8. bölüm / 14
Siyah KanGörevlerin Rolleri
Bölümler 14Şu an: Görevlerin Rolleri
- 1 Yeni Başlangıçların Sonucu1.160 kelime
- 2 Geçmişin Dokunulmazlığı1.074 kelime
- 3 Maskeler Ve Değişimler2.002 kelime
- 4 Amaçlar Ve Uğraşlar1.453 kelime
- 5 Zamanın Araflığı5.184 kelime
- 6 Perdenin Arkasındakiler2.183 kelime
- 7 Kaçtığımız Ve Seçtiğimiz Yollar3.357 kelime
- 8 Görevlerin Rolleri4.451 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Sırların Sonuçları1.878 kelime
- 10 Gizemlerin Sisi6.831 kelime
- 11 Çatlaklar3.411 kelime
- 12 Zincirlerin Kırılışı2.994 kelime
- 13 Maskelerin Düşüşü3.300 kelime
- 14 14. Bölümden Alıntı...49 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Görevin rolleri alev misali delici, su gibi huzurda olabilir."
Nyssia Aubépine
Motora geldiğimde ise üzerindeki çantayı aldıktan sonra içindekileri kontrol ettim. İçerisinde profesyonelce öldürmemde gereken silahlar, delileri yok etmek için asit, geri kimliğimi gizleme amacıyla yeni kıyafetler vardı. Onlara bakarken memnuniyetle gülümseyip atladım.
Giderken o sırada planımı yeniden gözden geçiriyordum. Ignaty ondan habersiz böyle bir şeye kalkıştığımdan büyük bir tartışma çıkaracağı kesindi ama onunla başa çıkabilecek mentaliteye sahiptim.
İnsanların bağırmasına, her konuda beni suçlamasına ve varlığımın her şeyi bozduğuna dair lanetler yağdırmasına alışkındım. Ignaty’in sözleri yaşadıklarımın yanında etkisiz elemandı.
Eğer beni öğrenirlerse onu da öğrenirlerdi. Bu bir takım çalışmasıydı, birimizin ayağı kayarsa ikimizde düşerdik.
Büyük ihtimalle artık her teklifimin kabul ederken iki kere düşünecekti fakat uçakta suyuna uyku hapı koyduğumu fark ederse o zaman bana olan güveni yerle bir olacaktı.
Anlamasını beklemiyordum, acıya alışkındım ondan gelenler bana koymazdı, değil mi?
Bana karşı olacak bakışları gözlerimin önüne geldikçe yüreğimdeki yanan sızı daha fazla büyüyor, ağlama isteği gittikçe artıyordu ama bizler hissetmeyiz, hissetmemeliydim, sadece bitiririz, bitirmeliydim, bizler sahnedeki oyuncular gibi kuklaydık.
Gereken adrese geldiğimde motorumdan indim, evin arkasına doğru yürümeye başladım. İlk önce William'ı öldürüp ardından James'i halledecektim.
Onları bitirmezsem Noirler beni öğrenirse plan suya düşerdi. Bizim sonumuz yetiştirmeden olmasa da onların elinden olurdu.
Noirler her ne kadar cana yakın gözükseler de onlara bir şey yapmaya kalkanların sonu ölümden bile dehşet oluyordu. Onlar adeta kinin vücut bulmuş haliydi. Zamanında ihanetten dolayı öldürdükleri insanları öğrendiğimde benim bile kanım donmuştu. Evet, benim bile.
Evin arkasına geldiğimde dikkatlice tırmanmaya başladım. İki katlıydı ve krokisini daha önceden çıkardığım için yatak odasının üst katta olduğunu biliyordum. Genellikle bu saate görev yorgunluğundan dolayı uyuyor oluyordu.
Bazen Instagram’a bakmak bile boş geldiğinden dolayı yapbozları çözmeye bayılıyordum. Bu olay adeta hastalık gibi saplantıya dönüşmüştü ama güzel bir takıntıydı.
Yatak odasına tırmandığımda cam kapalıydı fakat yanımda getirdiklerimi kullanarak onu birazdan halledecektim. Sağ elimle cebimden gerekli alanı açacak aletimi çıkardığımda yerleştirdim ardından 5 saniye içerisinde geri çekildim.
Her ne kadar çıkan ses insanın duyabileceği desibelden az olsa bile parçaların yüzüme gelmesini istemiyordum. Gereken yer açıldıktan sonra yukarı geri tırmanıp içeri girdim.
İçeri girmemle biraz uyanır gibi oldu, hızlıca komindin yanına çöküp uykuya geri dalmasını bekledim.
Daldığına emin oldum ardından geri kalkarak sessizce yanına yaklaştım, yazık olacaktı ama umurumda değildi.
Boğazını sıkmaya başladığımda çırpınarak beni geri püskürtmeye çalışıyordu fakat ben onun başını yatakta yere doğru getirip cebimden bıçağı alıp boğazını kestiğimde kafamı sola çevirdim, kellesini bırakıp geri çekildim.
Bedenini yataktan zamanında uzaklaştırdığımda yatağa kan bulaşmadığı için şanslıydım. Üzerime kan sıçrayıp sıçramadığını anlamak için odadaki aynaya doğru yürüdüm.
Baktığımda hiçbir yerime pisliği gelmemişti. Bu iyiydi çünkü yayılması şu an son istediğim şey bile olamazdı.
İçim rahatlarken ölüsünün yanına geri gittiğimde William'ın ilk güzelce boynunu ardında yeri temizledikten sonra alt bedenini yere doğru indirdim.
Üzerine asit dökerek zevkle erimesini seyrettim. Bedeni erirken sadece o zarar görmüştü çünkü asidin seviyesi ancak insan derisini soymasına yetecek kadardı.
