2. bölüm / 2
Sınırbozan1.Bölüm
Bölümler 2Şu an: 1.Bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dresgon’da hava yine boğucuydu.
Sıcaklık, çatlamış toprağın içinden sızıp havaya karışıyor, ciğerlerime dolan her nefesi ağırlaştırıyordu. Güneş tepede asılı kaldığında şehirde zaman yavaşlıyor, insanlar gölgelerin içinde eriyen siluetlere dönüşüyordu. Öğlen saatleri özellikle acımasızdı; güneş, sanki kuraklığın insanlara karşı kazanılmış bir intikam ateşi gibi, her şeyi yakıp kavurmak istercesine kavurup geçiyordu.
Kuraklık artık inkâr edilemeyecek bir noktaya ulaşmıştı. Bu yalnızca tarlaların çatlaması, kuyuların kuruması demek değildi; insanların yüzlerinde, seslerinde, hatta suskunluklarında bile hissediliyordu. Açlık, susuzluk ve umutsuzluk Dresgon’un sokaklarına sinmişti.
İnsan dünyasında gizlice yaşayan bir elf olmamın başlı başına bir ölüm fermanı sayıldığı düşünülürse, bu kuraklıkta hâlâ hayatta olmamın tek sebebi anne ve babamdı. Ve geçmişte, kralın ordusu için çalışmış olmalarının da artıları vardı. Beni evlat edinen, kendi çocuklarıymışım gibi büyüten o iki insan…
Dresgon’da bırakın düzgün bir öğün yemeyi, çoğu gün içmek için bir damla su bulmak bile neredeyse imkânsızdı. Halk, şehrin merkezinden uzaklaştıkça daha da yoksullaşıyor, kuyular kurudukça insanlar umutlarını da gömüyordu. Buna karşılık krallığın kalın surlarının içinde hayat başka türlü akıyordu. Surların ardında hâlâ fıçılar dolusu su, düzenli dağıtılan erzaklar ve krala olan güven vardı. Savaş her an patlak verebilirmiş gibi beklerken, eski ordu mensuplarına yapılan ödemeler kesilmemişti. Ödemeker çoğunlukla altın olarak değil; ekmek ve su olarak dağıtılıyordu. Bu topraklarda artık en kıymetli para birimleri yiyecek bir dilim ekmek ve içilecek bir damla suydu.
Alnımda biriken teri elimin tersiyle sildim. Evin dışında olmak, hele ki ayakta durmak bile son zamanlarda işkenceye dönüşmüştü. Derim yanıyor, boğazım kuruyordu. Buna rağmen bakışlarımı babamdan ayıramıyordum. Kraliyetin emrine girmeye hazırlanan yeni askerleri eğitiyordu. Öğlen sıcağına aldırmadan, hiç durmadan bağırıyor, yönlendiriyor, hatalarını düzeltiyordu. Bazıları bayılacak gibi sendeleyip kendilerini güç bela bir gölgelik alana atıyor, bazılarıysa inatla ayakta kalmaya çalışıyordu. Komut sesleri, kılıçların metalik tınısı ve insanların hırıltılı nefesleri havada asılı kalıyordu.
Çocukluğumdan beri bu sahneye yabancı değildim. Gündüzleri uzaktan izler, geceleri aynı hareketleri babamdan gizlice öğrenirdim. Bana öğretirken sesi hep daha kısık olurdu. Sanki duvarların bile bizi dinlediğinden korkarmış gibi. Çünkü ben, insanların arasında yaşamaması gereken yasaklı bir ırktandım. Elf kanı taşıdığımı bilen tek kişiler anne ve babamdı. Ve bu sırrın açığa çıkması, yalnızca benim değil, onların da sonu olurdu.
Bu yüzden her ihtimali düşünerek yaşamak zorundaydım. Kaçış yollarını, saklanacak yerleri, sessiz kalmayı… Babamın bundan ne kadar korktuğunu hissedebiliyordum. Bazen geceleri uykusuz kaldığını, evin içinde sessizce dolaştığını duyardım. Eğer işler kötüye giderse—ki bu ihtimal her geçen gün biraz daha yaklaşıyordu—hayatta kalabilmem için bir ikinci şansa ihtiyacım vardı. Babam bunu benden daha çok istiyordu.
“On dakika mola!”
Babamın sesi sıcağı yararak yükseldi. Askerler neredeyse aynı anda çözüldü; kimi yere çöktü, kimi başını dizlerine dayadı. Benim bakışlarım ise istemsizce onu aradı. Her zamanki yerimde olduğumu fark ettiğinde, dudaklarının kenarında beliren o tanıdık gülümsemeyi gördüm.
