Seyirciler kitap kapağı

2. bölüm / 4

Seyirciler

Bölüm 1: ☺️

Vaveyla Yazarı: Umut Haktan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: Bölüm 1: ☺️

Sanırım bu gün çok stresli geçecek

Bugün ofis işleri her zamankinin aksine daha da yoğun ilerliyor. Herkesin hazırlaması gereken onlarca evrak var ve ptron hiçbir hatayı kabul etmiyor. Bilgisayarımın başında onlarca evrakı nasıl hazırlayacağımı düşünerek ve yetiştirememe korkusu ile baş başa kalınca oluk oluk terlemiştim. Stres yapmayı hiç sevmem ve bu ofiste çalıştığım süre boyunca sanırım yüzümde sivilce çıkmaya devam edecek. Hazırlamam gereken evrakların haddi hesabı yoktu.

Normalde herkes rahat bir şekilde -tabii yine rahat değildik- evrakları hazırlarken bir yandan sohbet edip bir yandan da yiyeceklerimizi atıştırabiliyorduk. Fakat şu an bırakın yemek yemeyi başka bir noktaya bakmak bile bize zaman kaybettirirdi.

Stresten elim ayağım titriyordu ama yine de yazmaya devam ediyordum. İşimi seviyorum fakat stres yapmayı sevmediğim için işimi ne kadar sevsem de bir o kadar da sevmiyorum.

"Ah, yanlış yazıp durma Lina. Sakinleş biraz." Dedim kendi kendime.

İşimde ciddi şekilde odaklandığım sırada masamın üzerindeki telefonun aniden çalması ile irkildim. "Hay. Aniden neden arıyorsunuz ya." Dedim. Derin nefes alıp verdim. Birkaç saniye telefona baktıktan sonra vakit kaybetmeden telefonu açtım.

"Merhaba?" Dedim.

"Merhaba Lina hanım. Müdür Bey sizi acilen odasına çağırıyor." Bu garipti, hem de baya garip çünkü Müdür Bey böyle yoğun işin olduğu anlarda, zaman kaybetmememiz için ve evrakları hızlıca hazırlamamız için kimseyi meşgul etmezdi. Umarım bir yanlış yapmamışımdır ki yapmadım da. Acaba ne diyecek.

"Bir sorun mu var?" Dedim telefondaki genç kıza. Bana kalırsa sorun yoktu ama ben neden sorun bendeymiş gibi hissediyordum? Çok stresli olduğum için muhtemelen. Neyse. Kendine gelmen lazım Lina.

"Bilmiyorum Lina hanım. Sadece sizi çağırmamı istedi." Dedi genç kız. Daha fazla vakit kaybetmeden Müdür Bey'in yanına gitsem iyi olacak çünkü mesaiye kalmak istemiyorum.

"Peki. Teşekkürler." Dedim ve telefonu kapattım. Çok stresli olduğum için derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ne için çağırmış olabilirdi? Üstelik böyle yoğun bir iş sırasında.

"Neden bu kadar gerildiğini anlamıyorum Lina. Sadece Müdür Bey'in yanına gideceksin, hepsi bu. Adam seni yemeyecek, kendine gel." Dedim kendime. Vakit kaybetmeden ayağa kalktım ve Müdür Bey'in odasına doğru yürümeye başladım. Kısa topuklu ayakkabılarım ortamdaki klavye seslerine karışan tek ses olabilirdi. Kimsenin sesi soluğu çıkmıyordu. Konuşması gereken kişiler bile ekrana bakarak, göz teması kurmadan konuşuyorlardı. Bu duruma ilk başta alışamasam bile zamanla alışmam zor olmadı.

Müdür Bey'in odasının önüne gelince gömleğimin yakasını düzelttim, boğazımı temizledim, derin bir nefes aldım ve kapıyı tıklattım. İçeri girerken kalbim yerinden çıkacakmışçasına atıyordu. İçeri girince arkamdan kapıyı kapatıp Müdür Bey'in masasının karşısında dikildim.

Müdür Bey'in ismi Yakup. Yakup Şekerci. Bir seksen boylarındaydı. Mavi gözlü ve koyu kumral saçlıydı. Kırkına yeni girmiş olmasına rağmen asla yaşını göstermiyordu. Ne zayıf ne şişmandı. Kasları sayesinde vücudu mükemmel gözüküyordu.

"Merhaba Yakup Bey. Beni çağırmışsınız. Bir sorun mu var?" Dedim titreyen sesimi bastırmaya çalışarak. Stres yüzünden yine parmaklarımla oynamaya başlamıştım. Çoğu zaman parmak etlerimi koparıp kanatıyordum.

"Merhaba Lina, merhaba." Sesinde bir ima mı vardı bana mı öyle gelmişti? "Lafı uzatmadan direkt olarak konuya giriyorum." Dedi ve beni şok eden, ellerim ile oynamamı bıraktıran şeyi söyledi: "Bugün çıkışın verildi. Eşyalarını toplayıp gidebilirsin." Çıkışım mı verilmişti? Ne demek çıkışın verildi?

"Ç-çıkışım mı verildi?" Harfler boğazımda dolanıyordu. "Neden? Bir hata mı yaptım? Dosyalarda bir hata mı var? Sorun değil hallederim. Hemen şimdi gidip halledebilirim. Hatta mesai bile yapabilirim. Hangi evrakta ha-"

"Hatan yok. Böyle uygun görüldü. Lütfen daha fazla soru sormadan çık." Dedi Yakup Bey.

"G-gerçekten halledebilirim. Lütfen hatamı söyleyin hemen düzelteyim. Size karşı yanlış bir şey yaptıysam da özür dilerim. Gerçekten özür-"

"Lina hata yok dedim. Eşyalarını topla ve çık." Dedi. Sesi biraz yükselmeye başlamıştı.

Bekledim. ne diyeceğimi bilemedim. Yakup Bey'in yüzüne bakarak donakalmıştım. "Pekâlâ. Eşyalarımı toplayıp çıkıyorum. İyi günler." Dedim ve yavaş adımlarla odadan çıkıp kapıyı kapattım ama kapıdaki elim öylece kapı kolunda asılı kaldı. Neden işten çıkarıldım durduk yere? Ödemem gereken borcu artık nasıl kapatacaktım? Böyle bir işi asla bir daha bulamazdım ki. Yavaş adımlarla masama doğru ilerledim.

Dalgınca masama doğru ilerlerken elinde tepsi tutan görevliye çarptım ve tepsideki kahve yere düştü. "Dikkatli olsana görmüyor musun önünü!" Diye söylendi arkamdan ama umurumda değildi.

Masama gelip yavaşça eşyalarımı toplamaya başladım. Eşyalarımı topladığımı gören Damla meraklı bakışlarını üzerime dikti. "Lina iyi misin? Yüzün beyazlamış. Ne oldu?" Dedi merakla Damla.

"Az önce işten çıkarıldım. Daha ne olsun ki. Artık bu lanet yerde istenmiyorum." Dedim sinir ve hüzünle karışık bir ifade ile.

