11. bölüm · Sırtımdaki Gökyüzü: Aşk
BÖLÜM 11: GÖRMEK, ANLAMAKTIR
Gece boyunca gözlerini tavana
dikti Atakan. Odada tek bir ses vardı: duvarda yavaşça dönen saatin tik
takları. Ama onun içindeki sesler çok daha gürültülüydü. Kendini açtığı o gece…
yıllardır içinde biriken tüm sırları, acıları ve gerçekleri ilk defa biriyle
olduğu gibi paylaşmıştı.
Ama o biri — Elâ — diğerlerinden farklı mıydı? Yoksa o da duyması gerekenleri duyduktan sonra yavaşça uzaklaşacak mıydı?
Zihni, eski tecrübeleri birer birer önüne dizdi. İtiraf ettiği her gerçek, bir dostluğu ya da bir ilgiyi araya mesafe koyarak sona erdirmişti. Kimisi “üzülmemek” için çekilmişti, kimisi de “sadece arkadaş kalalım” demişti ama o cümleler aslında “yavaş yavaş yok olacağım” demekti. Atakan bunu öğrenmişti.
O gece gözünü kırpmadı. Telefonuna bakıp durdu.
Sabah oldu, Elâ’dan bir mesaj gelmedi. Oysa çoğu sabah onunla uyanırdı.
“Günaydın Atakan.”
Sonuna iliştirilmiş o küçük, alışıldık gülümseme… Bu defa yoktu.
Atakan yazmak istedi ama parmakları klavyede duraksadı. Belki uykusuzdu… belki sadece işleri vardı… ama ya değilse? Derin bir nefes aldı, yazmadı. Beklemeye karar verdi. Akşama kadar…
Ve akşam geldi.
Güneş yavaşça dağların ardına çekildi. Odası, gün batımının loş turunculuğuna bürünürken telefonunun ekranı bir anda aydınlandı.
Görüntülü arama.
Elâ.
Atakan bir an dondu. Parmakları titredi, gözleri ekrana kilitlendi. Elâ, mesaj atmak yerine aramayı tercih etmişti. Bu, bir “merhabadan” fazlasıydı; bir cesaret, bir adım… belki de bir kalp kapısının aralanışıydı. Atakan derin bir nefes aldı ve cevapladı.
Ekran açıldığında, ilk defa gördü onu. Elâ’nın gözleri ışıl ışıldı. Sade, doğal ama tarifsiz bir sıcaklık taşıyordu bakışları.
“Merhaba Atakan,” dedi usulca.
“Bugün hiç yazmadım, farkındayım… Ama bir nedeni vardı. Seni yazılardan değil, gözlerinden dinlemek istedim. Ve seni sadece duymak değil, görmek istedim. Çünkü gerçekten buradayım. Ve hiçbir yere gitmeyeceğim.”
Atakan’ın gözleri doldu ama alışkanlıktan yine ağlamadı. Sadece sessizce gülümsedi. Ve ilk defa biri, ona bakarken gözlerinde acıma yoktu. Uzaklaşmadı… sadece görmek istedi.
O an anladı Atakan: Elâ, onun hikâyesini yarıda bırakmayacak biriydi.
Ekran açıldığında, iki ayrı dünyadan iki insan aynı anda birbirinin gözlerine baktı. Elâ’nın saçları dağınık ama yüzü aydınlıktı; gözlerinde günün yorgunluğu değil, merak ve duygu vardı. Atakan ise ekrana temkinli ama sıcacık bir tebessümle baktı.
Birbirlerini hiç görmemiş olsalar da, sanki yıllardır tanıyor gibiydiler. Sanki o an, ikisi de aynı sessiz cümleyi kuruyordu içinden:
“İşte buradasın…”
Elâ ilk sözü aldı. Ama bu defa sesindeki profesyonel ton yoktu. Psikoloji mezunu Elâ değil, sadece “Elâ” vardı karşısında.
“Atakan… Bu gece mesajlarla konuşmak yerine seni görmek istedim. Çünkü yazdıkların sadece cümle değildi. Her satırında kalbin atıyordu. Ve ben o kalbin nasıl attığını, hangi ritimde çarptığını merak ettim. Bunu yazıyla duyamazdım. Bu yüzden buradayım.”