İkisinin evindeki kamera sistemlerini, ses kaydedicilerini çoktan devre dışı bıraktığım ve üstümde temiz olduğundan beni bulmaları imkânsızdı.
Oradan hızlıca çıkıp James'in evine doğru William da ki gibi kamera olmayan yollardan gitmeye başladım. James ise daha kolaydı çünkü bir ormanda tek katlı bir evi vardı. Tek sıkıntısı tuzaklarla dolu olabileceği ihtimaliydi. O eski bir askerdi, piç her şeyi düşünebilirdi.
Motorla girişe kadar sürdüğümde dikkatlice gizleyerek orada bıraktım. Evine doğru yürümeye başladığımda birden duyduğum sesle durdum, çok derinden geliyordu ve bu bir tuzağa aitti.
Bunu anlamamla kafamı kaldırdığımda bir ağaçtan diğerine doğru sarkan transparan bir ipti. Onun gittiği yönü gözlerimle takip ettiğimde bağlı olan gizlenmiş bir kafesi gördüm.
Saklaması fena değildi ama acemice olduğu belliydi ya da bu bir şaşırtmacaydı. Evinin önüne geldiğimde ise ilk önce etrafı kolaçan ettim ardından sessizce arka tarafına geçtim.
Kimse olmadığına emin olduktan sonra salonun camını kırdım, hızlıca içeri doğru atlamamla yerinden ayaklanan James silahını kavrayacaktı ki ben ondan önce davranarak kendiminkinin emniyetini kapatıp omuzuna sıktığımda acıyla yere düştü.
Yanına gidip vurduğum tarafla sağlam olanı arkadan kavradım, ellerini ustaca bağladım ardından ise dikkatlice ayaklarını da hallettim.
Karşısına geçerek gözlerine ilk alayla baktıktan sonra silahımı çıkararak yaralı omuzuna bastırıp, "sanırım birileri bugün ölecek." Derken o acıdan inledi ama bok ağızı kahkaha atarken alayla bana, "cehennemde görüşeceğiz sür…" lafını tamamlamasına izin vermeden bu seferde bacağına sıktım.
Tekrardan acıyla bağırdığında önünde eğilerek ona, "James... William'ı dinlemeliydin ama bir aptal gibi davrandın. Noirler bizim hakkımızda ne düşünüyor?" boğazına silahı dayayarak sordum.
Bana öfkeyle bakarken alayla, "Cehenneme kadar yolun var, bir bok alamazsın" sözlerinden sonra onaylamayan şekilde kafamı salladım, tekrar ayağa kalktığımda bu sefer diğer bacağına ateş ettim.
Gözlerinin içine bakarken acımasızca, "her halükarda öleceksin. Hızlıda olabilir bu senin elinde." Bana hala alayla bakmasına rağmen ecel terleri döktüğünü gördüğümde acımasızca sırıttım.
“Demek konuşkan değiliz. Merak etme biz sevdiririz.” Bu sefer ayaklarına doğru sıktığımda acıyla bağırırken, "Şüphelenmiyorlar! Sizi başından beri takip ettirmişlerdi! Ama o gece Willy Edel testi geçtiği için şüpheliler listesinden çıkmıştı! Hatta otelinize yapılan suikast girişimini onlar göndermiş olmasına rağmen durdular. Keşke vazgeçmeselerdi..."
Test mi? Ne testi? Ona sinirle, “ne sikim saçmalıyorsun!” sorduğumda alayla bana, “peşinizdeki araçların normal araçlar olduğunu mu düşünüyordunuz? Ya da oda servisine gelen hizmetlilerin? Gerçekten aptalsınız.” Lafına devam etmesine izin vermeden sinirle silahı kafasına dayayarak sıktım.
Kafama dank eden her şeyle durdum. Bizi karşıladıkları zamandan beri tüm görüntüler gözümün önüne geldi, hizmetlilerin içten ve sıcak davranışları, Antoinette Noir’ın içten görünen davranışları… Hep bir açık yakalamaya çalışmışlardı ama biz rollerimizdeki ustalığımız onların maskelerini bile geçmişti…
Düşüncelerden şu an sıyrılıp ayağa kalkarak ilk işim gidip aynadan kendime bakmak oldu fakat bu sefer üzerime kan sıçramıştı ama artık onun da önemi kalmamıştı.
İlk önce yine detaylıca etrafı temizledim ve kullandığım eşyaları bedenin üstüne atarak dikkatlice asit döktüm ve üstümdekileri çıkartıp onlarında üstüne dökerek motora doğru gitmeye başladım.
Onların başlatıp bitirdiği, ruhumuzun bile duymadığı suikastı durdurmuştuk tanrım…
Şu an hiçbirinin önemi yoktu, ama hatırladığım detaylarla durdum, havalimanındaki baş dönmemi ve fazla yorgunluğumu hatırladım, Ignaty’in de çaktırmamaya çalışarak kendini meşgul edecek bir şeyler yapmaya çalışması, benimse kendimce uğraşlarım ve birbirimize fark ettirmemek için uğraşlarımız… Bize ilaç vermişlerdi!
Onlara karşı serum almamıza rağmen etki edebilecek türdendi ve bunu bizi aradıklarında şüphelenmemeleri için acil bir şekilde Ignaty’e söylemem lazım ama asıl soru nasıl vermişlerdi? Büyük ihtimalle hava yoluyla olmalıydı, siktir, siktir!
Motora geldiğimde ise çantamdan yedek kıyafetlerimi alıp acele bir şekilde giyinmeye başladım sonra da geri teslim aldığım adrese doğru sürmeye başladım.
Açık vermemiştik üstüne şüpheliler listesinden ruhumuz bile duymadan çıkmıştık. Onlar salaktı ya da biz fazlasıyla iyi oynamıştık ama bu durumda ikincisi oluyordu.
