lively pastanın dışını pürüzsüz görünmesi için düzeltiyordu. İsteseler asalarının bir hareketiyle bu pastadan on taneyi rahatça yapabilirlerdi aslında. Zira kasabanın diğer üyeleri gibi onlar da aşırı yetenekli büyücülerdi. Ayrıca kasaba halkının hepsinin hatırı sayılır derecede galleon ve sickleları olmasına rağmen onlara pek de gelir getirmeyen işlerini yapmalarına çok da gerek yoktu. Ama bu dükkanlar (kırmızı kiremitten bir restoran, mavi renkli bir pastane, sahibi bütün çiçeklerden daha güzel olan bir çiçekçi, bilgelik gibi kokan bir kitapçı, iki eski dostun işlettiği bir market) onların geçim kaynağı değil, hayata daha sıkı tutunmak için kullandıkları birer hobi gibiydi. Yeni hayatlarının yeni işleri olmuşlardı. Ve Livelyler, her ne kadar bazı büyücülerin bir muggle gibi her pastayla böyle uğraştıklarını görseler bu durumu kınadıklarını oldukça net bir şekilde gösterecek olsalar da bu işi zevk aldıkları için yapıyorlardı.
Elindeki krema kabının dibini parmaklayan Melanie pür dikkat pastanın düzgünce şekillenmesini izliyordu. Jane Lively elinden krema kabını hızlıca kapıp lavabonun içine koyarken hayal kırıklığı sesleri çıkardı ve sanki kabı neredeyse tertemizmiş gibi duracak şekilde bütün kremasını yememiş gibi lavabodaki kaba baktı.
"Hadi bakalım krema canavarı, pastanın üstünü süslemeliyiz. Yoksa buraya yardım etmeye değil de krema yemeye mi geldin?"
"Şuna baksana Jane, kabı tertemiz etmiş yine."
"Gülmesene Louis amca bütün tadı dibinde, bunu sen de biliyorsun. Zaten bunu bana sen öğretmiştin!"
"Çocuklara kötü örnek oluyorsun Louis."
Mr Lively, onu ispiyonladığı için dirseği ile kolunu dürtünce Melanie hafifçe kıkırdadı. Sonra oturduğu uzun bacaklı sandalyeden atlayıp pastanın üstünü çikolatalı çileklerle süslerken güneş battı. Hep beraber üstlerine güzel kıyafetlerinden giyinip özenle hazırlanmak için evlerine gitmek üzere ayrıldılar.
Akşam olduğunda Melanie, Mrs Hunter'ın hazırlanmasını beklerken biricik baykuşu Plucky'nin yemini veriyordu. Bir kar baykuşu olmasına rağmen simsiyah tüyleri vardı Plucky'nin. Melanie onu bulduğunda daha küçücük bir yavruydu. 19 Ekim tarihiydi. Yağmur yine fırtına halinde yağıyordu. Melanie, her zaman yaptığı gibi Penelope'nin çiçekçisinden 4 buket almak yerine kendisi çiçek toplamak istemişti o zaman. Ama nasılsa yanlışlıkla ayağı takılıp düşünce tarhta bulunan geçitten geçmişti. Plucky'yi ilk başta görmemişti. Ama içindeki büyü çevresinde bir kara büyü hissedince onu fark etti. Bir ağacın dibinde büzüşmüş can çekişiyordu. Etrafındaki kara büyü rahatsız edici mor bir ışık yayarak parlıyordu. Melanie hemen Mrs Hunter'ı oraya götürmüştü. Onun yaptığı büyüler zavallı baykuşun üstündeki büyüleri kaldırmayı başarmıştı. Ama yine de sağlığından emin olmak için onu kontrole Fantastik Olan Ve Olmayan Hayvan Kliniği isimli bir yere götürmüşlerdi.
Eski sahipleri onun üzerinde çeşitli kara büyüler denemiş sonra da onu sokağa atmışlardı. Başına gelen şeyler onu da Melanie'yi değiştirdiği gibi çok değiştirmişti. Kendi türünden olan diğer baykuşlar gibi bembeyaz olması gereken tüyleri gece kadar karanlık bir hal almıştı. İkisi de değişmişti ama özleri aynıydı. 19 Ekim birçoğu şeyin değiştiği büyülü bir tarihti. Melanie'nin ailesini kaybettiği, Mrs Hunter'ın eşinin öldürüldüğü ve düşük yaptığı, Plucky'nin hayata tutunduğu ve Priddletown'ın yeni misafirleriyle beraber yeni bir aile olduğu o tarihti.
