SİYAH KURDELE kitap kapağı

2. bölüm / 2

SİYAH KURDELE

İKİNCİ BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Zeynep Sağlam

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: İKİNCİ BÖLÜM

İKİNCİ BÖLÜM; BEN PSİKOLOJİSİ BOZUK APTALIN TEKİYİM

Kader miydi gerçek olan yoksa tesadüf deyip geçebilmek mi? Esin'i koridorun sonunda gördüğüm an geçmişti zihnimden bu soru. Ne tesadüf ama.

"Ah Mila, gerçekten sensin. Şuna bak, Esin ne kadar da büyümüş değil mi? Güzeller güzeli bir genç kız olmuş." Kimdi bu kadın, nereden tanıyordu beni? Babama olan sinirim yerini meraka bırakmıştı. Bana doğru birkaç adım atıp yüzüklerle dolu parmaklarını yanağıma yasladı iki eliyle birden. Birisi tarafından sevilmeyeli ne çok olmuştu? Utançla gülümsedim, ne diyeceğimi bilemeyerek. Ben zaten konuşmakta hep kötüydüm. "Nasılsın? Neler yapıyorsun? İki laf etmeden asla bırakmam seni." Bu neşeli kadın her kimse, şimdiden yaydığı enerjiyi sevmiştim, bana iyi gelmişti. Gözlerim üzerinde gezinirken istemsiz süzmüştüm onu. Herbir parça birbirinden bağımsız ne kadar güzel duruyordu üzerinde. Renk paleti gibi, her renkten vardı. Barbieli pijama takımım, öylesine bir tokayla topuz yaptığım saçlarım ve makyajsız solgun suratımla yanında sırıtıyordum, oldukça. Benden büyük olan o ama yaşlı gözüken ben gibiydim. "Mila'nın acil evden çıkması gerekiyordu aslında." Acil evden çıkmam mı gerekiyordu, Barbieli pijamalarımla mı?
"Sadece bir fincan kahve, söz tutmayacağım seni. Hem ne demişler, hatırla, bir fincan kahveyi elli yıl." Gülümserken yüzüme değen topuzdan çıkmış perçemleri geriye itekledim. "Anne, o bir kahvenin hatırı kırk yıl olmasın." Anne mi? "Her neyse. Sen soruma cevap ver, Milacım."

"Ben bilmem ki?" Babamın nefret saçan bakışlarını görebiliyordum, yine de reddetmemiştim bana tüm samimiyeti ile bakan kadını. Ne kadar ihtiyacım olduğunu hiç mi anlamıyordu?

Anneler hisseder, babalar değil, Mila.

Doğru, o zaman beni regl olduğum gün bir başıma bırakmasına saysın.
"O zaman bir kahve içiyoruz."

"Siz ada tezgaha oturun, biz geliyoruz." O seni yok saydı, sen de onu yok say. "Amacın ne, sesin?" Kahve gözleri sinirle sadece bana bakarken beliriyordu, parlarken beni sürüklediği merdiven kenarında bana dokunmasına izin vermeyerek geriye çekildim. "Ne saçmalıyorsun yine?" Şaşırıyordu bu hallerime, ona karşı oluşan saf nefretime. Halbuki bir insan nasıl şaşırırdı kendi körüklediği ateşin tutuşmasına? "Sana odana çık dedim, bir şeyleri bahane et, uzaklaş yanımızdan."

"Nasıl? Ne bahanesi bulayım? Yoksa senin gibi bu pijamalarla dışarı çıktığım yalanını mı söyleyeyim?" Gözleri kısılırken sinirle nefes verdi. "Meraklı değilim senin müvekkilinle kahve içmeye." Pişman olmuştum teklifini kabul ettiğim için, bir fazlalık gibi hissettirmişti babamın sözleri, şimdi diken üstünde istenmeyen şey gibi duracaktım yanlarında. "Ne bileyim, finallere çalışacağım falan de." Alayla gülümsedim. "Ben üniversiteye gitmiyorum." Aralanan dudaklarıyla bir şey demeye yeltenecekken çalan telefonuyla geriye çekilip yarım ağız mırıldandı. "Ne bok yiyorsan ye."

"Hayat nasıl gidiyor?" Kahve makinasının cezvesine üç tatlı kaşığı kahve eklerken hemen yanımda tezgaha yaslı kadına baktım. "Liseden birkaç yıl önce mezun oldum, şimdi de yurtdışında üniversite okumak için sınavlara hazırlanıyorum." Üç fincanı çıkarıp biriyle cezveye su ekledim. "Sade mi içiyorsunuz?"

"Evet, tatlım." Üç fincan kahveyi tepsiye koyup ada tezgaha götürene kadar içim korkuyla dolup taştı. Zaten babamın senin burada olmaman lazım bakışları streslenmem için yeterliyken, bir de fincandan kahveler taşar mı diye telaşlanıyordum, sanki hata yapma lüksüm yoktu, beceriksiz gözükmek bir daha görmeyeceğim bu insanlara karşı da olsa beni korkutuyordu.
Hayır, seni babana karşı beceriksiz gözükmek korkutuyor.