Kai.
Kraliyet ordusunun yeni gözdesi.Babamın sağ kolu.Çocukluk arkadaşım.
Ve kalbimin en savunmasız noktası.
“Biraz dinlenmen gerekiyor,” diye mırıldandım babam yanıma geldiğinde. Üzerinden yükselen ter kokusu yüzümü buruşturmama sebep oldu. “Kokarca.”
Güldü. Nasırlaşmış elleriyle saçlarımı karıştırdı; bu hareketi yıllardır değişmemişti. Ona uzattığım bezle alnını sildi. Bu küçücük anlar, hâlâ bir aile olduğumuzu hatırlatan nadir anlardan biriydi.
“Sana yiyecek bir şeyler hazırladım.”
Şakayla karışık yüzünü ekşitti. Biliyorum, mutfak konusunda pek yetenekli değildim. Ama elimizde zaten birkaç parça ekmek ve patatesten başka bir şey yoktu. Berbat etme ihtimalim düşüktü. Annem hayatta olsaydı— Düşünceyi yarıda kestim.Geçmişi kurcalamak, bugünü daha yaşanır kılmıyordu.
“Bakalım beni nasıl bir ziyafet bekliyor.”
Gülerek gözlerimi devirdim ve yere çökmek üzere olan Kai’ye yöneldim. Nefes nefeseydi, tişörtü sırtına yapışmıştı. Alnına düşen ıslak saç telleri kalbimi hızlandırmaya yetiyordu. Kendini yere bıraktığında havaya küçük bir toz bulutu kalktı. Yanına dikildim, farkında olmadan güneşle arasına girerek ona kişisel bir gölgelik olmuştum.
“Selam,” dedim, sesim beklediğimden daha yumuşak çıktı.
Ellerim istemsizce boynumdaki kolyeye gitti. Her seferinde sanki tekrar büyüsü zayıflamış gibi hissediyordum. O tılsımı çıkardığım an, beni diğerlerinden ayıran her şey ortaya çıkıyordu. Sivri kulaklarım, canlı ten rengim, parlayan gözlerim… Kai’nin bunu görmesi, düşünmek bile istemediğim bir ihtimaldi.
“Merhaba, ufaklık.”
Sesindeki gülüş içimi titretti. Sinir olduğumu biliyordu. Aramızda yalnızca iki yaş vardı ama bu şekilde seslenerek sabrımı sınamaktan keyif alırdı. Bazen onu, kusursuz duran çenesine bir yumruk indirme isteğiyle dolup taşacak kadar kızdırıyordu beni.
Kafamı meydan okurcasına eğip güneşin önünden çekildim.
Işık gözlerine dolunca elini havaya kaldırdı, pes eder gibi salladı.
“Tamam, tamam. Lütfen merhamet et.”
İçimdeki gerginlik bir anlığına dağıldı. Yanındaki boş yere oturmam için vurdu; her molada yaptığı gibi. Sessizce yanına kuruldum.
Hava yakıcıydı, nefesi hâlâ düzensizdi. Gözlerimi kısıp şehrin öbür ucundaki yamaçlara baktım. Kralın şatosu, mesafeye rağmen tüm heybetiyle yükseliyordu. O şatoyla aramda yalnızca mesafe değil, aşılmaz duvarlar vardı. Birkaç ay sonra Kai’nin de orada olacağını bilmek göğsümü sıkıştırdı.
Ve bu, yalnızca başlangıçtı.
Kai’nin birkaç ay sonra sarayın geniş duvarlarının ardına gidecek olması, orada yaşayacak olması, beni ondan ayıracak duvarların yalnızca taştan olmadığını hatırlatıyordu. Krallığın surları kadar yüksek, kurallar kadar keskin, kan kadar bağlayıcıydı aramızdaki mesafe. Yan yana oturuyor olmamıza rağmen, aramızda görünmez bir uçurum vardı.
“Sence nasıl olacak?” diye sordum sonunda. Sesim, içimdeki karmaşayı ele verecek kadar yorgundu. Yüzüne bakmaktan kaçındım; çünkü gözlerime baktığında beni her zaman gereğinden fazla gördüğünü hissediyordum.
“Neresi?” dedi, bilmezden gelerek.
