25. bölüm · SIRADAN

Bölüm 24- FİNAL

Saliha Şenel

Giray'ın arabasında çantamın kulpunu sıkmaya devam ettim. "Giray, ya yapamazsam?"

"Hiçbir şey yapmak zorunda değilsin, zaten sadece tanışacaksınız bunda bir şey yok ki."

Başımı sallayıp nefesimi düzenlemeye çalıştım. "Kim bu kadın?"

"Üniversitede çok değer verdiğim bir hocam."

"Ankara Üniversitesi mi? Giray-"

"Hayır hayır, açıklayamadım kusuruma bakma. Hacettepe üniversitesi psikiyatri bölümünden bir hoca."

Başımı aşağı yukarı yavaşça salladım, nefesim hızlanıyordu. Gözlerimi kapattım, gözlerine bakmak istedim, kapandı. Daha çok gerildim, yanlış bir şey yaptığımı düşünmeye başlamıştım. Vazgeçtiğimi söylemek için döndüğümde geldiğimizi söyledi. Dışarıya çıkıp inmemi bekledi, yanında durduğumuz büyük binanın her katında başka tabela vardı. Avukat, diş hekimi, genel cerrah... Yavaşça aşağıya indim, Ankara'nın buğulu havası yüzüme çarptığında daha çok gerildim. Binadaki tabelaları gösterdim, "Hangisi?"

"Geçici olarak arkadaşının muayenehanesini kullanıyor, genel cerrah yazan." Başımla onayladım, adımlarımı hızlı atarsam verdiğim karardan dönmeme fırsat olmadan yukarı çıkmış olabileceğimi düşündüm. Giray peşimden gelip yol gösterdiğinde asansöre bindik. Kendime sürekli artık dönüşü yok dedim ama hiç ummadığım bir anda ses yine geldi. Yalnız olmadığımda uğramazdı.

"Artık Oğuz'un gözlerini bile göremeyeceksin, hangi karardan dönemezsin Gülce? Unutma kararından mı? Yoksa alışmak istemenden mi? Oğuz'un mezarında söylediklerini hatırlıyor musun? Oğuz'a verdiğin bir sözden daha kendin için vazgeçiyorsun farkında mısın? Oğuz artık gözlerini görmeni istemiyor."

"Senden kurtulacağım!" Hırslı ama sessizdi sözlerim. Giray'a baktığımda o kadar hareketsiz durdu ki cümlemi içimden mi dışımdan mı söylediğimi ayırt edemedim. Asansörden inip sağa döndük, kapı açılırken sesin söylediklerinin doğru olmasından korktum. Yumruklarımı sıktım, içimden dualar ettim, dizlerim dışarıdan fark edilemeyecek kadar içeriden titremeye başladı. Karşımdaki kadın yüzündeki gülümsemeyle kapıyı açmış bize bakıyordu.

"Hoş geldiniz."

"Hoş bulduk hocam." Giray benim önden girmemi bekledi, peşimden içeri girdi. Etrafa bakındım, kapı büyük bir alana açılmıştı. Ortadaki büyük ofis masasının üzerinde kitaplar; yanında iskelet, kuru kafa ve diğer vücut bölgelerinin maketleri vardı; beyin, akciğer, kalp...

Kadın bana döndü. "Merhaba, ben Remziye Öztürk."

Elimi tokalaşmak için uzattığımda tuttu. "Merhaba, ben Gülce."

Gülce Kalem Aydın.

"Memnun oldum."

Elimi aldıktan sonra gerginlikle yerimde kıpırdandım. Gözlerimi kapattım, gözlerine ihtiyacım var, hata mı yapıyorum? Arkama bakmadan kaçmam mı gerek? Benim burada ne işim var?

Tam gözlerimi açacakken yeşillerimi gördüm, gülümsedim. Beni bırakmazdı ki o zaten, Giray haklıydı, sesin bi halt bildiği yoktu. Gözlerimi açtım, "Odama geçelim mi?"

Başımı sallayarak onayladım, Giray'a baktım. Giray: "Ben burada bekliyorum."

"Tamam."

Remziye hanımın peşinden ilerledim, odasının kapısını açıp ilerlediğinde adım atmadan önce içeri baktım. Ortada büyük ve uzun bir masa, etrafında sandalyelerle toplantı odasına benziyordu. Normal ofis düzeni olmaması beni biraz daha rahatlatmıştı, masada karşılıklı sandalyelere oturduk. Çantamın kulpuna tutundum.

"Bana kendini tanıtır mısın?"

"Giray anlatmıştır zaten," dedim.

"Anlatmadı, senden dinleyebilir miyim?"

Etrafta göz gezdirdim, odaklanabileceğim bir şey bulamadığımda çantamı daha çok sıktım. "Ben Gülce, yirmi sekiz yaşındayım. Eskişehir'de doğup büyüdüm ama burayı daha çok seviyorum. Ankaralıyım da diyebiliriz. En son turist rehberliği yaptım ama daha sonra bıraktım tek başıma karavanımla geziyorum."

"Memleketin anlamı insandan insana değişebiliyor. Bizim kattığımız anlamlarla memleket gibi hissettirebiliyorlar."

"Çoğu kişi okuduğu yere memleketim der, ben Balıkesir'de okudum aslında. Orayı da çok seviyorum ama okuldan sonra bir daha gitmedim."

"Ne okudunuz?"

"Coğrafya."

"Gezme fikri de oradan mı çıktı yoksa?"

"Evet, aslında hayır... Bu konuyu şu an konuşmak zorunda mıyız?"

"Hayır, sen ne istersen onu konuşabiliriz. Bu odada senin istemediğin hiçbir konu konuşulmayacak, sen ne zaman istersen o zaman anlatabilirsin ve konuştuklarımız sadece ikimizin arasında kalacak buna emin olabilirsin."

Başımı salladım. "Aslında biliyorum, en yakınınıza bile anlatmıyorsunuz. Bu zor oluyor mu? Yani, kimseye anlatamamak... Ne bileyim? Bu kitaplarda yazan bir şey değil. Oğuz bana anlatmadığında zorlanıyor mu diye çok merak ediyordum. Düzenli aralıklarla ya da ihtiyaç duyduğunuzda sizin de destek aldığınızı biliyorum ama ne bileyim? Bence zordur."

"Her mesleğin zor yanları var ama biz bu konuda eğitim almış insanlarız."

"Anladım, biraz şeye benziyor o zaman; ben haritalarla uğraşırken neye göre hangi veriyi gireceğimi öğretmişlerdi, zaman zaman zorlanıp destek aldığım oluyordu ama kendim yapabiliyordum."

"Aynen, her işin farklı kuralları var."

Masadaki ufak bir çizgiye odaklandım, vücudum biraz daha gevşemişti. "Ben aslında gelmeyecektim ama bir ses var. Ne yaptıysam geçmedi, gitmiyor. Sadece ondan kurtulmak istediğim için geldim. Kendimde başka hiçbir şeyi değiştirmek istemiyorum."

"Nasıl bir ses?"

"Böyle kafamın içinde," dedim ellerimi başımın yanlarında açarak gözlerimi kapattım. "Susmuyor, yalnız kaldığımda benimle konuşuyor. Aslında benim sesim... ama ben değilim, bir keresinde bana 'ben sen değilim senin bu durumu atlatmış versiyonunum' demişti. Cevap vermediğimde daha çok konuşuyor, beni çok iyi tanıyor nasıl sinirlendireceğini, nasıl çıldırtacağını çok iyi biliyor. Benimle sürekli dalga geçiyor beni aşağılıyor... Giray onun söylediklerine inanma o seni tanımıyor dedi. Bilmiyorum, hiçbir şeyi bilmiyorum... Sonra cevap vermemeyi denedim, yine dalga geçti. Sinirlendirdi, yine de cevap vermedim sonra susar gibi oldu... Sonra da güldü, çok güldü. Benim sesim gibiydi ama ben hiç öyle gülmedim. En çok Oğuz'un yanında gülerdim ama hiç öyle gülmedim. Acı çekmemden zevk alır gibi güldü."