"Ben içmeyeceğim." Sarışın kadın ve Esin yan yana otururken babam sarışın kadının karşısına geçmişti, bana ise tek seçenek Esin'in karşısına oturmak kalmıştı. "Mila, sen hatırlıyor musun Esin'i?" Daha dün kafede gördüğümde çıkaramadım demiştim. Şimdi öylece "hatırlıyorum ya liseden okulun bad boy çocuğunu diyemezdim."

"Hayır." Derken babamın içmeyeceğim dediği fincanı kendi önüme çektim. "Doğru, suç bizde, Halit, nasıl görüştürmedik bu çocukları yıllarca." Babam omuz silkmekle yetindi. "Siz İngiliz lisesine gitmeden önce aynı ilk ve ortaokulda okudunuz. Sınıflarınız aynıydı, hatta biz tanıştırmıştık sizi, tabii o dönemler biz Esin'le sık sık Ankara'ya gidiyorduk. Esma'nın kaybından hemen sonra da ben bir süre İngiltere'ye gittim." Babamı sahte öksürük krizi tutarken ayağa kalkıp mutfağın bahçeye açılan camına ilerledi.

"Çok üzgünüm, Mila, o zaman yanında olmalıydım." Oğlunun biricik arkadaşları annem öldüğü için benimle dalga geçerken o karşımda ne kadar üzgün olduğunu söylüyordu. "Sorun değil." Öylesi bir teselli değildi ya da iç rahatlatma, gerçekten sorun etmiyordum. Zaten o gün yanımda olan çoğu insanı şu an görsem tanımayacağım kadar yabancı olmuştu bana.

"O dönem iyi bir psikolojide değildim. Eşimle yeni boşanmıştık, annenin hastalığı derken her şey üst üste geldi." Ellerimi ısıtması için sardığım fincandan bir yudum almak için kaldırdım, ağzımda dağılan acı tat boğazımdan geçene kadar yüzümü buruşturmamak için zor tutmuştum kendimi.
"Anlıyorum." Annem edilen sohbetlerde biraz daha anılırsa babam kendini camdan aşağı atacak gibi duruyordu. "Mila, sen hangi üniversiteyi istiyorsun yurtdışında?" Ortam her sessizleştiğinde yeniden tüm neşesiyle konuşan çaprazımdaki kadın oluyordu, ismi ise yoktu, babam seslenmedikçe öğrenemeyecektim de galiba. "Aslında istediğim birkaç üniversite var, hepsi de İngiltere'de, kabul aldığım birine gideceğim."

"Esin'in istediği üniversiteler hep İngiltere'de değil mi, Esin?" Tam karşımda oturuyordu, göz kontağı kurmasak da ben her annesiyle konuştuğumda bana baktığını biliyordum ve bu delice kasılmama sebep oluyordu, her şey çok rahatmış gibi. Oturduğu yerde rahatsızca kıpırdandı, o boyla o sandalyede oturmak kolay olmasa. Boğazını temizlemeden hemen önce "evet." Dedi. Sıkılmış gibi duruyordu, ne için geldik, ne yapıyoruz bakışı vardı gözlerinde. "Hangi sınavlara hazırlanıyorsun?"

"Sadece IELTS sınavına gireceğim." Başını sallamakla yetindi. "Esin ona girdi birkaç ay önce, çok kötü almıştı ama, dimi Esin."

"Anne." Uyarı dolu sesini kısık tutsa da duymuştum, gülümsetmişti aralarındaki tatlı atışma. "Senin puanların nasıl, Mila?" Oğluna omuz silkmekle yetinip gerici sessizliğin ortamı sarmasına izin vermeden yeniden konuştu. "Ortalama sayılır, 7-8 bandında."

"Ortalamamı? En yüksek not 9 zaten." Öyle ani konuşmuştu ki ne diyeceğimi bilememiştim. "Esin, sen o zaman Mila'yla çalışsana, o sana yardımcı olsun." Benim bir şey dememe fırsat vermeden bu sefer annesi konuştu. "Anne, bu soruyu önce Mila'ya sorsak? Hem benim bundan önce daha büyük sorunlarım var ya, hapise girmemek gibi..."

"Ben de tam onu diyecektim, kahve keyfiniz bittiyse asıl meseleye yoğunlaşsak?" Esin başını sallayarak babama katıldığını belli ederken ayağa kalktı. "Bence de."

"Senin bu baban var ya, çok gıcık, anneni nasıl tavladı hiç bilmiyorum." Gülümserken sandalyemi itip ben de ayağa kalktım. "Luka, hadi, işim var, sizin keyfinizi bekliyorum." Babamın bu kadar açık konuşabilmesi aralarındaki samimiyetin derecesini belli ediyordu. Madem kadın biliyordu, neden saklamaya çalışıyor, istemiyordu beni?