Başımı ona doğru çevirip tek kaşımı kaldırdım. Gülümsemesi gecikmedi ama bakışlarını kaçırdı. İsteyerek asker olmadığını biliyordum. Dresgon’da kimse istemediği bir hayatı seçmezdi; mecbur kalırdı. Kai’nin de bakması gereken bir ailesi vardı. Kuraklık, insanlara seçim şansı tanımıyordu. Sadece hayatta kalmanın en az acı verici yolunu sunuyordu.
Kralın ordusu, çoğu genç erkek için tek seçenekti. Yemek. Su. Bazen bir hayvan. Eğer öldürmeden bakabilirlerse tabii. Yasaklı topraklardan zorla alınmış, başka bir ırkın yaşam alanından sökülüp getirilmiş hayvanlar.
“İyi olacağım,” dedi bir solukta. Sanki durursa düşüncelerinin onu ele geçireceğinden korkuyormuş gibi. “Karnım doyacak. Kaliteli kıyafetler giyeceğim, hatta kaliteli ağır zırhlar. Ailem sefaletten kurtulacak. Savaş çıkarsa…” Kısa bir duraksama oldu. “Kendi topraklarım için savaşacağım.”
“Kendi toprakların,” diye tekrarladım içimden.Benim asla sahip olamayacağım, beni hiçbir zaman kabul etmeyecek olan topraklar.
“Ve buradan çok uzakta olacaksın,” dedim. Sesim kırgın çıkmıştı, bunu engelleyemezdim.
Bencildim. Onun yanımda kalmasını istiyordum. Eskisi gibi, dükkânların arkasındaki dar sokaklarda koşmayı, kasabalıları kızdıracak ufak yaramazlıklar yapmayı… Kimseye hesap vermediğimiz, henüz dünya üzerimize çökmemişken yaşadığımız o günleri istiyordum. Kai’nin gitmesi, çocukluğumun da benimle vedalaşması demekti. Şayet içimde bir yerlerde insani sayılabilecek bir yönüm varsa elimden kayıp gideceği anlamına geliyordu.
“Ne o,” dedi, sesi şakacıydı ama altındaki gerginliği saklayamıyordu. “Beni çok özleyecek gibisin.”
“Ancak rüyanda,” diye karşılık verdim, alışkanlıkla.
“Elbette,” dedi, gülümseyerek. Üstelemek istemiyordu, o da bunkarardan çok memnun değildi am başka bir şansı da yoktu.
Dizlerimi karnıma çekip kollarımı etrafına doladım. Bir süre konuşmadık. Sessizlik, garip bir şekilde ağır değildi; aksine kırılgandı. Sanki fazla hareket edersek parçalanacakmış gibi. Bu anları kelimelerle kirletmek istemedim. Kai’nin de konuşacak gücü kalmamış gibiydi. Yorgunluğu, yalnızca bedeninde değil, omuzlarının düşüşünde ve bakışlarının dalgınlığında da hissediliyordu.
Bir süre sonra babam evden çıktı. Ellerini beline yaslamış, başını gökyüzüne kaldırmıştı. Güneş hâlâ yakıyordu ama paydos için erkendi. Babamı gören askerler ağır ağır ayağa kalktı; kimisi sızlayan omzunu, kimisi dizini ovaladı. İnsan bedeni, gelişmeye çalışırken şaşırtıcı derecede kırılgandı. Küçüklüğümden beri böyle bir zorunluluğun içinde büyümediğim için, bana lütuf gibi gelen bu durum onların sınavıydı. Yine de uyum sağlamayı öğrenmiştim. Yıllarca rol yapmak, insana istemeden de olsa bazı beceriler kazandırıyordu.
“Toplanın!”
Babamın gür sesiyle askerler bir çember oluşturmaya başladı. Kai yanımdan geçerken bakışımı yakalamış olmalıydı; sertçe saçlarımı karıştırdı ve kalabalığın içine karıştı. Beni, tozlu zeminin ortasında tek başıma bıraktı.
Eğitimin ısınma kısmı bitmişti. Şimdi asıl kısım başlıyordu. Silah alıştırmaları.
“Kuşan!”
Komutla birlikte hepsi paslı kılıçlarına uzandı. Hiçbiri yeterince keskin değildi ama olması da gerekmiyordu. Saraya girdiklerinde alacakları silahlardan sonra bu kılıçlar, yollarına çıkan kuru dalları parçalamak için bile kullanılmadan bir köşeye atılacaktı.
Onları izlerken içimde tanımlayamadığım bir sıkışma hissettim. Bir gün, bu insanların karşısında durabilecek olanlar benim türüm olacaktı. Ve ben… onların arasında büyümüştüm. Aşık olduğum adam da dâhil.