"Neden? Neden işten çıkardılar seni?" Dedi Damla.

"Bilmiyorum Damla. Hiçbir şey de söylemedi sadece 'çıkışın verildi, eşyalarını topla ve çık' dedi." Dedim. Damla hüzünle bana bakıyordu. Damla burada ki en yakın olduğum kişiydi. Onunla burada tanışmıştım ve kısa sürede çok iyi bir arkadaşlığımız olmuştu.

"Ben ne diyeceğimi bilemiyorum Lina. Gerçekten çok üzüldüm. Sensiz burası hiç sarmaz ki..." dedi Damla. Hüzünle hafif tebessüm edip Damla'ya sarıldım.

"Merak etme. Ayrıca bir şey demene gerek yok. En kısa sürede bir iş bulurum." Dedim. Omuzumu sıvazladı.

"Ama sensiz hiç sarmaz ya burası... Olan oldu artık ne diyeyim. Kendine iyi bak canım. Görüşürüz." Dedi damla. El sallayıp asansöre doğru adımladım.

Çok geçmeden sasansöre binip zemin kata basmamla birlikte asansör aşağı doğru inmeye başladı. Asansörden inip çıkış kapısına doğru yürüdüm.

Ofisten çıkıp eve doğru giderken neden işten çıkarıldığımı ve borcumu nasıl ödeyeceğimi düşünüyordum. Hiçbir hatam olmasına rağmen beni neden işten çıkarmışlardı? Her işimi en iyi şekilde yapmaya özen gösteririm. Acaba gerçekten bir hatam oldu da ben mi fark etmedim. Ama bir insan neden tek bir yanlışında işten atılsın ki? Bu işin arkasında kesinlikle başka bir şey vardı.

Birsürü borcum vardı ve ben bunları nasıl ödeyeceğim? Hasta anneme nasıl daha fazla yardımcı olacağım? Üstelik evde sadece kardeşim Eda kalıyor. Babam, annemin hastalıkları bir türlü geçmediği için bizi terk edip gitti. Ne hâli varsa görsün. Annemi bu durumda bırakıp gittiği için onu asla affetmeyeceğim.

İşten çırakıldığımı anneme söylememem gerekiyor. Aradığınız her hastalık annemde olabilir. Bunu üzülerek söylüyorum.

Annem kırk iki yaşında olmasına rağmen tansiyon, şeker, kalp sıkışması, desteksiz yürüyememe, saç dökülmesi... ve dahası. Onu iyileştirmek için elimden geleni yapıyorum ve ilaçları çok pahalı olduğu için borca girmeyi bile göze almıştım. Hepsi annem için. Annem sürekli “Ben iyiyim, daha fazla borca girme.” deyip daha fazla para harcamamı istemiyordu ve bu durum beni daha fazla üzüyordu.

Eve doğru ilerlerken aynı zamanda etrafta iş ilanı var mı diye bakınıyordum. Birkaç iş yeri bulmuştum, iş sahibi ile şartları konuşmuştuk. fakat fiyat konusunda anlaşamadığım için kabul etmemiştim hiçbirini. Ya çok düşük fiyat sunup çok fazla çalışmamı istiyorlar ya da daha fazla fiyat sunup yapamayacağım işler sunuyorlardı. Ofisten kazandığım gelir gayet iyiydi fakat onun bile bazen yetmediği oluyordu.

Neyse ki ev uzak değildi ve hemen eve gelebilmiştim. Eve varıp anahtarla kapıyı açtım. İçeri girerken içimi bir korku bastı: Ya annemin ilaç masraflarını ödeyemezsem? Başına neler gelirdi? Düşünmek bile korkunç...

Kapıyı kapatıp çantamı ve kabanımı askılığa astım. Eve gelene kadar üşüdüğümü bile hissetmemiştim.

Ev çok sessizdi. Muhtemelen kardeşim Eda ders için dershaneye gitmiş, annem ise uyuyor olmalıydı. Uyumadığı zamanlar televizyon mutlaka açık olurdu.

Kısa koridorda ilerlerken salondan içeriye kafamı uzattım. Annem tek başına hareket edemediği için salonda açtığımız koltukta yatardı sürekli. Uyuduğunu görünce daha sessiz bir şekilde odama doğru ilerledim. Hızla üzerimi değiştirmeye başladım. Üzerime siyah boğazlı bir kazak ve altıma siyah, bol bir eşofman giydim. Üzerimdeki her şeyin siyah olması resmen bugünü yansıtıyordu.

Sessiz bir şekilde mutfağa geçip kendime bir tost hazırlamaya başladım. İşime odaklandığım için acıktığımı bile hissetmemişim. Tost yemeye bayılıyorum, bu dünyadaki en güzel şeylerden birisi. Malzemeleri çıkarırken aklıma yapacağım tost değil sadece neden işten çıkarıldığım dönüp duruyordu. Neyse. Belki de daha iyisini bulurum, değil mi?

Malzemeleri hazırlayıp tostumu yaparken bir yandan da ayran hazırlıyordum. Güzel bir tost yapmanın püf noktası kaşar peynirini rendelemek ve ayranını bol tuzlu yapmak. Hatta tostunuza tuz atmak bile tostu fazlasıyla iyi yapıyor. Bir keresinde annem, tostuma tuz attığımı görünce garipsemişti. Bence garipsenecek hiçbir şey yok.

“Kızım sen mi geldin?” diye seslendiğini duydum annemin. Sanırım fazla gürültülü çalıştım.

Hızla annemin yanına gidip yattığı kanepenin başucuna oturup, “Evet annecim ben geldim, nasılsın? İyi misin?” diye sorup bir yandan saçlarını okşuyordum. Saçlarını okşarken ellerime saç tutamları gelmesi kalbime her seferinde bıçak saplanmış gibi hissettiriyordu. Saçlarına bir tane öpücük bıraktım.

“İyiyim canım kızım. Günün nasıl geçti anlat bakalım.” Anlatmasam daha iyi olur diye geçirdim içimden. Annem her gün günümün nasıl geçtiğini sorardı bana, ben de her şeyi anlatırdım. Evde sadece televizyon izleyebildiği için canı sıkılıyordu.

“Güzel geçti annecim.” Dedim zoraki bir gülümsemeyle. “Bugün biraz yoğunluk vardı fakat her şeyi hallettim.” dedim. Yalan söylemeyi sevmezdim fakat annemin iyiliği için, onu mutlu etmek için bunu maalesef yapmak zorundaydım.

“Neden erken geldin kızım? ormalde bu saatte gelmezdin eve, Bir şey mi oldu?” Umarım annelik içgüdüsüyle işten çıkarıldığımı hissetmemiştir. Mecburen yalana başvurmak zorundaydım. Annemin bunu öğrenmesini şu an istemiyorum. Yeni bir iş bulunca kendim çıktığımı ve daha iyi bir iş bulduğumu söyleyeceğim.

“Müdür Bey, işlerim bitince çıkabileceğimi söyledi. Bugün iyi gününde sanırım, erken bıraktı.” dedim.