Sevilmeye değer olmak için ne yapmak gerekirdi? Bir insan yeterince iyi olmadığı için mi sevilmezdi? Daha yüksek puan alırsam, daha çok dil öğrenirsem, bir dalda kendimi geliştirirsem... hep bir bahanenin arkasına saklanırdı, yediremezdi sevilmemeyi, suçu kendinde bularak vicdanını rahatlatırdı belki. Oysa suç onda değildi, sadece karşısındaki istemiyordu sevmeyi, belki de sadece onu sevmeyi. Sevecek olsa nedenlerin arkasına sığınıp kalmazdı ki, açıkça belli ederdi içinden geçenleri, kalbinin odacıklarından birinde bulunan sevgiyi. Babamın beni sevmeyeceği düşüncesiyle barışamamıştım, kabuk bağlayan yara kanamaya devam ediyordu ve babam her iyileşmeye başladığında en baştan kanatıyordu. Sıcak suyun kaynamasını beklerken yaslandığım tezgahta gözüm bir tabloya takılmıştı, salonun ortasına asılmış, aile fotoğrafımıza. Gözlerimi kırpıştırıp tekrar açtım, hayır, yanlış görmemiştim, o tabloda üç kişi vardı, biz vardık. Babam, annem ve ben. Kara kalemle çizilmişti, annem miydi çizen? Bilmiyordum. Babam annem öldükten bir hafta sonra evdeki tüm bizi içeren resimleri, tabloları, eşyaları kaldırıp depoya atmıştı.

Ada tezgahın diğer tarafına geçip tabloya biraz daha yaklaştım, parmaklarımı üzerinde gezdirdim. 17/09/2012 Mila okula başladı, ilk gün anısına. Annem çizmişti benim için, okula başladığım ilk gün anı kalması adına. O zaman fotoğraf daha anlamlı geldi. Benim ürkek bakışlarım, annemin heyecanı, babamın mutluluğu... bir şeyler daha netti. Annem sadece bizi çizmemiş, sanki duygularımızı yansıtmıştı. Peki ne işi vardı bu fotoğrafın burada? Sekiz yıl sonra karar mı değiştirmişti, çöp gibi depoya fırlattığı eşyaların kaderi adına?

Tık sesi, sessizliğin içinde parlarken daldığım çukurdan çıkarmıştı beni. Arkamı dönüp hazırladığım granür kahvenin üzerine sıcak su ekledim. Elimdeki kahve kupasıyla masama geçerken ajandamda bugünün tarihi olan sayfayı çevirdim.

03/09/2026.
Spor salonuna gidilecek.
IELTS sınavına çalışılacak (5 saat.)
El-ayak ojeleri yenilenecek.
Rutinlere uyulacak.
Spor salonuna gidecektim, iki gün sonra.

Odamda arka planda Gilmore Girls oynarken dolabımın önüne geçerek ne giyinebileceğimi düşünüyordum. Kırmızı tayt üzerine krem sporcu üstü güzel olabilirdi ama hava yağmurluydu ve bunların üzerine giyebileceğim kalın kıyafet ayrıca seçmem gerekecekti. Siyah eşofman takımı? En kurtarıcı parça, evet, kesinlikle o takımımı giyinip üzerime şişme mont geçirecektim. Saçlarımı balık sırtı örüp swetimin şapkasını başıma örterek ıslanmaktan da kurtulabilirdim. Sadece iki sokak arkasındaki spor salonuna gidene kadar ne kadar ıslanabileceksem!

Televizyon kapalı, ocak yanmıyor ve anahtar elimde. Kendi içimde sık sık tekrar ediyordum bu cümleyi dışarıya çıktığım zaman aklımı kurcalamaması için.

Yağmur öyle çok bastırıyordu ki, şemsiye almadığıma ilk adımımı attığım an pişman olmuştum. Sadece beş dakikalık yol ıslanmam için yetmişti. Sensörlü kapının önünde dururken beni görmediğini sanıp elimi kaldırıp sağa sola salladım. "Salon kapalı bugün, haberiniz yok mu?" Güvenlik görevlisi kulübesinden çıkıp yanıma gelirken seslenmişti. Yere sertçe çarpan yağmur damlalarından zor ulaşmıştı sesi kulaklarıma. "Tadilatta da."

"Anladım, teşekkürler." Zaten ıslanmıştım, sırılsıklam olmakta sorun yoktu.
Sokağa dönünce, kaldırımın ucuna oturdum. Yağmur yağdı, ıslandım, sırılsıklam oldu tenim, sorun yoktu, kalbim atıyordu. Bu an liseyi hatırlatmıştı bana; ilk günler babam servise yazdırmayı unuttuğu için kaldırım kenarında aradığım taksinin gelmesini beklediğim o günü. Bu anının içinde kaybolurken bahçe kapısını aralamak üzereydim ki hemen kapının önüne park edilen araba sesi dikkatimi dağıttı. "Merhaba?" Ses tanıdıktı. Esin Marc Laver.

"Merhaba." Swetimin şapkası yüzümü kapatmaya yettiğini sanıyordum ama o beni görmüştü ya da bahçe kapısının önündeki bedenimi görüp tahmin etmiş olmasın? "Nasılsın?" Yanıma gelirken başımı kaldırıp ona baktım, boyu öyle uzundu ki ancak bu şekilde görebiliyordum gözlerini. "İyiyim, sen?"

