1. bölüm / 2
SİYAH KURDELEBİRİNCİ BÖLÜM
Bölümler 2Şu an: BİRİNCİ BÖLÜM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BİRİNCİ BÖLÜM; HAYAT BİRÇOK NOKTADAN DELİKLER AÇMIŞTI RUHUMDA
Aynı zamanda farklı benlikler.
Yalnızlık mıydı sebebi, yoksa bir savunma mekanizması?
Kendimi öldürmeyeyim diye oyun mu oynuyordu bana?
Sekiz yıl önce annemi kaybettim.
Her şey yavaş yavaş gerçekleşti. Önce kanser olduğunu öğrendik, kemoterapi almaya başladı, saçları döküldü. Babam kendi kazıdı saçlarını evde, gözlerimin önünde. Orta sondaydım, bir şeyleri anlayabiliyordum. Annem öylesine bir hastalığa yakalanmamıştı, bir şeyler ters gidiyordu. Ama ölüm kelimesi hiç tatmadığım bir duyguydu.
Ne bir arkadaşım ne bir kuzenim, evcil hayvanım dahil ölüp gitmemişti ki nereden bilecektim ölümün ne olduğunu?
“Annen öldü." dediklerinde kalbimin heyecanla atmaya başladığını hatırlıyorum. Sanki ortada heyecanlanacak bir şey varmış gibi... Eve öyle çok insan doluşmuştu ki ağlayıp sızlanmasalar iyi bir şey oldu sanacak türden bir şey gibi.
Herkes başımı okşayıp bana öyle iyi davranıyordu ki... Annem gitti sanmıyorsun, sanki geri gelecek. Kapı çalacak ve içeri girecekmiş gibi. Sekiz yıl geçti, annem kapıyı açıp girse hiç garipsemem. Öyle bir kabullenememe hâli.
Annemin hastalığı, tedavileri, ölümü... birkaç ay içinde gerçekleşti.
Liseye başladığım ilk gün bir şeylerin bir daha eskisi gibi olmayacağını anlamıştım. Ne ben eski bendim ne de hayat sandığım kadar toz pembeydi.
Eski sosyal, bıcır bıcır, oradan oraya koşturan, annesinin biriciği, babasının prensesi Mila gitmiş, yerine içine kapanan, elinde olsa evden dışarı adımını atmayacak, babasıyla arasına mesafeler, annesiyle arasına ölümün girdiği bir kıza dönüşmüştü.
Peki bu sekiz yıl nasıl mı geçti?
Annem öldüğü günden bir hafta sonra okullar açıldı, artık liseye gidecektim. Annemin hep hayalini kurduğu, gideceğim günü dört gözle beklediği İngiliz lisesine, hayatımın en kötü yıllarını geçireceğimden bihaber başladım.
O gün evdeki kalabalık dağılmış, babamla baş başa kalmıştık.
Hayatımda birçok kötü gün geçirdim ama o gün sadece kötü değildi, bir şeylerin farkına varmam içindi sanki, bir başlangıçtı bundan sonrası için.
Babamla annem öldükten sonra ilk kez baş başa kalmıştık.
Nasıl anlatılırdı? O anki duygularımı nasıl ifade edebilirdim?
Çaresizlik? Ne yapacağını bilememe? Kabullenememe?
Çaresizdim çünkü babam ağlıyordu, ilk defa hemen karşımda oturuyor ve ağlıyordu. Kucağında annemin resmi, gözyaşları annemin saçlarına, yüzüne, gözlerine değiyordu.
Ne yapacağımı bilememiştim çünkü bana bağırmış, gözüne gözükmemem gerektiğini söylemişti. Babam, benim babam... Her sabah işe gitmeden önce beni öpücüklere boğan, annemin sonrasında kavga çıkaracağını bildiği hâlde her istediğim oyuncağı alan, bana bir kere bile bağırmamış babam, o gün, o gece bana bağırmıştı.
Bir şeylerin değişmesi bu kadar kolaydı işte, bir kanser hayatımıza girmiş, birkaç ay içinde tüm düzeni altüst etmişti. Ve o gün kabullenmiştim, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Olmamıştı da. Okula gittiğim her gün koca bir kabustan ibaretti.
Zorbalık, isyan etme, kendini bulamama ve de yalnızlık.
Beş koca yıl sadece bundan ibaretti.
Şimdi ne değişmişti? Çok şey, bir bakıma hiçbir şey.
Zorbalık artık yoktu. İsyan etme yerini kabul etmeye bırakmıştı. Kendini bulamama ise yavaş yavaş geçiyor, yerini kendi benliğini inşa eden Mila'ya bırakıyordu.
Yalnızlık... O ise kanayan yaraydı.
Kendini sorgulatacak, yanlışın sende olduğunu düşündürecekti.