Aldığım yere geri bıraktığımda tekrardan eve doğru tekrar hızlıca yürümeye başladım, kapıya gelip sessizce açtığımda yavaşça içeri geçip kapattığım anda ışık açılmıştı.
Anlık açılmasından dolayı gözlerimi açamadım, arkamı dönecektim ki boğazıma dolanan kolla nefesim kesildi ve Ignaty’in hırıltılı nefesleri arasında "kimsin sen!" dediğini duydum.
Boğazıyla boynumu çok sıktığı için ağızımı açmaktan daha önemlisi nefes bile alamıyordum. Fakat hayatta kalma içgüdüleri ile zorlukla da olsa ağızımı açarak, "Ignaty, benim..." ellerini yüzümde hissedip maskenin çıkıp yere düşme sesini duydum anda hızla boğazımdaki el hızla çözüldü.
Birkaç adım gerilediğini duyduğumda ona doğru dönmemle gözlerindeki pişmanlık, kızgınlık ve ihanet duygularını bir arada görmenin bana verdiği acıyla, "Nyssia..." dediğinde sanki içimdeki kırılanların üzerine basılmış gibi hissetim.
Ama bakışlarındaki öfke ağır basarak, "Açıkla, yoksa gerçekten iyi şeyler olmayacak Nyssia." Sesindeki kızgınlığının ağırlığından yapabildiğim tek eylem yutkunmak oldu.
Onu asla incitmek istemezdim ama bu dünya lanetliydi, bizler iyi kalamazdık. Yaptıklarımdan pişman değildim fakat ona verdiğim duygular ok gibi göğsümün ortasına saplanıyordu.
Bana iki adım atarak aramızdaki mesafeyi korumuştu, gözlerini ilk başta yumdu, açtı, irislerindeki öfkenin yoğunluğundan ona daha fazla bakamayacağım için bakışlarımı başka tarafa çevirmiştim ki, “bana bak!” onu ilk defa bağırması bu kadar incitmemeliydi, duyguları sikiyim.
Bana derinden incinmiş bir sesle, "neden… Neden bana yalan söyledin?" ona açıklama için ağızımı açmıştım ama duyguların yükünden dolayı geri kapanmıştı. İkinci defa birisinin karşısında gözyaşlarım aktı, ilkimin karşısında.
Bana yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapattı, çenemi tutarak onun gözleriyle yüzleşmemi sağladı, “neden dedim Nyssia.” Sesi o kadar öfkeyle doluydu ki gözlerine bakamadığım için başka tarafa baktım, yine.
Ama bakışları yeniden görüş alanıma girdiğinde konuşmaya başladı, “sorumu değiştiriyorum Nyssia, neredeydin?” sesim zor da olsa duyulacak şekilde, “işlerimi hallediyordum…”
Kelimeleri söylemek bile yük gibi gelirken o başımı biraz daha yukarı kaldırarak, “Ne tür işler?” sorusunu yenilerken ona tüm gerçekliğiyle her şeyi anlatmaya başladım, "James ve William'ı öldürdüm."
Gözlerinin içindeki duyguları gördükçe yaşlarım hızlanıyordu ve o da bunu fark etmiş olacaktı ki, “siktir…” gözyaşlarımı silerken hayatımda beni en şaşırtan şeyi yaparak kafamı göğsüne bastırıp bana sarıldı.
İhtimalsizlikler arasında olan seçenek oldu, beni yargılamadı, dışlamadı, gard almadı, hayatımda ilk defa birisi beni anlamıştı.
Çenesini kafamın üzerinde hissederken, “Amacını biliyorum Nyssia, sana daha öncede söylediğim gibi, biz normallerden değiliz. Yürüdüğümüz yollar engebeli ve bulmacayla dolu.
Bunu çözebilenler derinlikleri, anlamları görebilenlerdir. Ama arkamdan iş çevirmen doğru değildi, biz bir takımız, yapılacak bir şey varsa birlikte yaparız, ya başına bir şey gelseydi?”
Sözlerine inanamayarak kafamı kaldırdım, gözlerine bakarken yaşlarım hızlandı, ona, “sen… Beni anladın… Kimse anlamazken sen gördün...”
Onunda dudaklarında buruk bir gülümseme olurken bana daha fazla yakınlaştı, “derinlikler Nyssia, herkeste bulunmaz, sendeki derinlikler çoğu insanın yapmaya cesaret edemeyeceği eylemleri yapma gücü taşıyor.
Sen onları bizim güvenliğimiz için ortadan kaldırdın ve bunu herkes tek yapamaz, sonuçlarıyla yüzleşemez.”
Buraya gelmeden önce bana karşı alacağı gardları, tavırları hatta ilişkimize koyacağı mesafeleri düşündüm fakat her şeye rağmen ikimizin yaşamı için yapmam gerektiğini biliyordum.
Bir saç tutamımı kulağımın arkasına doğru iterek, “belki herkes seni göremez, duyamaz, hissedemez, ruhuna dokunamaz ama ben görürüm, duyardım, dokunurum.”
Beni hafifçe görebilmesi için geriye çektiğinde eli saygılı şekilde kalbimin üzerine koyarak, “burası attığı sürece her şekilde orada olurum ama buranın atması lazım, durursa birliğinde her şey durur.”
Sözleri kalbime, ruhuma merhem gibi geliyordu lakin korku da getiriyordu. İnsanlara güvenemiyordum bunu anlamıştı ama bu sözlerinden sonra ona her şekilde koşulsuz güven beklerse…
“güven zamanla kazanılır.” Söylediği sözlere dona kalarak gözlerinin içine bakakaldım, bu adam gerçekten ruhumu okuyordu.