"Ben de iyiyim." Tahmin edebiliyordum gelme sebebini, babama verilecek birkaç dosya olmalıydı. "Halit abi evde mi? Ona birkaç dosya vermem gerekiyor da." Başımı olumsuz anlamda salladım bahçe kapısını açmadan hemen önce. "Evde değil, ofiste olmalı."

"Aradım aslında, açmayınca o kadar yol ofise gitmektense daha yakın diye eve bakmak istedim." Garipti, babam telefonu olmadan lavaboya bile gitmezdi aslında. "Anladım."

"Ben ofise gideyim o zaman." Dosyaları eve bırakmasını, akşam babam gelince teslim edebileceğimi söylemek isterdim ama hayır, sırf onun için babamı muhatap olamazdım, buna değmezdi. "Sen bilirsin."

"Mila..." Evin kapısını açıp içeriye ilk adımımı atmak üzereydim ki tekrar seslenmişti bana. "Sana bir şey sorabilir miyim?" Kapıyı aralık kalacak şekilde bırakıp arkamı döndüm. "Tabii, sor." Yağan yağmur onu görmeme engel olacak kadar hızlıca boşalıyordu. "Beni IELTS sınavına çalıştırabilir misin? Dün annem sana sormadan konuştu ama ben sonrasında düşündüm, eğer istersen belli bir ücret karşılığında ders almak isterim, senden." Kaldırıma çarpıp yankı uyandıran yağmur sesi onu bağırmak zorunda bırakıyordu, birkaç adım attım o yüzden ona doğru. "Ben daha önce hiç ders vermedim, bu konuda ne kadar yardımcı olabilirim bilmiyorum."

"Aslında kendin nasıl çalışıyorsan aynı taktikle anlatsan yeterli olur." Bilmiyordum, ders anlatabilecek miydim ya da ona ders anlatmak istiyor muydum? Öncelik bendim, sırf hayır kelimesini kullanamadığım için kabul edemezdim. "Ben düşünüp haber versem sana?"

"Nasıl haber vereceksin?"

"Babam ile. Yani ben ona söylerim, o da size söyler."

"Numaranı alsam ya da Instagram? Sadece haber vermen için." Sözlerinde ciddi miydi yoksa ortamlarına eğlence olsun diye kullanmaya mı çalışıyordu beni? Hayır deyip kestirip atabilirdim, gocunmazdım ya da utanmaz. İstemedim ama numaramı verme fikri rahatsız etmedi beni. Hem belki geçmişin intikamını bugünün hesabıyla kesebilirdim. Kindar mıydım? Belki. Sadece hazmedemiyordum, hak etmediğim hâlde yaşadıklarımın hesabının öylece kapanıp gitmesini. "Olur. Numaramı verebilirim. 053********"

Ayıp etmişim, kayıp etmişim
Her güzel şeyi kırıp dökmüşüm
Ben çöpmüşüm, ben çökmüşüm
Denizin bittiği yerde sahil evleri
Ben biterim, sen başla, ey sevgili
Ey sevgili, ey sevgili.

Kulaklığımda çalan şarkıya eşlik ederken halının üzerine dizlerimi kırarak oturdum. Oje sürecektim; ilk ayak parmaklarıma, sonra ise ellerime. Asetonla tek tek sildim, kan kırmızısı olduğu hâlde kolayca çıkan ojeleri. Bir hafta olmuştu süreli ama sıkılıyordum aynı renkle günlerce dolaşmaktan.

Gittiğimde eşyalar evde kalsın
Onları kim alıyo'sa onlar alsın
Onlar alsın, onlar alsın
Bilmiyorum yanıtları
Sormadım ki ben soruları

Nar kırmızısı rengindeki ojenin kapağını açıp kenarlarına bantlar yapıştırdığım tırnaklarıma sürmeye başladım. Tırnağımın etrafına bulaşması en nefret ettiğim şeydi de.

Kalp Hanım, nasılsınız?
Ah, ne çok kırıksınız.
Kim dedi, "Her şey yoluna
girecek," diye?
Ayıp etmişim, kayıp etmişim.
Her güzel şeyi kırıp dökmüşüm.
Ben çöpmüşüm, ben çökmüşüm.

El tırnaklarıma sürme işlemini de bitirdikten sonra duşa girmiştim, günlük duşumu almak için. Bu sırada Kalben ve şarkıları eşlik ediyordu bana; tercüme ediyordu sanki duygularımı. Söz veriyordum kendime, Kalben konserine gidip her şarkısına eşlik edecektim bir gün.

"Merhaba, spor salonumuz tadilat nedeniyle 03.09.2026 - 10.09.2026 tarihleri arasında kapalı olacaktır. Anlayışınız için teşekkür eder, iyi günler dileriz."

04.09.2026 kendime not:
Bugün kendimi çok yetersiz hissettim. Yetersiz.
Hayal kurduğum hiçbir şey gerçekleşmeyecekmiş gibi. Sanki bir daha mutlu olamayacakmış gibi... Mutlu olmak ne demek? Bendeki tanımı ne mesela?
Arkadaşlarımın olması, belki bir sevgili ve hayalini kurduğum kariyere sahip olmak. Peki, hiçbiri gerçekleşmezse? Mutlu olamayacak mıyım? Mutluluk bir sonuç mu, sebepler gerçekleştiğinde ortaya çıkan? Bazı sabahlar iyi geçmezdi. Yatarken kurduğun hayaller, gözlerini açtığında aklının bebek pişpişler gibi seni avuttuğunu düşündürürdü.

