4. bölüm · Sis Kapanı
Bölüm 3: Sis Eşiği
BÖLÜM 3
SİS EŞİĞİ
Aylar sonra yeniden onun güçlü kollarının arasındaydı. Bedenini sarmalıyor, yere yığılmak için fırsat kollayan bedenini ayakta tutmaya çabalıyordu. Öyle ağırdı ki, sanki halatın ucundaki bedenin yükü de omuzlarına binmiş; onu taşıması güç bir et yığınına dönüştürmüştü. Hafifçe geri çekildiğinde parmakları istemsizce boynuna yöneldi. Saniyeler önce boğazını çepeçevre saran halat yoktu fakat bıraktığı acı halen boğazını sarmalıyordu.
“Geçti.” dedi kulağına doğru fısıldayarak. “Gördüğün her şey, aptalca bir deneyin parçası o kadar. Hiçbiri gerçek değil.”
Hiçbiri gerçek değil, diye tekrar etti içinden; hepsi birer aldatmaca. Fakat gördüklerinin gerçek olmaması, annesinin hayatta olmadığı gerçeğini silip süpürmüyordu. O halatı babası geçirmemişti boynuna belki ama annesi, o halatla yaşamdan kopmuştu; kendi elleriyle kendi boğazına doladığı o halatla.
Ronan, onu kollarının arasında ağır ağır yürüterek dışarı çıkarmayı başardığında arkalarındaki insanlar bir ordu kadar kalabalık gelmişti gözüne. Ancak gördüklerinin üzerinden zaman geçmesinden mi yoksa temiz havanın etkisinden mi bilemediği şekilde iyi hissettiğinde peşlerindekilerin yalnızca Başkan Voss’un gösterdiği kişiler olduğunu fark etti. Kalabalık değillerdi, hatta bir çeteye göre sayıları az bile sayılırdı, ancak fotoğrafta gördüğü hallerinden çok daha güçlü görünüyorlardı.
“Daha iyi misin?” diye sordu aralarından biri. “Al, biraz su iç.” Elindeki su şişesini uzattığında onu incelemeye koyuldu. Dağınık saçlara ve hafif esmer bir tene sahipti. İri sayılabilecek açık kahverengi gözleri ılıman bir görünüm kazandırıyordu ona. Onun Eflin Fenrith olduğunu görür görmez anlamıştı. Sudan aldığı birkaç yudumun sonunda “Teşekkür ederim.” diye mırıldandı.
“Seni buraya nasıl getirdiler? Suçun neydi?” diye sordu içlerinden biri. Freya henüz cevap vermeden yeni bir soruya aralandı dudakları. “Geldiğinde başkaları var mıydı?”
“Yeter Nor, bırak kız kendine gelsin.” dedi bir başkası. Demek sert bakışları ve merhametsiz tavrın sahibi Norgath Galenor’du.
“Kendine gelmesi için yeterince bekledik Marlon.” dedi Nor, sitemle. “Eğer bu bir tuzaksa ve bizim ne bok yiyeceğimiz hakkında bir planınız varsa orası başka. Çünkü onu teselli ederken karşılık vermek için gereken tüm zamanı tükettik.”
Nor’un cümlesi içine korku tohumları atmaya yetmişti. Korkuyla kalkıştığı bu işi daha en başından eline yüzüne bulaştırmıştı. Çeteye sızma teklifini kabul ederken de tereddüt etmişti etmesine ama daha ilk dakikalardan tuzak olacağı ihtimalinin dile getirileceği beklediği bir durum değildi. Bu kuşku ondan mı kaynaklanıyor diye endişe duysa da diğer yandan bu kuşkunun böyle bir çete için olağan bir durum olabileceği ihtimaline ikna etmeye çalıştı kendini.
“Ne tuzağı?” dedi Eflin şaşkınlıkla. “Kızın halini görmüyor musun?” Ona inanan birinin olması onu mutlu etmişti. Fakat bir yandan da kendisini dolandırıcı gibi hissediyordu. Açıkçası onların kardeşine yapmış olabilecekleri şeyleri düşününce, hissettikleri önemini hızla yitiriyordu.
“Nor haklı, ona öylece güvenemeyiz.” dedi kısa saçlı kadın. Duruşundaki sert ifade, sözleriyle büyük bir uyum içindeydi. Karin olduğuna emin olmuştu. Başkan Voss işine taş koyacaklarından neredeyse emin olduğu iki kişiyi çok kolay tahmin etmişti. Başta buna şaşırsa da aralarına Feron, ve belki de daha başka birçok kişi, sayesinde sızdığını ve Feron’un Voss’a olan gözle görülür bağlılığını düşündüğünde şaşkınlığı tuzla buz oldu.