Atakan gözlerini kaçırmadan cevapladı.
“İtiraf edeyim… Bugün yazmadığın her dakika beynim milyonlarca senaryo yazdı. Gittin sandım. Ama sen… ekranda belirince… ben de ilk defa gitmeyen birini gördüm.”
Elâ başını yana eğdi, hafifçe gülümsedi. Bir süre sustu. Sadece baktı. Sanki görmekle anlamak aynı şeymiş gibi…
Sonra konuştu:
“Senin bu kadar güçlü olmanı hâlâ aklım almıyor Atakan. Ya da… belki senin gibi birini ilk defa görüyorum. Sanki dışarıdan bakınca dünyayla hiç bağlantısı yokmuş gibi… ama aslında içerde, hepimize ışık olabilecek kadar canlı bir ruh taşıyorsun.”
Atakan gözlerini kırptı. Yüzünde utangaç ama gururlu bir ifade belirdi. İlk defa utanmak güzel hissettirdi ona.
“Belki de bu yüzden hep gizledim kendimi,” dedi sessizce.
“Beni gören biri… bu kadar kolay etkilenmesin diye.”
Elâ dudaklarını ısırarak bir süre sustu. Sonra ekledi:
“Ben seni görmek istemedim… seni anlamak istedim. Ve bugün, bir ekranın ardından bile olsa… seni ilk defa ‘gerçekten’ anladım.”
O gece konuşmaları uzun sürmedi. Ama kelimelerden çok bakışlar konuştu. Ve belki de ikisi de fark etmeden, o ekranın içinde… iki yalnız yürek ilk kez aynı yöne doğru atmaya başladı.
Görüntü sona erdiğinde, ekranda kalan sadece kendi yansımalarıydı. Ama her ikisi de artık aynı kişi değildi.
Atakan, karanlık odasında tek başına kaldığında uzun zamandır ilk kez boşluğa bakmadı. Çünkü o boşluk dolmuştu. Bir sesle… bir yüzle… bir gözle.
Yıllardır konuştuğu herkes, anlattığı her şey sanki hep yarım kalmıştı. Ama bu gece… Elâ onu sadece dinlememişti. Görmüştü. Gerçekten, iliklerine kadar.
Ve işte bu, Atakan’ın kalbinde yıllardır kapalı tuttuğu bir pencereyi araladı.
Gece sessizdi. Ama onun içinde bir şey bağırıyordu:
“Gitmedi. Gitmedi… Ve belki de kalacak.”
Gözleri doldu. Ağlamadı. Yine ağlamadı. Ama bu defa içinden gelen o yanma, hüzün değil… bir tür umuttu. Ve umuda alışık olmayan kalbi, bununla ne yapacağını tam bilemiyordu.
Ama içinde netleşen bir cümle vardı:
“Bu gece ilk defa yalnız değilim.”
--------------------------------------------------------------------------------------
Elâ, ekrana uzun süre baktı. Kapanmış bir konuşma penceresine, hâlâ kalbi açıkken. Bir şey demedi. Sadece gözlerini kapattı ve başını yastığa koydu. Ama göz kapaklarının altında Atakan’ın o utangaç ama güçlü bakışı vardı.
Kalbinde ise tarifi zor bir karışım: hayranlık, hüzün, şefkat… ve başka bir şey…
Adını henüz koymadığı bir şey.
Bu nasıl bir insan… diye düşündü Elâ.
Bu kadar kırılgan bir bedenin içinde bu denli dirençli bir ruh nasıl barınabiliyordu?
Kendi kendine, neredeyse bir fısıltı gibi mırıldandı:
“Biri bana ‘insan ne demektir?’ diye sorsa… ona Atakan’ı anlatırdım.”
Ve o gece Elâ, çok net bir şey hissetti.
Bu sadece bir tanışma değildi.
Bu, bir başlangıçtı.
Ve bu başlangıcın nereye varacağını henüz bilmese de… yürümeye karar verdiği yolu artık tanıyordu.
----------------------------------------------------------------------------------------------
Atakan karanlık odada, sessizce derin bir nefes aldı. O an, içinde kıpırdayan duyguların bedenine sığmadığını fark etti. Gözleri istemsizce odanın kapısına kaydı.