Telefonuma gelen bildirimi yana kaydırıp yataktan çıkmak için bacaklarımı sarkıttım. Saat on bire geliyordu. Rutinler... Onlar bugün sekteye uğramıştı; bu yüzdendi uğuldayan ses, delice atan kalp. Ders çalışmalıydım. Spor yapmalıydım. Sağlıklı beslenmeliydim. Rutinlere uymalıydım...
Ben ne yapıyordum? Saatler geçiyordu yatağımdan çıkamayalı. Yataktan çık, yüzünü yıka, dişlerini fırçala, ajandanı doldur. Olmuyordu, bazı sabahlar izin vermiyordu aklım; ağır geliyordu yalnızlık. Kendimi yeniden yatağa bırakıp yorganın altına girdim.

—Mila. (10.58)

Mesaj bilinmeyen numaradandı; üzerine tıklayıp WhatsApp mesaj sayfasına girdim. Kim olduğunu belirten bir mesaj daha geldi bu sırada:

— Ben Esin. Gece yatarken aklıma geldi. Ben senin numaranı aldım ama sen benimkini almadın, boşluğumuza geldi sanırım. Sen bana ulaşamazsan diye yazmak istedim. Bir karar verdin mi? (10.59)

Ben psikolojisi bozuk, aptalın tekiydim. Bugün öyle ters uyanmıştım, kendime öyle nefret doluydum ki...

Bazen kötü duygular ele geçirir zihnini; mecbur kalırsın hissetmeye, çırpınırsın ama zihnin çıkamaz o çukurdan. "Geçecek," diyerek tutunursun hayata sadece. Sıcak su kaynadı; kupaya döküp içmeye başladım kahveyi. Ajandamı yatağa fırlatırken elimdeki kalemle açtım sayfaları:

04/09/2026
Hiçbir şey yapmadan sadece uyumak.
Kahvemden bir yudum alıp konsola bıraktım, kırmızı renk perdelerimi örttüm; sonra yorganımın altına girip uyudum saatlerce.

05/09/2026
Rutinlere uyulacak.
Spor yapılacak (dün yapmadığın dakikalar da dahil).
Ders çalışılacak (dün çalışmadığın saatler bugüne ve yarına bölüştürülecek).
Saç uçlarından iki parmak kesilecek.
Ev temizlenecek.

Günün ilk kahvesini yudumlarken ajandamı yazıyordum. Sabah alarmım çaldığında fark etmiştim yirmi iki saat uyuyup kaldığımı, yataktan hiç kalkmadan. Uyku, hep kaçış noktası olmuştu benim için. Bugün iyiydim; mutlu uyanmıştım sabah ya da dünden sonra en iyi ihtimal buydu.
Kırmızı renk perdemi çekerken bekledim güneşin odamı doldurmasını. Kahvemden bir yudum daha alırken camımın önündeki pufu çekip oturdum elimdeki kitabımla: Sergüzeşt — Samipaşazade Sezai'den. Türk klasikleri okumayı severdim; bazı zamanlar dünya edebiyatından daha ağır basardı benim için. Kürk Mantolu Madonna, mesela, üstü yoktu; bende yarattığı etki, Raif'in ilk sayfalardaki hali... Özel bir yer edinmişti kalbimde. Şimdi Dilber ile Celal'in hikayesini okuyacaktım; bir oturuşta bitirebileceğim sayfa sayısına sahipti.

Kitabı bitireli saatler oluyordu; ben yine yatağımda, kitap baş ucumda oturuyordum. Mahvolmuştum; uzun zaman olmuştu bu şiddetle ağlamayalı. Sonuna mı ağlıyordum yoksa kendime mi? Her ağladığımda yaptığım gibi annemin son hediyesi olan kiraz yastığı yatağa bırakıp başımı üzerine koydum; sanki annemin dizlerine yaslamışım gibi hissettiriyordu.
Ölümü çok büyütüyordu insanoğlu; daha doğarken belli değil miydi öleceğimiz? Anlamıyordum; herkesin sonu aynıyken, birkaç onlu yıl sonra yanlarına gidecekken yas tutmak abartı değil miydi? Öyleyse neden ağlıyordum annemin ölümünün üstünden sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen? Duygular girdi mi işin içine, mantık eksiye düşüyordu.

— Siparişiniz kapıya bırakılmıştır.
Mesaj sayfasından çıkıp ekranı kapatacaktım ki hemen altındaki mesajlar bir kez daha çarptı gözüme:

— Mila. (16.59)
— Ben Esin. Gece yatarken aklıma geldi. Ben senin numaranı aldım ama sen benimkini almadın. Boşluğumuza geldi sanırım. Sen bana ulaşamazsan diye yazmak istedim. Bir karar verdin mi? (17.01)

Kapının önünden yemeğimi alıp içeri geçtim; ağlaya ağlaya yedim. Rutinlere bugün de uymamıştım. Ne ders çalışmış, ne spor yapmış, ne de başka bir şey... Sadece kitap okuyup sonuna saatlerce yatağımın üzerinde ağlamıştım.