Aklıma evdeyken James’ten duyduğum sözler gelince hızla Ignaty’e hepsini aktarmaya başladım, "Noir piçler bize otelden buraya geliş gecemizde suikast düzenlemiş ve biz ruhumuz bile duymadan testi geçmişiz, ruh hastaları…” devam etmeme izin vermeden beni tekrar göğsüne yaslayarak, “tamam, sakin… Bunları konuşacağız ama şu an değil.”
Bir anda beni kucaklayarak kanepeye doğru götürüp bıraktıktan sonra lavaboya doğru gitti, birkaç dakika sonra ilk yardım çantası ile döndü, yanıma oturup nazikçe çenemi yukarı kaldırarak boynumu gördüğünde pişmanlık ve sinir karışımı ile nefesini verdiğini duydum.
“bizden şüphemle ihtimalleri yok, James’in dediğinde göre testi geçtiğimiz için bizden kuşkulanmıyorlar.” Söylerken o boynuma krem sürmeye başladığında hafif soğukluğu karşısında yüzümü buruşturdum.
“ikisi de güvenlik şefiydi, kameraların kesilmesine şüpheliler listesine giriyorlardı ama Noirler bir şey çaktırmamıştı, yanımda Fransızca konuşmak gibi aptallık yapana kadar. Suçu yıkmak kolay olacak, ben halledeceğim.” Dediğinde biraz bile olsa rahatlamış şekilde nefesimi verdim.
Kremi sürmeyi bitirdikten sonra kapağını kapatarak ilk yardım çantasının içine koydu ardından bende çenemi indirdiğimde o, “iki gün burada evin tadını çıkartıyoruz. Sonra zaten tekrardan oraya döneceğiz, ikimizin gevşemeye ihtiyacı var.” Sözünün bitmesi ile ayağa kalktı, ilk yardım çantasını da alarak tekrardan lavaboya doğru ilerledi.
Ben odaya doğru gittiğimde o beni rahatsız etmemek için salondaki koltukta yattı. Yatak odasına getirdiğim makyaj çantasının içinden uyku hapımı çıkarıp içtikten sonra uykuya daldım.
Sabah olduğunda başım hafifçe ağrıyarak kalkıp sızlandım ama sonrasında duyduğum nefis kokular ile kahvaltının hazır olduğunu anladığımda karnımdan gelen açlık zilleriyle hızla kalktım.
Yüzümde beliren gülümseme ile mutfağa doğru geldiğimde o omleti yapıyordu ve masa da harika görünüyordu. Tanrım adam gerçekten bu işte iyiydi özellikle sunum konusunda çünkü en sevmediğim yemeği bile onun sunumuyla önüme koysalar şu an yiyebilirdim. Gerçi şu an açlıktan her şeyi yiyebilirdim ama neyse.
Masadan bir zeytin alacaktım ki elime kupa bardağında ağızına kadar dolu olan çayı tutuşturmasıyla “günaydın uykucu.” Sözlerine gülümseyerek çaydan içmeye başladım ve o da omletleri tabaklara koyarken, “ne zamandan beri uyku hapı kullanıyorsun?”
Sorusu ile içtiğimi neredeyse püskürtecektim ama o cebinden bilekliğimi çıkararak bana uzattığında, “dün gece kapıda düşmüş, uyanık olduğunu düşünerek odaya girdiğimde uyuduğunu anlamamla kapıdan çıkarken hapları gördüm.”
Bana yaptığı açıklamada özel eşyalarımı karıştırmadığını belirtmek içindi. Bir yudum daha alırken, “kendimi bildim bileli, haplarız uyku imkânsız oluyor.” beni anlamış şekilde kafasını salladı, kendisine de bir çay doldururken, “hapları bırakmanın bir yolunu bulmamız lazım, ilaca bağımlı yaşayamazsın.”
Buruk bir şekilde dudağımın kenarı kıvrıldığında ona, “denemedim mi zannediyorsun? Birçok yöntem denedim ama nafile.” Söylediğimde yanıma yaklaşarak, “her şeyin çözümü vardır, sadece daha derine inmemiz lazım.” Lafını bitirirken benim için sandalyemi çektiğinde oturdum, yemeğe başladık.
Yerken ne kadar acıkmış olduğumu fark ettiğimde benim tabağıma bıraktığı peynirlerle bakışlarımı kaldırıp ona baktım ama o gülümseyerek, “birileri açlıktan ölüyor.” Şakayla dediğinde gülmemi durduramadım.
Kahvaltımız bittiğinde sofrayı kaldırmak için kalktığımda o, “Tekne kiraladım, ikimize de bir tur iyi gelir.” şokla ona baka kaldım, tekne turu mu?
Cevabımı beklemeden yanıma gelerek, “rahatlamaya ihtiyacımız var, özellikle senin. Rahat rahat hazırlan ve en konforlu hissettiğin kıyafetlerini giy.” sofradan aldığı tabakları tezgâha bırakırken, “güneş kremini de unutma, hava çok sıcak.” Sözlerine karşı gülümsememi tutmayarak ona baktım, bu adamın her şekilde beni düşünmesi beni bitirmeye başlamıştı. Ona itiraz etmeyerek hazırlanmak için odama gittim.
Üstüme beyaz pamuktan yapılmış bir elbise giydikten sonra onlara uyumlu beyaz sandaletlerle kombinimin en sade halinde tutarak saçlarımı da açık kalmasına karar verdim.
Bakım çantamı açtım ardından içinden güneş kremi, kıyafet bavulunu da açarak şapka ve kendime mayo, ikimiz için havlu alarak deniz çantasına hepsini yerleştirdim.
Hızlı hazırlandığım için odadan çıktığımda Ignaty’in tüm işleri bitirdiğini görünce biraz şaşırmıştım, nasıl bu kadar hızlı olabilmişti?