"Sonra nasıl durdu?"

Ellerimi iki yanıma indirdim, gözlerimi açmadan devam ettim. Efe'nin geldiği anı hatırladım. "Efe geldi, kardeşim. Daha doğrusu Oğuz'un kardeşi ama benim de kardeşim sayılır. Birisi gelince kayboluyor. Az önce ilk kez yanımda başkası varken geldi, ondan kurtulmak istiyorum."

"Sana ne söylüyor?"

Remziye hanıma baktım, beni dikkatle dinliyordu. Kafamdaki seslerle olan diyaloglarımı bölük pörçük anlattım. Sürekli Oğuz hakkındaki diyaloglardan sonra Oğuz'un kim olduğunu sordu. "Oğuz, Oğuz benim eşim, biz nişanlıydık, imam nikahımız kıyıldı resmi nikahımız da kıyılacaktı." Duraksadım, ilk kez hiç bilmeyen birisiyle konuşuyordum.

"Sonra ne oldu?"

"Sonrası yok. Sonrası bende devam etti ve bana saklı kalacak," dedim. Söylediğim yalana inanmayı bile becerememiştim ama hiç bilmeyen birisine söylersem inanma şansım daha da azalacak gibi geldi. Bekledik, ben masadaki çizgiye odaklandım.

"Peki. Bahsettiğin sesi ilk ne zaman duyduğunu hatırlıyor musun?"

"Neredeyse bir yıl önce, başlarda kendi kendimle dalga geçtiğimi sandım. Hani böyle insan kendi kendine konuşur ya, öyle sandım. Sonra arttı."

"Uyku düzenin nasıl?"

"Normal sayılır, bazen uyuyamam ama çok değil."

"Tamam, şimdi sana bir ilaç yazacağım. Haftaya aynı saatte görüşelim olur mu?"

"Bu ilaç bana bir şey unutturacak mı? Hiçbir şeyi unutmak istemiyorum."

"Öyle bir etkisi yok."

"Tamam o zaman alırım." Reçetemi aldıktan sonra teşekkür edip odadan çıktım. İlk an ki gerginliğim azalmıştı, sesten kurtulma umudum arttı. Giray oturduğu yerden ayağa kalktı, yüzümdeki gülümseme onu da rahatlatmıştı.

"Haftaya aynı saatte beni getirir misin?"

"Tabii ki, gidelim mi?"

"Gidelim."

"Gamze yemeğe çağırdı, bize geçelim mi?"

"Olur, yolda bir eczane bulabilir miyiz?" Onaylarken kapıdan çıktık. Akşam evlerinde kaldım, yeni konulardan sohbet ettik eskiye dair hiçbir şey açılmadı. Gezdiğim yerleri anlattım, Gamze kendi spor salonunu açmak için uğraştığından bahsetti, bebeğin doğumundan konuştuk, güzel bir akşam olmuştu.

Yalnız kalmadığım süre boyunca ses hiç gelmedi, ilacın işe yaradığını düşündüm. Sonraki gün Oğuz'un mezarına gittim, toprağının üstünü temizledim, yeni gül fidanları diktim. Dualarımı ettim, mezar taşını yıkadım.

"En son geldiğimde Aydın şehrini anlatmıştım, şimdi Iğdır'dan geliyorum. Ağrı Dağı'na çıktım. Mezarın başında konuşmak iyi değilmiş, duyamazlar sonuçta diyorlar. Ben senin fotoğraflarınla konuşuyorum toprağınla konuşmuşum çok mu?.. İnanamadım, kendi söylediğim yalana inanmayı beceremedim. İçimde bir ses türedi, gitsin diye tedavi almaya başladım ama merak etme, hiçbir tedavi hiçbir ilaç bana seni unutturamaz sevgilim. Destek almama sevinirsin, sen beni bilirsin. Eve bu kez uğramasam olur mu? Giray'la Gamze'de kalacağım. Ses azaldı, evimizdeyken de gelmiyor ama şimdi oraya gidersem çıktığımda artmasından korkuyorum. Senin yanında da gelmiyor."

Remziye Hanım'la ikinci görüşmemiz için hazır bir şekilde masadaki yerime oturdum, yüzümde gülümseme vardı.

"Hoş geldiniz."

"Hoş buldum."

"Başlayalım mı hazır mısınız?"

"Evet, hazırım."

"Bu haftanız nasıl geçti?"

"Normaldi, ilaçlarımı aldım ses azaldı hatta neredeyse hiç gelmedi. Gerçi yalnız kalmadığım için de gelmemiş olabilir bilmiyorum."

"Çok güzel, başka neler oldu?"

"Arkadaşlarım evinde misafir ettiler, karavanla gezdiğim için kendi evime pek uğrama fırsatım olmuyor. Beni hiç yalnız bırakmadılar çoğunlukla onların yanındaydım."

"Kendi eviniz nerede?"

"Burada, Ankara'da. Aslında kendi evimde kalmak istedim ama sesin daha çok gelmesini istemediğim için gitmedim. Karavanımda da gelirdi karavana da binmedim biraz kafa dinlemiş oldum aslında."

"Evinizdeyken daha çok mu geliyor?"

"Hayır, evimdeyken gelemez. Orada bizden başkasının sesini duymam ama çıktıktan sonra gelmesini istemedim."

"Evinizden bahseder misiniz?"

"Sesle ne alakası var bunun şimdi?" Evimi anlatırsam, kapatmamı isterlerse, yanlış olduğunu söylerlerse ben ne yaparım?

"Bir bağlantısı olmak zorunda değil, şu an kaldığınız evde ses duymadınız, kendi evinizde de duymayacağınızı söylüyorsunuz. Kendi evinizden çıktıktan sonra neden gelebilir? Evlerin farkı ne?"

Çantamı kolumdan çıkarıp yanımdaki sandalyeye astım, sinirlenmeye başlamıştım. "Evimde güvende hissediyorum ve kendime odaklanıyorum çıktığımda da kendime odaklanmış olmama rağmen bir şey diyemediğinin acısını çıkarıyor. Sırf bu yüzden eve kapanmayı düşündüm ama yapamadım. Oldu mu?"

"Neden yapamadınız?"

"Yapmamı mı isterdiniz?"

"Hayır, istemezdim. Evinizi diğer evlerden ayıran özelliklerden bahseder misiniz?"

"Benim olması," dedim sorusuna anlam veremeyerek.

"Peki karavan?"

Sinirle ellerimi birleştirip masanın üstüne bıraktım ve belimi dikleştirdim. "Karavanımda duyuyorum evimde duymuyorum, neden bilmiyorum."

"Sizce iki yerin farkı ne?"

"Bir farkı olmak zorunda değil bence. Kafasına göre takılıyor sorgulamadım." Sesim bir tık yüksek çıkmıştı, cevap vermeden bekledi. Farkındalıkla omuzlarımı geri indirdim. Sinirlenmemin bir anlamı yoktu. "Evde Oğuz'la anılarım var, onunla anılarımızın olduğu yerde konuşacak cesareti bulamaz. Oğuz beni suçlamaz, benim bile kendimi suçlamama izin vermez. Onun daha önce bulunduğu hiçbir yerde ben kendime kızamam."

"Oğuz'dan bahseder misin?"

"Sesin suçlusu o değil benim. Onunla alakası yok."