Daha fazla bakamadım ve eve yöneldim. Çok hızlı ve kısacık bir duş almak istyordum. Su kaynağı az olduğu için saray dışına fıçılarla birer ya da ikişer tane olacak şekilde haftalık yeslim ediliyordu. Bu haftaki hakkımız bir fıçıydı ve dün gelmişti. Fıçı yarıdan biraz fazlaydı; babam kapaktan baktığında dudaklarını sıkmış, ama bir şey dememişti. Ne diyebilirdi ki?
Fıçının tahta kapağını yere koydum. Yanındaki küçük metal kabı fıçının içine daldırırken çıkan ses, evdeki en net sesti. Suyun ağırlığına alışkındım; her döküşte ne kadar harcadığımı bilirdim. Annem bana bunu küçükken öğretmişti. Suyu israf etmemem için kaptaki ağırlığına bile alışmıştım.
Elbisemi çıkardım. Kolye her zamanki gibi göğsümdeydi. Zinciri artık tenime değdiğinde yabancı hissettirmiyordu; sanki bedenimin bir parçasıydı. Bazen onu çıkarmayı düşündüğüm olurdu, sadece boynumdaki ağırlığını merak ettiğim için. Ama annemin sesi hep aynı noktada beni durdururdu.
Sakın.
İlk kabı omuzlarımdan aşağı döktüm. Su serindi. İkinciyi başımdan. Saçlarımdan taş zemine damladı. Gözlerimi kapattım. O an, gün boyunca içimde biriken her şey—babamın bağırışı, askerlerin bakışları, kurak toprağın kokusu—bir anlığına çekildi.
Sonra o olağanüstü his geldi.
Bir sancı değildi. Daha çok, bedenimin içinden geçen hafif bir titreşim gibiydi. Boynumda başladı, daha sonra da kulaklarımın arkasına yayıldı. Nefesimi tuttum. Bu hissi tanıyordum. Çok nadir gelirdi. Ateşim çıktığında. Çok yorulduğumda. Her yer yıkacakmış gibi öfkelendiğimde. Ama hiç bu kadar net olmamıştı.
Elimi kolyeye götürdüm. Taş soğuktu. Zincir yerindeydi. Yani… olması gerektiği gibiydi.
Kendimi hemen küçük duş alaındnq çıkartıp aynanın karşısına attım ve kendimi gördüm. Aynadaki eskimiş lekeler yüzünden yansıma net değildi ama yeterince açıktı. Kulaklarım… değişmişti. Sivri değildi belki ama yanlış görünüyordu. İnsan kulağı gibi değil. Tenim daha canlıydı; sanki içimden bir ışık vuruyordu yüzüme. Gözlerime baktım. Kahverengi değillerdi. Değillerdi.
Kalbim hızlandı.
“Hayır,” dedim sessizce. Kime söylediğimi bilmiyordum. Kolyeye mi, kendime mi?
Hızlıca arkamı dönüp fıçının içine aceleyle fırlattığım metal kaba baktım. Bir kap daha su aldım. Sanki bu görüntü suyla akıp gidecekmiş gibi başımdan aşağı sertçe suyu bıraktım. Sonra bir tane daha. Sanki su, beni bu durumdan kurtarabilirmiş gibi. Ellerim titriyordu. Nefesim düzensizdi. Kolyenin elimin içinde taşını sıktım, sanki avucumun içinde ağırlaştı. Ya da bana öyle geldi.
O anda, evin içinden bir ses geldi. Ayak sesi değil. Daha çok… duraksama gibiydi. Koridorda yürüyen birinin aniden yavaşlaması gibi. Kalbim ağzıma geldi. Kapıya baktım. Tanrılara şükür ki kilitliydi. Ama kapının altındaki ışık bir anlığına kesildi. Sonra geri geldi. Donup kaldım.
Hızla giyindim. Saçlarım ıslaktı ama umursamadım. Kolyeyi gömleğimin altına sıkıştırdım. Tekrar yansımaya baktığımda kulaklarım normale dönmüştü. Tenim solgundu. Gözlerim… kahverengiydi. Sanki az önce olan her şey, hiç olmamış gibi havaya karışmıştı.
Annem haklıydı. Büyüdükçe kolyenin beni gizlemesi, insanların arasına karışmam için bir illüzyon oluşturması daha da zorlaşıyordu.
Bölüm etkileşimi