O da odasına girip üzerini değiştirirken ikimize atıştırmalık hazırlamak için mutfağa doğru yöneldim.
Sandviçleri hazırlamaya başlamadan önce kendime dolaptan buz gibi su çıkartarak içtikten ve malzemeleri de çıkartarak sıcakta yiyebileceğimiz şekilde hazırlamaya başladım.
Bittiğinde ise Ignaty de odadan çıkmıştı. Üzerinde sade krem rengi bir gömlekle uyumlu altında mayosuyla bana doğru yürüdüğünde ona, “ikimiz için atıştırmalık bir şeyler hazırladım.” Elimdekileri kaldırırken demiştim.
Gülümseyerek yanıma geldiğinde bir anda sarılarak, “teşekkür ederim…” hareketi karşısında dona kaldığımdaysa o gülerek geri çekildi ardından sandviçleri alarak koltuğa koyduğum çantayı da omuzuna doğru asıp çıkışa doğru yürüdü.
Bende dikkatimi geri toplayarak dolaptan iki tane soğuk su aldım ve Ignaty’in peşinden aceleci adımlarla takip ettim.
O sürücü koltuğunda olacak şekilde ikimizde arabaya bindiğimizde Ignaty navigasyonu açarak gideceğimiz yolu ayarlayıp sürmeye başladı.
Yolda giderken başım ağrıdığı için genellikle dışarıyı seyrettim. Anlamış olacak ki konuşmadık fakat o, kırmızı ışıkta durduğumuzda arka koltuğa uzanarak ne ara aldığını bile bilmediğim çantasından bir su ve ağırı kesici alarak bana verdiğinde ona teşekkürle baktım ardından bol suyla içtim.
“İlaçlara karşı olsam da eziyet çekmene izin veremem ama uyku problemine kalıcı bir çözüm bulmalıyız.” ciddiyetle söylerken kelimelerine karşı vereceğim cevap olmadığı için sadece susarak onu onayladım.
Yaklaşık yarım saat sonra sahile geldiğimizde arabayı park ederek eşyalarımızı almak için indik ve Ignaty her şeyi aldığına emin olduktan sonra elimi tutarak teknelerin olduğu tarafa doğru beni yönlendirdi.
Kiraladığı kişiyle birkaç dakika konuşmanın ardından nihayetinde anahtarı bize vermişti. Adam biraz gıcık bir tipti fakat o da haklıydı sonuçta teknesi çok güzeldi ve başına bir şey gelmesini istemiyordu.
İçine geçtiğimizde Ignaty kaptana selam verdi ardından ikimiz de teknenin üst kısmına doğru çıktık.
Yukarıdan etraf o kadar güzel ve canlı gözüküyordu ki gerçekten baktıkça içim açılıyordu. Ignaty’ye gerçekte daha fazla hak vermeye başlıyordum.
Bir tatile ihtiyacı vardı ama içimizin gerçekten rahatlayabileceği bir yer olması lazımdı ve Ignaty tekne olayını düşünerek çok iyi yapmıştı.
Küçüklüğümden beri suyu seviyordum, verdiği hissiyatı beni huzura sürüklüyordu tabii eğitimler dışında lakin onlar bile beni ondan soğutamamıştı.
Arkamdan gelen ayak seslerine döndüğümde Ignaty’in üstünü çıkardığını gördüm. Tahmin ettiğim gibi altında mayo vardı.
Benim hazırladığım çantayı alıp yanıma gelerek bana verdiğinde, “karşıda kabin var, aşağıda giyinmek istemezsen burayı kullan.” Söyledikten sonra kendininkinin yanına giderek içinden güneş kremi alıp sürmeye başladı.
Aşağıya gitmek istemediğimden dediği kabini kullanmak için oraya doğru yöneldim, kapısını kapatarak hızlıca üstümü değiştirip çıktığımda bende güneş kremi sürmek amacıyla kendiminkini bakım çantamdan almıştım ki Ignaty, “Sırtıma sürebilir misin?”
Uzattığı güneş kremi ile sorduğunda ona onaylarcasına kafamı sallayarak aldım, “arkanı dön.” Derken elime sıktıktan sonra onun tüm sırtına yaydığıma emin olarak sürüp geri bana doğru dönerken, “teşekkür ederim, sıra bende.” Ona anlamayan gözlerle bakarken o da aynı şekilde eline aldığı güneş kremi ile sırtıma nazik hareketlerle yaymaya başladığında ben şokla ona bakıyordum.
Hayatımda hiç kimseye istediğim herhangi bir şey için bile ricada bulunmamışken onun sözlerimin ağızımdan çıkmadan beni anlaması içten içe beni delicesine şaşırtsa da aynı zamanda hayatımda daha önce tatmadığım bir duyguyu da tadıyordum.
Bunu tarif etmek istersem mutlulukla umudun karışımı olduğunu söyleyebilirdim. Ruhların anlaşılması da olabilirdi çünkü o beni gerçekten derinden anlıyordu, nasıl olduğunu bilmesem de yapıyordu işte.
İkimizde kremlendikten sonra kaptanın durmasıyla girebileceğimiz ilk yere geldiğimizi anladık ve atlamak için kenara yaklaştığımız anda teknenin yüksekliğinin tahminimden daha fazla olduğunu algıladığımda başım hafifçe dönmeye başladı.
Hızlıca korkuluklara tutunurken Ignaty de kolumu tutarak, “iyi misin?” sorusuna cevaben ona kafamı salladığım fakat o inanmayarak bileğimi tuttu, beni hafifçe geri çekerek, “buradan atlamak zorunda değiliz, aşağıdan da atlayabiliriz.”
