18. bölüm · SIRADAN

Bölüm 17

Saliha Şenel

Harita Genel Komutanlığı nizamiye kapısının önünde elimdeki kağıtları heyecandan daha fazla sıkmamak için kendimi rahatlatmaya çalıştım. Kağıtların buruşan kısımlarını elimden geldiğince düzelttim, kapıda bekleyen askerin beni izlediğini görünce utançla daha fazla beklemeden yanına gittim.

“Merhaba, ben stajyerim dosyalarımı getirmiştim.”

Asker düz bir ifadeyle uzattığım kağıtlara baktı, emin olduktan sonra bana geri uzatıp geçebileceğimi söyledi. Derin derin nefesler alıp verdikçe kalp atışım hızlanmıştı. Askerlerin ortasında kocaman bir bina vardı, etrafta sivil memurlar azımsanamayacak kadar fazlaydı. Ben nereye gideceğimi çözmeye çalışırken yanımda duran kişiye döndüm. Ne zaman geldiğini bilmediğim Doğan yanımda durmuş bana bakıyordu.

“Selam.”

“Selam.”

“Şu taraftan,” dedi eliyle sağ tarafı göstererek. Orada bir kadın bilgisayarının başında kalın gözlüklerinin arkasında ciddi ifadesiyle bir şeylerle uğraşıyordu.

“Merhaba kolay gelsin,” dedim sesim istemeden tahminimden de ince çıkmıştı. Bu durum Doğan’ı güldürürken kadının bakışlarıyla o da ciddiyete büründü ve dosyalarını uzattı.

“Yeni stajyerler siz misiniz?”

“Evet.”

“Beni takip edin.”

Kadın ayağa kalkıp bir daha bize bakmadan arkasını dönüp hızla yürümeye başlayınca elimizdeki dosyalarımızla hemen peşine takıldık. Bize önce neyin nerede olduğunu anlatmaya başladı. Yanından geçtiğimiz bazı odaların bir daha önünden dahi geçmememizi söyledi, bu şekilde gideceğimiz yeri nasıl bulacağımızı sorgulamaya başladım.

“Diğer taraftan geliş yolunu göstereceğim nasıl geleceğiz diye düşünmeyin.”

“Lafı ağzımdan aldın valla abla,” dedi Doğan. Kadın hızlı adımlarını aniden durdurup bize döndü. Adımlarımı son anda durdurup dinlemeye başladım. Doğan’a baktı: “İlk gününüz olduğu için sadece uyarıyorum. Burası Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı ciddi bir devlet kurumu. Laflarınızı seçerken çok dikkat etmeniz gerekiyor, tabii kıyafetlerinizi de öyle,” derken Doğan’ın üzerindekileri gösterdi. Ben de istemsizce üzerime baktım. Anlaşılan beyaz gömlek siyah pantolon iyi bir seçim olmuştu. Doğan da beyaz salaş bir gömlek ve siyah kargo pantolon vardı. İsmini bile öğrenemediğim kadın arkasını dönüp yürümeye devam etti. Tarihi Harita Müzesini gezerken hem haritalardan kısaca bahsediyor hem de kurumun kurallarından bahsediyordu. Her gün doldurmamız gereken defteri anlattı, giriş çıkış saatlerimizi, yemek molasında gidebileceğimiz yemekhaneyi gösterdi, büyük bir harita matbaasının olduğu odaya geldiğimizde hayran kalmadan edemedim, etrafta büyük haritalar asılıydı. Bir başka yerde savaş haritalarının olduğu bir oda vardı, büyük bir arşiv odası, kocaman bir baskı makinesinin olduğu bir yere daha girip çıktık. En son bilgisayarların olduğu başka bir alana geçtik. Bilgisayarların başlarında birer kişi vardı. Orta yaşlarda takım elbiseli bir adamın yanında durduk.

“İhsan Bey, yeni stajyerler geldi. Ben gerekli kuralları anlattım gerisinde siz yardımcı olursunuz.”

“Tamam Yasemin Hanım teşekkürler. Gelin bakalım tanıtın kendinizi.”

Doğan önce davranmayınca ben başladım. “Ben Gülce Kalem. Balıkesir Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğrencisiyim. Üçüncü sınıf bitti, staj için buraya geldim.”

İhsan Bey uzattığım dosyaya baktı. “Yirmi bir yaşındasın, Eskişehir’de yaşıyorsun, adli sicil kaydın temiz. Hoş geldin Gülce.” Doğan’a döndü. Doğan kendisini tanıtmaya başlayıp dosyasını uzattı. “Ben Doğan Yılmaz. Gülce’yle aynı okuldan geliyoruz. Yirmi üç yaşındayım Sakarya’da yaşıyorum.”

İhsan Bey kağıtlara baktı: “Sen de hoş geldin Doğan. Şimdi beni takip edin.”

Sessizce dediğini yapıp peşine takıldık İhsan Bey alanın tanıtımını devralmıştı sanki. Uzun sayılabilecek bir süre daha etrafı tanımaya çalıştık, serbest memurların fazla olduğu konusunda yanıldığımı fark ettim, her yer askeri üniformalı insanlarla doluydu. Sonunda bir odanın daha önünde durduk. İhsan Beyin peşinden gelmemizi söylediğinde içeri girdik. Masa başında ayakta duran uzun boylu kumral bir asker bizi karşıladı.

