1. bölüm · Shadowfell: Yasak Diyar
Ayna
Ayna kırılmadı. Bir yarık açıldı.
Sera önce sesi duydu; camın çatlaması gibi değildi bu. Daha çok, derinlerden gelen karanlık bir şeyin ilk kez nefes almasına benziyordu. Kendi odasında, güvende olduğunu sandığı o küçük alanda zaman bir anlığına durdu. Eski aynanın pürüzsüz yüzeyinde ince, simsiyah çizgiler belirdi. Çatlak değildi bunlar; sanki canlı birer damar gibi camın içinde sürünen, büyüyen karanlık sarmaşıklardı.
Oda aniden soğudu. Hava o kadar hızlı buz kesti ki Sera’nın nefesi buğudan bir bulut olarak dudaklarından döküldü. Duvarlar sanki geriye doğru çekiliyor, odanın tanıdık sınırları eriyip yok oluyordu. Gözlerinin önünde kendi dünyası silinirken kalbi göğsüne sığmayacak kadar hızlı, ritmini kaybetmiş bir panikle atmaya başladı.
“Elini çek,” diye fısıldadı kendi kendine.
Ama elleri onu dinlemedi. Parmak uçları sanki o tahta çerçeveye ve soğuk cama görünmez iplerle bağlanmıştı. Cam yüzey aniden içeri doğru çöktü. Aynanın içinde beliren o morumsu gürbüz girdap, Sera’yı yutmak istercesine boşluğa doğru çekti. Çığlığı boğazında düğümlendi, yarıda kesildi. Etrafındaki ışık büküldü, zaman rayından kaydı ve Sera kendisini sonsuz bir düşüşün içinde buldu.
Sonra sert bir darbe geldi.
Toprak.
Islak, soğuk ve canlı bir toprak. Sertçe yere çakıldığında ciğerlerindeki bütün hava boşaldı. Avuçlarının arasından kayan siyah çamur, sadece cansız bir çamur gibi değildi; sanki parmaklarını tanıyormuş, onun gelişini bekliyormuş gibi derisine yapışıp hafifçe kıpırdadı. Sera dizlerinin üzerine çöktü. Nefes nefese başını kaldırdı, gözlerindeki karanlık pusu dağıtmaya çalışarak etrafına baktı.
Bu bir Ormandı.
Ama bildiği, insan dünyasına ait hiçbir ormana benzemiyordu burası. Ağaçlar göğe doğru düzgünce yükselmek yerine yamuk, eğri büğrü şekillerde uzamıştı. Gövdeleri, zifiri karanlığın içinde soluk, tekinsiz bir ışıkla parlıyor; yaprakları rüzgâr olmamasına rağmen kendi kendine fısıldayarak titreşiyordu. Gölgeler olması gerekenden çok daha uzun, çok daha baştan çıkarıcı ve tehlikeli duruyordu.
Burada her şey izliyordu. Taşlar, yapraklar, toprağın altındaki kökler... Sera buradaki havanın bile kendisini tarttığını, varlığını sorguladığını hissetti.
İçini kaplayan dehşetle geri çekildi. Zar zor ayağa kalktı. Tek bir içgüdüsü vardı: Koşmak.
Başaramadı.
Bir gölge hareket etti. Ardından bir diğeri. Zırhlı, devasa figürler karanlığın içinden birer hayalet gibi sıyrılarak ortaya çıktı. Yüzleri miğferlerin ve gölgelerin ardında görünmüyordu ama gözleri, gecenin içinde soluk bir ışıkla yanıyordu. Ellerinde tuttukları mızrakların uçları, kaynağı bilinmeyen morumsu bir büyüyle titreşiyordu.
“İnsan,” dedi içlerinden biri.
Sesindeki ton hiçbir merak, şaşkınlık ya da acıma taşımıyordu. Sadece kaçınılmaz bir hüküm vardı o tek kelimede.