Önerisini sunduğunda ona, “hayır, korkum falan olmamalı.” sözlere itiraz etmek için ağızını açmıştı ki hızla bileğimi elinden çekerek kalbimin delicesine atmasına rağmen tekneden atladım.
Suya düşmemle ilk önce dibe doğru giderken sanki yeryüzünde hiçbir şekilde ağırlığım olmadığını, hatta varlığımın bir tüy kadar hafif olduğunu hissetmiştim.
Denizleri en çok sevmemin bir diğer sebebi ise kaldırma kuvvetiydi. Bunun fizikle alakalı olduğunu bilmeme rağmen suyun kaldırması sanki tüm dertlerimi içinde kalırsam sonsuza kadar götürecekmiş gibi hissettiriyordu. Ama sadece histi işte.
Nefesimin azalmaya başladığını hissettiğim an kendimi yukarıya çıkartırken tüy hissinden kurtulmanın verdiği üzüntüyle yüzeye ulaşmadan ellerimle saçlarımı geriye doğru yatırdım.
Çıkınca nefesin ciğerlerime dolmasıyla rahatlarken birden yanımdan gelen sesi ile o yöne doğru baktığımda Ignaty’in de atladığını görmüştüm.
O da aynı şekilde yukarı çıktıktan sonra ilk gözleri beni aradı, bulduğunda ise hızla yanıma yüzdü ardından bir anda kafamı tutarak boynuma doğru baktığında daha ne olduğunu anlamadan, “tanrıya şükür.” Sesini duyduktan sonra elleriyle nabzıma bakıp geri çekilerek, “Başını vurup kanatabilirdin! Ya da yaşadığın korkudan dengeni sağlayamayıp çıkamayabilirdin!” bana, benim için birisi ilk defa sesini yükseltmişti.
Onun beni bu kadar önemsediğini ifade ederken sadece şaşkınca bakakalmıştım, yine. Ama o bundan etkilenmemiş şekilde daha çok yaklaşarak, “korktuğun şeyleri beraber halledebiliriz, hayatını tehlikeye atmadan.”
Hızla kendime gelerek, “bizim yaptığımız işlerle hayatımızla kumar oynuyoruz Ignaty.” sözlerime alayla gülümserken o, “Hayatın kumar masasında falan değil çünkü ben buradayım.
Halletmek istediklerini tek başına da yapabilirsin çünkü sen güçlüsün Nyssia ama bu hayatını tehlikeye atman gerektiği anlamına gelmiyor. Artık istesen de atamazsın çünkü ben seninleyim.”
Gözlerimin içine bakarak, “hayatını asıl bu şekilde kumar masasına atıyorsun. Kontrol edebildiklerimizde kendini tehlikeye atıyorsun. Dediğim gibi, artık buradayım, kumar masasına falan atmayacaksın, hiçbir şekilde.”
Bunu sadece az önceki atlamam için söylemediğini çok iyi biliyordum. Fakat bu hayatta korkularını yenmek ya da hedeflerine gitmek istiyorsan o yolda yalnız yürümelisin ki yanındaki kişinin desteğine bağlandıktan sonra seni bırakırsa yolun ortasında dizlerinin üzerine düşme.
Benim kimseye ihtiyacım yoktu, ben Nyssia Aubépine, tek başıma hayatta kalmış, üvey babamı daha küçükken gözümü kırpmadan öldürerek bu yola dimdik şekilde yürümeye başlamıştım. Yalnız bir şekilde.
🗝
Hayatta herkesin güzel anıları olurdu, en karanlık zamanlarında bile doğan ışık gibi günleri olurdu.
Bu sözleri yıllar önce yetiştirmenin yasakladığı bir kitapta okuduğumda sadece alayla gülmüştüm.
Fakat yaşadığım 2 gün bu hayatta haksız çıktığım nadir anlar arasına girmişti. Hayatımda ilk defa yaşamış hissediyordum, hayat dolu ve herkesi kucaklamak istercesine, tamam bokunu da çıkarmaya gerek yok.
Ömrümde kimsenin bana bu kadar güzel ve muhteşem anılar bırakabileceğini düşünmemiştim ama Ignaty, insanların ötesinde bir kişiliği ve mentalitesi vardı. Bense gün geçtikte buna daha çok çekiliyordum, Tanrım...
Diğer iki gün gibi Ignaty benden önce kalkarak bana atıştırmalık bir şeyler hazırlayıp bavulları yerleştirmeye başlamıştı.
Fakat bugün diğer günlere göre siyah ve jilet gibi bir takım seçmişti çünkü davet sırasında dominant gözükmek istiyordu, fazlasıyla.
iki gün boyunca gözlemlerimden ona dair en net gördüğüm şey bakışların üzerimde olduğunda kıskançlığı artmasıydı.
Ama onu diğerlerinden ayıran en önemli davranışı ise gözler üzerimdeyken üzerimi örtmesi değil, bakışlarıyla karşıdakilere cevap vermesiydi. Tabii elimi tutuşundaki sahipleniciliği artması ve elinin arada belime gitmesini saymazsak.
Kullandığım uyku hapları yüzünden uyku düzenim arada tepe taklak olabiliyordu. Bu iki günlük süreçte onlardan birisiydi maalesef. Asla erken uyanmamakla birlikte ne zaman uyanmayı denesem başımın dönmesiyle yataktan kalkamıyordum.
Ignaty'in bunu fark etmesiyle beni daha fazla gözlem altına almıştı. Ne zaman yataktan o halde çıkmaya çalışsam bana engel oluyordu, gereken tüm işleri kendisi yapıyordu. Ancak benim iyi olduğuma emin olduktan sonra yataktan çıkmama izin veriyordu.
Şimdi ise çıkmayı başarmış şekilde giymek için v yakalı uzun, bembeyaz, tül kollarla uyumlu dar bir elbise aldıktan sonra onunla uyumlu gümüş topuklu ayakkabılarımı geçirip maskem için gereken makyajı yaptıktan sonra Ignaty'in yanına gittim.