“Benim için kendini yorma be kızım. Daha kolay, daha iyi bir iş bulamaz mısın?” Merak etme anne, işten çıkarıldığım için mecbur yeni bir iş bulacağım.

“Anne lafı mı olur? Sen onca sene bana baktın, büyüttün. Bu mu bana zor gelecek? Hem bunları düşünmeni istemiyorum. Ben işimden memnunum ve ilaçların parası için elimden gelen her şeyi de yapacağım. Lütfen böyle şeyler söyleme olur mu?” dedim.

“Peki kızım. Eğer işinde çok zorlanırsan ve yapamayacak gibi hissedersen hemen çık işten. Anlaştık mı?” İşimi yapabiliyorum anne, fakat yine de işten çıkarıldım...

“Anlaştık.” diyebildim sadece.

“Sende aldın mı kokuyu?” diye sordu annem. Biraz havayı kokladım fakat koku alamadım.

“Koku mu? Hayır, almıyo-” derken tostu tost makinesinde unuttuğum geldi aklıma. “Tostu unuttum makinede. Hemen dönerim.” Hızla ayağa kalkıp mutfağa koştum. Neyse ki pek fazla yanmamıştı, hâlâ yenebilecek durumdaydı. Kokunun çıkması için camı açtım. Tostumu ve ayranımı alıp salona geçtim. Masaya oturup tostumu yemeye başladım. “Sana da yapayım mı tost annecim?” diye sordum.

“Olur kızım. Hem ilaçlarımı da içerim. Acele etme, önce yemeğini bitir öyle hazırlarsın.” dedi. Tebessüm edip öpücük yolladım. Tostu yerken bir anda yine hayallere daldım. Çok fazla hayallere dalabiliyorum. İşten neden çıkarıldığımı bir şekilde öğrenmek istiyorum. Hâlâ neden böyle bir şey yaptıklarını anlamış değilim.

Tostumu yedikten sonra anneme tost hazırlamak için mutfağa doğru ilerledim. Önce elimi ve ağzımı yıkadım, daha sonra anneme güzel bir tost hazırlamaya başladım. Bu sırada telefonumdan Damla’yı arayıp aklımdaki soruyu sormak istiyordum: neden işten çıkarıldığımı.

Damla’yı aradım ve çok geçmeden telefon açıldı. “Alo Damla, nasılsın?” dedim.

“Alo Lina. İyiyim sağ ol. Asıl sen nasılsın kızım? Sürekli seni düşünüp durdum.” dedi. Borçlarımın olduğunu o da biliyordu.

“Nasıl olayım. İyi olmaya çalışıyorum. Ya senden bir şey isteyebilir miyim?” dedim. Biraz çekinmiştim.

“Tabii ki. Tabii ki isteyebilirsin. Söyle bakalım.” dedi.

“Ee şey…” dedim ve kapıya doğru baktım. “Bir saniye.” Annem duymasın diye kapıyı kapatıp tostun başına döndüm. “Tamam. Şey, benim için neden işten çıkarıldığımı öğrenebilir misin acaba? Bana pek bir bilgi vermediler. Sadece işten çıkarıldın deyip geçtiler. Daha fazlasını öğrenmek istiyorum. Hiçbir sebep yokken neden işten çıkarsınlar ki?” dedim.

“Haklısın. Hiçbir yanlışın yoktu. Bu çok saçma. Şu an çok yoğun olduğumuz için sorma fırsatım olur mu bilmiyorum ama en kısa sürede Yakup Bey ile konuşup seni bilgilendireceğim canım. Sakın sıkma canını.” dedi.

“Tamamdır. Acele etmene gerek yok, müsait bir anda sorarsan sevinirim. Şimdiden çok teşekkür ederim. Kapatsam iyi olur. Hem seni de meşgul etmeyeyim.” dedim.

“Ne demek, lafı bile olmaz. Görüşürüz, kendine iyi bak.” dedi Damla ve telefonu kapattı.

Umarım Damla en kısa sürede olmayan işten çıkarılma sebebimi öğrenebilir, bunu gerçekten çok istiyorum. Bu tıpkı sınavdan yüz alan bir öğrenciye düşük puan vermek gibi bir şeydi ve ben her şeyi eksiksiz yapardım. Hatta Yakup Bey sürekli çalışmalarımı överdi. Şimdi ne oldu da işten çıkarıldım ki? Her neyse. Bu düşüncelerden kurtulup kendimi daha fazla üzmemem lazımdı. Ne de olsa dünyanın sonu değil değil mi?

Anneme hazırladığım tostu ve tuzsuz ayranı tepsiye koyup salona doğru ilerledim. Beni görünce rahatça yemek yemek için kanepede doğruldu. Şu an sadece desteksiz yürüyemiyor ama kanepede istediği zaman oturup istediği zaman yatabiliyor. Tabii dört ayaklı bastonu ile az da olsa yürüyebiliyor fakat bizim yardım etmemiz daha iyi ve daha az yorucu oluyor onun için.

“Canım kızım, teşekkür ederim.” dedi. Tepsiyi dizlerinin üzerine koydum ve tostunu yemeye başladı. “Kızım ilaçlarımı getir de yemeğimi yedikten sonra ilaçları da içeyim.”

"Getiriyorum hemen." Dedim ve İlaçların olduğu dolaba doğru ilerledim. Çok fazla ilaç vardı... İlaçları gördükçe içim gidiyordu.

“Getirdim anne.” dedim ve ilaçları hemen yanına koydum. Hepsi büyük ve küçük haplardı. Bazıları cidden büyüktü. O büyük olanları içmeye çalışsam kesinlikle boğazımda kalırdı. Asla hap içemezdim boğazımda kalacak korkusu ile. Hasta olduğumda annem sürekli “Bu yaşına geldin hâlâ hap içmekten korkuyorsun kızım.” derdi.

“Ben sana su getireyim anne.” deyip su almak için mutfağa yöneldim. Saatime baktım ve saat daha sekizi beş geçiyordu. İş aramaya mı çıksam diye düşünüyordum. Hayır. Önce duş alıp sonra uyuyacaksın Lina. İş kaçmıyor. Bir bardak su ile geri salona yöneldim. Tepsiye suyu koydum ve annemin yanına oturdum.

O sırada kapıda önce anahtarın yerleşme sesi, daha sonra kapının açılma sesi duyuldu. Çok geçmeden Eda salona girdi. “Selam, ben geldim.” dedi son harfi uzatarak. Bugün çok mutlu görünüyordu. Ben de çok mutsuz görünüyorumdur kesin. Fakat üzülecek bir şey yok Lina. Neye üzülüyorsun ki? İşten atılmak seni üzmemeli, daha üzüleceğin şeyler olacak. Bir dakika. Üzüleceğim şeyler mi olacak dedim kendi kendime? Sanırım delirdim.