"Neden suçlu olduğunu düşünüyorsun?"

"Sözümü tutmadım, tutamadım."

"Ne sözü?"

Gözlerimi ellerime indirdim, tırnaklarıma baktım. Kenarlarını sürekli deştiğim için düz bile çıkamıyorlardı, en son oymaya başladığım işaret parmağımın kenarını diğer elimin baş parmağıyla kazımaya devam ettim.

"Oğuz'u anlatmamayı isteyemem. O benim hayatım ama anlatırsam unutturmaya çalışacaksınız. Vazgeçmemi isteyeceksiniz."

"Ben size hiçbir şeyi unutturamam sadece dinlerim."

Gözlerine baktım, Giray'ın söyledikleri, okuduğum kitaplar hafızamda dolandı. Elimi tutup anlatmaya başladım, Oğuz'u anlattım, işini, karakterini, bakışlarını, sözlerini, gözlerine baktığımda hissettiklerimi anlattım. Ondan bahsederken elimi bile yaralayamadım, gerçekten içimdeydi sanki. Canımın içinden beni koruyordu.

Uzun uzun onu anlattıktan sonra aklıma geleni söyledim: "Bir ara, annemin Oğuz'dan ayrılmamı istediği zamanlar... bunu ona söyleyememiştim, sonra öğrendiğinde anlatmadığım için tartıştık. Ona güvenmediğimi düşünmesin, kırılmasın diye saklamıştım ama o tüm bunlarla tek başıma uğraştığım için üzülmüştü." Başımı kaldırıp Remziye hanımın gözlerine baktım. "Biz birbirimizi kendimizden çok sevdik. Oğuz kendi kırgınlığını bir kenara bırakıp benim kalbimi düşünürdü, ben o üzülmesin diye kendi kırgınlığımı saklamaya çalışırdım. Sonra sonra bunun bize zarar vermemesi için her şeyi anlatmaya başladık. Ne olursa olsun, karşımıza ne çıkarsa çıksın ikimiz bir olduğumuzda halledemeyeceğimiz bir şey yoktu. Çoğunlukla birbirimizden uzakta kalmak zorunda olsak bile her şeyi hallederdik. Bazen kafamda bazı şeyleri çok büyütürdüm, içinden çıkamayacağımı düşünürdüm. Oğuz hallederiz dediğinde bile çözülürdü. Birlikte hallederdik. Şimdi tek başıma kendi sesimle bile başa çıkamıyorum." Parmaklarımla uğraşmaya geri döndüm.

"Günlük tutma alışkanlığınız var mı?"

"Günlük tutmam yasak. Hissettiklerimi yazamam. Sebebini sormayın, şu an buna gücüm yok."

"Peki, haftaya aynı saatte gelebilir misiniz?"

"Gelirim."

Vedalaştıktan sonra odadan dışarı çıkıp Gamze'ye ilerledim. Karnını tutarak ayağa kalktı, gülümseyerek bana bakıyordu ama aynı tepkiyi veremedim. Birlikte dışarıya çıkıp arabaya bindik. Şoför koltuğunda bana döndü. "Nereye gidelim?"

"Eve gidelim, sen daha fazla yorulma ama ben oradan başka yere geçeceğim."

"Eve mi?"

"Hayır, merak etme."

İki saat sonra duvar resmimizin karşısında yerde oturuyordum. Sanki her an bir yerden çıkıp çizdiği tavşanı övmeye başlayacaktı. Eğlenceli bir insandı Oğuz, içindeki çocuğu sayılı insanın yanında açığa çıkaran birisiydi. Kulaklıklarımı taktım, onun dinlettiği şarkıları dinledim. Hava kararmıştı, eskimiş resmimizi sokak lambası aydınlattı. Çizdiğimiz trene atlayıp yanına gidebilmeyi dilerdim. Arkamdaki ağaca yaslandım, gözlerimi kapattım. Bu kez gözlerini kapattığı anı görmedim. Bugün anlattığım bakışlarını gördüm. Yanıma gelip oturduğunu hissettim. Rüya olduğunu biliyordum. Herhangi bir anımızı tekrar yaşamayı bekledim ama olmadı, aynı yerde, aynı eskimiş resmin önünde yan yana oturduk. Ona baktım, bana dönmemesinden korktum ama döndü. O benden kendini hiç sakınmamıştı ki zaten. Başımı omzuna yaslamak istedim ama yapamadım. Gülümsedi, herhangi bir anı değil şimdiyi yaşamıştık ilk defa. Sebebi neydi bilmiyorum. Zincirlerim sallanmaya başlamıştı.

Doktorumun karşısında aynı yerime oturdum. Bu üçüncü görüşmemiz olacaktı. Haftamın nasıl geçtiğini sordu.

"İlaçlarımı düzenli alıyorum, arkadaşlarıma daha fazla rahatsızlık vermemek için evlerinden ayrıldım. Karavanımda yaşamaya devam ediyorum, karavanda sesler artınca otele geçtim, iki gün otelde kaldım. Yine devam etti ama o kadar çok değil. Sonra oradan da ayrılıp karavanıma döndüm ve buraya geldim."

"Evinize neden gitmediniz?"

"Oğuz geldi, yani rüyamda gördüm. Gülümsedi, en son mezarına gittiğimde eve gitmeyeceğimi söylemiştim onun üzerine bu rüyamda gülümsediğini görünce doğru yolda olduğumu düşündüm. Belki de zihnim böyle düşünmem için onu öyle gösterdi, bilmiyorum ama iyi hissettirdi."

"Kararlarınızda Oğuz önemli bir faktördü değil mi?"

"Öyle ama biz birbirimizin kararlarına karışmaktan çok destek olurduk, kararlarımızı birlikte alırdık."

"Oğuz'u sık sık rüyalarınızda görüyor musunuz?"

"Hayır, yani evet... biraz karışık. Şimdiye kadar rüyamda anılarımızı tekrar yaşardım ilk kez anılarımızdan başka halde gördüm." Masanın üzerine bıraktığım telefona bildirim gelince ekranı aydınlandı. Oğuz'un gülen yüzü aramızda göründü. "Telefonu kapatmayı unutmuşum kusura bakmayın," dedim ve telefonumu kapatıp yanımdaki sandalyeye asılı olan çantama attım. Doktorumun hareketlerimi özenle izlediğini hissettim ama bakışlarında bir değişiklik olmadı.

"Sesi yine duydum dediniz bu kez neler söyledi?"

"Oğuz'un bana gülümsemesine aldırmamam gerektiğini söyledi, 'Kendi kendini avutmak için beyninde görseller oluşturuyorsun ama bu bir işe yaramayacak. Benim gitmem için bu yeterli değil, sen ben olana dek yanındayım, senin kötülüğünü istediğimi sanıyorsun ama ben sadece atlatmanı bekliyorum. Onu unutamayacaksın, alışamayacaksın, zindanına alışmanı bekliyorum,' dedi. Ben onsuzluğa alışamam, onsuz nefes alabilmeyi kolaylaştırmak için kendime yalanlar söyledim ama işe yaramadı. Gerçekleri haykıran, bana yalancı olduğumu hatırlatan bu ses türedi. Ben Oğuz'un ölmediğini iddia etmiyorum. Her şeyin farkındayım, o geri gelmeyecek, yanına gidemeyeceğim, tekrar ona sarılamayacağım. Ben bunların farkındayım, yanına gitmeyi çok istedim ama başaramadım, onun beni yanında istemediğini söyledi, ses yani, yani kendim, yani kendi acımasız sesim... Ben sadece nefes almayı kolaylaştırabilmek için bir yol aradım."