İç sesinle öyle çok bir arada kalacaktın ki... düşünmekten konuşmayı unutacak, kahve siparişi verirken bile kelimeler diline dolanacaktı.
Eğlenen arkadaş gruplarını her gördüğünde boğazın düğümlenecek, bir ses bağıracaktı sana, yetersiz olduğunu söyleyecekti.
Belki biraz daha eğlenceli olsaydın, onları güldürebilseydin, aklındaki cümleleri çenen titremeden, dizlerin ileri geri oynamadan dile getirebilseydin, seni de alırlardı yanlarına. Sen de onlarla voleybol oynar, bir kafeye gidip saatlerce sohbet edebilirdin.
Ama senin kaderinde o kafeye tek başına gidip onları hayran hayran izlemek, keşke demek varmış.
Kimseyi suçlamıyordum, biliyordum çünkü sorun bendeydi; kişiliğimde, atlatamadığım travmalarda, yaşananların bende bıraktığı izlerdeydi.
Bazen okula günlerce gitmez, evde odamdan bile çıkmazdım. Okula gittiğimde ise en arka sıraya geçip sweatshirt'imin şapkasını başıma geçirir ve kimseyle iletişim kurmazdım. Babam zaten benimle karşılaşmamak için evin içinde benden kaçar, sabah ben uyanmadan gidip gece yarısı gelirdi.
Zamanla daha çok içime kapandım. Bir yemek siparişi verdiğimde dahi kurye ile konuşmamak için "Kapıya bırak, zili çalma." notunu birkaç kez yazardım ya da sokakta yürürken başımı olabildiğince az kaldırıp kimseyle göz göze gelmemeye çalışırdım. Birilerinin bana bakması bile korkuturdu beni. Birkaç ay sonra okuldan eve geldiğim, birkaç akrabamızın bizi ziyarete geldiği bir gün, konu bana, derslerimin nasıl olduğuna gelince ne diyeceğimi bilememiştim. Sahiden konuşmayı unutmuş gibiydim. İyi gibi, yani iyi. Okulda iyi, öyle işte. Ben bilmem ama öyle galiba.
Konu derinleştikçe benim ağzımdan çıkan kelimeler garipleşiyor, yeni konuşmayı öğrenen bir bebek gibi saçmalıyordum. Lisede zaman geçtikçe biraz olsun sosyalleşmek istediğim bir dönem olmuştu. On birinci sınıfın ikinci dönemiydi sanırım. Etrafımdaki insanlara öyle çok duvar örmüştüm ki onlarla konuştuğum her an garip bir yaratık onlarla iletişim kurmuyormuş gibi garipsiyorlardı. Her cesaretimde bir kez daha yıkılıyordum. Herkes bana sırtını dönüyordu, benimle gözükmek istemiyordu. Suçlu bendim. Kendimi acındırmak için söylemiyordum, sadece olaya üçüncü bir göz olarak bakıyordum. Emin olun, olaya her gözden bakacak kadar çok vaktim, düşünecek kadar boş bir zihnim vardı. Kim okulun üçüncü senesinin ikinci döneminde, üç yıldır etrafına duvarlar örmüş, sınıftaki tek aktivitesi uyumak olan o kızla kantine gidip bir şeyler yemek isterdi?
Objektif olun, siz ister miydiniz?
Ben istemez ve muhtemelen arkadaşlarıma dönüp "Şuna bak, ne kadar sorunlu ve de işe yaramaz duruyor." derdim. Evet, ciddiyim. Eğer babam eskisi gibi beni şımartsa, annem yaşıyor olsa, her şey mahvolmamış olsa benim karakterim tam olarak bu kafa yapısında olurdu.
Çünkü biliyordum kendimi, benliğimi. İçimdeki şımarık, her istediği her an, saniyesine olmazsa kıyametleri koparan o kızı... O kız bendim, bir zamanlar.
Belki de karmasıydı yaşattıklarımın, bir çeşit yaşadıklarım. Bunu da çok düşünmüş, hatta inanmıştım. Kesin birinin öyle büyük ahını almıştım ki hayat birçok noktadan delikler açmıştı ruhumda.
Annem sayılı günler geçip ölmüş, babam bir daha eskisi gibi olmamış, hayat tüm gerçekliğini önüme sermişti. Düşünüyordum, her şerde bir hayır vardı çünkü olmalıydı, olmak zorundaydı. Yoksa neden bu cümle herkesin dilinde heba olsun? Ama bulamıyordum, neydi buradaki olumlu hikâye? Bir ders miydi yaşananlar? Yoksa kaderin cilvesi mi?
Ya da sadece hayatın gerçekliği.
Şu an ise hayat aynı düzende geçip gidiyordu.