— Evet, karar verdim. Senin de müsait olduğun bir gün ilk ders için buluşalım. (18.25)

— Sen ciddi misin? (18.25)

Birkaç saniye geçmeden mesaj silinmişti.
— Benim için gün fark etmez, sen hangi günler müsaitsin? (18.26)

Benim müsait olmadığım bir gün yoktu ki.
O gün yemek bulaşıklarımı bile toplamadan odama gidip yatağa zor atmıştım kendimi; sonradan da ağlaya ağlaya bırakmıştım uykuya bedenimi.

Güne kişisel gelişim videolarından birini izleyerek başladım. Çoğu zaman olmasa da bazen iyi gelebiliyordu. Konumuz belliydi: Yalnızlık.
"Arkadaş edinmek sizin sandığınız kadar zor değil. Bir kafeye gittiğinizde masada oturan yalnız insanların yanına gidip bir selam verip öylesine bir şey sormak, karşınızdakinin size verdiği yanıtı derinleştirmek... Mesela, 'Bu kafede Wi-Fi var mı?' sorusu basit ama bir şekilde arkadaşlığın kapısını aralayabilir," diyordu videodaki psikolog.

Benim gözümden bakıyordum olaya: Ben kafede yalnız oturuyorken birisi gelip benimle konuşsa kalbim stresten dört köşe atardı. Derinleştiremezdim o sohbeti; sorusuna cevap verebilmem bile başarıydı benim için.

— Salı günü müsait misin? (10.08)
Sinir oluyordu bence bana; neredeyse her mesajına görüldü atıp günler sonra cevap veriyor olmama. Elimde değildi, unutuyordum; mesaj atmak alışık olduğum bir şey değildi ya da.

— Evet. (10.10)

— Saat kaç gibi geleyim size? (10.11)

— On uygun mu? (10.12)

Buluşma yerinin bizim ev olacağını daha önce konuşmamıştık ama itiraz etmeyecektim; ev benim için de en iyisi olurdu.

— Sabah on mu? (10.12)

— Evet. Erken mi senin için? (10.13)

— Biraz ama fark etmez, kalkarım erken. (10.13)
Yataktan kalkıp ajandamı elime aldım. 08/09/2026 Esin ile özel ders. Unutma. Günün devamı ders çalışmakla geçmişti; sanırım özel ders hocası olacağım için bir istek doğmuştu içime. Geçmiş üniteleri nasıl anlatabileceğimi düşünmüş, kendime notlar çıkarmıştım. Hatta yanımda öğrenci varmış gibi birkaç konuyu sesli bir şekilde anlatmıştım.

Dersimi çalışmış, şimdi de dün geceden bu yana canımın çektiği, rüyalarıma giren iskenderi mideme indirecektim. Rutinlere uymayı bu yüzden seviyordum; bende yaşama isteği uyandırıyordu.

Sabah alarmımla uyanırken gece heveslendiğim o şeyi yapmak için yatağımın altından çıkardığım yoga matını balkona serdim; bilgisayarımdan videoyu açmadan hemen önce. Yoga yapacaktım. Dün Instagram'da gezerken karşıma çıkmıştı; hem spor yapmakta zorlanıyorken yeni bir şey denemek iyi olur diye düşündüm.

Denizin bittiği yerde sahil evleri
Ben biterim, sen başla, ey sevgili
Ey sevgili, ey sevgili, ah
Bilmiyorum yanıtları
Sormadım ki ben soruları

Ekmekler tost makinesinin içinde yeterince ısınırken tabağa koyup ilkine tereyağı ile süzme peynir, ikincisine tereyağı ile bal sürdüm; çalan şarkıya eşlik ederek: "Kalp hanım, nasılsınız? Ah, ne çok kırıksınız..." Şarkıya acı verici bir yerden değil, neşeyle eşlik ediyordum; melodiye uyum sağlamak gibi. İyi hissediyordum çünkü yoga yapmak iyi gelmişti. Kaygıydı sanırım, günlerimi mahveden o duygunun azaldığını hissettirmişti. Ekmekten her ısırık aldığımda ve Lorelai her kahve içtiğinde neşeyle ellerimi şıklatıyordum, o derece iyi.

Bugün yaşadığım mutluluğun etrafında, ufak ufak sinyal gönderen bir stres duygusu eşlik ediyordu. Anlık bir heves miydi, yoksa aklımı kullanamayacak kadar üzgün olmam mı sebep olmuştu mesaj atmama? Pişman değildim şu anlık ama o reddetse, bir işi çıkmış olsa mesela... Hiç üzülmezdim. Sanırım yarın güneş doğana kadar ondan gelecek olumsuz mesajı bekleyecektim; heyecanla atan kalbimle birlikte. Sorun o değildi, bendim; anksiyetemdi. Benim dilim düğümlenirdi heyecanlandığımda. "Ya beceremezsem" hissi dolaşırken zihnimde, nasıl ona odaklanacaktım? "Ona değil, bildiğim konulara... Sadece konulara. Onu yok say, konulara odaklan," diye tekrarlamaya başladım içimden.
Günün geri kalanı aynı rutinlerle geçmişti. Duş almış, ders çalışmış ve yemek yemiştim. Uyuyacaktım şimdi de. Günün ilk ışıkları odamdan içeri girdiği an uyanmıştım yarım yamalak daldığım uykumdan. Telefonumu elime alırken en büyük korkum saatinin geç olmasıydı; altıyı geçmiş olması. Saat beşi çeyrek geçiyordu ve güneş doğmamıştı. Rüyamda görmüştüm sanırım güneşin doğduğunu.