“Kim haklıysa haklı.” dedi Axel olduğunu tahmin ettiği, tahminden çok öteydi bu, kişi. “Bu bir tuzaksa da değilse de burada çene çalarak durumu daha tehlikeli hale getiriyoruz. Mahzene dönelim, orada ne yapacağımızı konuşuruz.”
"Kız?" diye sordu Nor, hayretle. "Kız da mı bizimle gelecek, mahzene?"
"İsmim Freya." dedi tamamen kendine geldiğinde. O burda yokmuş gibi konuşmaları rahatsız ediciydi. Fakat Nor'un ona attığı kısa ve sert bakıştan anladığı kadarıyla rahatsız olan yalnızca o değildim.
"Tamam," dedi gözlerini Freya’dan ayırdığında. "Freya da mı bizimle gelecek?" Yüzünde öyle sert bir ifade taşıyordu ki sanki onunla iletişim kurmak büyük bir suçtu ve o ne yazık ki bu suçu saniyeler önce işlemişti.
"Evet." dedi Ronan, beklemediği şekilde. "Onu burada, böylece bırakamayız. Hem bıraksak bile yeniden merkezin eline düşmesi an meselesi olur. Bizimle gelecek." Arkasını döndüğünde Nor, itiraz etmeye yeltenecek gibi oldu. Fakat muhtemelen yılların verdiği bir tanıdıklıkla Ronan bunu önceden sezdi ve omzunun üstünden elini kaldırdı. Bu, Nor'un tek kelime daha etmemesi için yeterli bir ikaz olmuştu.
Binanın arkasından dolanarak büyük siyah bir araca ulaştılar. Bu, ne Başkan Voss'un onu aldırdığı ne de Feron'un onu buraya getirdiği araca benziyordu. Büyük aracın camları filmliydi ve içeriyi ustalıkla gizliyordu. Ayrıca şoför koltuğu ile arka kısmı ayıran herhangi bir engel bulunmuyordu. Nor öne, aracı kullanan Ronan’ın yanına, oturduğunda bu aracın da tıpkı onu Başkan Voss’un malikanesinden götüren araç gibi, şoför koltuğu ile arka kısmı ayıran bir camla örülü olmasını diledi. Hiç değilse bir süreliğine onu Nor’un yaydığı ürpertici havadan koruyabilirdi. Fakat ne yazık ki Nor’un arada dikiz aynasından attığı sert bakışlara maruz kalması kaçınılmaz olmuştu.
Tamamen sakinleştiğini düşünmesine karşılık bedeninin hala titrediğini Talya’nın ellerini onun dizine koymasıyla fark etti. Başından beri öyle sessiz ve kendi halindeydi ki onu inceleme fırsatı bile tanımamıştı kendime. Fotoğrafta gördüğünde hissettiği hissiyat onu yeniden sarmaladı ona bakınca. Küçük bir kız çocuğuna bakıyordu sanki. Küçük ve kırılgan bir kız çocuğu…
Dizini saran parmaklarıyla birlikte titremesi biraz olsun dinerken çekik mavi gözlerindeki hüzne tezat biçimde dudaklarında minik bir gülümseme peydahlandı. O da aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdi.
“Freya’ydı, değil mi?” diye sordu Eflin tereddütle. Başını salladığında devam etti. “Ailene haber vermemizi ister misin, Freya?”
“Hayır.” diye mırıldandığında buruk bir tebessüm dudaklarına yayıldı. “Çünkü bir ailem yok.”
Ne acıydı. Burada olmasının tek sebebi ailesinden kalan son kişi olan kardeşiydi. Ve şimdi karşısına geçmiş, onu düşünüyorlarmış gibi ailesinden söz ediyorlardı. Sanki onu çalan onlar değilmiş gibi.
“Çok üzüldüm.” dedi Eflin, dudaklarını büzüp gözlerini kaçırarak.
“Merkez kurbanı mı oldular?” diye sordu Marlon aniden. Eflin bile bu kadar hızlı biçimde acılarının deşilmesini beklemiyor olacaktı ki ikaz eden bakışlarını Marlon’a çevirdi. Ancak Marlon’un bu bakışı umursadığı pek söylenemezdi.
“Kısmen öyle.” diye karşılık verdi Freya. “Babam ve kardeşimi merkeze kurban verdim. Ama annem ölüme kendi ayaklarıyla gitti.”
Böylesi ona daha kolay gelmişti. Nasılsa ailesini merkeze kurban veren bir kızdan şüphe duymak anlamsız olurdu. Başkan Voss’a olan nefretlerinin ortak olduğunu düşünecekler ve böylelikle aralarına sızması daha kolay olacaktı. Fakat yine de ailesini merkeze kurban verdiği yalanına annesini dahil etmeye dilim varmamıştı. Bunun sebebi ona duyduğu öfke miydi bilmiyordu, ama eğer öyleyse bile öfkesini diri tutmak için yeterince sebebi vardı. Her ne kadar farklı bir versiyonu da olsa annesinin ölümüne, kendi bedeninde, şahit olmuştu. Ve bu öyle yabana atabileceği bir deneyim değildi.