“Hoş geldiniz çocuklar. Ben Mühendis Üsteğmen Fatih. Staj süreniz boyunca sizden Mühendis İhsan Bey ve ben sorumlu olacağız. Teknikerlerle de birlikte çalışacaksınız, en alt kademede olduğunuzu unutmayın, saygıda kusur istemiyorum nerede olduğunuzu unutursanız staj defteriniz yazılmadan kül olur haberiniz olsun. Birincisi kıyafetlerinizi daha ciddi seçin, burası lunapark değil, bir kere daha uyarmam. İkinci olarak neler yapacağımızdan bahsedeyim. Bu sıralar en çok ilgilendiğimiz iş haritaların dijitale geçirilmesi. Programları kullanmayı öğreteceğim ama benden habersiz tek tuşa basmayacaksınız. Bazen sahaya çıkacağız, haritaların güncel hallerini kontrol edeceğiz. Bu konuda çoğunlukla İhsan Bey yanınızda olacak, gidilecek yer TSK’ya bağlı ya da yakınlarında olursa ben veya başka bir asker size eşlik edecek. Teknikerlerle daha sonra tanışırsınız. Sorusu olan var mı?.. Güzel. Şimdi az önce gördüğünüz yere İhsan Bey’le gidebilirsiniz bir sorun olursa yanıma gelin ama sorun olmasın.”

O nasıl olacak? diye de soramadım tabii ki. İhsan Bey’in peşinden bilgisayarların olduğu yere geri döndük. Masasının yanına iki sandalye alıp oturduk. Sadece ismini duyduğum programların ilk kez çalışma şeklini izliyordum. Pür dikkat izlemeye koyuldum ama merak ettiğim şeyleri sormaya cesaret edemedim. Sadece anlatıldığı kadarını yanımda getirdiğim defterime not aldım. Öğlen olduğunda yemekhaneye bile İhsan Bey’in peşinden gittik, İhsan Bey benim bu halime gülüp istersem dışarıda yiyip gelebileceğimi söyledi. Muhtemelen bir kere dışarı çıkarsam burayı bir daha hayatta bulamazdım. Yemeğimi alıp boş masalardan birisine geçtim İhsan Bey’in olduğu masaya da peşinden gitmeye utanmıştım. Karşımda maalesef Doğan oturuyordu.

“Burada neden herkes bu kadar ciddi? Sürekli yanlış bir şey yapıyormuşum gibi hissettiriyorlar.”

“Burası Harita Genel Komutanlığı, farkındaysan.” Masada hafifçe eğildim: “Her yer asker dolu ne bekliyordun? Müzik dinleyerek harita ödevini yaptığın yurt odası mı?”

“Sen de mi harita ödevini yaparken müzik dinliyorsun? Çok iyi.”

İçimden sabır dilenerek yemeğime odaklandım, İhsan Bey kalkmadan yemeğimi bitirip peşinden bilgisayar odasına gitmem gerekiyordu. Kaybolmaktan ve yanlış bir yere girmekten korkuyordum. Bizden sorumlu olan Üsteğmen Fatih yemekhaneye girdiğinde etrafa bakındı. Yemeğini alıp yanımıza geldi, ikimizin ortasında masanın başına kuruldu.

“Nasıl gidiyor? Bir sorun yok değil mi?”

“Yok,” dedim.

Doğan: “Gülce yanlış bir şey yapmaktan korktuğu için İhsan Bey’in peşinden ayrılmıyor,” dedi gülerek.

Cevap vermeme fırsat olmadan Üsteğmen Fatih İkimizde göz gezdirdikten sonra Doğan’a döndü: “Sen de yanlış bir şey yaparsam yalnız olmayayım diye Gülce’nin peşinden mi gidiyorsun?”

Doğan’ın yüz ifadesini görünce gülmemek için dudaklarımı birbirine yapıştırmam gerekti. Doğan: “Hayır kaybolmasın diye peşinden gidiyorum. Hem ikimizin de ilk günü.” diye tutarsız şekilde konuştu. Üsteğmen Fatih duymazdan geldi ve yemeğine odaklandı. Yemeğimizi yerken yanımıza gelip Üsteğmen Fatih’e bilgi verenler olmuştu. Başka bir asker gelip elini omzuna attı: “Fatih, senin staj mı başladı?”

“Öyle sayılır.”

“Kolay gelsin, hoş geldiniz gençler.”

Başımı hafifçe sallayıp teşekkür ettim. Yemeğimi bitirip etrafa bakınmaya başladım, yeni stajyerler olduğumuz fazla belli oluyordu, özellikle Doğan’ın ciddiyetsiz kıyafetleri ve sürekli yanımda oluşu bizim burada ilk günümüz diye bağırıyordu. Askerlerin bazıları bizi gördüğünde kaşarı daha da çatılıyordu, elimden gelse Doğan’ı yemekhanenin camından aşağıya atardım. Yine de ikimizi aynı kefeye koyacakları bir yerde olmadığımızı kendime hatırlatıp rahatlamaya çalıştım. Masamıza gelen bir kadın gördüğümde içimdeki rahatlamaya engel olamadım. Kim olduğunu bilmesem de sadece asker olmadığını anlamıştım. Yanıma oturunca güler yüzle kendisini tanıttı, utanmasam bu tanışmayı sarılarak taçlandırırdım.

“Ben Harita Teknikeri Ceylan. Üsteğmenim, saha çalışmasından yeni döndük ancak gelebildim.”

Üsteğmen Fatih başını sallamakla yetindi. Ceylan Hanımın sıcakkanlı birisi olduğunu hissediyordum, gün içerisinde beni en rahatlatan olay olarak aklımda kalacaktı. Üsteğmen Fatih’e nasıl sesleneceğimden de emin değildim bu sorundan da kurtulmuş oldum. Üsteğmenim.