Melanie "Mrs Hunter kutlamaya geç kalacağız, hadi biraz acele edin!" diye içeri bağırdığında Mrs Hunter saçlarını düzleyerek dışarı çıktı.
"Saçım nasıl duruyor Melanie?"
"Çok şık olmuş."
"Elbise-"
"Sana çok yakışmış hadi gidelim artık, herkes gelmiştir bile!"
"Tamam tamam, bugün o kadar uzatmayacağım. Hadi çıkalım."
Melanie, kaldıkları daireden çıkıp merdivenden aşağı seke seke inerken Mrs Hunter arkasından yavaş ve dikkatli olması için bağırıyordu. Aslında Mrs Hunter'ın asıl evi burası değildi. Kasabada beyaz köşk diye bilinen ev onun asıl eviydi. Ama eşi Fred Hunter vefat ettikten sonra onun için mutluluğun ve yuvanın simgesi olan bu ev, peşini bırakmayan anılarla dolu ve çok büyük bir boşluk hissi veren bir yer haline geldi. Eşinin gözlerinin önünde ölüm yiyenler tarafından katledilmesi ve onu kurtarmaya yetişememesi Louisa Hunter'da derin bir yara açtı. O düelloda aldığı hiçbir yara (cruciatus laneti bile) onun canını o denli yakamazdı. Eşinin naaşını kollarının arasında Priddletown Kasabası'na getirmiş,ona layık bir mezar kazmış, çiçeklerini ve altın elma ağacını elleriyle dikmişti. Bunları yaparken tedavi olmayı reddetmiş bu yüzden de kolundaki ve bacağındaki yaralar iz bırakmıştı. Sonrasında bu izleri de sildirmek istememişti zaten. Ama ne yaşandıysa bundan sonra oldu. Akşam güneş batarken mezar bitmişti. Tam o sırada Louisa Hunter karnına saplanan keskin acı ile haykırdı. Hemen onu St Mungo'ya götürmüşlerdi ama maalesef gerçekleşen düşüğe kimse engel olamadı. Böylece Mrs Hunter aynı gün içerisinde hem eşini hem de doğmamış kızını kaybetti.
Yaşanan bu olaylardan sonra eşiyle ve kızıyla gelecekte mutlu anılarla yaşamayı hayal ettiği o ev, artık kaybettiği her şeyi simgeleyen bir yerdi. Bahçesi o meşhur çiçek tarhını da kapsayan beyaz renkli 3 katlı bu bina, artık Mrs Hunter için bir ev değildi. İçinde anılardan ve yaşanmamış düşlerden hayaletler barındıran acı verici bir yerdi. Bahçesindeki kuş havuzunun renkli sakinleri artık o neşeli şarkılarını söylemiyor gibiydi. Penelope bahçe işleri ile uğraşmak isteyince Mrs Hunter bahçenin kontrolünü de ona vermişti. Bahçesi hâlâ eski ihtişamını ve canlılığını Penelope sayesinde korusa da köşkün içindeki her yer beyaz örtüler ve kilitli kapılarla kapatılmıştı. Camları tozlanmış, yer yer örümcek ağları evin üstünü bir dantel gibi sarmıştı.
Havenlar o zamanlar Mrs Hunter'ın ricası ile evlerinin bir kısmına ona daire olarak vermişlerdi. Kırmızı kiremitten bu evde beraber yaşamaya başladılar. Mrs Hunter yaşadığı depresyon yüzünden evinden çıkmak istemedi ilk başlarda. Her gün ona yaptıkları yemekleri paylaşırken Havenlar yemek yapmanın onlara iyi geldiğini fark ettiler. Ve kasaba restoranı bu şekilde açıldı. Sonraları Mrs Hunter arada bir restorana inmeye başladı. Yavaş yavaş evden çıkma sıklığı arttı ve daha farklı yerlere de gitti. Hatta Diagon Yolu'na dahi gitmeye başlamıştı. Ama ondaki asıl değişim Melanie ile gerçekleşti. Onu bir ana gibi bağrına bastı ve büyücülük dünyasının inceliklerini gösterdi ona. Popüler yerlere götürdü onu, kişisel yerleri gösterdi ona. Ve aslında bütün bunları ilk başta sadece onun için yapmaya niyet etmiş olmasına rağmen bir süreden sonra kendisine de iyi gelmeye başladı. Tıpkı dükkanlarında çalışmanın kasaba halkına iyi gelmesi gibi annelik yapmak da Mrs Hunter'a iyi gelmişti.