Güne sabahın altısında gözlerimi açarak başlıyordum. Yüzünü yıka, dişlerini fırçala, yatağını topla denklemi. Ya da bazı günler, çoğu gün, telefona sarılıyor, sosyal medyada başkalarının hayatlarına özenmek, kaçırdığım gençliğe kahrolmakla.
Eğer kendimi iyi hissettiğim bir sabahsa yulaf kasesi, kötü hissediyorsam çikolatalı ekmeğin üzerine muz koyup yerdim. Tabii, yemeği yemeden önce her sabah tartıya çıktığım detayını unutmayayım. Tartıya çıkmak bir çeşit alışkanlıktı, korkardım çünkü çıkmazsam tüm gün kafamın içinde "Acaba kilo aldım mı? Ya kilo aldıysam? Kilolu olursam..." soruları dönüp duracağından bilirdim kendimi. Ama sorun kilom değil, zihnimdi; yarattığı takıntılar, aynı çemberin içinde dönüp duran bir ben.
Rutinlere takık biriydim, her şeyin bir düzeni vardı, bende. Sabah kaçta kalkacağım, ne zaman duş alacağım, kitap okuyacağım, düşüneceğim... Ve o rutinlerden birini unutursam ya da yapmazsam hayat o zaman bir cehennemdi, ben de içinde yanan odun parçacığı. Midem bulanır, kalbim şiddetle atmaya başlar ve çoğu zaman uçuk çıkarırdım, bazense burnum kanardı falan... Rutinlere dönecek olursak... Geçen sene girdiğim ve kabul aldığım üniversiteye gidememiş, yirmi iki yaşımda yeniden IELTS sınavına girmeye karar vermiştim. Tekrar ve tekrar... Bir gün başaracağım umuduyla.
Gün içinde dört saat ders çalışma, haftada iki gün spor salonuna gitme kuralım vardı. Geri kalan spontane gelişiyordu. Rutinler ise karmakarışık. Erken kalk, tartıya çık, kahvaltı yap, dizi izle, mutlaka kitap oku, ders çalış, dışarıdan yemek söyle ve gece yarısı olmadan uyu. Şimdi ise saat on bire geliyordu. Hazırladığım yulaf kasesini yerken arkada, bilgisayarımda oynayan Gilmore Girls'ü izliyordum. En başındaydım, sezon bir, bölüm bir. Çok severdim bu günleri. En baştan izleyecek olmak ayrı bir heyecan verirdi, ilk günkü gibi. Sonraysa spor salonuna gitmek için hazırlanacaktım. Dün gece uyumak için yatağa girdiğimden bu yana kalbimi hızlı hızlı attıran o aktivite... Sırf dışarı çıkacağım diye kalbimin girdiği bu telaş... Saçmaydı, hem de evimin arka sokağındaki birkaç adımlık spor salonuna gideceğim diye... Gereksiz.
Gilmore Girls arka planda çalmaya devam ederken hazırladığım sütlü kahveyi de yanıma alıp odama çıkmak için ilerledim. Altıma siyah tayt, üzerime içimdeki siyah askılı, yarım sporcu atletini çıkarmadan kırmızı kısa kollu tişört geçirecektim.
Sütlü kahvemden bir yudum alırken küp şekerin tam çözülmemiş parçacıkları ağzımda yayıldı, hoş bir tat bıraktı. Tam o esnada cama çarpan yağmur damlaları gözüme çarptı. Sakince ama sık sık yağıyordu.
Camımın önündeki puflara ilerledim elimdeki kahveyle. Bilgisayarım ise yatağımın üzerinde aynı pozisyonda durmaya devam ediyordu. Odamı dolduran Gilmore Girls sahne sesleri, yudumladığım kahvem ve de cama çarpan yağmur damlaları... Bu hayattaki tek cenneti, en azından benim hayatımın cenneti.
Başka bir cennet yoktu çünkü, seçenekler kısıtlıydı benim hayatımda. Mutluluğa giden yol bir kupa kahve, cama çarpan yağmur damlaları ve arka fonda çalan bilindik dizi sahneleriydi. Kahve içmenin etkisiyle zaten var olan çarpıntı biraz daha gösterdi, şaka gibi... Dört küp şeker ve bolca süt içeren bir kupa kahve kalbimin hızını etkileyemezdi, bu tamamen benimle alakalıydı; atmak için neden arayan kalbimle, benliğimi barındıran anksiyeteyle... Ama en çok benimle.