"İstersen reading'le başlayalım. Her paragrafı bitirdikten sonra kenarına özetini yazabilirsin, ben öyle yapıyorum yani. Ya da özet cümlelerin altını çizmek de bir seçenek." Sinir krizi geçirebilirdim her an... Kalemliğe yasladığım telefonumu elime alıp videoyu kapattım; kesinlikle izlememe gerek yoktu. Nasıl anlattığıma, video izlemeden de hâkimdim. Çok mu seçenek sunuyordum? "Bunu yapamazsan şunu yap," gibi... Öğretmenler nasıl yapıyordu? Hem zaten bu sınav, özel dersler alınarak kazanılacak bir şey değildi ki; İngilizceni geliştirip bolca tekrar yapacaktın. Kahretsin, ben bu işe hangi akılla girmiştim?

Geçen her bir dakika "Benim işim çıktı, dersi iptal etmek zorundayım," demem gerekiyormuş gibi telefonu elime alıp WhatsApp'a giriyor ama en sonunda bir şey engel oluyordu mesajı göndermeme. Halımın üzerine bağdaş kurarak oturdum, gözlerimi yumdum. "Yapabilirim. Ben bu işin altından kalkabilirim. Yapamazsam da hiçbir şey değişmez. Kendime güveniyorum çünkü ben bu sınava yıllardır çalışıyorum. Her gün kendi kendime çalıştığım gibi yapacağım, onu yok sayacağım. Hem her şey kötüye giderse acil işim çıktı diyerek evden gitmesini sağlarım."
Telefonumun ekranına iki kez tıkladım; dokuzu yirmi beş geçiyordu. Parmaklarımı şıklatırken merdivenleri inip salona ilerledim. Bu sırada içimden, biraz önce yaptığım konuşmayı tekrar ediyordum: "Yapabilirim, yapabilirim, yapabilirim..."

–Günaydın, benim acil işim çıktığı için dersi iptal etmek zorundayım. (9.55)
Yapamamıştım. Mesajı gönderdiğim an göğsümden inen sıcaklık, sonrasında hissedeceğim kötü duyguları açıklıyordu. Kendime soğuk su doldurup odama çıktım; günün geri kalanında Gilmore Girls izleyerek yatağımda uyuklamak istiyordum.
Siktir.
Zil sesi evin içinde yankılanırken telaşla elimdeki bardağı yataktan düşürmüştüm; her yer cam kırığı olmuştu. Cam kırıklarına basmamaya çalışarak masanın üzerinde duran telefonu elime aldım. Taslak: — Günaydın, benim acil işim çıktığı için dersi iptal etmek zorundayım. Kahretsin! Taslakta kalmış, göndermemişim; mesaj taslakta kalmış.
Kalbim öyle çok atıyordu ki düşünme duyum yerini tık tık atan o sese bırakmıştı. Açmazsam çalar çalar gider... Kırmızı dantelli pijamalarımlayım... Ya cama tırmanırsa? Babamı arayıp beni sorarsa? Evi çok pis bulursa...
Halımın üzerine oturup gözlerimi yumdum; ellerimi çenemin altında birleştirerek kenetledim. "Yapabilirim. Ben bu işin altından kalkabilirim. Yapamazsam da hiçbir şey değişmez. Kendime güveniyorum çünkü ben bu sınava yıllardır çalışıyorum. Her gün kendi kendime çalıştığım gibi yapacağım, onu yok sayacağım. Hem her şey kötüye giderse acil işim çıktı diyerek evden gitmesini sağlarım."

Nefes al, ver. Yaşıyorsun, kalbin atıyor; o zaman yapabilmenin önünde hiçbir şey engel değil.

— Mila, ben kapıdayım. (10.10)

"Merhaba." İçeriye girdi, kapıyı kapattım.

"Selam, nasılsın?"

"İyiyim, sen? Kusura bakma bu arada, odamdan zil sesi çok iyi duyulmuyor da."

"Sorun yok." Sessizlik olmaması için hızla ona arkamı dönüp ders çalışacağımız yere, mutfaktaki masaya ilerledim. "Bir şey ister misiniz?" diye sormak mı daha normaldi yoksa "Ne içersin?" demek mi? Gereksiz detaylara takılma. "Bir şey içmek ya da yemek... İster misin?"

"Hayır, sağ ol."