Restorana geçtikleri zaman herkes masayı hazırlamayı bitirmişti bile. Thompson Clean "Louisa erken gelmişsin!" diye şaşırmış gibi yaparak Mrs Hunter ile dalga geçerken hemen yanındaki arkadaşı Adam Smith bıyık altından gülmeye başladı. "Bugün de yine formundasın Tom, bu yaratıcı şakaların da olmasa ne yaparız(!)" diyen Mrs Hunter kendisine ayrılan boş sandalyeye oturdu. Mr Smith "Fred'in neden her yere geç kaldığını şimdi daha iyi anlıyorum." dediğinde Mrs Hunter bile kahkaha atmıştı. Melanie onların bu hallerini fazlaca keyif alarak izlerken önüne konan yemekle dikkati dağıldı. Mr Clean, Mr Smith ve Hunterlar Hogwarts yıllarından beri arkadaşlardı. Mr Hunter ve diğerleri aynı senenin öğrencileriydi, Mrs Hunter ise onlardan 1 yaş küçüktü.
Eski dostlar muhabbetleriyle sofrayı neşelendirirken Melanie onlara gıptayla baktı. "Acaba benim de böyle arkadaşlıklarım olacak mı?" diye düşünmeden edemedi. Ya da aynı onlar gibi bazı arkadaşlarını uzak diyarlara uğurlamasının gerekli olup olmayacağını düşündü. Gerçi daha mektubu bile gelmemişti. Oysa onlar gibi Hogwarts'ta okumayı ne de çok isterdi. Beauxbatons özene bezene yapılmış güzel bir okuldu, imkanları ve eğitimi de gayet ileri düzeydeydi. Bunlar gibi hayranlık duyulası bir sürü özelliği daha vardı. Ve her ne kadar itiraf etmek istemese de o kadar zengin bir okuldu ki Hogwarts yanında çok gariban duruyordu. Ama Melanie Hogwarts'ın o sıcak ortamını Beauxbatons'ın lüks ortamına yüzlerce kez tercih ederdi. Tamam belki sadece onlarca kez. Ama yine de bu Hogwarts'ın ondaki yerini ve önemini azaltmıyordu.
Yemekler yendikten sonra biraz daha sohbet edildi ve gecenin yıldızı olan pasta masaya getirildi. Melanie "Bir dilim çikolatalıdan bir dilim meyveliden lütfen." diye hemen atıldı. Pastanın hemen bitmesi gibi bir ihtimal varken 1 saniye daha bekleyerek risk alamazdı. Zaten hepsi pastayı çok seviyordu, atılgan olmak elzem gelirdi. Herkes pastadan yiyecekleri kadar alırken Melanie iştahla pastasını yemeye başlamıştı bile.
"Bu masa bana Hogwarts'takileri anımsatıyor. Hatırlıyorum da o zamanlar beraber oturmak için hangi masaya geçsek diye tartışırdık." dedi Mr Smith.
"Günün sonunda taş kağıt makas oynayarak belirlerdik ve seni her zaman yenerdim." diye gururla devam ettirdi Mr Clean.
"Hadi be oradan, hep hile yaptığın için kazanırdın!"
"Ben hile falan yapmam. Benim binam Hufflepuff, alnım ak. Asıl sana sormalı nasıl hile hurdalara giriştiğin!"
"Gel o zaman tekrar oynayalım, kazanan son dilimi alır."