Makyaj masama geçtim. Her zamanki günlük makyajımı yapacaktım. Yüzümü ve gözlerimin altını nemlendirirken hafiften sonbahara giriyor olmamız ve de cildimin iki yağmur görmesi kuruması için yeterli olmuştu. Bolca nemlendirip kaşlarımı yukarıya doğru taradım. Elime aldığım kırmızı göz kalemiyle göz içimden, göz kapağımın kirpiklerime yakın ucundan geçip küçük, varla yok arası bir eyeliner çektim. Yüzümün birkaç noktasına kapatıcı sürüp süngerle dağıttım, yanaklarıma kırmızı tonlarında allık, kirpiklerime bolca maskara ve kirpik kıvırıcısı geçip dudaklarımdan kırmızı tonlarında, çok fazla durmayacak ruju sürdüm.
Saat on biri kırk beş geçiyordu. On beş dakika içerisinde evden çıkmam gerektiği için saçlarımı en hızlı şekilde at kuyruğu şeklinde topladım. Ne uzun ne kısa, omuzlarımda biten, kızıl yansımaları olan açık kahve saçlara sahiptim. At kuyruğu yapınca çok güzel gözükmese de... Çünkü bence attan çok sincap kuyruğuna benziyordu... Genelde dışarı çıkarken at kuyruğu yapardım. Kırmızı spor çantamın içine cüzdanımı, telefonumu, kulaklığımı, şarj aletimi, ıslak mendilimi ve bilgisayarımı koyup tekrar tekrar kontrol ettikten sonra, elime aldığım ve her adım başı elimde olup olmadığını kontrol ettiğim ev anahtarıyla koridoru geçip dış kapıya ilerledim.
Kapıyı örtüp kilidi iki kere çevirdiğim an bir elimle anahtarı çantama koymaya çalışıp bir yandan da telefonumdan beğeni listemdeki müzikleri açmaya çalışıyordum. Sokaktaydım yeniden, üç gün sonra.
Her şey evden çıkana kadardı. Dün gece uyumaya çalışırken, sabah kalp çarpıntısı ile uyandığımda ya da gün içinde yaşadığım anksiyete ataklarının hepsi... Sırf evden çıkacağım için yaşanırken, dışarıya adımımı attığım an yavaşlamasının bir sebebi olmalıydı. Akıl, sonuca giden yolu gözünde öyle çok büyütüyordu ki süreç ızdırap oluyordu insana.
Kartımı turnikeye okuturken soyunma odasına ilerleyip üzerimdeki kırmızı montu çıkardım. Havlumu, telefonum ile kulaklığımı ve ıslak mendilimi alıp spor salonuna girerken en başta gözüme kestirdiğim boş alana ilerledim. Genelde farklı aletler kullanmazdım; yürüyüş bandı, belki birkaç ağırlık falan.
İki saat yürüyüş bandının üzerinde orta hızda yürümüştüm. Pertim çıkmıştı kelimenin tam anlamıyla. Telefonumdan müziği kapatırken soyunma odasına ilerledim, odadaki birkaç kadınla selamlaşıp onlara gülümsedim ve eşyalarımı toparlayarak spor salonundan uzaklaştım. Hemen karşısındaki kafeye gözüm takılırken, fazla düşünmeden karşıya geçtim ve kapısını çekip içeri girdim. Arka masalardan birine geçtim. “Siparişinize karar verdiniz mi?" Hemen karşımda duran garson kıza baktım, yüzümdeki gülümsemeyle.
"Evet, bir tane çilekli milkshake istiyorum."
“Tamamdır." Gömleğinin üzerinde adının Gizem olduğu yazıyordu. Arkasını döndü ve siparişimi mutfağa iletmek için yürümeye başladı. Saçları küt ve kestane rengindeydi, yağmurdan kabardığı belli olan kahkülleri ise kaşlarının hemen üzerinde bitiyordu. Birkaç adım sonra kafeye yeni gelen insanları selamladı ve geçmeleri için masa önerdi. Boyu benimle aynı hizalardaydı, kilosu standarttı. Neden bilmiyorum ama yaydığı enerji, belki yüzündeki içten gülüş, çalışmaya yeni başlamış gibi hissettirmişti. Barın arkasındaki bilgisayara siparişimi yazana kadar onu izledim.
Beni toplum içinde rahatlatan tek şey etrafımdakileri izlemek, ne yaptıklarından haberdar olmaktı. Bu lisedeyken de böyleydi. Okulda en arka sırada uyuma numarası da yapsam sınıftaki herkes hakkında bir şeyler bilirdim. Mesela bir insanın ailesi ile problemi var mı, maddi durumu nasıl, âşık olduğu kişi kim... İstemsizce ya da başka bir uğraşımın olmamasından, hissederdim.
Kafenin içinde göz gezdirirken bir taraftan bilgisayarımı çıkarıp dizimi kalan kısmından izlemeye başladım. Birkaç dakika sonra da milkshake gelmişti. Her şey biraz da olsa yolundaydı. Çilekli milkshakemi içip Gilmore Girls'ün üçüncü bölümüne gelmiştim ama sonra bir şey oldu. Kafenin kapısı açıldı, dört kişilik bir arkadaş grubu içeri girdi.