Giray'a anlattıklarımı anlatmaya başladım, günlük sayfalarını, mektubu, karavanı, insanlara neden yalan söylediğimi anlattım. Kendimi aklamak için en çok kullandığım kelime 'çünkü' oldu. Uzun uzun açıklamaya çalıştım sebeplerimi. Uzun uzun anlatmaya gerek kalmadan anlayan tek kişi Oğuz'du, şimdiye kadar başkalarına da kendimi bu kadar açıklama gereği duymamıştım. Zaman zaman kendi kendime sesli konuştum, sorular sordum, cevaplar verdim. Doktorum sadece dinledi. Gözyaşlarımı silmem için peçete uzattı, bazen onun orada olduğunu unutturacak kadar hareketsiz kaldı.

"Gözlerimi her kapattığımda gözlerini görüyorum. Ama son anını. Bu dünyaya son baktığı anını görüyorum, sadece bu hafta size anlattığım halini gördüm. Yani geçen hafta size anlattığım o ilk bakışlarını... Bunu kaybetmek istemiyorum. Onu unutmak istemiyorum. Hani dedim ya, kafamın içindeki ses benimle dalga geçiyor diye. Bu acıyı ilk ya da son yaşayan sen değilsin herkes bir şekilde alışıyor demişti. Ben alışamam."

"Gülce, alışmak sence ne demek?"

"Alışkanlıklar farkında olmadan tekrar eden hareket ya da düşüncelerdir. Farkında olmadığın şeyi hissedemezsin, hissedemezsem olmaz. Susadığında su içmek acıktığında yemek yemekte bir alışkanlık ama bunlar ihtiyaçtan doğar. Ben Oğuz'a ihtiyaç duyduğum için sevmiyorum -ihtiyacım var ama sebebi bu değil- ya da onu bu yüzden düşünmüyorum. Sadece onu tamamen kaybetmek istemiyorum."

"Ne olursa onu tamamen kaybetmiş olursun?"

"Onu alışkanlığa çevirirsem ya da gözlerini göremezsem kaybederim."

"Atlatmış olan insanlara bakıyorum alışmışlar demiştin, onlar sence kayıp mı etti?"

"Hayır, yani bilemem. Onlar benden daha güçlü insanlar, alışsalar da kaybetmemiş olabilirler. Sevdiklerini tam anlamıyla kaybetmeden hayatını kazanan insanlar."

"Sen de sevgini kaybetmeden hayatını kazanmak ister miydin?"

"Hayır, yani... bilmiyorum. Hayatımın kazanılacak bir yanı kalmadı, benim hayatım için belirli bir hedefim yok. Sadece anılarıma tutunup nefes almaya çalışıyorum. Daha doğrusu başka yolunu bilmiyorum."

Halsiz hissetmeye başladım, tüm kemiklerim ağrıyordu. Anlattığım, sorgulamaya başladığım şeyler beni yormuştu. Efe'yle konuşurken tokat yemiş gibi hissetmiştim ama şimdi üzerimden bir kamyon geçmişti sanki. Odadan çıkarken ayaklarımı kaldırmaya bile dermanım yoktu, ayakkabılarımdan yere sürtünme sesi geldi, koltuklarda Giray'ı gördüm. Hâlime şaşırmadı, sorgulayan gözlerle bakmadı. Yüksek ihtimalle alışık olduğu görüntülerdi.

Görüşmelere haftalarca devam ettik, ilaçlarımı aldım, karavanımda uyudum, sesle saatlerce konuştum, artık ben istediğimde geliyordu ve bazen bilerek onunla konuşmak için karavanda oturup bekliyordum.

"İlerleme kaydetmeye başladın. Senin sesin olduğumu farkındasın artık. Benim değil senin cümlelerindi benimkiler."

"Biliyorum, kendime o cümleleri söylememe Oğuz izin vermezdi, söylemeden edemezdim. Sen geldin işte."

"Ne zamana kadar beni yanında tutacaksın? Yorulmadın mı?"

"Yorgunluğumun ne zaman önemi oldu ki? Ne zaman gideceğini bilmiyorum."

"Kendi sesine kılıf aramayı bırak ve yüzleş."

"Bana bu kadar iyi davranmana alışık değilim."

"Kendine iyi davranmaya alışık değilsin."

"Tamam sus, bugünlük bu kadar yeter."

"Sen bilirsin."

Karavanı incelemeye başladım, yıllardır evim olmuştu. Şoför koltuğuna geçtim, bugünkü görüşmemizden sonra yapmam gereken bir şey vardı. Karavanı göl yakınlarından çıkarıp evime doğru sürmeye başladım. Uzun zamandır gelmemiştim, kapıdan girip etrafa bakındım. Neredeyse her şey aynı duruyordu, eşyaların üzerini tozlar kaplamıştı.

Kamerayı kurduktan sonra koltuğa oturdum. Tozlu eşyaların arasında kamufle olmuş gibiydim, onlardan biri gibi.

"Ben Gülce, bugün 3 Ekim 2019. İmam nikahımızı düşünürsek evliliğimizin dördüncü yıl dönümü. Yaşasaydı iki tarihi de yıl dönümümüz sayardık galiba. Her yıl iki kere hediye isterdim ondan, şımarırdım, kızardım, saçma kıskançlıklar yapıp delirtirdim... Bilerek sinirlendirip onunla uğraştığımda çok keyif alıyordum ama bunu çok fazla yapma fırsatım olmadı. Bugün neden video çekiyorum? Neden buradayım? Doktorum yazamadığımı öğrendikten sonra ses kaydı alabileceğimi ya da video çekebileceğimi söyledi. Sürekli ses kaydı alıyordum, kendi sesimi duymak da iyi gelmişti ama bugün bir değişiklik yapayım dedim. Yaptığım her şeyi Oğuz'a hitaben yapmayı bırakmaya başladım. Ses kayıtlarının hepsi Oğuz'a hitaben başlıyordu ama kendi sesimi duydukça, yani gerçek sesimi, o halüsinasyon olandan bahsetmiyorum. Neyse işte artık kendime anlatıyorum." Etrafı izlemeye başladım, kitaplarımızı, kalemlerimizi, koltuktaki yastıkları perdeleri... koridora doğru baktığımda hâlâ gülüşme seslerimizi anımsıyordum. Eskisi kadar gerçekçi canlanmıyordu ama gözümü kapattığımda koşturuşumuzu görebiliyordum. Gülümseyerek gözümü açtım ve kameraya döndüm.

"Bu eşyaları bozarsam bir parçası olmaktan çıkacaktım. Anılarımın kaybolmasından korkuyordum, kaybolmasın diye çok dua ettim, bir bakışını bir nefesini bile unutmayayım diye. Eşyaların arasında toz tutsam da bozulmaz sandım ama toz tabakası o kadar kalınlaştı ki ben kendimi göremiyorum. Kendimi göremediğimde Oğuz'da bulanıklaşıyor. Onu kaybetmemek için yaptığım her şey boşa çıkıyor, hani diyorum ya o benim canımın içinde diye, kendimi göremediğimde o da kaybolmaya başlıyor."

Nefes alıp verdim, evin eski kokusundan eser kalmamıştı, her şey küflenmeye parçalanmaya başlamıştı sanki. Eskisi gibi değildi, öylece durduklarında değişmeyeceklerini sanmıştım ama çürüyorlardı.

"Anılarıma sahip çıkmanın başka bir yolunu bulmam lazım. Yeşerttiği kalbim, hayatım çürümeye başladı. Onlara sahip çıkmam lazım... O yüzden artık bu evden vazgeçeceğim."