Ceylan hanıma kendimizi tanıttık. Üsteğmen hâlâ masamızdaydı. Ceylan Hanım bizi dinledikten sonra bana döndü: “Sınıf arkadaşısınız yani doğru mu anladım?”

“Evet”

“Hayır” diyen bendim. Yapacağı herhangi bir işten mesul tutulmak istemiyordum bu yüzden kendimi ne kadar iyi ifade edersem o kadar iyiydi. Üsteğmen ve Ceylan Hanım bize baktı. “Aynı okuldayız ama tanışmıyoruz, yeni tanıştık.”

Doğan gözlerini kısarak bana baktı, sinir olduğuna emindim ama sadece başımı başka tarafa çevirdim, söylediklerimi onaylamak zorunda kaldı. Ceylan Hanım ve Üsteğmen masadan kalktılar biz de peşlerinden kalkıp tabldotlarımızı götürdük. Doğan yanıma yaklaşıp kulağıma eğildi: “Hemen sattın beni yazıklar olsun kız sana! Merak etme başını belaya sokmam.”

“İyi edersin.”

Öğleden sonra Ceylan Hanım ve İhsan Bey arasında git gel yaptım. Doğan sürekli Ceylan Hanım’ın yanında, ben İhsan Bey’in yanında olsam da aralarında bir şey gidip gelecekse bizi kullandılar. Dosyalar, haritalar, defterler... Sonunda iş çıkış saati geldi, Üsteğmenin yanına gittik:” Üsteğmenim, çıkabilir miyim?” diye sordum. Aynı anda Doğan “Çıkabilir miyiz?” diye sormuştu. Bana bakıp başını hafifçe sağa sola salladı. Üsteğmen Fatih başını önündeki dosyadan kaldırmadı ama bizi izliyordu.

“İmzalarınızı atın, sonra çıkabilirsiniz.”

İmzalarımızı atıp dışarı çıktık. Nizamiye içerisinde dış kapıya doğru giderken binadan ayrılmanın verdiği rahatlamayla Doğan bana döndü: “Senin benimle ne zorun var?”

“Benim seninle ne zorum olabilir? Benden uzak dur başıma iş açma ne yapıyorsan yap.”

“Nasıl uzak durayım mesela? Aynı yerde aynı konumda çalışıyoruz Gülce.”

“İyi, elinden geleni yap işte.”

Askerin olduğu kapıya gelince ikimiz de kapıdan çıkana kadar bir şey söylemedik. Dışarı çıktığımız ilk an tekrar konuşmaya başladı: “Bak, yıllardır okulu bitirmeye uğraşıyorum, ben sana bulaşmam sen de bana bulaşma doğru düzgün stajı bitirip gidelim. İkimiz de aynı yerdeyiz bunun çözümü benimle konuşmamak ya da insanların yanında beni bozmak değil.”

“Yalnız ben öyle bir şey yapmadım”

“Tamam öyle olsun. Ama benimle uğraşma arkadaş arkadaş bitirip gidelim.”

“Tamam,” dedim. Uzattığı elini tutup tokalaştım. Eğer gerçekten okulunu bitirmek istiyorsa burada herhangi bir sorun çıkarmazdı.

“Yarın görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Arkamı dönüp ilerlerken bana doğru gelen Oğuz’u görmemle koşmaya başladım. Ankara’ya geleli iki gün olmasına rağmen görüşememiştik. O staj öncesi Eskişehir’deydi ben de burada yurda yerleşmekle meşguldüm. Bugün ikimizin de ilk iş günüydü. Koşarken hızımı alamadığımdan bir an düşmekten korksam da yanında ona sarılarak durabilmiştim.

“Hoş geldin!”

“Sen de hoş geldin!” Birbirimizden ayrılmamız yine zor olmuştu, Oğuz’u özlemeye alışmak diye bir şey bende oluşmamıştı, ben onu sürekli özlüyordum ve buna asla alışamazdım. Sanki iki hafta önce yan yana olan biz değil gibiydik. Aynı anda işlerimizin nasıl geçtiğini sorduk.

“Çok bir şey yapmadım, güzel geçti.”

“Dosya taşıdım, bir de bir sürü harita gördüm bir de kocaman baskı makinesi vardı görmen lazım!”

İş yerlerimiz birbirine yürüme mesafesi olduğu için şanslıydık, biraz uzaktı ama otobüsle iki ya da üç duraktı, mesafeyi az görmek istediğim için yürüme mesafesi diyordum. Oğuz’la birlikte yemek yemek için bir tavuk pilavcıya gittik. Günlerimizin her detayını birbirimize anlattık. Doğan denen çocuğa ne kadar gıcık olsa da sadece okulunu bitirmeye çalışan birisi olduğunu söyledim. O kadar askerin içinde çalışacak olmam onun için yeterince sinir bozucuydu. Aklıma gelen ilk şeyi söyledim: “Sen de hastanede o kadar hemşirenin yanında çalışıyorsun ben bir şey diyor muyum?”

“Ben de bir şey demiyorum Gülce. Sadece sinir bozucu dedim.”

“Tamam neyse. Sen anlat başka neler yaptın bugün?”

“Sabah geldim zar zor yetiştim. Psikoloğun yanında durdum, bazı danışanlar stajyerin orada olmasını istemedi, hayır anlamıyorum doktorlar bile bakarak öğreniyor benim kenarda saksı gibi durmama izin yok.”