Liseden tanıdığım o grup.
Kalbim yeniden depar atmaya başladı ama hayır, bu sefer doğru değildi.
"Ezikliğin vücut bulmuş hâlisin."
"Hadi ama doğruyu söyle, yoksa dilsiz misin ya da kekeme?"
"Kollarındaki kıllar... Annen sana onları alman gerektiğini öğretmedi mi? Ah, doğru, senin annen yoktu değil mi?"
Aklım geçmişe giderken bir kez daha nefretle doldu içim.
Şeytan gidip geçmişin hesabını tek tek sormamı, "Bunu ona nasıl yaşatırsınız?" dememi istiyordu. Ama sonrası... Onlara hesap sormam neyi değiştirecekti? Pişman mı olacaklardı yoksa üzülecekler miydi bana yaşattıkları için? Hayır... Belki tam tersi, hayatlarında bir entrika çıktığı için heyecanlanacak, ortamlarda kahkahalarla gülecekleri bir koz verecektim ellerine. İlerleyip kafenin en göz çarpan yerine, benden uzağa oturdular ama yine de yüzleri şu an daha netti. Simay her zaman olduğu gibi etraftaki gözleri üzerine çekmişti. Bronz, pürüzsüz bir ten, ela gözler, karamel rengi saçlar... Kimin dikkatini çekmezdi ki? Gerçekten güzel bir kızdı ama ben gözlerine her baktığımda ağzından çıkan saf nefret dolu cümleleri hatırlıyordum. Normal bir insan o cümleleri kuramazdı. Kesinlikle bu kızın da hayatla bir derdi vardı. Birilerinin ona söylediği lafları sindiremeyip hıncını benden çıkarmaya çalışması... Birçok şeyi isimlendiriyordu.
Nisa, hemen Simay'ın yanında oturan kız. Başka bir deyişle Simay'ın kuyruğu. Simay'a uymaya çalışırken çokça topallayan, Simay'sız bir hiç olan o kız. O gruba girmesinin sebebiyse Galatasaray voleybol takımında alt ligde oynuyor olmasıydı.
Simay'ın karşısında oturan Burak hakkında tek bildiğim ailesinin servetiydi. Sayamayacağım kadar villaya sahip oldukları için okul partileri genellikle onun evlerinin birinde olurdu. Simay'la olan ilişkileri ise sahtelikten ibaretti. Bir yandan okulun en güzel kızı, diğer taraftaysa en zengini. Her şey bundan ibaretti. Burak'ın yanındaysa Esin oturuyor. Onun hakkında pek bir şey bilmiyorum. O genelde bad boy vari takılırdı okulda. Çok konuşmaz... Kızlarla takılmaz... Derslere saatinde gelmez... Falan.
Erkeklerden doğrudan bir zorbalık görmemiştim, belki suratlarındaki alaycı gülümseme hariç. Ama iki kız, Simay... Kendi aralarında kahkahalarla gülüyor, sohbet edip yemek yiyorlardı. Onlara olan nefretim bir yana, özeniyordum. Onlara özenmek gibi de değil; arkadaşlarınla oturup bir sohbet, yenilen bir yemek... O tada özeniyordum.
Bazen sahtelik dolu arkadaşlığın yalnızlıktan daha iyi olduğunu düşünüyordum, bazense tam tersini.
Sahtelik, bir insanla yan yana olma sebebinizin hayatta olduğunuz ve sizin bile seçmediğiniz konumunuzdan ibaret olmasıydı. Edilen sohbetler, seçilen sözcükler... Yüzlerce kez düşünülüp ağızdan taksit taksit çıkardı ve de kırılan bir pot her şeyi mahvederdi. Buna rağmen yalnızlığı sahteliğe tercih edebilirdim, bazen.
Artık gidelim. Üç saat geçmişti ve dakikalar geçtikçe kafenin kalabalıklığı artıyor, etrafımdaki masalar doluyordu. Kulağımda yankılanan kahkahalar... Yemek kokusu... Kalkmam için başımda bekleyen garsonlar... Daha fazla kendimi, bedenimi zorlamayacaktım.
"Hesabı alabilir miyim?"
"Ödemeyi kasada alıyoruz."
"Tamam, teşekkürler." Sandalyemi geriye itip ayağa kalktım. Sanki tüm gözler benim üzerimdeydi. Halbuki kimse benimle ilgilenemeyecek kadar kendi hayatıyla uğraşıyordu. Bu sözü kendi içimde sıkça tekrarladım.
Bilgisayarı ellerimin arasına alıp çantaya yerleştirene kadar yıllar geçmişti sanki. Ellerim ısrarla terliyor, eşyaların avucumdan kaymasına sebep oluyordu. En son kabanımı da giyinip kasaya doğru yürüdüm.