"Peki. Sen istediğin yere geç, ben bilgisayarımı alıp geliyorum." O başını sallarken arkamı dönüp merdivenlerden hızla çıktım. Odam savaş alanı gibiydi: Yerde cam kırıkları... Çıkarıp fırlattığım pijama takımım... Darmadağın yatağım...

"İngilizcen hangi seviye?"

"Ana dilim sayılır. Annem İngiliz, ben de İngiltere'de doğdum zaten."

"Anladım." O gün bize geldiklerinde kadının aksanından Türkçeyi sonradan öğrendiğini anlamıştım ama nereli olduğunu konuşmamıştık. Küçükken bu detaylara hâkim miydim acaba? Yoksa sonradan mı silinmişti hafızamdan? "O zaman daha kolay olur senin için bu sınava hazırlanmak; birkaç pratik her şeyi çözer."

"Galiba." Bilgisayar ekranını ikimizin ortasına gelecek şekilde koydum. "Ben dün slayt hazırladım, sınavın içeriğini anlatan küçük çaplı bir şey." Kalp atışlarımı duyacak korkusuyla uzak duruyordum ondan; bir sandalye boşluk bırakacak kadar. "Sınav; listening, writing, speaking ve reading bölümlerinden oluşuyor. Bunların içeriğini zaten biliyorsun bence. Tek tek hangi konudan nasıl çıkar diye anlatmaktansa denemeler üzerinden ilerleyelim; ama sen bilirsin, konuları tek tek de anlatabilirim."

"Yok, bence de denemeler üzerinden gidelim." Oturduğu yerde rahatsızca kıpırdanırken istemsizce bana doğru kaymıştı sandalyesi.

"Tamam, slaytı bitirdikten sonra ilk denemeye başlarız." Boğazımı temizleyip slaytta bir sonraki sayfaya geçtim. "Sınav, tüm kurlar dahil iki saat kırk beş dakika. Tabii hepsinin ayrı süreleri var. Listening otuz dakika dinleme, on dakika cevap verme... Toplam kırk dakika sürüyor. Writing; ilk taslak kırk, ikinci taslak yirmi, toplamda bir saat sürüyor. Reading'de kırk soru var, altmış dakika da süre. Son olarak speaking süresi on, on beş dakika arasında; üç bölümden oluşuyor. Tanışma, konuşma, son vedalaşma gibi."

"Evet, az çok biliyordum ama şu an daha çok kafama yattı, teşekkürler."

"Rica ederim, istersen bu slaytı sana gönderebilirim."

"Çok iyi olur." Saçımı geriye iteklerken slayttan bir sonraki sayfaya geçtim. "Bu sayfada bana denemeleri çözerken yardımcı olan alışkanlıklardan ve sınav kurallarından bahsettim. Reading çözerken mesela önce soruları okumak daha yardımcı olur gibi... Ya da sınavda listening'i sadece bir kere dinleyebiliyorsun gibi. Bu kurallara hâkim misin?"

"Evet, daha önce girdiğim için biliyorum." Desteklercesine başını salladı.

"Tamam o zaman, deneme çözme kısmına geçelim." Bir elimi kaldırıp yüzüme doğru ileri geri salladım; sıcak basmıştı.

"Olur."

"Ben sana odamdan bir çıktı deneme getireyim o zaman."

"Tamam." Çok heyecan yaptığımı belli ediyor muydum? O yüzden mi beni onaylama ihtiyacı hissediyordu konuştuğumda? "Siktir, nerede bu çıktı?" Birkaç hafta önce spor salonu dönüşü çıktısını aldığım denemeyi bulamıyordum. "Ayağım..." Yatağımın karşısındaki dolaba bakmak için adım attığım an batmıştı. Yatağa otururken içine giren cam parçasını çıkarıp komodinde geçen günlerden kalan sümüklü peçetelerden biriyle bastırdım. "O kadar dikkat ettiğim halde nasıl basabildim, kahretsin!"

"İstediğin zaman başlayabilirsin, ilk etapta süre tutmanı önermem; stres yapmana neden olur." Ayağıma cam parçası girmesine sebep olan dolabın içindeymiş aradığım deneme. Alıp aşağıya indim, ayağımın acısını yok sayarak. "Çözerken bir şey içmek ister misin?"

"Aslında espresso varsa bir shot alabilirim." Başımı sallarken kahve makinesine ilerleyip istediği espresso shot'ını bastım. "Mila, ayağın kanıyor." Evet, hissetmiştim kahveyi ona doğru götürürken. "Sorun yok, ben hallederim şimdi."

"İyi misin? Neden oldu?"

"İyiyim, sadece cam battı; önemli değil." Ayağa kalkarken yanıma gelmiş, elimdeki bardağı alıp tezgâha koymuştu. "Gel, otur şöyle." Koluma girmesine ya da beni salondaki koltuğa oturtmasına gerek yoktu ama itiraz etmedim. "Mutfakta mı kırıldı bir şey?"

"Hayır." Bu kadar endişelenmesi normal miydi?
O an bir ses geldi, anahtar sesi.

"Mila!" diye yankılattı tüm evi sesin sahibi: Babam.

"Mila, çık çabuk odandan!"

O an orada, rezilliğin içinde ölmek istedim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18