“Olabilir, olsun bugünler de geçecek canını sıkma. Benim de bazı odalara girmem yasak bunu öyle düşün.”

“Normal olduğunu biliyorum da işte... Bugün çok heyecan yapmıştım ilk görüşmeden kovulunca kötü hissettim.”

Buruk gülümsemeyle ona baktım. Pilavları yerken Oğuz bana asker rütbelerini öğretmek için telefonunu çıkardı. İnternetten bulduğu fotoğraflar üzerinden aklımda kalması için göstermeye başladı.

“Hepsine komutanım desem olmaz mı?”

Yanağımı parmaklarının arasında sıkıştırıp “Olmaz” dedi ve anlatmaya devam etti. Sonunda sözlü sınav bile yaptı, hangi rütbede kaç yıldız olduğunu ezberletti.

Sonraki gün sabah birbirimizi arayarak uyanıp uyanmadığımızı kontrol ederek güne başladık. Siyah gömlek ve pantolon giyindim, gömlek uzun kollu olduğu için terleme ihtimalim vardı ama bulunduğumuz yerde klimalar olduğu için umursamadım. Keşke umursasaydım, çünkü aynı gün geniş ve kurak bir araziye gittik. Fotoğraf makinesine benzeyen ama daha büyük olan makineleri Doğan’la birlikte arabadan indirdik. Şehrin içinde bir yerde olduğumuz için yanımızda herhangi bir asker gelmedi. “Buranın neresi şehir tam olarak? Etrafta binayı bırak doğru düzgün yol bile yok!”

“Doğan, şunu tut taşıyamıyorum dağılırsa biteriz,” dedim elimdeki kutuyla ona doğru giderken. İçerisinde kameralar haritalar ve dosyalar vardı. Kutunun altından tutarak destek oldu, bugün takım elbise giydiği için her şey onu daha da zorluyordu. Dünden sonra ceketini bile çıkarmaya cesaret edemeden oturmuştu. Sadece benim duyabileceğim bir seste söylenmeye devam etti. Arabadaki eşyaları İhsan Bey ve Ceylan Hanım’ın yanında kurulan masanın üzerine bıraktık. Yanımızda iki kişi daha vardı, mühendis ya da tekniker olduklarını düşünüyordum. Masadan biraz uzakta onları izlemeye başladık, ölçüm aletlerini, fotoğraflamanın nasıl yapıldığını not alamasam da aklıma kazımaya çalıştım. Öğleden sonra bu kaynakların dijitale nasıl aktarılması gerektiğini anlattılar. Ben yine İhsan Bey’in yanında kalırken Doğan Ceylan Hanımın yanındaydı, ikimizde iş akışının farklı kısımlarını öğrenmeye başlıyorduk. İhsan Bey bilgisayar başında bana programın nasıl kullanılması gerektiğini anlatırken dikkatli olursam staj bitmeden onun gözetiminde deneyimleyebileceğimi söyledi. Bunu sevinçle karşılayıp daha fazla not aldım. Doğan ara sıra yanımıza gelip geri gidiyordu, onu bol bol harita ve dosya taşırken görmüştüm. Araziden sonra yemek molasına yetişemediğimiz için iş çıkış saati yaklaşırken açlık hissetmeye başladım, guruldama sesiyle rezil olmamayı dileyerek sadece bekledim. Bilgisayar ortamında sürekli olan tuşlama ve konuşma sesleri benim sesimi oldukça bastırıyordu. Sırf bu yüzden İhsan Bey’den ufak bir uyarı bile almıştım. Konuşurken çekindiğim için sesimi duyuramadığım anlarda tatlı sert bir sinirle sesli konuşmamı söylemişti. İş çıkışında yine Doğan’la birlikte imzalarımızı atıp dışarı çıktık. Çoğunlukla yan yana olmadığımız bir gün olduğu için sorun yaşamadığımızı düşündüm. Binadan çıkar çıkmaz ceketini çıkarıp kravatını gevşetti, ciddi giyinmek konusunda ayarı olmadığını düşünüyordum.

“Canım çıktı bugün, beni teknikerin yanına köle yaptılar resmen. Sen de bilgisayarın başında otur mis valla.”

“Yüksek ihtimalle yer değişikliği yaparlar, bir süre sonra ben dosya taşırım sen oturursun merak etme.”

“Biz buraya atansak bile bu işleri yapmayacağız ki, neden teknikerden de eğitim alıyoruz mesela?”

“Aynı işi yapmayacak olsak da onlar çok daha tecrübeli, bir şeyler öğrenmeye bak.”

Can sıkıntısıyla oflayıp kapıdaki askere selam vererek kapıdan çıktı. Ben de peşinden çıktığımda omzuna attığı ceketi eline alıp bana döndü. “Yarın görüşürüz,” dedim.

“Gülce, bugün yemeğe yetişemedik ben bayağı acıktım. Birlikte yemek yiyelim mi?”

“Erkek arkadaşım bekliyor onunla yiyeceğim sana afiyet olsun.”

Gülümseyerek başını salladı, arkamı dönüp Oğuz’un çalıştığı hastaneye doğru yürüdüm. Acele etmek istesem de yorgun olduğum için ayaklarımı kaldırmakta bile zorlanıyordum, erken kalkmaya ve yorulmaya alışıktım ama iki gündür yaşadığım stres çok yeniydi. Hastanenin yakınlarında yolda dalgınca yürüyen Oğuz’a yaklaşıp korkutmak istedim ama yaklaştıkça yüzündeki gerginlikten dolayı vazgeçtim. Seslenerek yanına ilerledim, beni görünce yüzündeki sert ifade dağıldı. Selamlaşıp yolumuza devam ettik. Elleri ceplerinde yürümeye devam ederken koluna girip onu yönlendiren ben oldum. Sadece yeri izliyordu.