Kaydı kapattım, belleği cebimdeki zarfın yanına bıraktım. Yatak odasında yatağın altından anı kutumuzu alıp içine fotoğraflarımızı bıraktım. Giray kapıyı çaldığında elimde kutuyla kapıya çıktım ve anahtarı eline bıraktım. Kalan eşyalarımızı ondan başkasına emanet edemezdim, mobilyalarımızı kitaplarımızı ne yapacağını sormayacaktım. Yıllardır oradan oraya savrulurken hareket ettiğim düşünülmüştü ama ben evimden dışarı adımımı ilk kez atıyordum.

Bir sonraki görüşmemizde evi kapattığımı doktoruma söylemiştim.

"Nasıl hissediyorsun?"

"Sanki bir parçamı kesip attım, acıyor ama iyi geldiğini itiraf edersem ihanet etmiş olacağımı düşünüyorum." Aslında ağzımdan çıktığı an itiraf etmiştim, boş bulunduğumu fark edip şaşırdım.

"Neye ihanet etmiş olacaksın?"

"Anılara."

"Eşyalar, mekanlar hatta insanlar bizim onlara kattığımız değerle anlam bulmazlar mı? Böyle düşündüğünü söylemiştin."

"Anlamları olan eşyalardan kurtulmak kendimize ihanet değil mi?"

"Kendine mi ihanet ettin?"

Psikologların ve psikiyatristlerin kelime oyunu yapabilen insanlar olduğunu düşünmeye başlamıştım. Benim cümlelerimle bana saldırıyordu sanki, bazen çok sinirlensem de bir şey diyemiyordum.

"Hayır, kendimi bulduğumu düşünüyorum ama bu bazen yanlış geliyor, oysaki evden ayrılırken doğru bir şey yaptığıma emindim."

"Kendini bulduğunda ne gördün?"

"Oğuz'dan parçalar olan Gülce. Eskiden tamamen onu görürdüm, şimdi onun bana kattıklarıyla kendimi görmeye başladım."

"Eşyalardan ayrıldığında bir parçan kopmuş gibi olsa da iyi geldi, iyi geldiğini itiraf edersen ihanet etmiş olacağını düşündün ama kendini buldun. Kendinde Oğuz'un kattıklarıyla beraber olan Gülce'yi görmeye başladın. Oğuz'u kaybetmeden önceki haline benziyor, öyle mi?"

"Aynı değil, olamaz ama dediğiniz gibi benziyor."

"Bana biraz daha açıklar mısın?"

"Bir hayatım var. Oğuz'dan ayrı değil ama ondan ibaret de değil. Kendi hayatım, Oğuz'un hep desteklediği, ondan bağımsız yanları olan hayatım. Mesleğim, arkadaşlarım, hedeflerim, düşüncelerim... Bana kattıklarıyla ve bıraktıklarıyla devam etmeye çalışırken ondan ibaret olmuşum. Hayattayken bile bu kadar ondan ibaret değildim."

"Oğuz hayattayken kendi hayatın için yaptığın hareketlerde ihanet ettiğini düşünmüyordun, bunlar onu sevmene engel değildi. Şimdi kendi hayatın için bir şeyler yapmaya çalışmak neden ihanet olsun? Öyle değil mi?"

"Ama o artık yok."

"Sana kattıkları var. Hayatımı kurarken yanımdaydı dedin, devam ettirmeye çalışman onu üzer miydi?"

"Hayır hayır. Mutlu olurdu."

"Sen mutlu olur musun?"

Masadaki ufak çizgi yine bakışlarımın durağı oldu, onun bana bıraktığı eşyalarla değil de bana kattıklarıyla devam etmek... onu unutturacak değildi değil mi?

"Gözlerini görmeme engel olur mu?"

"Mutlu olmak mı?"

"Bilmem, mutlu olur muyum? Mutlu olmak istiyor muyum? Herkes sen ölseydin Oğuz'un böyle olmasını istemezdin mutlu olsun isterdin diyor haklılar ama ben Oğuz değilim... Ben Oğuz değilim, bunu söylemek garip geldi." Birkaç saniye dilimden dökülenleri sindirmeye çalıştım.

"Oğuz'u içimde yaşatmaya çalışırken onun sevdiği kadını unuttum. En son karavanla gezmemizi planladı, kaldığı yerden devam ettim. Gittiğim hiçbir yerin rengi yoktu ama gezmek benim için bir görev gibiydi. Oğuz varken de gezerdim ama kendim istediğim için geziyordum."

"Oğuz'dan sonra Oğuz'la empati yapmanı istediklerinde kendin karar veremedin ve onun hayatını ve senin için olabilecek isteklerini üstlenmeye çalıştın. Aslında sürekli onunla empati yapmaya başladın, onun senin için isteyebileceği şeyleri düşündün. Gezmeyi sen daha çok seviyordun ve gezmeniz için bir karavan almıştı. Senin iyiliğini ve mutluluğunu isteyen o olduğu için ondan kalanlara tutunmaya çalıştın ve gezdin."

Farklı zamanlarda söylediğim cümleler toparlanıp bana karşı söylendiğinde şaşkınlık ve farkındalık tüm vücudumu sarıyordu. "Nefes almaya başka nasıl devam edebilirdim ki?"

Bir dahaki görüşmemize kadar hep bunu düşündüm. Gezmeden, onun bana bıraktıkları yerine kattıklarını seçerek, kendimi seçerek hangi yoldan ilerleyebilirim ki?

Günler sonra ses bitmişti, artık kendimle baş başaydım. Şimdiye kadar kendi başarılarımı bile bu yolda kullanmıştım, okuduğum okulu, öğrendiğim dilleri turist rehberi olmak için kullanmıştım. Başka hangi yol var?

Birkaç gün sonra mezarlığa gittim, dualar ettim, toprağını sevdim. Her şeyini sevdiğim gibi toprağından bile nefret edememiş onu benden alan kadere isyan da edememiştim.

"Evi boşalttım. Seni sevmeye devam etmek için bunlara ihtiyacım olmadığını biliyordum, ben... sadece yaşayamadığımız o kadar fazla şey kalmıştı ki ne yapacağımı bilememiştim. Belki de bıraktığın gibi kalırsa, bıraktığın karavanla devam edersem bir nebze olsun yaşayamadıklarımızı telafi edebilirim sandım, bilmiyorum. Nasıl baş edeceğimi bilememiştim."

Vücudumun bir parçası haline gelen zarfı cebimden çıkardım. "Ben bunu artık taşımakta çok zorlanıyorum. Senin kanın, yavaş yavaş benim bir parçam oldu. Elime her aldığımda bu kağıtların kanınla kaplandığı anı yaşadım Oğuz. Yıllarca bu işkenceyi kendime yaşattım, artık kaldıramıyorum... Sen yıllarca göğsünde taşıdın ben de taşımak zorundayım sandım. Şimdi bunu tekrar göğsünün üstüne bırakmayacağım, taşıyamadığım yükleri sana bırakamam. Burada olmadığını bilsem de yapamam ama en azından yanındaki toprağa bırakmak istiyorum. Toprak, her şeyi kabul eden, her şeyi içine çeken toprak bu zarfı da kabul etsin."

Mezar taşının yanında bir çukur açtım, o anı son kez yaşadım, kanını son kez avuçlarımın içinde tuttum, avuçlarım yandı, kendimi gömemediğim çukura mektuplarımızı gömdüm. Toprağı kapatınca yere oturup mezarına yaslandım. Başımı hafif kaldırdığımda ismiyle karşılaştım. "Eskiden göğsüne yatıp böyle bakınca gözlerinle karşılaşırdım." Bu hayatta öğrendiğim bir şey daha varsa o da gözyaşının tükenmediğiydi. Acım bitmedi, dinmedi, acımla ölmeyi değil yaşamayı öğrenecektim. Alışmak kelimesinin anlamı benim için değişmeye başlamıştı. Alışırsam kaybedeceğim, kaybolacağım fikrinden sıyrılmaya başlamıştım.