“Hoş geldin kızım. Nasıl geçti günün?” Tabii ki bu soruyu annem Eda için de soruyordu, hem de hiç bıkmadan. Günümüz kötü geçse bile annemizi üzmemek için mecburen yalan söylüyorduk. Bu bizi ne kadar üzse de bunu yapmak zorundaydık, annemize bir şey olmaması için. Bizim sıkıntımıza üzülüp tansiyonunun çıkmasını istemeyiz

Eda annemin diğer yanına oturup önce saçlarını öptü, daha sonra sarıldı. “İyi geçti annecim. Dersi anladığım için mutluyum bugün. Yeni hoca çok iyi ders anlatıyor. Eski hoca da güzel anlatıyordu ama bu hoca diğerine bin basar.” dedi Eda. Annem kıkırdadı.

“Aferin benim güzel kızıma.” deyip yanağını öptü.

“Ben odama geçiyorum. Sana da afiyet olsun annecim. Sınavlar yaklaşıyor, derslere odaklanmam lazım.” dedi ve kalkıp odasına doğru yürümeye başladı. Eda sürekli okul birincisi olan bir öğrenciydi. Bugüne kadar yüzden düşük bir not almadı. Ben de onun kadar olmasam da derslerime çalışırdım tabii ki.

“Ben de odama geçiyorum annecim. İş ile ilgili araştırmalar yapacağım.” Aslında yeni iş ilanlarına bakacağım annecim. Üzülme diye sana söyleyemiyorum.

“Tamam kızım. Kolay gelsin.” dedi. Yanağına bir öpücük bırakıp odama doğru ilerledim. Çalışma masama oturup bilgisayarımı açtım. Umarım güzel bir iş ilanı bulabilirim. Bilgisayar açılırken not defteri ve kalem aldım yanıma. Güzel iş başvurularındaki numaraları not edeceğim, eğer güzel bir fiyat sunarlarsa başka sayfaya o numarayı yazacağım. Bir nevi puanlama sistemi gibi.

Bilgisayar açıldığında vakit kaybetmeden internet tarayıcımı açtım. Ne yazmam gerekiyordu? Hiç internet tarayıcısını açıp “Güzel bir iş” yazmamıştım. Sahiden böyle mi yazmam gerekiyordu? Bu saçmalık. En iyisi iş ilanları yazıp bir göz atmaktı. Hızla iş ilanları diye aratıp araştırmaya başladım. Bu da ne, hepsi Ankara’daki iş ilanları. Sanırım yaşadığım yeri de yazmam lazımdı. İnsanlar gerçekten internetten iş arıyor mu? Neyse, sorgulamıyorum. “İzmir iş ilanları.” diye aratıp araştırmaya başladım. Tamam bu sefer İzmir’deki iş ilanları çıkmaya başladı.

Genelde garson ve kuaför iş ilanları vardı ama birkaç tane de iyi iş ilanı vardı. Gözüme iyi gelen ilanları tıklayıp okumaya başladım. “Sabah sekiz, akşam dokuz saatlerinde çalışacak kadın-erkek çalışan aranır.” Hayır, garson olmak istemiyorum. Bu ilanı geçtim. Sırayla kuaför, garson, temizlikçi, bakıcı gibi işler buldum. Ve çoğu işin bütçesi bana göre uygun değildi. Hepsi çok düşük ücretler karşılığında çalışmamızı istiyordu.

En sonunda gözüme güzel bir iş ilanı kestirdim. Bu iş de ofis işiydi ve buna alışık olduğum için hemen tıkladım. Biraz daha araştırmaya başladım ve bütçesinin mükemmel olduğunu fark ettim. Kesinlikle bu ilanı kabul etmeliydim. Yazan numarayı not defterime yazdım. Onca ilan bakıp sadece bir numara yazmam da ayrı bir olay tabii. Görsellerden anladığım kadarıyla ofis gayet iyi ve konforlu bir yere benziyor.

İlan numarasını aramak için telefonumu aldım ve numarayı tuşlamaya başladım. Gerçekten bu numarayı aradığım için çok garip hissediyordum. Numarayı tuşladım ve birkaç çalmadan sonra telefon açıldı. “Merhaba, ben Lina. İnternetteki ofis ilanı için aramıştım. Daha fazla bilgi öğrenebilir miyim?” dedim. Telefondan birkaç tıkırtı sesi geldi ve biraz sessizlik oldu. Bekledim, bekledim. Neden bu kadar uzun sessizlik oldu? “Merhaba?” diye yineledim.

“Merhaba.” Sonunda konuşan birisi. “Tabii ki yardımcı olalım hemen. Ne gibi merakınız varsa sorabilirsiniz.” Harika, ne soracağım? Bilgisayar başında ne yaptığımızı mı? Zaten ne yaptıklarını biliyorum. Neyse, garip görünmemek için birkaç şey sorayım.

“Ee şey, öncelikle fiyatı öğrenebilir miyim?” Tabii ki en önemli öncelik buydu benim için. Fiyat ilanda yazıyordu ama ben yine de merak etmiştim.

“Tabii ki. Öncelikle çalışma saatlerimiz öğleden sonra bir ve akşam dokuz olarak belirlenmiştir.” Bu gerçekten harika bir haberdi fakat ben fiyatı sordum, çalışma saatlerini değil. Her neyse. Her sabah saat yedide işe gitmekten çok yorulmuştum ve hayatımda ilk kez bir iş yeri öğleden sonra bir demişti. Genelde sabah altı veya yedi derlerdi. Bu saatlerde iş var mıydı gerçekten? Demek varmış.

“Peki, bu saat aralığı gerçekten uygun. Peki ücret nedir acaba?” dedim tekrardan.

“Çalışanlarımız her sabah özel araçlar ile evlerinden alınırlar ve çalışma yerine kadar bırakılırlar. Çıkış saatinde ise evlerine geri bırakılırlar.” Yok artık. Bu cennet gibi işi gerçekten internetten bulmak şaşırtıcı derecede iyiydi. Fark ettiniz mi? Bana yine fiyatı söylemediler ama kesinlikle daha iyi bir şey söylediler.

“Gerçekten mi? Bu harika. Peki artık fiyatı öğrenebilir miyim?” dedim tekrar ve tekrardan. Artık bana lanet fiyatı söyleyin.

“Fiyata gelecek olursak.” dedi ve biraz bekledi. Söyle şu fiyatı, ölmezsin demeyi çok isterdim. “Fiyatımız.” dedi ve yine sustu. Nesin sen, Acun Ilıcalı mı?

“Evet fiyatınız? Söyler misiniz artık?” dedim. Sabrımı sınıyordu gerçekten.

“Ah, evet. Fiyatımız aylık elli bin, eğer işinizde iyiyseniz bu fiyat altmış-yetmiş bine kadar çıkmaktadır.” Sanırım rüya görüyordum. Duyduklarım gerçek olamazdı değil mi? Bu bir şaka mıydı? Eğer şakaysa çok üzülürdüm çünkü böyle bir işi asla bulamazdım.

“C-ciddi misiniz? Bu harika. Peki. İşe girmek istiyorum çünkü işimden yeni ayrıldım da. Ne yapmam gerekiyor peki işe girmem için?” işe girmem için ne mi yapmam gerekiyor? Sanırım biraz fazla mutlu oldum. Neyse. Bu fiyata ve bu saat aralığına asla hayır diyemezdim. Öyle bir lüksüm yoktu. Kim olsa hemen atlardı bu işe.