“Gelirken korkutacaktım ama bayağı dalgın görünüyorsun.”

“Bugün benim için çok zordu Gülce, o yüzden dalgınım kusura bakma.”

“Onun için demedim, sorun değil.”

“Beni boş ver, sen ne yaptın bugünün nasıl geçti?”

“Güzeldi,” dedim. Lokantaların olduğu sokak yerine dün gördüğüm bir parka yönlendirdim.

“Yemek yemeyecek miyiz?”

“Biraz oturalım sonra gideriz,” dedim. Başıyla onaylayıp yerdeki taşlara bakarak yürümeye devam etti. Parkta oyun parkının yanındaki çardaklardan birisine oturduk. Oyun oynayan çocukları izlemeye başladık.

“Bugün, yanında olduğum psikolog izinliydi. Çocuk psikiyatrideydim,” dedi. Dalgınlığının sebebinin bugün şahit olduğu bir olay olduğu belliydi. Sessizce anlatmasını bekledim, belki de anlatmayacaktı, sadece elini tutup bekledim. Çocukları izledi, omuzları düştü. Gözünden akan yaşı silmek için elini kaldıramayacak kadar yorgundu: “Bu dünya çok pis, ben bu kadar pisliğin içinde o çocuğa ne diyeceğimi bile bilemedim Gülce.”

Yanaklarından akan yaşları sildim, yenileri akarken yanına daha çok yaklaşıp sarıldım. Başı kollarımın arasında, bir eli belimde güçsüzce dururken diğerini koluma sardı. Hıçkırıkları çoğaldı, söyleyecek bir kelimem dahi yoktu. Sessiz akan gözyaşlarım Oğuz sakinleşene kadar durmadı. İkimiz de sessizce ağlarken parktaki bir kız çocuğunun yanımıza koştuğunu gördüm, gözyaşlarımı temizledim. Bir elinde pembe saçlı bez bebeği, diğerinde küçük simli çantasından çıkardığı peçete vardı. Oğuz gözyaşlarını temizlemek için başını arkaya çevirerek benden ayrıldı. “Yanınıza gelebilir miyim?”

“Tabii ki gelebilirsin,” dedim.

Küçük adımlarla çekinerek gelip Oğuz’un yanına oturdu. Oğuz yanına oturan kıza baktı. “Ağabey niye ağlıyorsun? Oyuncağını mı kaybettin?” Oğuz gülünce kız konuşmaya devam etti: “Üzülme ben de kaybetmiştim çok ağladım ama sonra buldum. Annene sor onlar biliyor.”

“Tamam sorarım.” Kızın gözleri elindeki bebek ve Oğuz arasında gidip geldi. Oğuz yine önüne bakmaya devam ediyordu.

“Bulana kadar benimkiyle oynamak ister misin?”

“Sen ne yapacaksın?”

“Benim başka bebeklerim de var. Nuriye’yi sana verebilirim. Çok iyi bir arkadaş o biliyor musun?”

“Teşekkür ederim ama ben kendi arkadaşımı bulurum. Sen Nuriye’yi yalnız bırakma.”

Oğuz elleriyle yüzündeki yeni yaşları temizlemeye çalıştı, kız bu anı beklemiş gibi bir elinde tuttuğu peçeteyi uzattı. Oğuz’un başını kaldırmakta bile zorlandığını fark ettim, kıza doğru eğilip ikimiz adına teşekkür ettim. “Hadi sen artık annenin yanına git seni merak etmesin.”

“Tamam.” Yerinden kalkıp koşarak uzaklaştı, annesinin yanında ona bir şeyler söyleyip geri geldi. Oğuz’la sadece onu izledik. “Ben Nuriye’yle de annemle de konuştum o artık senin arkadaşın olmak istiyormuş. Ağlama tamam mı?” Oğuz’un kucağına oyuncağı bırakıp geldiği yolu koşarak geri döndü ve annesiyle parktan ayrıldılar. Elinde bebekle, giden çocuğun peşinden öylece baktı. Oğuz’un o bebeği her zaman saklayacağına emindim.

Sonraki günlerde Oğuz kendini yavaş yavaş toparladı, kimi zaman psikolog olmaktan vazgeçme kararı aldığı anlar oldu, saatlerce konuşmalarımızın ardından toparlandı. Sonra işinde iyi olmak için hırslandı, fikirlerini beğenmediği insanlara karşı tepkisiz kalması gerektiğinde hırsı da tuzla buz oldu. Onun için çok inişli çıkışlı bir staj dönemi oluyordu. Stajın ikinci haftasının ortalarına geldiğimiz de ikimiz de yeni düzenimize alışmıştık. Sabah birbirimizi aramaya, işten çıkınca geçirdiğimiz sakin akşamlara, fırsat buldukça yaptığımız yürüyüşlere birbirimizi her gün görmeye alışmıştık. Üniversitenin son yılı ikimiz için de daha zor geçeceğe benziyordu.

Yemekhaneye giderken İhsan Bey’in peşine takılmaya da alışmıştım, yine peşinden giderken bana döndü: “Yemekten sonra hazır ol bilgisayarın başına geçeceksin.”

“Gerçekten mi?”

İhsan Bey gülümseyip çalışmaya devam etmemi söyledi ve yanımdan ayrıldı. Yemeğimi alıp sürekli oturduğum masaya yöneldim. Doğan çoktan oturmuş beni bekliyordu.

