2. bölüm · Sırtımdaki Gökyüzü: Aşk
BÖLÜM 2: TANIDIK BİR YABANCI
Gecenin içinde, ekran ışığıyla aydınlanan kelimeler artık sessiz bir yakınlığa dönüşüyordu. Elâ, Atakan’ın birkaç mesajını daha okurken gülümsedi. Fark etmeden saat geçmiş, kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı.
Yine yazmak istiyorum… ama acaba ilk adımı o atar mı?
O an tekrar yazmak istedi… ama Atakan önce davrandı.
“Peki… biraz da senden bahsetsek? İlk defa biri bana bu kadar dikkatle yaklaşınca… yazdıklarımın kıymetini anlayan birinin kim olduğunu, yani bu kadar ince düşüncelere sahip birinin nasıl biri olduğunu doğal olarak insan merak ediyor.”
Elâ, ekranın karşısında kendini gülümserken buldu. İyi ki yazmışım, dedi içinden. Çünkü günümüzde insanlar ya tanımadıkları kişilere mesafeli yaklaşıyor, ya da iki mesaj sonra sıkılıp uzaklaşıyordu. Ama bu sohbet… farklıydı.
Elâ:
“Ben psikoloğum. Üniversiteyi bitireli çok olmadı. 25 yaşındayım, İzmir’de yaşıyorum. Ve evet… hem şehrimi hem buradaki hayatı seviyorum. Ama ne bileyim… bazen buradaki kalabalığın içinde bile insan kendini yalnız hissediyor. Sanki herkes bir şey söylüyor ama kimse gerçekten konuşmuyor.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Atakan yazdı.
“O kadar tanıdık ki o his… Kalabalığın içinde bile yabancı gibi hissetmek. Belki de bu yüzden… şimdi anladım senin beni neden anladığını. Demek psikologsun… Babam da psikiyatristti bu arada. Meslektaş sayılırsınız :)”
Elâ bir an duraksadı. Babam da psikiyatristti… Bu cümle, derin bir yere işaret ediyordu. Ama sormadı. Çünkü her soru, zamanını beklemeliydi.
Elâ:
“İlk kez biri beni böyle detaylı merak ediyor… ve açıkçası çok hoşuma gitti. Ama fark ettim ki, senin kim olduğunu, neler yaptığını merak ederken kaç yaşındasın, nerelisin gibi şeyleri sormayı unutmuşum.”
Atakan:
“Aslında unutmadın. Sadece sohbetin tadını kaçırmak istememişsin… bu da ayrı bir incelik. Ben 35 yaşındayım. Makedonya’da yaşıyorum, Gostivar’da. Ama İzmir’i de çok severim. Yine de… İstanbul’un bende çok özel bir yeri var. Özellikle de Kadıköy’ün.”
Elâ’nın gözleri ekrana sabitlendi. Kadıköy mü? Nedense bu kelime ona nostaljik bir duygu verdi.
Elâ:
“Neden Kadıköy?”
Atakan:
“Çünkü en güzel günlerim orada geçti. Bir de… evimiz Fenerbahçe Stadyumu’na sadece beş dakika uzaklıktaydı.”
Elâ gülümsedi. Şimdiden onun çocukluk anılarını hayal edebiliyordu.
Elâ:
“Yaa… demek Fenerbahçeliyiz!”
Atakan:
“Evet… ve lütfen şimdi ‘Ben de Fenerbahçeliyim’ de. Yoksa bu kadar kusursuz ilerleyen sohbetin bir parçası hep eksik kalacak gibi hissederim.”
Elâ:
“Tabii ki Fenerbahçeliyim! Hem de her branşını takip edecek kadar. Spora aşığım… sadece izlemeyi değil, yapmayı da severim.”
Atakan:
“Güzel… peki o zaman, gerçek bir Fenerbahçeli misin bakalım… söyle: en unutamadığın sezon hangisi?”
Elâ bir an bile düşünmeden yazdı.
“Kesinlikle 2010-2011! Her maç heyecan, her gol bir senfoni gibiydi. Bana gerçek anlamda takım olmayı öğretmişti. Peki ya senin? Senin için en unutulmaz sezon hangisiydi?”
Atakan:
“Ben senden biraz daha büyüğüm… ama 2010-2011 benim için de çok değerli. Yine de… asıl kırılma noktası sezon sonrasındaydı. Yaşananlardan sonra, Fenerbahçeli olmaktan çıktım… Fenerbahçe’nin kendisi gibi hissetmeye başladım.”
Elâ, o an mesajı bir kez daha okudu. Fenerbahçeli olmaktan Fenerbahçe’nin kendisi olmak… Bu bir bağlılık değil, bir aidiyet cümlesiydi.
Atakan devam etti:
“O günden sonra skorlar, maçlar… bunlar ikinci planda kaldı. Çünkü artık benim için Fenerbahçe bir futbol kulübü değil… temsil ettiği ruhun adıydı. Ve Atatürk’ün izinden giden bir kulübü sevmek, benim için başlı başına gurur kaynağı.”
Bu söz, Elâ’nın yüreğine dokundu. Birden duraksadı… Atatürk. Ve karşısındaki adam, Makedonya’da yaşıyordu.
Elâ:
“Senin Makedonya’dan biri olarak Atatürk’e bu kadar sevgiyle bağlanman… gerçekten çok etkileyici. Ama bir yandan da hiç garip gelmedi. Çünkü biliyorum ki Atatürk, Manastır Askerî Lisesi’nde okudu. Hatta dedesinin evi de Makedonya’da hâlâ ziyaret edilebiliyor.”
Atakan:
“Senin bu kadarını biliyor olman beni çok mutlu etti.”
Elâ:
“Ama açıkçası Makedonya’daki Türklerin durumu hakkında pek bir bilgim yok. Yani az çok fikir yürütebiliyorum ama detayları bilmiyorum…”
Atakan:
“Anlatırım sana, hem tarihsel olarak hem bugünkü haliyle… ama… saatin farkında mısın? Bana kalsa 24 saat durmadan konuşurum seninle. Ama yarın işin var. Uykusuz kalmanı ve danışanlarının karşısında esnemeni istemem. Ne dersin… bu gecelik bu güzel sohbete bir virgül koysak? Ve yarın aynı saatte buluşma sözüyle kapatsak ekranı?”
Elâ bir an gülümsedi. Bu düşünceli adamın her cümlesi, bir zarafet çizgisi gibiydi.
Elâ:
“Söz. Aynı saatte… aynı ekranda.”