“Anne?” diye seslendi, kısık bir tonla.
Kadıncağız, uykusuz geçen uzun bir günün ardından dinlenmeye çekilmişti ama Atakan’ın sesindeki farklılık hemen dikkatini çekti. Kapı aralandı. Annesi, yavaşça içeri süzüldü.
“Bir şey mi oldu kuzum?” dedi endişeyle.
Ama Atakan’ın yüzündeki yumuşak tebessüm, gözlerindeki o aydınlık… uzun zamandır görmediği bir şeydi.
“Anne, az önce Elâ’yla ilk kez görüntülü konuştuk.”
Cümleyi duyduğunda, kadının kalbi bir an duracak gibi oldu. Elâ’yı biliyordu. İlk günden beri, her ayrıntıyı oğlunun heyecanlı anlatımlarından dinlemişti. Yine de içinin bir köşesinde kırık bir korku vardı.
Ya bu da diğerleri gibi giderse… Ya oğlum yine yıkılırsa…
Sessizce yatağın ucuna oturdu.
“Nasıl geçti?” diye sordu, göz ucuyla.
Atakan, bir çocuk gibi anlatmaya başladı. Elâ’nın gözlerini, ses tonunu, yüzünde beliren şaşkın ama içten gülümsemeyi… Her cümlesinde gözleri biraz daha parlıyordu.
Annesi dinledikçe, yüreğindeki o sessiz tedirginlik yavaş yavaş eridi. Sanki oğlunun ruhuna dokunan bir elin varlığını hissediyordu. Bir an geldi, başını yana eğdi ve gülümsedi.
“Oğlum…” dedi usulca.
“Ne güzel bir şey bu. Allah gönlüne göre biriyle karşılaştırmış seni.”
Birlikte sustular. Çünkü sessizlik, bazen binlerce kelimeden daha anlamlıdır.
Ve o gece, Atakan’ın annesi ilk kez içten içe belki bu kez farklı olacak diye umut etti. Çünkü oğlunun gözlerinde bir ışık vardı. Ve bir anne, evladının gözlerindeki umudu tanırdı.
Umarım kalbine gelen bu sefer kalır… dedi içinden.
Ve dua etti. İlk defa korkuyla değil…
İnançla.
------------------------------------------------------------------------------------------
Ertesi sabah Elâ, aynanın karşısında hafif makyajını yaparken bir şeyler zihnini meşgul ediyordu. Rujunu sürerken bile gözleri dalıp gidiyordu. Telefonu başucundaydı; ekranı kapalıydı ama artık içinde bir sıcaklık taşıyordu o cihaz. Çünkü o ekranın bir köşesinde Atakan vardı.
İşe gitmek üzere çantasını alıp mutfağa indiğinde, annesi her zamanki gibi kahvesini yudumluyordu.
“İyi misin kızım?” dedi annesi, onu baştan aşağı süzerek.
Elâ bir an durdu. Duraksadı. Sustuktan sonra, hiç planlamadığı bir şey yaptı.
“Anne… sana birinden bahsetmek istiyorum.”
Kadıncağız gözlüklerini hafifçe indirip dikkat kesildi.
“Hıı… biri mi var hayatında yoksa?” dedi, şaşkın bir tebessümle.
Elâ başını hafifçe eğdi. Utangaç ama samimi bir gülümseme vardı yüzünde.
“Evet… ama tahmin ettiğin gibi sıradan biri değil.”
Annesi kaşlarını hafifçe çattı.
“Tanıyor muyum?”
Elâ hiç beklemeden cevap verdi:
“Hayır. Onu internette tanıdım. Konuşmaya başlayalı günler oldu ama dünden beri… her şey değişti sanki.”
Bir nefes aldı.
“Adı Atakan.”
Sonra anlatmaya başladı. Atakan’ın sesinden, yazdıklarından… görüşmedikleri her anı özleyecek kadar hızlı gelişen o duygulardan… ve o gece, Atakan’ın kendisine anlattıklarından…
Annesi başta sadece dinledi. Sonra gözleri uzaklara daldı. Kızının gözlerinde bir ışık vardı. Tıpkı yıllar önce, kendisi âşık olduğunda taşıdığı ışık gibi.