Mrs Hunter bu olanları bıyık altından gülerek izliyordu. Melanie neyin bu kadar hoşuna gittiğini merak etti. Ama çok geçmeden cevabını da alacaktı. Mr Clean tam Mrs Hunter'ın karşısında oturuyordu. Mr Smith ise yan tarafındaydı. Kurallar basitti. Karşıdaki daha geç yapıp bir şekilde hile yapmasın diye iki taraf da ellerini arkada tutacak sonra gösterecekti. Her zamanki kurallar demişlerdi. Demek ki bu hile muhabbetinin de uzun bir geçmişi var, diye düşündü Melanie. Mr Smith ellerini arkadan makas yaptı. Sonra Mrs Hunter iki elini yumruk yaptı ve yumruklarını üst üste olacak şekilde masaya koydu. Görünüşte garip bir durum gibi durmasa da Mr Clean bir anlığına hemen Mrs Hunter'ın ellerine bakmıştı. Bu durumu fark eden Melanie bu iki arkadaşın bunu da ilk kez yapmadıklarını anladı. İki taraf da aynı anda ellerini önlerine doğru tuttular. Mr Clean elini taş yapmıştı ve bu sayede son dilimi kazanmıştı. Mr Smith itiraz etse de şahitler yüzünden kaybettiğini kabul etmek zorunda kalmıştı. "Bir Hufflepuff hiç hile yapar mı Adam, saçmalama." demişti Alfred Carney. Evet, hiç Hufflepuff olan biri hile yapar mıydı?
"Muggle doğumlu olmana rağmen böyle bir büyücü kasabasında büyüdüğün için çok şanslısın." dedi Mr Carney gözlüklerini geriye iterek. Eğer ki bilmeseydiniz bile onun kasaba kitapçısının sahibi olduğunu gerek dış görümüşünden gerekse de üstündeki eski kitap kokusundan anlardınız. Yine eğer ki onu tanımasaydınız bile onun Ravenclaw binasına ait olduğunu da hemen anlardınız. Bir Malfoy'un ya da Black'in Slytherin seçilmesi kadar hızlı bir şekilde seçmen şapka "Ravenclaw!" diye bağırmıştı. En azından kendisinin anlattıkları bu yöndeydi.
"Çok doğru bir tespit. Hatırlıyorum da babam sırf muggle doğumlu olduğu için yaşadığı zorbalıkları anlattığında şok olmuştum. O zamana kadar bunun bir sorun olabileceğini bile bilmiyordum. Hufflepuff binasında olmasına rağmen Slytherin'dekilerin onu zorbalaması akıl alır gibi değil. Aslına bakarsanız çok da şaşırmamak gerek, hepsi günün sonunda ölüm yiyen oldular. Fred amca o zamanlar babamın bu durumu öğrenir öğrenmez hemen ona kendini savunmayı öğretmiş. Cesareti bir Gryffindor'u kıskandırırdı, derdi hep. Aralarında 1 yaş vardı gerçi ama yine de Fred amca onun için büyük bir abi gibiydi." dedi Penelope. Annesi gibi o da Ravenclaw binasına seçilmişti. Zekayla ışıldayan mavi gözleri adeta binasını ele verir gibiydi.
"Fred daha sonra sınıf başkanı da seçilmişti. Hufflepuff'taki herkesi hep koruyup kollardı, sorun çıkaranları hemen yakalardı. Sanırım onun bu halleri ona aşık olmamda önemli rol oynadı. İlk başlarda onunla aynı binada olduğum için çok gurur duyar ve sevinirdim. Sonraları duyguların karşılıklı olduğunu anladım." dedi Mrs Hunter yumuşak bir sesle.
"Sen de az değildin ama Louisa. Var ya Melanie onu Hogwarts yıllarında görseydin tanıyamazdın. O zamanlarda insanlar onunla ters düşmek istemezdi. Yaptığı haylazlıkların haddi hesabı yoktu. Fred onunla sevgili olmasaydı-" diye hararetle konuşurken Mr Clean'in sözü Mrs Hunter'ın öksürüğü ile kesildi. Mrs Hunter'ın bakışlarını görünce hemen "Sen bizi sakın örnek alma Melanie." diye acele acele ekledi.
Mrs Hunter "Tabi ki Melanie benim gibi davranıp da adını yaramaza çıkarmaz. Gençtik, yaptık bazı hatalar." dediğinde herkes neşeyle kahkaha attı.