“Ekranınızda açık olan sitemizde ekrana bir sözleşme gelecek, onu onaylamanız lazım.” Ekranımı nereden gördünüz? Sanırım sistemden gördüler. Neyse bunu sorgulamayacak kadar mutluydum şu an.

“Evet ekranıma şu an bir sözleşme geldi.” dedim ve sözleşmeyi kısaca inceledim. Bir dakika, bin sayfa sözleşme mi? Bununla kitap yazarsınız be, bu ne uzunluk. Ne gerek var bu kadar uzun sözleşmeye? Gerçekten ilginç.

Sözleşmeyi okumadan onayladım. Çünkü bunu okursam hayatımın belkin de son yirmi senesini bu sözleşmeyi okuyarak geçirmiş olurdum. İsim, soyisim, adres ve birkaç şeyi daha doldurdum. Sözleşmeyi doldurduktan sonra tamama bastım ve ekran yeşile büründü ve bir gülücük belirdi ekranda. “Yeni işiniz hayırlı olsun.” yazıyordu gülücüğün üstünde. Bunu cidden yapmış olamazsınız. Bu çok tatlı bir detay.

Biraz kodlama bildiğim için bu olay hoşuma gitmişti. Bu tarz şeyler yapmayı ben de çok severim. Mesela her tuşa bastığınızda ekrandan bir sürü kedinin yağmur gibi yağmasını sağlayabilirdim. Bu çok iyi değil mi? Kedi yerine yıldız veya istediğim her şeyi yapabilirdim. Bunu öğrendiğimde kodlama dersi almaya daha da meraklı oldum. Daha yeni yeni kodlama dersi alıyordum.

“Yeni işiniz hayırlı olsun Lina Hanım. Yarın saat birde evinizin önünde bekleyiniz. Şoförünüz sizi almaya gelecektir. İyi günler dilerim.” dedi ve telefonu kapattı. İnternetten iş bulma olayını sevdik. Hem iş aramakla yorulmuyorsunuz (fiziken) hem de bu tarz işler bulabiliyorsunuz. Bilgisayarımı kapatmadan önce tarayıcıyı kapatmayı denedim fakat olmadı. Tıklayamadığımı düşünüp bir daha tıkladım fakat yine olmadı. Birkaç defa üst üste tıkladım yine olmadı. En sonunda ekrandaki sarı gülücük sinirli ve ürkütücü bir hâl aldı. Arkasındaki yeşil arka plan da kırmızıya büründü. Neler oluyor?

Birkaç defa hızlı hızlı kapatmayı denesem de olmuyor, kapanmıyordu. Sanırım virüs bulaştı bilgisayarıma. “Ama ya, cidden virüs mü bulaştı? Bir de seninle uğraşmak istemiyorum ya.” dedim. Ekrandaki yazılar sağa sola doğru hareket ediyorlardı. Bu korkunç ve garipti. Hiçbir linke veya kötü amaçlı yazılımlı şeylere tıklamadım veya indirmedim. Nereden geldi bu virüs?

Belki de virüs değildir kim bilir. Virüs olmamasını umarak telefonumu elime alıp yatağımda uzanmaya başladım. Bugün gerçekten yorulmuştum.

Duş almayı unuttum! Olamaz. Duş almak hayatta ki en önemli şeyelerden birisidir. Hışımla yataktan kalkıp duşa girmek için banyoya gittim. Birkaç dakika duşun altında durmak tüm kaslarımı gevşetmiş ve rahatlatmıştı. Güzel bir duş aldıktan sonra duştan çıkıp bornozum ile odama geçmiştim.

Bilgisayarım açık olduğu için odaya girince dikkatimi ilk çeken şey ekranımdaki kırmızı ve sinirli gülücüğün tekrar eskiye dönmesi olmuştu. Önce üzerime beyaz bir sweat ve altıma da yine bol ve beyaz bir eşofman giydim. Bu sefer karamsar değil, daha parlak gösteriyordu beni. Saçlarıma gelişi güzel bir şekilde havlu doladım kuruması için, ardından bilgisayarımın başına oturdum.

Gerçekten kırmızıdan yeşile dönmüştü. Ne yani, internet sitesi bana önce sinirlenip sonra da sakinleşmiş miydi? Bu cidden çok trajikomik bir olay. Düşünün, önce bilgisayarınıza virüs giriyor -tabii virüsse- daha sonra size hem öfkeleniyor hem de sakinleşiyor. Bu çok ilginçti.

Belki bu sefer tarayıcı kapanır diye ekrandaki çarpı işaretine bastım fakat kapanmadı tabii ki. Hızlı hızlı birkaç defa daha bastım ve sitedeki gülücük tekrardan sinirlendi, arka plan da kırmızıya büründü. Fakat bu sefer daha çok sinirliydi ve ekran daha da koyulaşmıştı. Arka plandaki yazılar bile az çok belli oluyordu. Gülücüğün gözleri kırmızı olmaya başlamıştı. “Sinirlen ulan, bana ne. Seninle mi uğraşacağım.” dedim ekrana doğru. Gerçekten bir gülücük ile inatlaştığıma inanamıyorum.

Bu inatçı gülücük ile uğraşarak vakit kaybedemezdim. Telefonumu alıp yatağıma geçtim. Yatakta sırt üstü uzandım ve internete girmek için telefonumu açtım. Genelde ilk işim Instagram’a girmek olurdu her zaman fakat bu sefer Google’a girmek istemiştim. Google’a girip yeni iş yerimi araştırmaya başlamak istiyordum. Google tarayıcımı açtığımda garip bir şey oldu. Bilgisayar ekranındaki gülücük bu sefer telefonuma da gelmişti. Kaşlarımı çatarak yatakta doğruldum. Neler oluyordu? Gerçekten virüs girmiş olabilir miydi? Ama virüs girse bile sadece bilgisayara girerdi, bu nasıl oluyordu?

Ekrandaki gülücük hâlâ sinirliydi ve şöyle yazıyordu: “Evet sana sinirliyim. Bu siteden çıkamayacaksın.” Pardon? Gerçekten beni duymuş olabilir miydi? Google’dan çıkmaya çalıştım fakat tabii ki de olmadı. Çıkmaya çalıştığım sırada gülücüğün üstünde yazan yazı değişti: “Sana çıkamazsın dedim.” yazıyordu.

“Bana emir verme piç.” Bir gülücüğe neden bu kadar sinir olmuştum ki?

“Benimle düzgün konuş.” yazmaya başladı ekranda. Bu iş sanırım kavgaya doğru ilerliyordu. Derin bir nefes alarak telefonumun ekranını kapatmayı denedim. Şaşırtıcı bir şekilde kapanmıştı. Bir de aptalca bir gülücük ile kavga edemezdim. Kitap mı okusam diye düşünürken telefonumun ekranı bir anda açıldı. Tamam kabul ediyorum, bu beni korkutmaya başlamıştı. Telefonu elime aldım. Ekrandaki yazı yine değişmişti. “Benimle uğraşma.” yazıyordu.