"Mila."
O ses Simay'a mı aitti? Hangi yüzle?
"Sen misin?" Kaç yıl geçmişti ki üzerinden, yüzümü unutacak kadar mı tanımıyordu beni? Ne cevap verecektim peki ben? Evet, benim, o kız. Düşünmeden yüzüne yüzüne acımasızca konuştuğunuz.
"Sen kimsin?" Ne devreye girdi, o an kim istedi bilmiyorum ama ağzımdan öylece çıktı kelimeler. "Nasıl yani, hatırlamıyor musun bizi?"
Nisa değişmemişti. Kaç yıl geçmişti okul biteli ama o aynıydı, aynı saflıktaydı. "Çıkaramadım." Gözlerimi kısıp her birinin üzerine kısaca gezdirdim. Sonraysa "Cık." diye bir ses çıktı ağzımdan. "Öyle mi? Ben seni hatırlıyorum ama... Liseden. İngiliz koleji tanıdık geldi mi?"
"Gelmedi. Siz, sanırım başka biriyle karıştırdınız beni."
Başka bir şey söylemelerine izin vermeden arkamı döndüm ve kasaya ilerledim. Bacaklarım... Sanırsam beni yarı yolda bırakıp titremeye başlayacaklar. Lütfen biraz daha dayanın, hızlıca eve gideceğim, lütfen.
Eve giden yol, sadece bir sokak. Ne uzun gelmişti. İlk etapta bacaklarım, kafeden çıktığım an kontrolü bırakmış, dizimden aşağısı titremeye başlamıştı. Çok şok etkisi yaratmamıştı aslında, tahmin edebiliyordum artık bedenimin vereceği her bir tepkiyi.
Evin dış kapısını açarken garajdaki arabayı fark ettim. Elim istemsiz kolumdaki saate kayarken sıkıntıyla nefes verdim. Ne işi vardı bu saatte evde?
Kalbim içeride, evden çıkmadan dakikalar önce sanki saatlerce merdiven çıkmışım gibi gürültüyle çarpardı. İyi de şu an dışarıdan eve geldim, neden pervazın eşiğini geçip bahçeye ilk adımımı atacakmışım gibi atıyor?
Babamın evde olması, evden dışarı çıkacağım an hissettiğim huzursuzlukla eş değerdi. O hep eve geç gelir. Çoğu zaman gecenin kör vakti. O hâlde şimdi neden evde? Kapıyı kapatıp koridordan geçerken salondan taşan sesleri duyabiliyordum. Telefonla konuşuyordu. Peki ben nasıl onu görmezden gelip odama geçecektim? Koridorun ortasında sıkışıp kalmıştım. Kaç gün olmuştu yüzünü görmeyeli? Hatırlasana...
"Akşam siteden çimleri biçmesi ve bahçeyi temizlemesi için görevli gelecek, karşılarsın." Mutfakta kahvaltı hazırlıyorken merdivenin ucundan konuşmuştu, elinde tuttuğu büyük boy valizle. Yazın başında, haziran ayında geçmişti bu konuşma. Sonrasında günlerce gelmemişti eve.
O zaman cevap vermemiştim, şimdi de vermezdim. Ona sorduğumda cevap vermediklerine saysın. Her türlü girecektim salona çünkü odama çıkan merdiven salonun sonundaydı. “Akşam bekliyorum, evime biliyorsun, ofis olmaz." Koridorda salona doğru birkaç adım atarken gerçekleşmişti her şey. Önce elimdeki spor çantası, hemen sonraysa cebimdeki telefon düşmüş, yankı yapmıştı boş koridorda. "Kim var orada? Mila?" Yüzünü görmemek için planlar yaparken şimdi konuşmak zorundaydım. Sen de yok say.
"Benim."
Ben insanlara karşı hep soğuktum ama babama kapı duvar.
"Kapı sesini duymadım." Koridorun sonundaki bedenini görmezden gelip öylece geçtim yanından. "Bir dakika bekler misin?"
"Evet?"
"Akşam bir müvekkilim gelecek buraya." Sözünün devamı vardı ama beklemeden konuştum. "Neden?" Koskoca ofisine ne olmuştu?!
“Bir nedeni yok, sadece haber vermek istedim. Odandan çıkmanı istemiyorum. Beni duyuyor musun, Mila?" Odamın kapısını örterek vermiştim cevabımı. Kapının arkasına yaslanırken elim kalbimin üzerinde bekledim, dakikalarca. Duştan çıktıktan yarım saat sonra, vücudumun kurumasını engellemek için sürdüğüm nemlendiriciyle yatağımın üzerinde otururken duymuştum çarpan kapının sesini.
"Hoş geldiniz."