Mr Lively gıpta ile "Keşke Hogwarts'tayken arkadaş olabilseydik." dedi. Eşi de bu ihtimalin ne kadar eğlenceli olacağını söyleyerek onu onayladı.
"Farklı binalardan ve senelerden olduğumuz için büyük ihtimalle arkadaş olamadık. Bizden 2 yaş büyüksünüz gerçi ama Hogwarts'ta 1 sene bile arada çok fark açabiliyor." dedi Mr Smith.
"Louisa, Fred'in taklidini yapsana. Melanie daha önce görmemişti değil mi?" dedi Alexandra Haven. O ve eşi Mrs Hunter'dan 11 yaş büyüklerdi ve yaşları gereği eşi de kendisi de Hogwarts anılarından bahsetmeyi pek sevmezlerdi. Ama başkalarının anılarını pür dikkat dinler ve bundan zevk alırlardı. Aslında tam anlamıyla bir Gryffindor olan Jason Haven'ın bir Ravenclaw olan karısının aksine anılarını anlatmaktan zevk aldığı söylenebilirdi. Nasılsa yaptığı kahramanlıklardan bahsetmek bir Gryffindor'un en sevdiği etkinlikti. Lakin öğrencilik yılları onun tabiriyle hiç heyecan verici değildi. Bu yüzden eğer ki Melanie'nin yeterince büyüdüğüne kanaat getirirlerse ona Gece Baykuşları ile yaşadığı anıları anlatmak istediğini söylerdi.
Mrs Hunter boğazını temizledi ve büyük bir ciddiyetle "O Weasley'nin saçları bile Gryffindor diye bağırıyor. Ama bizim Thompson Clean ismini bile doğru yansıtamıyor. O kadar dağınık ve kirli ki bence ismi Thompson Dirty olmalıydı." diye eşinin taklidini yapınca Mr Clean hemen "Hadi ama Louisa o kadar da kötü değildim!" diye savunmaya geçse de söylediklerinin yarısı kahkaha tufanı yüzünden pek duyulmadı. "Senin arkandan yurt odasını toplaması gerektiği için kaç buluşmaya geç kaldı saymayı unuttum." diye şikayetlerini sıraladı Mrs Hunter. Mr Smith gülerek "Buluşmaya Louisa'dan bile geç gelmesine sebep olacak kadar etrafı dağıtmayı nasıl başardın Tom?" diyerek kafasını iki yana salladı. Onun bu lafı üzerine arkadaşı ensesine şaplak atarken ikisi de kahkahalarla gülüyordu.
Sonrasında birisinin restoran camını tıklattığını duydular. Tıklatanın bir baykuş olduğunu görünce Melanie hemen "Ben bakarım." diyerek kalktı ve dışarı çıkarak baykuşun ağzındaki mektubu aldı. Üstünde yeşil mürekkeple şunlar yazılıydı: Miss M. Lascalles, Priddletown Kasaba Restoranı.
Melanie mektupta ne yazdığını merak ederek diğer tatafını çevirdi. Üstünde mor bir mühür vardı. Mührün üstünde kocaman bir H harfi vardı ve ona bir porsuk, bir aslan, bir yılan ve bir kartal vardı. Melanie mektubu açtığında boğazından küçük bir çığlık kaçtı. Mrs Hunter hemen dibinde bittiğinde ona elindeki mektubu gösterdi. Sarımsı zarftaki mektupta zarif bir el yazısı ile şunlar yazılıydı:
HOGWARTS CADILIK VE BÜYÜCÜLÜK OKULU
Müdür: Albus Dumbledore (Merlin Nişanı, Büyük Usta, Yüksek Cadı, Baş Sihirbaz, Yüce Başbuğ, Uluslararası Büyücüler Konfed.)
Sayın Miss Lascalles,
Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulunda yerinizin ayrılmış olduğunu size bildirmekten mutluluk duymaktayız. Gerekli kitap ve gereçlerin listesi ilişikte sunulmuştur. Ders yılı 1 Eylül’de başlamaktadır. Baykuşunuzu 31 Temmuzdan önce göndermenizi dileriz.
Albus Dumbledore, Okul Müdürü
Bölüm etkileşimi