Görüşmelerin aralarında geçen zamanı arttırmaya başladık, bu süreçte ne yapacağıma karar veremesem de ne yapmayacağıma karar verdim. Karavanımı sattım, anahtarlığımı bozmamak için karavanın anahtarını değiştirtmeyi bile düşünmüştüm ama sonra sadece süs kısmının da benim için yeterli olacağına karar verdim. Anahtarı yoktu, eksikti ama yanımdaydı. Bir süre sonra hattını da kapattım, mesaj kutum daima olduğu gibi kalacaktı ama daha fazla mesaj atmayacaktım.

Kaldığım otele de bir çözüm bulmam gerekiyordu, ev tutmak istedim ama nereden tutacağımı da bilmiyordum. Doktorum hiçbir şey için acele etmeme gerek olmadığını söyledi, karar vermek için, düşünmek için zamana ihtiyacım vardı. Gamze doğum yapmıştı, yeğenimle ilgilenmek, yeni bir hayatın nefes almaya başladığına şahit olmak, her geçen gün parmaklarının bile büyüdüğünü görmek bana inanılmaz iyi gelmişti. Her gün büyüyor, mucizevi bir şekilde yenileniyordu. Bakışları değişmeden, sinirlendiğinde tüy gibi olan kaşlarını çatmasını değiştirmeden her gün yenilendi. Onda yenilenmek için her şeyin değişmesi gerekmediğini görüyordum.

Efe'nin aramasıyla Eskişehir'e gittim. Belki böyle aniden gitmeseydim asla gidemeyecektim. Telefonda ağlayarak sadece gelmemi istediğini söylemişti, trenle gitmek gibi bir seçeneğim olmadığı için saatler içerisinde araba kiralayıp attığı konuma gittim. Hastane bahçesinde beni bekliyordu.

"Efe, ne oldu ablacığım? Annemle babam iyi mi?"

"Annem kalp krizi geçirdi, buraya getirdik. Şimdi iyi ama ben çok korkmuştum ne yapacağımı bilemedim aklıma sen geldin abla."

"İyi yaptın, şimdi nerede?"

Birlikte annemin dinlendiği odaya girdik. "Sedef anne, iyi misin? Ne oldu?"

"İyiyim kızım bir şey yok." Annem yatakta doğrulmaya çalışınca kolundan tutup engel oldum, yorgun görünüyordu. Efe'ye sinirle baktı. "Niye ablanı arayıp telaşlandırıyorsun oğlum?"

"Tabii ki arayacak anne Efe'ye kızma."

Efe: "Doktor bir daha olursa kalbi dayanmaz dedi."

Sedef anne susması için baksa da Efe omuz silkti. "Yalan mı? Demedi mi?"

Annem elimi tuttu. "Önemli değil kızım kalbim sıkıştı işte. Sen canını sıkma."

Kapıdan içeri Ekrem babamla birlikte Birgül annem ve Cemil babam girdi. Annem Sedef anneme nasıl olduğunu sorup ilgilenirken bir gözü bendeydi. Hemşire gelip odayı boşaltmamızı istedi, kapının önüne çıktık.

Cemil babam: "Kızım, hoş geldin," dedi. Herkese sırayla sarıldım. Annem: "İlla birimize bir şey olması mı gerekiyordu kızım?"

"Gelemedim anne işte. Şimdi bu konuyu açmanın ne yeri ne de zamanı."

"Haklısın, evde uzun uzun konuşuruz."

"Akşam Ankara'ya döneceğim," dedim. Sedef anne birkaç saate hastaneden çıkacaktı. Babam birkaç gün kalmam için ısrar etti, reddetmeye hazırlanırken Efe koluma dokundu. "Abla sadece birkaç gün, hepimizin sana ihtiyacı var çok özledik biraz kalamaz mısın?"

Babalarım da Efe'ye hak verip umutla bakınca kabul etmek zorunda kaldım. Sedef annemin çıkış işlemleri yapılırken koridorda bir köşe bulup Giray'ı aradım.

"Alo, müsait misin?"

"Müsaitim Hazal'a mama hazırlıyorum. Gülce milletin bebeği yemek yemez benimki doymuyor. Bir de ek gıdaya geçecekmişiz, düşünemiyorum."

Gülmeye başladım. "Ne güzel işte, yemese daha çok zorlanırdınız yiyerek büyüyecek."

"Büyümesin! İçim kötü oluyor."

"Sen şimdiden böyleysen daha çok işin var."

"Ağlıyor yine mamasını Gamze'ye vereyim bir saniye beklesene." Hazal'ın ağlama sesleri mamasına kavuşunca kesildi. Giray kızını severken beni unutsa da bekledim.

"Gülce, geldim. Sen neredesin müsaitsen bize gelsene."

"Ben de onun için aradım aslında, Eskişehir'deyim yarınki görüşmeye gidemeyeceğim benim için yeni randevu alır mısın?"

"Alırım da hayırdır? Bir şey mi oldu yoksa ziyaret için mi gittin?"

"Sedef annem kalp krizi geçirmiş, şimdi durumu iyi ama birkaç gün burada kalacağım ailem çok ısrar etti."

"Geçmiş olsun bir şeye ihtiyacınız var mı geleyim mi?"

"Yok yok sen kızınla ilgilen zaten zaman bulamıyorsun. Sadece randevu işini halledersen..."

"Tamam, merak etme. Bir şey olursa haber ver."

"Teşekkürler."

Telefonu kapattıktan sonra ailemle birlikte Sedef annemi hastaneden çıkarıp evine götürdük. Eskişehir'e gelemememin tek sebebi son gelişimin Oğuz'u benden alışı olmasıydı ama yolu geldikten sonra etrafta onunla anılarımızın olduğu yerleri görmek içimdeki özlemle birlikte sakinliği de arttırdı. İçimi tanıdık bir huzur kaplamıştı. Sedef annemin mutfağında annemle birlikte yemek hazırladık. Sofrada yemeklerimizi yerken yanımda oturan her zamanki gibi Efe'ydi. Aile sofralarımızda ağabeyiyle benim aramda oturmaya alışmıştı, altı kişilik masada mutfaktan gelen ekstra sandalyeye gerek duymadan oturmak hepimize eksik hissettirmişe benziyordu. Uzun zaman sonra geldiğim bu ev, bu masa sandığımdan daha ağır geldi. Gözüm masanın diğer ucundayken Sedef annenin sesiyle başımı kaldırdım.

"Kızım ellerine sağlık yemekler çok güzel olmuş."

"Afiyet olsun anne, daha iyi misin bu gece yanında kalmamı ister misin?"

"Yok, Ekrem babanla Efe yeter zaten daha iyiyim."

Birgül annem ilaçlarını aksatmaması gerektiğini kendisinin de sık sık uğrayacağını söyledi. Efe ara ara bana bakıp gülümsüyordu, zorlandığım şeyleri yapmamda büyük bir etkisi olduğunu farkında bile değildi.

"Abla, yarın okullar arası basketbol maçı var ben de takımdayım izlemeye gelir misin?"

Sedef annem işlerim olabileceğini, ısrar etmemesini söyledi. "İşim yok, gelirim," dedim. Efe'nin gülümsemesi genişledi, omuzları dikleşti. "Yarın tüm basketlerimi senin için atacağım, göreceksin çok iyi oynuyorum. Yani hoca da öyle söyledi. İleride basketbolcu olabilirmişim sence olur muyum? Babam bir şey olursa hayatını nasıl kazanacaksın hobi olarak oyna diyor, ya olmazsa? Niye bu fırsatı tepeyim ki? Sen ne diyorsun abla?"