“Engelliymiş,” dedi Elâ sonunda, sesi yumuşacık bir tona bürünerek.
“Ama onu böyle anlatınca kendimi kötü hissediyorum çünkü… o, bildiğin hiçbir kalıba sığmıyor.”
Annesi bir süre düşündü. Ardından elini uzatıp kızının elini tuttu.
“Elâ… senin kalbinin ne kadar büyük olduğunu hep bilirdim. Ama ben anneyim… seni korumak isterim.”
Bir an durdu.
“Sadece bir şey soracağım: Bu yolda yürümek ister misin?”
Elâ gözlerini annesine çevirdi. Ve hiç tereddüt etmeden:
“İstiyorum anne. Çünkü bu, bana umut veren bir şey… Bu, bana yaşamı yeniden sorgulatan bir ışık gibi. Ve ben o ışığa doğru yürümek istiyorum.”
Annesi içten bir tebessümle başını salladı.
“O zaman yürü kızım,” dedi usulca.
“Çünkü çok kıymetli biriyle tanıştığını hissediyorum. Ama kalbini korumayı da unutma.”
Elâ o an annesine sarıldı. İlk kez Atakan’ı sesli olarak başka birine anlatmıştı. Ve annesi onu anlamıştı.
İşte o sabah, Elâ için dünya daha netti. Ve Atakan, kalbinde artık daha derin bir yer edinmişti.
Elâ, annesinin boynundan ayrılıp bir an gözlerini yere indirmişti ki… masadaki, ekranı kapalı telefon bir anda titredi. Hafif bir “bip” sesi duyuldu.
Gözleri refleksle ekrana kaydı.
Ekranda bir isim parlıyordu:
Atakan
Ve altında sade ama içten gelen o mesaj:
“Günaydın. Nasılsın bugün?” mesaj sade ama içtendi.
Elâ’nın gözlerinde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Kısa… ama çok şey anlatan bir gülümseme.
Annesi, göz ucuyla mesajı da fark etmişti. Kızının yüzündeki ifadeyi de…
“Şimdi mi yazdı?” dedi hayretle.
“Sanki… hissetmiş gibi.”
Elâ başını salladı.
“Bazen tam o anda yazıyor… Sanki içimi okuyor gibi.”
Annesi o an sessiz kaldı. Ama kalbinin içinde bir düşünce dolaştı:
Bu çocuk… farklı.
Elâ’nın hayatından insanlar geçmişti elbette. Arkadaşlar, mesleği gereği dinlediği hayatlar, ailesi… Ama hiçbiri kızına böyle hissettirmemişti. Ne bu kadar düşünceli… ne bu kadar sezgisel… ne de bu kadar içten.
Annesi hafifçe gülümsedi.
“Cevap versene kızım… bekletme.”
Elâ, parmaklarını ekrana götürmeden önce içinden geçenleri bastıramadı. Usulca fısıldadı:
“Anne… galiba ben gerçekten çok sevdim.”
Elâ mesajı cevapladıktan sonra telefonu masaya bıraktı. Kahvesinden küçük bir yudum aldı ama tadını fark etmedi bile. Aklı hâlâ başka bir yerdeydi; bir ekranda gördüğü bir yüzde, bir seste, bir bakışta…
Annesi onu izledi. Bir şey söylemedi. Çünkü bazı duygular konuşulmaz; sadece anlaşılır.
O sabah, evin içinde sıradan bir gün başlıyordu belki ama Elâ için artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. İçinde sessizce yer eden bir his vardı. Acele etmeyen, bağırmayan ama varlığını her an hatırlatan bir his…
Atakan ise başka bir evde, başka bir odada, aynı sabaha uyanmıştı. Pencereden dışarı gökyüzüne bakarken düşüncelere daldı.
Birinin gitmediğini bilmek…
İnsana hayata dair umut veriyordu.
Ve bazen, iki insanın hayatı değişmek için büyük olaylara ihtiyaç duymazdı. Bazen tek gereken şey, birinin durup gerçekten bakmasıydı.
Çünkü görmek…
Anlamaktı.