“Sen benimle uğraşıyorsun aptal. Çık telefonumdan işte.” Ne uyuz şey lan bu. Bu aptal şey ile daha fazla uğraşmamak için telefonumu yatağa fırlatıp başka şeyler ile uğraşmaya başladım. En iyisi kitap okuyup zamanın geçmesini beklemekti. Yarın yeni işimde ilk görüşmem vardı ve çok heyecanlıydım çünkü gerçekten hayalleri süsleyen bir fiyat vermişlerdi.

En sevdiğim serilerden biri olan Cam Şato serisine tekrar başlamıştım. Bu üçüncü okuyuşumdu ve artık tüm kitabı ezberlemek üzereydim. Gerçekten mükemmel bir seri. Dördüncü kitabı alıp kitaplığımın önündeki tekli koltuğa oturdum. Tam oturup kitabı açtığım sıra camdan dışarı baktım. Yağmurun başladığını cama bakana kadar görmemiştim. Genelde sesi duyup hemen balkona koşardım, çünkü yağmuru izlemeyi çok seviyorum.

Kitabımı alıp balkondaki dört kişilik sandalyelerden birine yerleştim. Fazlasıyla hızlı yağmur yağıyordu. Kitabımı açıp huzur içinde okumaya başladım. Kötü veya iyi bir kitap olursa olsun, eğer yağmurlu bir havada okuyorsam o kitap güzel geçiyordu ve hızlı bir şekilde okuyabiliyordum. Kaldığım yerden okumaya başlayarak zaman geçirmeye başladım.

💀

Kitaba devam ettiğim sıra, Eda'nın seslenmesi ile başımı kaldırıp Eda'ya baktım. “Abla haydi gel, yemek hazır.” dedi.

“Tamam ablacığım. Sen geç, geliyorum ben.” dedim. Eda başıyla onaylayıp gitti. Kitaba ayracımı yerleştirip salona doğru ilerledim. Koridordan geçerken nefis yemek kokuları burnuma gelmeye başlamıştı. Yemekleri genelde Eda yapardı. Ben işte olduğum için ve annemiz de hasta olduğu için erken yaşta yemek yapmayı benimle birlikte öğrenmişti ve gerçekten güzel yemekler yapıyordu. Benden bile iyiydi. “Keşke beni çağırsaydın ablacığım, yardım ederdim sofrayı kurmana.” dedim.

“Sorun değil abla. Sofra kurmayı severim, bilirsin.” dedi Eda. Son birkaç tabak ile birlikte sofraya doğru ilerledik. Tabakları sofraya yerleştirdikten sonra annemin masaya oturması için ona yardım ettim. Masanın başına annem, annemin sağına Eda ve soluna da ben oturdum. Yemekler gerçekten efsane görünüyordu ve kitaba kendimi kaptırdığım için acıktığımı bile fark etmemiştim. Yemeğe başladıktan sonra yeni işe girdiğimi anneme söylesem mi diye düşünüyordum. Bence söylemeliydim.

“Annecim sana bir haberim var.” dedim neşeli bir şekilde. “Yeni bir iş buldum. Diğer işime göre kat kat daha iyi bir iş. Yine ofis işi ve saat birde başlıyoruz, akşam saat dokuzda çıkıyoruz. Üstelik her gün özel şoför sayesinde işe gidip geleceğiz. Bu harika değil mi?” dedim. “Üstelik geliri de mükemmel. Borçlarımı kısa bir sürede kolayca ödeyebileceğim kadar hem de.” dedim.

“Gerçekten mi? Hayırlı olsun ablacım. Gerçekten çok sevindim. Ne kadar alacaksın peki yeni işinden?” diye sordu Eda. Önce biraz utandım sonra fiyatı söyleyiverdim.

“Yeni girenler için elli bin diyorlar. Eğer işinde iyiysen altmış-yetmiş bine kadar çıkıyormuş fiyat.” dedim. Eda gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde bana baktı.

“Oha abla. Sen ciddi misin? Bu fazlasıyla iyi bir fiyat. Yalan söylemediklerine eminsin değil mi?” diye sordu.

“Eminim. Hem neden kötü olsun ki? Fiyatı iyiyse iş de iyidir, zorluk çıkarmazlar.” dedim. “Anne? Sen ne diyorsun peki bu duruma? İyi değil mi?” dedim. Annem şaşkın bir şekilde bana bakıyordu.

“İyi, gerçekten iyi bir iş bulmuşsun kızım. Fiyatı da iyiymiş gerçekten. Hayırlı olsun, çok sevindim.” dedi annem. “Aman kızım dikkat et bak. İnsanların sağı soli belli olmaz be kızım. Eğer kötü bir şeyler sezersen direkt çık gel tamam mı?” dedi annem.

“Annecim endişelenme. Başımın çaresine bakabilirim. Hem sıradan bir iş yani, endişelenecek bir şey yok.” dedim.

“Bence sıradan bir iş demek ayıp olur ablacığım.” dedi Eda. “Bu iş sıradansa çıktığın iş ne acaba? Onun yanında bu cennet gibi bir iş. Tekrardan hayırlı olsun.”

“Teşekkür ederim. Yarın gelip alacaklar beni. Bakalım nasılmış iş.” dedim. Umarım yeni işimdeki sandalyeler ve bilgisayarlar son derece iyidir. Tek dileğim bu. Çıktığım işteki sandalye ve bilgisayarlar elbette iyiydi ama bazen sırtımı ağrıtıyordu. Yakup Bey'den ne kadar yeni bir sandalye istesem de kabul etmemişti. İnsan çalışanını düşünür ulan. Neyse. Böyle bir fiyatı varsa eminim ki sandalyeler de son derece iyidir.

Yemeğimi yedikten sonra dişlerimi fırçalayıp yatağıma geçtim. Telefon ve bilgisayarımın ekranında hâlâ o gülücük vardı. Gitmeye niyeti yoktu anlaşılan. Ses çıkarmadıkları için rahatça uyuyabilirdim. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım. Heyecandan uyumam zor olsa da uyumayı başarmıştım.

Saat sabah yedi olmuştu. Yataktan kalktım ve o gülücük ile karşılaştım. Bilgisayarım açık olduğu için bu salak gülücüğü görmem çok normaldi. Bir de mal mal sırıtıyor, uyuz. “Günaydın geri zekâlı gülücük.” dedim gülücüğe. Gerçekten sinirlerimi bozuyordu. Gülücüğe bakmayı bırakıp banyoya doğru ilerledim. Elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladım. Bugün ekstra bir heyecan vardı üzerimde. Umarım yeni işimin ilk görüşmesini berbat etmem. Banyodan çıkıp mutfağa doğru ilerledim. Annem henüz uyuyordu fakat Eda uyanmıştı.

“Günaydın ablacığım. Ben de kahvaltı hazırlıyordum. Pek bir şey kalmadı. Patates kızartacağım. Sen geç otur istersen” dedi Eda.