Ignaty Volkov
Hayatımda her şeye rağmen umudun olduğuna inanmamı sağlayan Ville’ye gerçekten her şeyimi borçluyum.
Bu iki gün ise hafızamın en güzel ve özel köşesine kazınmıştı çünkü daha önce hiçbir insan benim için bu kadar özel olmamıştı. Nyssia ile kellelerimiz ipin ucundayken tanışmış olsak bile bu ümidin sembolüydü.
Ville eskiden umuda olan inancını asla kaybetme dediğinde akıl hocam olduğu için dinlerdim ama içten içe buna asla inanmazdım.
Fakat yaşadıklarım, sözlerine karşı büyük bir inanç duygusu başlatmıştı. O haklıydı, hiçbir şekilde inancımı kaybetmemeliydim özellikle de Nyssia hayatıma girdikten sonra.
Kısa da olsa bu iki günde gözlerinden gerçek bir neşenin geçtiğine şahit olmuş ve onu mutlulukla izlemiştim çünkü o değerliydi, benim değerlim.
İkimizde aramızdaki çekimi sözsel olarak açmasak da biliyorduk, konuşmak için insana gözler de yeter olurdu.
Bunların yanında çözmemiz gereken problemleri de vardı. Hayata karşı bakış açısı ve ümidinde olan ölçüde büyük bir değişiklik başlatsam da o lanet olası uyku haplarını bırakmalıydı, bir an önce.
Ona zarar veriyordu fakat onlarsız da uyuyamıyordu. Alıp uyuduğu geceler bile zıkkım oluyordu. Özellikle şu iki günde yataktan normal saatinden erken kalkmaya çalıştığında olan baş dönmesi beni daha çok endişelendiriyordu.
Bu sabahta kalkmaya çalıştığında önceki günler gibi engel olarak onu yatırdıktan sonra kendi giyeceklerimi ve maskemi hazırlayıp bavulların arabaya taşımaya başlamıştım.
Onunkilere daha geçmeden o da kalkıp hazırlanmış şekilde yanıma geldiğinde gözlerim onun üzerinde birkaç saniye takılı kalmıştı, melek gibiydi.
Gülerek yanıma gelirken kalbimin hızlandığını hissetim. Bagajdan ona doğru yürürken o, "zıkkım yere geri döneceğiz..." buruk sesiyle dediğinde ben, "ama beraber olacağız." Gözlerinin içine bakarken söylediğimde gülümseyerek bana sarıldı, kollarımı dolarken o, " Hayatımın en güzel iki gününü yaşattığım için teşekkür ederim..."
Kelimeleri yüreğinin en derinlerinden gelerek söylediğini bildiğimden daha da sıkı sarılarak, "daha yeni başlıyoruz Nyssia." kollarımın arasından ayrılarak kendi bavullarına doğru yürümeye başladığında bende yardım etmek için onunla içeriye doğru geçtim.
Sırasıyla hepsini alıp bagaja koyduktan sonra Nyssia ön koltuğa oturdu bende evi son bir kez kontrol ettikten ve evi kiraladığımız kişinin istediği gibi anahtarı gizli taşın altına koyup sürücü koltuğuna geçtim.
Havalimanına sürerken Nyssia telefonundan hafif yorgun bir şekilde Instagram da geziniyordu.
Arabada sürücü de olsam gözlerim hala onun üzerindeydi. Arada onu kontrol ediyordum çünkü ona bir şey olmasını istemiyorum, bu kadar sona yaklaşmışken olamazdı.
Uçağa geldiğimizde klasik kontrollerden geçtik ardından bagajları teslim kısmından bineceğimiz uçağın içerisine yerleşmesi için gönderip uçuş saatimiz gelene kadar bekleme alanında bekledik.
Bu hayatta Nyssia kadar kimseyi kaybetmek istememiştim. Onun içini görmüştüm. Saf kalbini, bencil gibi görünen ama fedakâr seçimleri, başlardaki acımasız sözlerinin altında yatan kırılganlıkları fakat en önemlisi umutsuzluğunun içinde inanmak isteyen ama korkan tarafını.
Nyssia gibi insanlar görülmez, anlaşılmazdı. En değerlilerin kıymeti keşfedildiğinde ya da kaybedildiğinde anlaşılırdı. Ama bazıları vardır ki sadece ruhlarının muhteşemliğini görüp kıymetini bilirdi.
Onu kaybedemezdim, düşüncesi bile kalbimde büyük bir ağrı uyandırıyordu. Onu kaybetmek demek karanlığın başlangıcıydı çünkü o ışıktı, hayatımın aydınlığı.
Fakat sonunda iyi olacaksa ancak o zaman onun benden gidişini izleyebilirdim. İyi olacaktı ve ben bunu bilecektim. Onu her zaman bir gölge gibi koruyacaktım çünkü hiçbir zamanın hissettiremediğini Nyssia bana yaşattı.
Zaman, ruhların bağlarını güçlendiren değildi, derinlikler ve hisler onları bir arada tutandı. Atılan düğümler süreye göre değil, ruhların birbirine değmesiyle kilitlenirdi.
Eğer bu bağ çok güçlüyse ölüm bile onları ayıramaz, mahşerde kayıp ruhun parçaları bulunur, bir daha kopmamak üzere birleşirlerdi.
Bunu anlamak için bakılması gereken yer iç ruhlarımız yani seslerimizdi. Bu his susturulamaz şekilde haykırır, şu anki hayatta olamasa bile diğerinde birleşmek üzere düğümünü korur, bulur ve kavuşurdu.