“Selam”

“Selam”

“Nasıl gidiyor?”

“İyi, bu gidişle haritacı değil tarihçi olacağım. Savaş haritalarını neredeyse ezberledim.”

“Kolay gelsin, yakında yer değiştiririz kurtulursun.”

“Hiç sanmıyorum, benim ameleliğime alıştılar. Artık çok umursamıyorum zaten yeter ki bir an önce bitsin, neyse. Sen ne yaptın? Gelirken bir şeyler duydum ama.”

“Programı deneyebileceğim! İhsan Bey yemekten sonra bilgisayarın başına geçeceğimi söyledi inşallah her şeyi batırmam.”

“Bir şey olmaz sen halledersin.”

Yemekten sonra İhsan Bey’in peşinden bilgisayar odasına girdim. “Gülce, sen otur ben şimdi geliyorum. Ben gelmeden başlama kontrol ederek ilerleyeceğiz.”

“Tamam.”

Önümdeki masanın başına ilk kez geçmiş gibi yabancılık hissediyordum. Sandalyemle arasında iki adım vardı. İhsan Beyi beklerken teknikerlerden birisi gelip Üsteğmenin beni çağırdığını söyledi. Bekletmemek için hemen odasına gittim.

“Beni çağırmışsınız.”

“Ben seni çağırmadım, kim söyledi?”

“Tanımıyorum, teknikerlerden birisiydi. Yanlış anlaşılma oldu sanırım.”

“Gülce, gelmişken söyleyeyim yarın Doğan’la yer değiştireceksiniz. Sen Ceylan Hanımın yanına geçeceksin, haftaya da benim yanıma gelirsiniz kalan şeyleri öğretirim.”

“Tamam teşekkürler.”

“Kolay gelsin.”

Mutlu mesut bilgisayar odasına döndüm, iş çıkışı Doğan’a savaş haritalarından kurtulduğunu söyleyecektim. Yavaş yavaş bana kinlendiğini hissediyordum, görevi veren insanlara söylense de eşitsizlik yapıldığını düşündüğü için rahatsız oluyordum. Odaya girdiğimde İhsan Beyin henüz gelmediğini gördüm, yerime geçip beklemeye başladım. İhsan Bey gelip yanımdaki sandalyeye oturdu. Başlamak için bilgisayarın ekranını açmaya çalıştım ama monitörde bir sorun vardı. Ekran gelmedi, İhsan Bey kontrol etti ama çözemedi.

“Ben yokken bir şey yaptın mı?”

“Hayır, dokunmadım bile.”

“Tamam.” Bilgisayar teknikerlerinden birisini çağırdı, kontrol etmelerini istedi. Gelen kadın bilgisayarda birkaç tuşa basınca ekran geri geldi: “Uygulamaya girmek için üç kere yanlış şifre denendiyse kendini kilitlemiş olabilir. Ya da monitörde başka bir arıza vardır şifrenizi girdiniz mi?”

“Hayır.” Tekniker bana bakınca İhsan Bey tekrar cevap verdi: “Monitörde bir sorun oldu herhalde, tekrar ederse ben size söylerim.”

“Tamam kolay gelsin.”

İhsan Beye baktım: “Yemin ederim masaya bile dokunmadım.”

“Tamam kızım, monitör bozulmuştur olur öyle şeyler, sen şimdilik şu haritadaki bilgileri bana söyle arıza düzeltilsin sen sonra denersin. Tekrar bir şey olursa seni uğraştırmasınlar.”

“Tamam,” dedim ve oturduğum sandalyeden kalkıp eski yerime geçtim. İş çıkışı olanları Doğan’a anlattım. “Yarın da yer değiştiriyorum, staj bitene kadar bir daha deneme fırsatım olacak mı acaba? İhsan Bey denetirim dedi ama.. Canım sıkıldı.”

“Gerçekten yerlerimiz değişecek mi şimdi?” diye hayretle sordu.

“Evet Üsteğmen bugün söyledi dedim ya.”

“Anladım. Neyse yarın görüşürüz.” Cevap vermemi beklemeden nizamiyeden çıkıp yoluna gitti.

Sonraki günlerde Ceylan Hanım’ın yanında çalışmaya başladım, ilk günden beri samimi bulduğum birisi olduğu için yanında rahattım ve istediğim kadar soru sorabiliyordum. Araziye çıkılmadığı sürece Doğan’ı yemek molaları ve iş çıkışı dışında görmedim. Konuştuğumuz zamanlarda ise birbirimize iş hakkında yardımcı oluyorduk. O bana haritaların düzenlenmesini anlatıyordu ben ona İhsan Beyin yanındayken aldığım notları anlatıyordum. Yer değişikliği ona da iyi gelmişe benziyordu, artık kimseye isyan etmeden hevesle işine odaklanmıştı.

Ceylan Hanımla birlikte araziye çıkılmadan önce arabadaki eksikleri gözden geçirdik. Yanımıza almamız gereken tüm malzemeleri öğretmişti. Bu kez gidilecek olan arazi TSK binasına yakın olduğu için Üsteğmen Fatih’te bizimle geldi. İhsan Bey ve Doğan’da geldiğinde şoför arabayı çalıştırdı. İşe başladığımızdan beri dördüncü çıkışımız olduğu için alışmıştık. Yolda giderken Üsteğmen, İhsan Bey ve Ceylan Hanımdan bizim hakkımızda bilgi istedi. Doğan’la birlikte pür dikkat onları dinledik.