“Günaydın canım. Olmaz öyle şey, ben de yardım edeyim sana.” dedim ve Eda’ya yardım etmeye başladım. "Canım çok pis krep çekti. Krep yapacağım." Dedim. Eda patatesleri doğrarken ben de krep için harç hazırlıyordum. Eda ocağa patatesleri koyup kızartmaya başladı.

“Heyecanlı mısın abla?” dedi Eda.

“Ah, evet. Baya heyecanlıyım. Çok merak ediyorum nasıl bir yer acaba.” dedim. Görsellerden gördüğüm kadarıyla gerçekten muhteşem bir yere benziyordu.

“İşten dönünce her şeyi anlat baba tamam mı? Merak ederim bak.” dedi Eda.

Kıkırdayıp, “Tabii ki anlatırım ablacığım,” dedim ve yanağından öptüm. Eda patatesleri kızarttıktan sonra ben de krepleri yapmak için ocağın başına geçtim. Şimdiden tüm patatesleri yiyebilirdim. Hatta arada birkaç tane ağzıma atıyordum.

Eda kaşlarını çatıp, “Abla! Bitireceksin ama,” dedi Eda. Kıkırdayıp birkaç patates daha attım ağzıma.

“Ya abla!” dedi son harfi uzatarak. Patatesleri alıp yemek masasına götürdü. Krepler bitmek üzereyken Eda bir yandan çayları bardaklara koyuyordu.

“Abla.” dedi Eda.

“Efendim ablacığım?”

“Odana girdiğimde bilgisayarın açıktı. Üstelik neden kapatmadın? Ve bilgisayarında garip bir gülen surat gördüm. Nedir o? Kapatmaya çalışınca kırmızı oldu.” dedi Eda.

“O mu? O şey ya. Ben de bilmiyorum. Yani garip bir şey, kapatmaya çalışınca gitmiyor. Neden kapanmadığını anlamadım. Virüs girdi sanırım.” dedim. Ben de bilmediğim için ne diyeceğimi bilemedim.

“Virüs mü? Az da olsa kodlama dersi almıyor musun? Bunları ayırt etmen lazım, yanlış bir linke tıklamaman lazım.” dedi Eda. Haklıydı fakat ben hiçbir linke tıklamadım.

“Haklısın ablacığım. Ama ben linke falan tıklamadım. İş ilanı bakarken girmiş olmalı. Nereden girdi, nasıl girdi bilmiyorum.” dedim.

“İş ilanı mı? Zaten işin vardı neden iş ilanı bakma gereği duydun ki?” dedi Eda. Sorma ablacığım işte, sorma. Ne diyecektim? “Zevk olsun diye iş ilanı bakıyordum ve güzel bir iş bulunca işimden çıkıp buna mı geçtim?” diyecektim?

“Ee şey...” dedim ve sustum. En iyisi doğruyu söylemekti. “Bak, söyleyeceğim ama sakın anneme söyleme.” dedim. Eda başını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı. “Beni işten çıkardılar.”

“Ne?” diye resmen bağırdı Eda.

“Sessiz ol!”

Daha alçak bir sesle, “Neden? Neden işten çıkardılar ki seni?” dedi. İşte asıl şimdi ne diyeceğimi bilmiyordum. Bugün Damla’yı arayıp sormam gerekiyor. Öğrenebildi mi acaba?

“Ben de bilmiyorum. Ama orada Damla diye bir arkadaşım var. O müdüre sorup öğrenecek neden işten çıkarıldığımı.” dedim. Umarım öğrenmiştir neden işten çıkarıldığımı.

“Abla ya. Neden baştan söylemedin ki? Bak üzüldüm şimdi. Ama bak daha hayırlı bir iş buldun, bu yönden bakalım.” dedi Eda. Tebessüm edip saçlarını karıştırdım ve yanağını öptüm.

“Haydi sofraya geçelim.” dedim ve krepleri alıp sofraya doğru ilerledim. Eda da arkamdan geliyordu. Sofraya yemekleri yerleştirdikten sonra anneme oturması için yardım ettim. Sofra yine mükemmel gözüküyordu. Herkes sofraya yerleştikten sonra atıştırmaya başladık. Tabağıma birkaç krep, patates ve birkaç peynir, zeytin doldurup İştahla yemeye başladım.

“Kızım bugündü değil mi yeni iş görüşmen?” diye sordu annem.

“Evet anneciğim bugün.” dedim.

“İyi bakalım. İnşallah güzel geçer günün.” dedi. Ben de çok merak ediyorum, acaba nasıl geçecek görüşme. Berbat etmekten çok korkuyorum.

“İnşallah anneciğim.” dedim ve elini ovuşturdum.

"Peki iş yerin eve uzak mı yakın mı?" Diye sordu annem.

"Pek bilmiyorum. İşe özel şoför bırakıp getireceği için pek de sorun olmaz mesafesi bence." Dedim.

"Bende gelebilsem keşke seninle. Özel şoför ile işe gitmek çok havalı bir şey." Dedi eda.

Kıkırdayıp, "Senin benden daha iyi bir şoförün olacağına yemin ederim. Çünkü böyle zeki ve çalışkan bir kızın asla kötü bir işi ve kötü bir şoförü olamaz." Dedim. Gülümseyerek bana baktı.

"İyi ki varsın abla. Yeni işinde başarılar diliyorum." Dedi eda. Tebessüm edip elini ovuşturdum.

Yemeklerimizi yedikten sonra sofrayı toplayıp odama geçtim. Bugün giyeceğim kıyafetlerimi yatağımın üzerine bıraktım ve duşa girmek için banyoya yöneldim. Banyoya girdiğimde aynada kendime baktım.

Eski işimin yüzünden stresten birkaç tane sivilcem vardı. Nefret ediyorum sivilcelerden. İğrençler. Dudaklarımda da kabuk oluşmuştu. Sürekli kemirmekten bir türlü iyileşmiyorlardı. Üzerimdekileri çıkarıp duşun altına geçtim. Sıcak su kaslarımı gevşetti ve az da olsa stresimi aldı üzerimden. Birkaç dakika daha duşta durduktan sonra bornozumu giyip odama döndüm.

Üzerimi iyice kuruladıktan sonra bugün giyeceğim kıyafetleri tek tek giydim. Altıma siyah, bol bir pantolon giydim. Üzerime ise en sevdiğim kahve rengi boğazlı sweat’i giydim. Saçlarımı kuruladıktan sonra hafif bir makyaj yapmak için makyaj masamın karşısına geçtim. Abartılı makyaj yapmayı sevmezdim. Bu yüzden hep sade makyaj yapardım.

Makyajımı bitirdikten sonra ayağa kalkıp boy aynasının önüne geçtim. Gerçekten güzel gözüküyordum. Saçlarımı hafif dalgalı yaptıktan sonra artık hazırdım. Bir saniye, parfümü unuttum. Parfümü de sıktıktan sonra artık hazırdım. Telefonumu almak için çalışma masasına ilerledim fakat ekrandaki gülücük hâlâ gitmemişti ve hâlâ da çıkamıyordum tarayıcıdan. Mecburen telefonumu evde bırakıp sadece çantamı alıp odadan çıktım. Evden çıkmadan önce annem ve Eda’ya öpücük bırakıp evden çıktım.