İşte, belki biz geçmişten korunan bağımızın birleşimiydik veya bu hayatlarımızda oluşmuştuk. Nyssia asla normal bir kız değildi, bizim ruhlarımız birbirine değmişti, yüzeysel bakış açıların asla anlayamayacağı seviyede bir derinlikti.
Onların değmesiyle aynı titreşime girerek birbirini hissetmek, anlamak ve dayanak olmaktı, sonsuza dek.
Nyssia benim kayıp ruh parçam, bağım, dayanağım, derinliğim, hissim, düğümümdü. O benim her şeyimdi.
Uçaktan indiğimizde klasik kontrollerden geçip bagaj teslim noktasından bavullarımızı aldıktan sonra Noirler'in sağ kolunun bizi beklediğini gördük.
Gülümseyerek yanına yaklaştığımızda o, "Bavulları ben alayım, dilerseniz siz arabaya binin." dediğinde tek başına onca bavulu uzun zamanda taşıyacağı için ben Nyssia'nın beline elimi koyarak, "sen arabaya geç hayatım." Kafasını sallayarak arabaya bindiğinde bende Alexandra'ya yardım ettikten sonra hepimiz Noirler'in evine doğru geçtik.
Yolda Nyssia arada başını omuzuma doğru koyarak uyumaya çalıştı fakat vücudu uykuya ihtiyacı olduğuna dair haykırmasına rağmen beyni reddediyor, onu ayakta hayalet gibi tutuyordu.
Alexandra arabayı park ettiğinde sürücü koltuğundan inerek ilk benim ardından da Nyssia'nın kapısını açarak bizi içeriye doğru yönlendirdi.
İçeri girdiğimizde bizim dışımızda bir sürü davetli vardı, Nyssia hızlıca içeriyi tatarken bende Noirler bizi gördüğü için onlara selam vererek Nyssia'nın kolunda tutup onların tarafına yönlendirdim.
Yanlarına geldiğimizde Andre Noir bize gülümsemesini sunduktan sonra bana sarılarak, "Hoş geldiniz, umarım bu gece sizi rahatlatan bir gece olur." geri çekilirken söylediğinde bende ona gülümsedim. İki gün önce gitmemize atıfta bulunduğunu ikimizde biliyorduk ve ardından soracağı soruları da, klasik güven testiydi.
Hepimizi koltuklara yönlendirirken Andre, "Alexandra otele sizin için bavullarınızı bırakacak, davet sonrası çok yorgun olacağınız için odalarınızı şimdiden hazırlattık." ikimize şarap doldururken demişti.
Doldurduğu kadehi alırken Antoinette, "Sorunun kaynağını buldunuz mu?" kendisine bize nazaran daha sert bir içki koyarken sorduğunda Nyssia benden önce davranıp, "İçten bir saldırı değildi fakat dışarıdan çok güçlü bir virüstü ve her geçen saniye tüm sistemimizin enerji kaynağını sömürmesi bizi epey zorladı.
Elimizdeki verilerin çoğunu kurtarabildik kalanlar ise anlam veremediğimiz şekilde ortadan kayboldu, ama şu anlık sistemde çok ciddi bir hasar yok."
Antoinette Noir, Nyssia'ya gülümseyerek, "ah tatlım, gerçekten yazılım kısmı inanılmaz karıştırıcı ve kafa bunaltıcı. Seni her gördüğümde hayranlıkla izliyorum." Nyssia’nın bardağına kendi bardağıyla vurup viskiyi kafaya dikerken Nyssia da gülümseyerek kendi şarabını içti ama bana yandan fark etmeyecekleri şekilde çok kısa anlığına baktığında bakışlarından Antoinette Noir’ın tepkisini sorguladığını anladım.
Elimi onun üzerine koyarken, “Scarlett olduğu sürece aşılmayacak engel yoktur.” Sonrasında elini kaldırarak öptüğümde yüzündeki gülümseme arttı.
Bıraktığımda Andre Noir, “Gerçekten Scarlett senin gibi bir erkekle evlendiği için çok şanslı.” Andre Noir’ın sözüne cevap verecekken gelen silah sesleriyle hızlıca Nyssia’nın kolundan çekip kendimle birlikte yere doğru yatırarak ona siper oldum.
Andre Noir aynı şekilde Antoinette Noir'a yaparken bakışlarımı ilk Nyssia’nın üzerinde gezdirip yaralanması olmadığına kendimi ikna etmemin ardından bakışlarım etrafa kayarak ateş açan kişilerin nerede olduğunu saptamaya çalıştım.
Nyssia altımda yatarken aynı şekilde alanı gözetleyerek çatışma kesildiğine emin olduktan sonra üzerinden dikkatlice kalkarken o da hızla ayaklanarak kendini savunabilecek eşya aramaya başladı. Andre Noir da kalkarak, “Herkes arka çıkışa! Alanı terk edin!” bağırıp eşinin elini tuttu ardından dediği yere koşamaya başladı.
Fakat Andre Noir koşarken cebinden düşen USB'sini fark edilmeden hızla aldığımda sırada Nyssia gittikleri yöne doğru onlara koşacaktı ki bileğini tuttum.
Fakat o anlamaz gözlerle bana bakarken ağzımı açmak üzereydim ki bileğini kurtarıp peşlerinden koşmaya başladığında bende küfrederek arkasından takip ettim.
Kapıya geldiğimizde Andre Noir kapının dışına çıkacaktı ki Nyssia’nın, “Basmayın bom…” fakat Andre Noir ayağını kapının dışına çoktan attığından dolayı ince bir ipin gerilme sesi geldiğinde Nyssia, Antoinette Noir’ın, bende Nyssia’nın yaptığından dolayı Andre Noir’ın üzerine atlayarak onlara ölmemesi için siper olduk.
Bölüm etkileşimi