"Nasıl geçelim, hayatım?" Babamın eve, müvekkilden daha çok arkadaş olduğu, aralarında bir samimiyetin geçtiği insanları kabul ederdi.
Konuşan kadının bozuk aksanını fark ederken biraz daha yaklaştım kapıya.
"Dümdüz ilerle, koridorun sonunda salonu göreceksin." Biliyor muydu o kadın beni, babamın bir kızı olduğunu? Yoksa yok muydum onun için, arkadaşlarına bile bahsetmiyor muydu benden? "Rutinlere uy." diye fısıldadı iç sesim. Haklıydı. Saat 17.20 geçiyorken masaya geçip sabahtan bu yana çalışmadığım derslerime başlamalıydım.
Gelecek hedefler, girilecek sınavlar ve hayatın içerisinde kaybolan benlikler. Genç olmanın birçok zor yanı vardı ama meslek seçerken yaşadığım karmaşa, yol gösterecek birinin olmaması, yanlışı hep kendimde sanma... Geçen yıl hayatım sadece bu karışıklıkla geçmişti. Babamın ilgisine en çok ihtiyacım olduğu zamandı belki de, sevgisini geçeli çok oluyordu.
İnsan acı çekerken tanıyordu kendini, o acılarla başa çıkarken inşa ediyordu benliğini. Mesela yere düşüyor, acıyla ağlarken görüyordu dizinden akan kanı ve tanıyordu o acıyı. Öğretiyordu daha dikkatli yürümeyi. Yoksa yine düşer, yine kanardı dizi ve tekrar acı çekerdi.
Ben de düşmüş ve kanayan dizimi kendi ellerimle pansuman etmiştim. En zoru da yara aldığında telaşlanacak, onu sarmak isteyecek birisine sahip olamamaktı. Yaradan daha çok acıtırdı insanın canını, paramparça ederdi kalbini.
Telefonumun üzerine iki kez tıkladım. 22.30 geçiyordu. Masadan kalkmadan, kısa molalarla beş saat boyunca çalışmıştım. Uyku sersemi esnerken sandalyeyi çekip ayağa kalktım. Sadece yatağımı geçip yorganın altına girip uyumak istiyordum ama boğazım kurumuş, öyle çok susamıştım ki bir yudum su içmeden dalabileceğimi sanmıyordum.
Kapıyı açıp odamın hemen karşısındaki merdivenlere ilerlerken evin içindeki sessizlik misafirlerin gittiğini düşündürtmüştü bana. Son basamaklardayken evdeki sessizlik bozuldu. Ağlıyordu, biri ağlıyordu. Babam ağlıyordu? Uyku zihnimden silinip giderken diken diken olan tüylerimi, sıklaşan kalp atışlarımı hissediyordum.
Geri odama çıksam? Artık çok geç. Anlık panikle merdiven basamaklarını bitirip salona düşmüştüm.
"Mila, ne işin var burada?"
"Ben su içmek için..." Kucağındaki resim annemin resmiydi. Babamın yaşları yine annemin üzerine akıyordu. "Yalan söyleme. Kim bilir kaç saattir orada dinliyorsun beni, bizi." Ve yine paramparça ediyordu kalbimi.
"Hah." diye bir ses çıktı, gülmek gibi ama sinir duygusunun peydahladığı bir şaşkınlıkla. "Sen ne sanıyorsun kendini? Çok mu meraklıyım senin hayatına, müvekkillerle olan konuşmalarına? Bizim seninle aramızda kan bağı hariç hiçbir bağ kalmadı. Emin ol, yok edebilsem onu da gider ederim. O yüzden sakın bir daha aşma o sınırı. Bir yabancıya davrandığın sınırda sabit tut. Sesini yoksa hadsiz bir yabancıya nasıl davranıyorsam sana da o şekilde davranmak zorunda kalırım."
"Siktir git önümden, senin yüzünü görmek istemiyorum."
Masaya çarptı gözüm. Oturduğu koltuğun hemen karşısındaki, boş içki şişeleriyle dolu masaya. Yeniden başlamıştı anlaşılan; içip içip sarhoş olmaya, sinirlenmeye... Bir şeyler yolunda gitmiyor demekti bu. Yoksa durduk yere bu kadar kaybetmezdi kendini.
Önünden geçip mutfağa girdim. Tezgâha yaslanırken burnumdan derin nefesler alıp sakinleşmeye çalışıyordum. Her benimle konuştuğunda ümitle aldığım nefesten nefret ediyordum. Onca hayal kırıklığı yaşamıştım onun tarafından ama... Bir sevgi sözcüğü söylese affedecek kendimden, bir kötü lafa paramparça olan kalbimden de nefret ediyordum.