Gece durmadan yağmur yağdığı için yanıma şemsiye almayı ihmal etmedim. Botlarımı da giyip aşağı kata indim. Binadan çıktıktan sonra saate bakmak için telefonumu alacaktım ki o salak gülücük yüzünden telefonumu evde bıraktığımı hatırladım. Saatim de olmadığı için saatin kaç olduğunu ve ne kadar süre evin önünde bekleyeceğimi bilemiyordum. Yoldan geçen birisine saati sorduğumda saatin bire beş kaldığını söyledi, ben de beklemeye başladım.

Beş dakika sonra siyah bir limuzin evin önünde durdu. Mahallede ultra zengin birisi olmadığını düşünürsek bu limuzin muhtemelen beni iş yerime götürecek olan limuzindi. Limuzindeki şoför araçtan inip arka kapıyı açınca selam verip araca bindim. Ah. Yalnız değildim. İki adam da burada oturuyordu. Bunlar kimdi?

“Merhaba?” dedim. “Siz kimsiniz?” İkisi de iri yarı adamlardı fakat sağda ku daha da iriydi. Sanırım üflese beni yere serebilirdi. İkisi de takım elbiselerinin içinde ve gözlükleriyle bana bakıyorlardı. Konuşun artık ya. Neden bu iş yerindeki adamlar çok geç konuşuyor?

“Alo. Duymadınız mı?” dedim.

“Merhaba Lina Hanım.” dedi solda ki daha az iri olan adam. “Ben Yakup.” Ah, yeni bir Yakup daha. Ne güzel. “Bu da...” eliyle karşısındaki adamı gösterdi. “Ekrem.” dedi ve elini indirip bana döndü. “Sizi yeni iş yerinize her gün biz götüreceğiz.” dedi Yakup.

“Memnun oldum.” dedim tebessüm ederek. “Peki her çalışanı bu şekilde özel şoförler mi alıyor?” dedim.

“Evet. Her çalışana özel şoförlerimiz mevcut.” Tabii ki de her çalışana özel olacaktı Lina, tek sana değil.

“Güzelmiş.” dedim. “Ofis nerede peki? Pek araştırmadığım için bilmiyorum yerini.” dedim. Ölüm sessizliği doldurdu limuzini. “Yanlış bir şey demiş olamam herhalde?” Gerçekten o sinir bozucu gülücük kadar bunlar da sinir bozucuydu. Aklıma gelmişken sormak istediğim şeyi sordum bir anda. “Peki telefonuma ve bilgisayarıma gelen o aptal gülücük neyin nesi?” dememle birlikte ikisi de bana döndü. Ufak bir yutkunmadan sonra lafa girdim. “Aa... Yani. O tatlı, minnoş...” Minnoş mu? “Ve sevimli gülücüğü kastediyorum. Neden telefonumdan ve bilgisayarımdan gitmiyor?” Yine cevap vermediler. “Cevap yok mu? Peki.” Araba sonunda yola çıkmıştı.

Daha fazla konuşmadan yolu izlemeye başladım. Limuzindeki mini buzdolabını görünce kurcalamadan edemedim. İçerisinde bir sürü içecek ve çikolata vardı. “Şey... Bunları yiyebilirim değil mi?” dedim. Hiçbir çikolataya hayır diyemezdim.

“Elbette yiyebilirsiniz Lina Hanım. Bu araçta istediğinizi yapabilirsiniz.” dedi Yakup.

“Süper. Teşekkür ederim.” dedim ve çikolatayı yemeye başladım. Çikolata bu hayatta en sevdiğim şey olabilirdi. Çikolatamı yerken bir yandan da Yakup ve Ekrem’i izliyordum. Yakup fazlasıyla yakışıklı birisine benziyordu. Ekrem ona kıyasla pek iyi görünmüyordu. Yani, sizi her an yere serebilecek kel bir adama ne diyebilirdim bilemiyorum... Neyse fazla sorgulamamak lazım. İkinci çikolatama geçmemle birlikte evden baya uzaklaştığımızı anladım. “İş yeri gerçekten bu kadar uzak bir yerde mi?” İkisi de bana döndü. “Daha önce hiç duymamıştım da, o yüzden sordum.” dedim.

“Ağzınızın kenarında çikolata kalmış Lina Hanım.” dedi Yakup. Elimi ağzıma götürüp çikolatayı temizledim.

“Ah, teşekkürler. Peki bir şey daha soracağım. Neden sürekli sen konuşuyorsun? Neden Ekrem konuşmuyor?” dedim. Bunu dememle birlikte Yakup, Ekrem’e döndü.

“Konuşabiliyorum Lina Hanım. Fakat konuşmamayı tercih ediyorum.”dedi. Sesi fazlasıyla kalındı.

“Ah, anladım. Peki öyle olsun.” Yolun geri kalanı boyunca kaç tane çikolata yediğimi bilmiyorum. Daha fazla abartmadan yemeyi bırakmıştım. Şeker hastası olmak istemezdim. Şehirden iyice uzaklaştığımızı fark edince biraz endişelenmeye başladım. “Peki neden şehirden bu kadar uzak bir yerde iş yeri açtınız ki? İnsanlar nasıl buraya kadar gelecek?” dedim.

“Çalışanları patronumuzun emri ile bizzat biz alıyoruz evlerinden.” dedi Yakup.

“Anladım. Peki araca binmek istemezlerse? O zaman ne yapıyorsunuz?” dedim. Neden sürekli soru soruyordum ki? İkisinden de çıt çıkmadı. Gerçi Ekrem zaten konuşmuyordu ama en azından Yakup’tan çıt çıkmadı. “Anladım.” dedim. Hemen iş yerine gitmezsek sıkıntıdan patlayabilirdim. Araba durmak bilmiyordu. Sanki başka bir şehre gidiyormuşum gibi hissettim. Neden bu kadar uzak bir yerdeydi ki bu lanet iş yeri?

Derken Yakup ve Ekrem’in maske taktığını görünce işin kötüye gittiğini anlamıştım. Sanırım aptal bir iş ilanına inandığım için şu an kaçırılıyordum. “P-Pardon? Neden maske takıyorsunuz? Bana da bir maske verecek misiniz? Zaten maske takacak bir olay yok ki.” derken yeşil bir gazın salındığını gördüm. “Hey!” diye bağırdım. “Neler oluyor? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bırakın beni, inmek istiyorum.” diye bağırırken kapının kolunu zorluyordum fakat kilitliydi.

Gaz bana doğru yaklaşırken öksürmeye başladım. Durmadan öksürüyordum ve limuzin dönmeye başladı. Muhtemelen başım dönmeye başladığı için etraf da dönüyordu. Gözlerim yaşarmaya başladı. Bilincimi ne kadar açık tutmayı denesem de imkânsızdı. Gözlerim kapanmaya başladı. Bilincim daha fazla dayanamadı ve gözlerimi karanlığa karşı serbest bıraktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18