Sera arkasını döndü, var gücüyle kaçmaya çalıştı. Ama orman ona yol vermedi. Ağaçların altındaki sarmaşıklar ve dikenli dallar birer el gibi bacaklarına dolandı, kollarını sardı. Sera kurtulmaya, çırpınmaya çalıştıkça dallar etini daha da sıktı, onu hareket edemez hale getirdi.
Dakikalar sonra—ya da belki de zamanın anlamını yitirdiği bu yerde sadece saniyeler sonra—Sera devasa, siyah taştan yapılmış azametli bir sarayın kapılarının önünde diz çöktürüldü.
Ağır, kadim kapılar yavaşça açıldığında içeriye yayılan görünmez baskı, Sera’nın ciğerlerini sıkıştırdı. Nefes almak bir işkenceye dönüştü. Muhafızlar onu sürükleyerek içeri soktu.
Salon genişti. Tavanı o kadar yüksekti ki karanlığın içinde kayboluyordu. Duvarlara asılı meşaleler sıcak bir alev değil, etrafa morumsu, soğuk bir gölge yayıyordu. Işık bile bu salonda özgür değildi; bir köle gibi boyun eğmişti. Salonun en uç noktasında, yüksek taş bir tahtın üzerinde biri oturuyordu.
Onu gördüğü an Sera’nın bütün içgüdüleri çığlık attı.
Kieran.
Uzun, hareketsiz, adeta karanlığın kendisinden yontulmuş gibiydi. Yüz hatları kusursuzdu; ama bu güzellik insana huzur veren bir güzellik değil, keskin, rahatsız edici ve tehlikeli bir kusursuzluktu. Ancak Sera’yı asıl durduran, duruşu ya da zırhı değil, gözleri oldu.
Amber gozler...
Karanlıkta altın gibi parlayan ama içinde en ufak bir sıcaklık kırıntısı barındırmayan bir renk. Soğuk, hesapçı, yüzyılların birikmiş nefretini taşıyan ve insana ait olmayan bir bakış. Sera o gözlerin derinliğinde kaybolurken ruhunun soyulduğunu hissetti.
Kieran’ın omzunda tünemiş siyah bir karga vardı. Tüyleri salondaki mor ışığı bile yutacak kadar siyahtı. Karga başını yana eğdi, parlak gözlerini Sera’ya dikti ve salonun taş duvarlarında yankılanan tiz bir kahkaha attı.
“Hmm,” dedi karga, sesi şaşırtıcı derecede net ve alaycıydı. “İlginç. Çok ilginç.”
Kieran yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Amber gözleri Sera’nın üzerinde ağır ağır gezindi. Bakışları bir zayıflık aramıyordu; karşısındaki bu yabancı yaratığın ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu ölçüyordu.
Karga, yani Oxi, başını diğer yana eğerek burnunu havaya dikti.
“İnsan gibi kokuyor,” dedi alayla, kanatlarını hafifçe silkeleyerek. “Ama… fae kanı da var. Çok az. Derine gizlenmiş, mühürlenmiş.”
Salon bir anda mutlak bir sessizliğe gömüldü. Meşalelerin fısıltısı bile kesildi.
Sera dişlerini sıktı. Bileklerindeki metalin soğukluğu ve dizlerindeki çamur canını yakıyordu. Kalbi hâlâ göğsünde çılgınca atıyordu ama o amber gözlerin karşısında başını eğmedi. Çenesini dik tuttu.
“Ben buraya isteyerek gelmedim,” dedi. Sesi korkudan hafifçe titredi ama o titreme bir kırılmaya dönüşmedi; dirençle kaplandı. “Ve ne olduğunuzu bilmiyorum.”
Kieran ilk kez konuştu.
Sesi yavaş, derin ve her türlü tartışmayı daha başlamadan bitirecek kadar kesindi.
“Bilmemek,” dedi Kieran, sesi salonun karanlığında buz gibi yayılarak. “Seni kurtarmaz.”
Gözlerindeki amber parıltı sertleşti, aralarındaki mesafe aşılmaz bir duvara dönüştü.
“Şimdilik.”