Başını okşadım, Ekrem babam Efe'ye baktı: "Oğlum yavaş konuş, kızı da bunaltma."

Efe'nin omuzları düşecek gibi olduğunda omzundan tuttum. "Anlatsın baba sorun değil, Efe sen istediğin her şeyi yapabilirsin. Ekrem babam da haklı ama okursan bir şey olsa bile antrenör olarak devam edersin. Yine sevdiğin işin içinde olursun, neler yapabileceğini birlikte araştırırız hem kim bilir ileride çok başka bir şeye yönelirsin şu an karar vermek için kendini zorlama tamam mı?"

"O zaman okulları da araştırır mıyız?"

"Araştırırız, yarın maçtan sonra da konuşuruz önce bir bakayım dediğin kadar iyi misin?" Dedim gülerek. Başını salladı, yemeğine devam etti, masadaki herkes bizi gülümseyerek izlemişti.

Günün sonunda evimize gitmek için oradan ayrıldık, yürürken alışkanlıkla bakkalın olduğu sokağa yöneldim. Nerede olduğumu fark ettiğimde annemle babamın arasından bir adım ileri gidip bakkalın karşısında durdum. On sekiz yaşındaki Gülce'yi hatırladım.

"İnsanları yargıladığını düşündüğün birisiyle niye konuşmak istiyorsun ki?"

"Tersine inanmak istiyorumdur belki"

"Git ya, işin gücün dalga geçmek bi de nutuk atmak."

"Ama sen böyle yaparsan ben sana nasıl inanacağım?"

"İnanmak zorunda değilsin."

"Dün haddimi aştıysam özür dilerim. Tanımadan önyargılı davrandım."

"Ben de sert çıktım kusura bakma."

Koliyi tek kolunun altına alıp elini uzattı. "Önyargısız bir başlangıç yapmak ister misin peki?"

Elimi kolinin altından uzattım. "Olur, ben Gülce."

"Memnun oldum ben de Oğuz."

Gülümseyerek karanlık olsa da bir adım daha ilerleyip içeri baktım, eskiden kasa olan yerde şimdi boş raflar duruyordu. Telefonumu istediği anı hatırladım, ders kitaplarını, kavgadan sonra yarasını temizlediğimi, herhangi bir konudaki didişmelerimizi, askerden gelişini... Başımı eğip yüzüklerime baktım. Hayatımın en güzel anlarıydı. Omuzlarımda annemle babamın ellerini hissettim. Gözlerimdeki yaşı geri iterek akmalarını engellemeye çalıştım.

"Kızım."

"İyiyim merak etmeyin," dedim. Yüzümdeki gülümseme şimdiye dönerken silindi. "Dükkân niye boş?"

"Salim sattı, başka yere taşındı."

Başımı sallamakla yetindim, etraftaki çoğu şey değişmişti aslında. Yıkılıp yenisi dikilen evler, kapanan dükkanlar... Annemle babamın elleri sırtımdayken oraya arkamı dönüp ilerleyebildim. Evimizin önünde de bir süre beklemek zorunda kalsam da içeri girebildim. Her köşede anımız vardı, kapının önünde, bahçedeki çardakta, salonda, mutfakta. Benim olan her yerde bile o kadar vardı ki, onu içimde yaşatmaya çalışırken ondan ibaret oluşumu artık anlayabiliyordum. Odamdaki hiçbir şeyin yeri değişmemişti, yatmaya hazırlanıp yatağıma oturdum. Annem kapımı çaldı.

"Kızım müsait misin?"

Çantamdan çıkardığım ilacı sakladım. "Gel anne."

Yanıma oturup gülümseyerek saçlarımı okşadı, tek çocuklarını tekrar evinde görmek onlara da iyi gelmişti.

"Kızım, artık daha sık gelsen olmaz mı? Tamamen dön demiyorum ama seni çok özlüyoruz."

"Gelmeye çalışırım." Kabul etmemi beklemediği gözlerindeki şaşkın mutluluktan belli oluyordu.

"Seni zorlayacak hiçbir şey yapmak istemiyoruz, nerede olacağın belli olmadığından yanına da gelemiyoruz. Yoksa ki seni bunaltmak istemiyorum, beni anlıyorsun değil mi?"

Usulca başımı salladım. Sarıldı, öpüp kokladı, ben de onları çok özlemiştim. Annem çıktıktan sonra ilacımı içmek için su almaya mutfağa gittim. Salondan sesleri geliyordu, kapıya yaklaştım. Babam: "Çok şükür kızımı tekrar evinde de gördüm ya Birgül, artık ölsem de gam yemem."

"Ben de öyle."

"Yine de kal diye zorlamayalım da bir daha gelebilsin."

"Haklısın, buralar hâlâ Oğuz'u hatırlatıyor ona. Anlamaya çalışmamız lazım o da kendini toplamaya çalışıyor, yıllar sonra gelişi bile büyük bir gelişme."

"Öyle... Ekrem'le Sedef oğullarını kaybetti ama biz de kızımızı kaybettik Birgül." Babamın ağlama seslerini duydum, onun hiç ağladığını görmemiş, duymamıştım. Hıçkırıkları arasında derin nefesler alıp konuşmaya devam etti. "Yıllardır tekrar gelsin diye o kadar çok dua ettim ki! Şimdi kaybetmemek için her şeyi yaparım o yeter ki yuvasına gelsin burada evi olduğunu bilsin."

"Biliyor Cemil, merak etme bilmese hiç gelir mi?" İkisinin de sesi kısık ve ağlamaklıydı. Biraz toparlandıktan sonra devam ettiler.

"Her şerde bir hayır varmış, Sedef hastalanmasa, Efe çağırmasa gelemezdi. Efe'yle nasıl ilgilendi gördün mü? O da artık toparlıyor."

"Çok şükür Birgül, çok şükür."

Şimdiye kadar onları iyi olduğuma inandırdığımı sanmıştım ama annem ve babam kızlarının sesinden bile nasıl olduğunu anlamışlardı. Toparlanıp onlara geri dönmemi bekliyorlardı, yıllar sürse bile beklemiş, yanımda olmaya çalışmaktan başka bir şey yapmamışlardı.

Sabah ailecek kahvaltı ettik, karavanı sattığımı söyledim.

Babam: "Hayırlı olsun kızım, sen de haklısın gez gez nereye kadar?"

Annem: "Şimdi nerede kalıyorsun?"

"Arkadaşımda kalıyorum, Ankara'da halletmem gereken işlerim var onların bitmesini bekliyorum." Otelde kaldığımı söylesem üzüleceklerini bildiğimden kısmen doğru olan bu yalanı söylemiştim.

"Sonra ne yapacaksın?"

"Bilmiyorum, henüz bir karar vermedim."

"Buraya gelsen-" babamın cümlesi yarıda kaldı, aceleyle cümlesini toparlamaya çalıştı. "Yani sen bilirsin tabii ki sen nerede olursan ol biz geliriz, ev ararken ya da iş falan arayacak olursan haber ver olur mu? Biz de yardım edelim."

"Söylerim."

"Hangi arkadaşında kalıyorsun?"

"Gamze'yle Giray. Bir de bebekleri oldu, Hazal. O kadar tatlı ki! Bir ara gelip görmeniz lazım, çok güzel bir bebek."

"Maşallah, Allah analı babalı büyütsün geliriz tabii."