“Biz Gülce’yle kız kıza çok iyi anlaşıyoruz stajı bitene kadar yanımdan almazsanız çok sevinirim.”

İhsan Bey Ceylan Hanımın dediklerine cevaben: “Biz de Doğan’la erkek erkeğe çok iyiyiz o zaman bizi de ayırmayın,” dedi.

Üsteğmen Şoförün yanındaki koltuktan arkaya baktı. “Haftaya ikisini de alıyorum şansınıza küsün” dedi. Binanın dışında ya da yemekhanede bu üçlünün samimi olduğunu farkındaydım ama bizim hakkımızda söylediklerine şaşırmıştım. Özellikle Üsteğmenin sert ifadesine o kadar alışmıştım ki, yanında konuşmaya hâlâ çekiniyordum.

İhsan Bey: “Yalnız Gülce’ye programı denettiremedim, o gün arıza oldu bir ara yanıma yollayın denemeden gitmesin.” Kendi başıma söyledikleri yerden bile ayrılamayacağım için bunu Ceylan Hanım ve Üsteğmen’e söylemesine şaşırmadım. Kurumdaki disipline alışmıştım.

“Tamam yarın yollarım.”

Araziye geldiğimizde girmeden önce Üsteğmen arazinin yanındaki binaya geldiğimizin bilgisini verdi, ardından bizim için klasikleşmiş olan kurulum başladı. Kutuları Doğan’la birlikte indirdik. Makinelerin olduğu kutuyu arabadan alıp masaya götürürken Doğan ağırlığın çoğunu bana bıraktı, ardından ayağının sendelemesiyle kutu yere devrildi. Tutmaya çalıştığım için ben de düşmüştüm. Ceylan Hanım yanıma gelip elimin üzerindeki makineyi çekti.

“Gülce, iyi misin?”

Yerde oturup sızlayan elime baktım. Makinedeki tuşların izi çıkmıştı ama daha kötüsü sızı yerini şiddetli bir acıya bıraktı. Elimi tutup acıyla kıvranmaya başladım. Bu sırada Üsteğmen Doğan’a bunun nasıl olduğunu sordu. “Siz birlikte getirmiyor muydunuz? İki dakika arkamı döndüm ne oldu?”

“Birlikte getirelim dedim ama Gülce beni beklemeden almış yetişemedim.”

“Bize niye söylemiyorsunuz?! Eşek başı mıyız burada?!” diye bağıran Üsteğmene bir şey demeye fırsatım olmadı, Doğan’ın yalanına anlam veremedim ama elimin acısı o kadar fazlaydı ki şu an bunu umursayamadım. Ceylan Hanım koluma girip beni yerden kaldırdı. “Fatih! Azarını sonra çek önce kızı hastaneye götürelim eli şişmeye başladı kırık olabilir.”

Ceylan Hanım’ın da ilk kez Üsteğmene bu şekilde seslenişine şahit oluyordum. Kendi kendime onları yakıştırırken saçmalama Gülce milletin özel hayatından sanane diye kendime kızıyordum. Üsteğmen gelip diğer koluma girdi: “Tamam şimdi gideriz.”

İhsan Bey ve Doğan malzemelerle arazide kaldı, ben Ceylan Hanımla arabanın arkasına bindim, Üsteğmen şoförün yanına bindi ve hastaneye gitmek için yola çıktık. Ceylan Hanım elimi sabit tutmaya çalışıyordu, Üsteğmen şoföre hızlı olmasını söyledi. Araba hızlandığında ufak bir çukura girip çıktık. Derin nefes alıp sakinleşmeye çalışıyordum, elimin daha da şiştiğini gördükçe gözyaşlarım daha da hızlandı.

“Çukurlara dikkat edin elini sabit tutmamız lazım. Arabada buz var mı?”

“Yok.”

Üsteğmen Şoförün yanından kalkıp araba hareket ederken karşımıza oturdu.

“Belki kırık değildir incinmiştir Gülce sakin ol,” dedi. Ben cevap vermeden Ceylan Hanım söze girdi. “Aynen Fatih incindi ondan davula döndü.”

Davula döndüğünü sesli dile getirmeselerdi de olurdu bence. “Ceylan sen niye bana kızıyorsun? Ben ne dedim şimdi?!”

“Kızmıyorum!”

“Kafam kopsa umurunda olmaz kızın eli kırıldı diye beni azarlıyorsun. Ben mi dedim kutuyu taşı diye?” Bir anlığına bana döndü: “Elinin kırılmasını küçümsemiyorum yanlış anlama konu başka.”

Elime bakmamak için onlara odaklanmaya çalışıp başımı salladım.

“Kafan kopsun Fatih!”

“O zaman affedecek misin?”

“Seni kurak arazide kurbağalar affetsin Fatih sus artık.” Hissettiğim tüm acıya rağmen bu cümleye gülmeden edemedim. Ceylan Hanım bana döndü: “Sen de ne diye tek başına taşımaya çalışıyorsun?”

“Yapmadım, Doğan’da tutuyordu, o tökezleyince düştüm.” dedim soluklarımın arasında. İkisi de kaşlarını çatarak birbirine baktı. Daha detaylı soru sorduklarında elimin acısından cümlelerimi toparlayamadım. Sonunda hastaneye geldik, tahmin ettikleri gibi sağ elimde kırık vardı. Parmaklarımın düz durması için atellere sabitlendi ve alçıya alındı. Ceylan Hanım ve Üsteğmen Fatih yanımda velim gibi duruyorlardı. Doktor “Alçı altı hafta kalacak sonra kontrol ettirip çıkarttırabilirsiniz,” dedi. Sedyede elimle bakışmaya başladım. Ceylan Hanım yanıma gelip koluma girdi. Fatih Bey doktora teşekkür etti ve yanımıza geldi. Gözümden bir damla daha akınca telaşla elimin acıyıp acımadığını sordular. “Stajım...”