Sonra yarım saat geçti ve her şey eski düzeninde akmaya devam etti. Suyumu içip bir bardak da yanıma alıp mutfaktan çıktım. Merdivenlere ilerlerken sızıp kalmış bedenini gördüm koltuğun üzerinde. Arkamı dönüp odama çıkmalı, yorganımın altına girip uyumalıydım.
Ama yapamadım. Vicdan mıydı arkanı dönüp gitmene izin vermeyen? Belki de beni yetiştiren merhametli annemin bir eseri. Koltuğun arkasındaki pikeyi alıp üzerine serdim.
Ertesi gün her şey aynı rutinde işledi. Sabah altıda uyanıp yeni bir kitaba başladım. Yıllardır kitaplığımda duran, bir türlü elimin gitmediği o kitaba: Babaya Mektuplar – Franz Kafka. Bir oturuşta bitirilecek türden inceydi ama konusu tüm inceliği silip korkunç bir ağırlık ekliyordu kitaba. Ya da ben yaram olduğu için üzerime alınıyordum. Sahaftan almıştım, çoğu kitabım gibi. Sayfalarını çevirmeye başladım. Okumaya başlamadan önce teker teker dolaştım sayfalarda, geçmişte yaşadığı anıları düşündüm. Kim bilir, eski sahibi ne yapıyordu şu an? Pişman olmuş muydu bu kitabı sattığı için?
Sonra gözüm bir sayfaya takıldı, altı çizilmiş cümlelere. "Devasa adamın, babamın, en üst merciin neredeyse nedensiz gelivereceği, beni gece vakti yatağımdan alıp önündeki koridora bırakabileceği ve onun gözünde böylesi bir hiç olduğum yönündeki kahretici düşünceyle yıllar sonra bile acı çektim."
Tam silinememişti altı çizilen sözcükler. Yaşanmışlıkları açık ediyor, en dipteki sırlara gölge düşürüyordu. Hemen altındaki paragrafa kaydı gözlerim, yine çizilmiş satırlara.
"Benim ihtiyacım biraz yüreklendirilme, biraz güler yüz, biraz da yolumun açılmasıydı; ama sen bunun yerine yolumu kapattın, tabii bunu kendime başka bir yol seçmem için iyi niyetle yaptın."
O paragrafı okuduktan sonra kitabı usulca kapatıp kanepenin üzerine bıraktım. Şu an değildi, okumak için uygun bir zaman değildi.
Ne zaman babamın kötülüğü ile barışıp bana iyi olmayacağını kabul edersem işte o zaman bu kitabı okuyabilirdim. Diğer türlüsü beni sadece dibe çeker, "Neden?" sorusuna cevap veremeyeceğim düşüncelere sürüklerdi.
Keyfimin biraz olsun yerine gelmesi için sevdiğim o şarkıyı açtım. Tam olarak ne zaman çıktığını bilmesem de yıllardır dinlediğim ve bana çok şeyler anlatan o müziği, Kalp Hanımı.
Merdivenlerden inerken gördüğüm boş koltuk içimi rahatlatmıştı. Onu sızmış görmek fikri korkunçtu, çocuk Mila'nın kabusu.
Gün aynı rutinlerle geçti. Kahvaltı hazırlamak, kahve içmek, ders çalışmak, yürüyüş bandında yürümek... Her şey aynı sıkıcılıkta, aynı sıradanlıkta ve aynı yalnızlıkla gelip geçmişti. Saat dokuzdu sanırım. Açılan kapı sesine çok hazırlıksız, mutfakta kendime kahve hazırlarken yakalanmıştım. Hadi ama, bu adımın geç saatlerine ne olmuştu? “Odana çık, yine müvekkil gelecek." Mutfakta kahve içerken televizyondan dizi izleme hevesimi kursağımda bırakmıştı.
"Ofisin dururken neden buraya geliyorlar?"
"Benim evim değil mi? Canım nerede isterse müvekkilimle orada görüşürüm."
“Buraya sadece kendi paranla değil, annemin kattığı birikimle de aldın. O yüzden sakın bana burası benim evim ayakları yapma."
"Tapuda benim ama." Dün annemin fotoğrafına bakıp ağlayan adam şimdi karşıma geçip neler diyordu.
"Merhaba, müsait misiniz? Biz geldik." Yine aynı bozuk Türkçe aksanıyla konuşan kadın dış kapıdan seslenmişti. Artık beni saklayamazdı. Sesimi ve büyük ihtimalle konuştuklarımızın her birini duymuşlardı.
"Odana çık." Sessiz fısıltısından hemen sonra arkasını dönüp coşkuyla karşılamıştı misafirlerini.
İlk, bozuk Türkçe aksanı ile konuşan kadın gözüme çarptı. Hemen arkasındaysa tanıdık yüz.
Esin Marc Laver.
Bölüm etkileşimi