“Fanustayken…” diye söze girdi Talya. Sesi ince ve tıpkı görüntüsü gibi kırılgan duyuluyordu. “Anneni gördün, değil mi?”
“Pek gördüm denilemez. Onun bedenindeydim ve ölümünü hissettim.”
Konuştukça yaşadıkları yeniden gözlerinin önünde sahneleniyordu. Aynı acı aynı acımasızlığıyla ruhunu mesken ediniyor, yaralarını kanatıyordu. Titreyen dudaklarını birbirine bastırdı ve ağlamamak için büyük bir çaba sarf etti. Saklamaya çalışsa da acınası vaziyeti, herkesi derin bir sessizliğe sürüklemişti. Talya, dizlerinden çektiği parmaklarını sırtına yerleştirerek ona sıkıca sarıldı. Öyle sıcak ve içten bir sarılmaydı ki bu, diğerlerine duyduğu kini Talya’ya duyamadığı için kendisine kızmasına sebep oldu. Ondan yalnızca birkaç yaş küçük olmalıydı ama çok daha küçük bir ruhu var gibiydi. Sanki büyüyen bedenine inat ruhu çocukluğunda saplanıp kalmıştı. Fakat bunlar yeterli sebepler değildi. Talya da Sis’in, kardeşini ondan koparan çetenin bir parçasıydı. Merhamet etmeyecekti. Hiç kimseye ve hiçbir şeye.
Mahzen dedikleri yer, epey ıssız bir bölgedeki eski mi eski bir binadan ibaretti. İnsanın içini ürperttiğinden içeri girmeye çekineceğiniz türdendi. Ancak çok geçmeden içeri girdiklerinde ne kadar yanıldığını fark etmesi uzun sürmedi.
İçerisi saray gibiydi. Dışarıdan rüzgar esse yerle bir olacak, harabeden farksız bina; içinde güzel bir hazine saklıyordu. İçerisi, gecenin hazin karanlığına rağmen bembeyazdı. Açık renk koltuklar, açık renk duvarlar, yukarıya uzanan merdivenin açık renk trabzanları… Mahzen, mahzen olmaya epey uzaktı. Adeta karanlıktan aydınlığa hızlı bir geçiş yapmıştı.
“Burası…” dedi şaşkınlıkla etrafına bakınırken. “Dışarıdan göründüğü gibi değil.”
“Hiçbirimiz dışarıdan göründüğümüz gibi değiliz. Ama bazılarımız insanları kandırmak konusunda diğerlerine nazaran daha yetenekli olabiliyor.” dedi Nor imali bir şekilde.
“Bana güvenmemekte haklısın.” dedi Freya. Odağı artık evin dizaynında değildi. “Beni kurtardığınızı biliyorum, bunun için size minnettarım. Ama yine de bu, benim de size güvenebileceğim anlamına gelmiyor.” Birinin itiraz etmesini beklediği saniyeler sükunet içinde geçti. “Sanırım gitsem iyi olacak. Buraya gelmem hataydı.”
Kapıya yöneldiği esnada yalnızca bu blöfün işe yaramaması durumunda ne halt edeceğini düşünüyordu. Onu umursamayıp gitmesine izin verirlerse şayet tüm plan suya düşerdi. Fakat şu an bu durumu tersine çevirmek, olayı daha da çıkmaza sokmak demekti.
“Bekle.” dedi Ronan ve bir adımla karşısına dikildi. Yeşil gözleri gözlerimi delip geçiyordu. “Gidecek yerin var mı?”
“Ben başımın çaresine bakarım, benim için endişelenmenize gerek yok. Yaptıklarınız için teşekkür ederim.” Ronan’ın tam karşısında dikilmesinden mi yoksa iyi bir oyuncu olma işini çözdüğünden mi bilmiyordu, sesi titremişti. Kendini acındırma rolünde başarılı olduğu söylenebilirdi.
“Bence bizimle kalmalı.” dedi Eflin, ona üzüldüğü sesinden rahatlıkla anlaşılabiliyordu. Nor’un bakışları Eflin’e yöneldiğinde devam etmek zorunda kaldı. “En azından bir süreliğine.”