Üsteğmen: “Tamam stajı düşünme şimdi. Yarısından çoğunu bitirdin, rapor alırız sorun olmaz.”

Ceylan Hanıma baktım. “Ama ben daha hiçbir şey öğrenemedim ki!”

“Hayır canım bir sürü şey öğrendin, ağlama her şey düzelir.”

Üsteğmene döndüm: “Rapor almasak, yine gelip gitsem olmaz mı? En azından izlerim. Lütfen.”

“Rapor alalım, istediğin zaman kullanırsın. Hadi çıkalım yine konuşuruz.”

Ceylan Hanım bu halde yurtta kalmama izin veremeyeceğini söyleyerek beni evine davet etti. Kabul edip etmeyeceğimi kibarlıktan sormuş, aksi bir cevabı dinlemeyeceğini söylemişti. “Elin böyleyken tek başına ne yapacaksın? Zaten tek yaşıyorum gel işte.”

“Yok gerçekten ben gelmeyeyim.”

“Gelirsin gelirsin, bir şey olmaz. Sen burada bekle biz doktordan reçeteni alıp gelelim.” Başımı sallayıp sedyeye geri oturdum. Fatih Beyle aralarında konuşarak doktorun odasına doğru gözden kayboldular. Saate bakmak için sağ cebimden telefonumu çıkarmaya çalıştım. Sonunda başardığımda mesai saatinin bittiğini gördüm. Oğuz’u arayıp açmasını bekledim, bulunduğum alanın kapısından girmesini beklemiyordum.

“Gülce!”

“Oğuz...” Bir posta da burada ağlamak istemediğim için kendimi sıktım. Yanıma gelip neler olduğunu sordu. O ana kadar farkında değildim ama onun çalıştığı hastanenin acilindeydik. Komutanlığın önünde çıkmamı beklediğini, Doğan’ı görünce ona sorup hastaneye geri geldiğini anlattı. O Doğan’ı bir kaşık suda boğmak istiyordum. Kısaca olanlardan bahsettim. Ceylan Hanım ve Fatih Bey elindeki reçeteyle yanımıza geldiler. Onları tanıştırmak için alçılı elimi kullanmam komik olmuştu. “Ceylan Hanım, Oğuz, Üsteğmen Fatih Bey.”

Fatih Bey iş dışında ağabey ve abla diyebileceğimi söyledi. Onlar tokalaşırken alçının dışına çıkan demir parçalarına baktım, verdikleri ağrı kesici sayesinde şu an şiddetli bir ağrım yoktu. Ceylan Hanım: “Gülce, bizim komutanlığa gitmemiz lazım. Ondan sonra eve geçeriz olur mu? Sen nerede olduğunu söylersin ben seni gelip alırım. Gelmem deme şansın yok staj puanından kırarım, telefonunu ver numaramı kaydedeyim.”

Telefonumun şifresini girmeye çalışıp başaramayınca Oğuz yardımcı oldu ve telefonu Ceylan Hanıma uzattı. Ceylan Hanım numarasını kaydetti. Onların peşinden biz de hastaneden çıktık. Oğuz’la yalnız kalınca olanları anlatıp stajımın yanmasına ağladım. Yine de inatla gitmeye devam edecektim ama başka bir şey yapamayacaktım.

“Sağlığından önemli değil ya Gülce, daha okulunu bile bitirmedin tecrübe kazanmak için uzun zamanın olacak.”

“Orası öyle ama İhsan Bey bana yarın programı denettirecekti.”

“O da ayrı kafama takılıyor zaten. Şimdiye kadar sorun olmadı da niye bugün ayağını kayası tuttu bu çocuğun? Bir de sonra yalan söyledi diyorsun, bilseydim seni sorduğumda teşekkür etmek yerine boğazına yapışırdım.”

“İyi ki bilmedin o zaman.” Elimi sabit tutarken yandan bakış atmakla yetindi. Komutanlığın yakınlarında bir lokantaya gittik. Ceylan abla işi bitince beni alacağı için iş yerinden uzaklaşmamayı tercih etmiştik.

Oğuz yanımda oturmuş bana yemeğimi yedirirken bir yandan Doğan’a saydırıyordu.

“Belki gerçekten bilerek yapmamıştır.”

“Yalanı da mı bilerek söylemedi? Üstüne suç atmış resmen Gülce. Bunu sorumlu kişilere söylemen lazım.” Uzattığı ekmeği yedim: “Belki korkmuştur, okulu bitirememekten yakınıyordu ya.”

Oğuz çorba içirmeye devam ederken mantıklı bir fikir sundu: “Sen bu kazada yaralanmasan bile o makineler düşecekti, makinelere zarar geldiği için de seni suçlayacaktı. İhsan Bey sana programı denettireceğini söylüyor peşinden bu kaza oluyor. Kesin geçen haftaki monitörün bozulmasında da parmağı vardı.”

“Yok daha neler Oğuz, neden yapsın böyle bir şeyi?”

“Bilmiyorum, şu an hayatındaki tüm olumsuzlukların sorumlusu olarak onu görüyorum.”

Abarttığını söyleyip yemeğe devam etsem de söyledikleri kafamı karıştırmıştı.