Hazal'ın fotoğraflarını gösterdim, videolarını izlettim. Babasının çabuk büyümesinden yakındığını söylediğimde gülerek benim bebekliğimi anlattılar. Onlara torun sevgisini tattıramayacağımı biliyor, beklentiye de girmiyorlardı. Onlar beni herhangi bir konuda zorlamadıklarında her şey daha da kolaylaşmaya başlıyordu. Efe'nin maçından sonra arkadaşlarıyla tanıştım. Ablası olarak tanıtırken başı daha dik duruyor gururla etrafına bakınıyordu. Arkadaşlarından birisi kutlama yapacaklarını söyleyip Efe'yi de çağırdı.

"Ablama sözüm var, siz gidin ben onunla vakit geçireceğim."

"Ben bir süre daha buralardayım, sen arkadaşlarınla git."

"Beni görmeden gitmeyeceğine söz ver."

"Söz." Efe gerçekten bana yapmayacağım dediğim şeyleri yaptırıyordu. Kardeşim arkadaşlarıyla giderken arkasından el salladım. Sedef annemin dinlenmesi gerektiği için maça ailesinden bir tek ben katılabilmiştim. Okuldan çıkıp sokaklarda öylesine gezinmeye başladım. Giray yeni randevumun detaylarını mesaj olarak attı. Bu görüşmenin uzun olacağı şimdiden belliydi. Randevu tarihine kadar Eskişehir'de kaldım. Anılarımızın olduğu yerlerde dolaşıp huzurla nefes aldım. İçimdeki özlem ve acı geçmedi ama onun olduğu her yer gibi buralar da bana huzuru hatırlatmıştı. Ailelerimle, kardeşimle, arkadaşlarımla vakit geçirdim. Ayşe beni gördüğünde sevinçten ağlamıştı, birlikte uzun uzun sohbetler ettik. Annem emeklilik hazırlıkları yaparken Ayşe'de onun okuluna geçmişti. Efe'yle evli olduğu için eş durumundan faydalanıp Eskişehir'de kalabildiğini söyledi. Efe ise burada, yüksek lisansını tamamladığı üniversitede akademisyen olarak çalışıyordu. Düğünlerine katılamadığım için üzgündüm, Giray'la Gamze'nin düğünü Ankara'da olsa da ona da katılamamıştım. Düğünler, nikahlar katılabileceğim organizasyonlar değildi. Arkadaşlarım durumumu bildiklerinden ısrar etmeyip tebriklerimi kabul etmekle yetinmişlerdi.

Doktorumla görüşmemizden sonra ilacı bırakma kararı aldık. Artık kendimi çok daha iyi hissediyordum, bundan sonra ne yapacağıma karar vermek kalmıştı. Ceylan ablayla Fatih ağabeyi ziyarete gittim. Mesleki konuda fikir alabileceğim en iyi ikili onlardı. Coğrafi bilgi sistemleri ve haritacılık teknolojileriyle ilgili şirketleri konuştuk, hangi şehirlerde olduklarını, hangi şartları istediklerini anlattılar.

"İşimi yıllardır yapmıyorum, tonla yenilik vardır adapte olabilir miyim bilmiyorum."

Fatih ağabey: "Olursun, tecrübelerin var zaten biz de yardımcı oluruz."

Ceylan abla elime uzandı. "Her şeyi yapabilirsin, sendeki azmi biz biliyoruz sadece ortaya çıkarman lazım."

"İnşallah bakalım... Şimdi Ankara ya da İstanbul diyorsunuz yani öyle mi?"

Fatih ağabey: "Ben buradan yanayım, bize de yakın olursun. Şimdi elin kolun kırılır falan gözümüzün önünde ol milletin kötü niyetini de anlamıyorsun zaten."

"Öyle ölmem füze falan at ya!"

"Yalan mı?" Gülerek yemeklerimize devam ettik. Eskiyi, şimdiyi bol bol konuştuk. Fatih ağabey eskiyi anarken dondurma alıp geldiği günü anlattı, o zamanlar ki halleri hepimizi güldürmüştü. İhsan Beyin emekli olduğunu öğrendim. Sinop'a yerleşip ailesiyle sakin bir hayat sürmeye başlamıştı, onun adına mutlu olmuştum.

İş arama sürecinde Ankara'da kalacağım kesinleşince aileme haber verip ev aramaya başladım. Sonunda büyük bir şirkette işe alındım, Ceylan ablayla Gamze'nin evlerinin arasında, aynı semtte ev tuttum. Ailem ve Ceylan abla hep yanımdaydı, temizlik kısmı bittikten sonra Gamze kızıyla birlikte gelip evimi dizayn etmeme yardımcı olmaya çalıştı. Onu bir köşeye oturttum, yoruldukça kızını sevmek benim için yeterliydi.

Küçük evim bir düzene girdi, işime başladım, başlarda zorlansam da Ceylan abla ve Fatih ağabeyle çalıştığım akşamlar alışmama da yardımcı oluyordu. Ailem sık sık gelip gitmeye başladı, ben de arada gitmeye çalışıyordum. Doktorumla son görüşmemi yapmak için yola çıktım.

"Hoş geldiniz."

"Hoş buldum."

"Odama geçelim mi?"

"Olur."

Alışık olduğum oda yerine yeni ofisinde beni karşılamıştı. Daha doğrusu uzun zamandır burada olmasına rağmen tam bir psikolog odasına benzediğinden benimle diğer yerde görüştüğünü anlamıştım. Giray'a sorduğumda başlarda gerçekten arkadaşının muayenehanesinde olduğunu, daha sonra benim için gelip gittiğini söylemişti.

Önce görüşmeyeli neler yaptığımı anlattığım kısa bir konuşma oldu, her zaman önce bunu konuşuyorduk.

"Nasılsın?"

"İyiyim, mutlu hissediyorum. Yeniden işime dönmek, yeni bir düzen kurma çabası heyecan veriyor."

"Senin adına çok mutluyum, çok güzel ilerledin."

"Teşekkür ederim, her şey için. Sizin çabalarınız olmasaydı bu duruma gelemezdim."

"Her şeyi sen başardın, ben sadece dinledim."

Gülümsedim. Bundan sonraki hayatımla ilgili biraz konuştuktan sonra vedalaştık. Yaptıkları işin bir sanat olduğunu düşünüyordum, hatta genel cerrahın muayenehanesindeyken duygularımı ameliyat ediyor hissini verdiği olmuştu.

Oğuz'un mezarını ziyaret ettim.

"Tedavimi bitirdim. İşe bile başladım, ufak bir ev tuttum."

Toprağını sevdim, konuşmaya devam ettim: "Yeni bir düzen kurdum, Efe sık sık ziyaretime geliyor, o kadar uzun boylu ki geldiğinde rahat etmesi için özel bir yatak bulmam gerekti," dedim gülerek. "Haftaya Eskişehir'e gideceğim, beni sevdiği kızla tanıştırmak istiyormuş, heyecanı o kadar güzel ki."

"Seni hâlâ çok özlüyorum, seni çok seviyorum. Başucumdan fotoğrafın, parmağımdan yüzüğün hiç ayrılmayacak sevgilim. Ben her zaman seni sevmeye devam edeceğim."

Ben Gülce, bu hayattaki otuz yılımı devirirken gençliğimde çok güzel bir adam sevdim. Sevgiyi de heyecanı da güveni de onda tattım. Hayatımın en güzel yıllarını yaşadım, göğsümün ortasındaki özlem ve yangın hiç dinmedi ama sevdiğim adamın sevdiği kadın olmaya devam ettim. Yeniden Gülce oldum. Şimdiye kadar dışarıdan bakıldığında kimine göre sıradan, kimine göre acı dolu bir hayat yaşadım. Şimdiden sonra da ömrüm yettiğince nefes almaya ve gülümsemeye devam edeceğim.

-SON-