“Ona güvenemeyiz, Ronan. Bunu sen de çok iyi biliyorsun.” Nor’un nefretinin yalnızca ona mı yoksa yabancı olan herkese karşı mı olduğunu düşündü. Belki de bir şeyler sezmişti, bu nedenle de onu yakınlarında tutmamak için çabalıyordu. Ama çabası boşa çıkacaktı. Bana bunu düşündüren karşısındaki gözlerdi. Ronan, gözlerini ondan bir saniye bile ayırmadan başını salladı. Bu, ona güvenmemeleri gerektiğini kabullenmekti. Fakat buna karşılık bakışları, kızın yalnızca gözlerine değil; ruhuna ulaşıyordu. Onu bırakmayacaktı, biliyordu. Aptal da olsa içindeki hisler böyle söylüyordu. Bu kez bırakan taraf o olmayacaktı. Bu görev artık ona aitti.
“Ona güvendiğimi söylemedim.” dedi kısık bir sesle. Cümlesinin bitmesiyle bakışlarını ondan ayırıp Nor’a dönmesi bir oldu. “Ama hükümetten kurtardığımız birini yeniden hükümetin kollarına atacak da değilim.”
“Kim bilir,” diye mırıldandı Nor belli belirsiz. “Belki de hükümet onu bizim kollarımıza atmıştır.” Sesinden rahatlıkla okunabilen şüphe kızın etrafını çepeçevre sarmıştı sanki.
“Bunu anlamanın tek bir yolu var.” dedi Karin. Dakikalardır koruduğu sessizliği bozmuştu. İçlerinden birinin bu yolun ne olduğunu sormasını beklese de kimseden ses çıkmadı. Freya dışında herkesin bu yolu bildiğini, gözlerinden anlamıştı. Merak duymuyorlardı, soru sormuyorlardı. Gözlerinde yalnızca ona acıdıklarını görüyordu. En azından birkaçının. Fakat ona acımaları, onları acınacak hale getirmeyeceğini göstermezdi. Aksine acınacak halde olan onlardı ve bunun farkına varmamaları epey gülünç görünüyordu.
“Buna gerek var mı? Ona güvenmememiz için bir sebep yok bence. Hem onu…” dedi Talya. Görüntüsüyle uyum içinde olan kırılgan sesini Axel’in duygusuz sesi böldü.
“Herkese çabucak güvenilmemesi gerektiğini en iyi sen biliyorsun, değil mi Talya?” Axel’in sesi ne kadar duygusuzsa Talya’ya bakışları da bir o kadar merhametliydi. Söyledikleri Talya’yı geçmişte kalan acı anılara sürüklemişti. Gözleri tek bir noktaya dalmış, odağı ortamdan tamamen kopmuştu.
“Aynı şey değil.” dedi Eflin ve hemen ardından Marlon sessizliğini bozdu. “Kesinlikle değil. Hem zaten zorlu bir deneyden çıkmış birini böyle bir teste tabii tutmak… Biraz gaddarca.”
“Ne testi? Ben…” Konuşmaya yeltenmesiyle yok sayılması bir oldu.
“Bize gaddarca davranılmasını mı tercih ederdiniz?” diye sordu Karin soğukkanlılıkla. Kızı tamamen görmezden geliyordu. “Nasıl bir oluşumun içinde olduğumuzdan haberdar değilsiniz sanırım. Bu vicdanla nasıl tüm tuzakların içine bodoslama dalıp bizi çoktan yok etmediniz merak ediyorum doğrusu.”
"Tuzaklardan anlayan tek kişi sen değilsin Karin. Ama güvenmenin en büyük suç olduğunu düşünmen biraz çocukça bir şüphe." dedi Marlon. Bu cümle Karin'in soğukkanlı tavrını yıkmaya yetmişti. Artık öfkesi gözlerinden rahatlıkla okunabiliyordu. Tam ağzını açmıştı ki Nor söze girdi.
“Ronan,” dedi Nor. “Sen en iyisini bilirsin tabii ama ben bu testin gerekli olduğuna inanıyorum.” Ronan usulca başını salladı ve kıza döndü.
“Bizimle kalmak istiyor musun?” diye sordu. Hiç beklemediği sorusu afallamasına neden olurken ağzında birkaç kelime geveledi. Doğrudan istediğini söylerse dikkat çekeceğini düşündüğünden dolaylı olarak kabul etmeyi düşündü. Fakat Ronan’ın sorusu netti. “Kalmak istiyor musun istemiyor musun?”
“Kalacak yerim yok. Yani ben…” dedi aceleyle. Sesindeki ifade telaşlanmasına sebep olmuştu. “Evet, istiyorum.”
“İyi.” dedi başını sallarken. Çok geçmeden arkasına döndü ve onu takip etmesi için parmağıyla işaret verdi. Ardına takılmış nereye gittiğini bile bilmeden attığı birkaç adım, kurduğu cümleyle son buldu.
“Silah kullanmayı biliyorsundur umarım. Çünkü epey ihtiyacın olacak.”
