7. bölüm · Sessiz Yankı

5. Bölüm - 08 TNC 34

Azra Aydınyurt

Sevgili günlük,

Biliyorum, çok klişe bir başlangıç oldu. Ama uzun zamandır yazmıyorum ve nereden başlamam gerektiğini gerçekten bilmiyorum. Belki de en doğrusu, hayatımdan başlamak.

Haydi o zaman… yeni bir başlangıç yapalım.

Ben de diğer insanlar gibi sıradan bir hayata sahip olmayı çok isterdim. Çocukken parkta doya doya oynamayı… ergenken düşünmeden kavga etmeyi… erkek arkadaşımla saatlerce eğlenip hiçbir şeyi umursamadan vakit geçirmeyi.
Ama bunların hiçbirini yapamadım.
Her seferinde önüme konulan o aynı bahane vardı: “Hayat şartları.”

Bu iki kelime, yapmak istediğim her şeyin önüne çekilmiş görünmez bir duvar gibiydi. Henüz beş yaşında küçücük bir kız çocuğuydum.
Babasına deliler gibi aşık bir kız çocuğu.

Ve bir gün…
Babamdan ayırdılar beni.

Annemle birlikte yurtdışında yeni bir hayat kurduk. Başlarda birçok arkadaşım oldu. Ama sonra bir gün, onlardan da ayrıldım.
O uçağa bindiğimiz günü hâlâ hatırlıyorum. Uçuşun neredeyse tamamında ağladım. Gözlerim şişmişti, boğazım yanıyordu. En sonunda yorgunluktan pes edip uyuyakaldım.
Sonra uyandım.

Ve ne oldu dersin?

Hiç göremeyeceğimi sandığım babam…
Uyandığımda karşımda duruyordu.
Kanlı canlı.
Hem de o hiç unutamadığım gülümsemesiyle.

Tüm engelleme çabama rağmen gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Günlük tutmayalı yıllar olmuştu. En son beş yaşındaki İpek bir hevesle yazmaya başlamıştı. Aradan yıllar geçse de İpek kaç yaşına gelirse gelsin yazmayı hiç sevmedi.

Ta ki biri ona yazmayı sevdirene kadar.

Üniversite üçüncü sınıf öğrencisi olarak, yazmanın bambaşka bir evren olduğunu şimdi öğreniyorum. Açık konuşmak gerekirse lise döneminde yazmaya hiç fırsatım olmadı. Önümde yaklaşmakta olan sınava gece gündüz çalışarak kendimi kanıtlamam gerekiyordu.
Babam hukuk okumamı istiyordu. Mezun olduktan sonra şirketlerinden birinde avukatlık yapmamı, hatta benim için bir büro açacağını söylüyordu. Ama ben hep doktor olma hayaliyle yanıp tutuşuyordum. Ve sonunda istediğimi yaptım. Uzun zamandır ailemden ayrı yaşamaya çalışıyorum ve bir şekilde
—annemin de yardımıyla—bunu başarabiliyorum.

Saat gece üçe yaklaşırken daha fazla uykusuz kalmamak için günlüğü ve kalemleri toparlayıp çalışma masamın üzerine bıraktım. Sonra banyoya doğru yürüdüm. Kısa bir cilt bakımı yaptım, dişlerimi fırçaladım. Aynadaki yorgun yüzüme birkaç saniye baktıktan sonra ışığı kapatıp odama geri döndüm.
Yatağa gitmeden önce duvardaki ders programının önünde durdum. Gözüm ilk derse kaydı.

Anatomi.

Derin bir nefes aldım. Günlük yazmanın gerçekten iyi gelip gelmediğini bilmiyorum. Ama uykumun hâlâ gelmemesi biraz şüpheli. Belki de bu yüzden… belki de geçmişi kurcalamaya başladığım içindir.

Çünkü bazı anılar vardır; ne kadar gömmeye çalışsan da bir yerden tekrar yüzeye çıkar.

Geçmişin o berbat izleri yeniden gün yüzüne çıkıyor.

Umarım tarih tekerrür etmez.

Tüm bu düşünceler eşliğinde ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorum. Alarmın rahatsız edici melodisiyle güne başlamak oldukça can sıkıcı. Banyoya gidip hızla kısa bir duş aldım. Ellerimi iyice yıkayıp hafif aydınlatıcı bir yüz kremi sürdüm. Sabah dersi olduğu için çok da iç açıcı bir ruh halinde değilim. Makyajla uğraşmamak için kahve tonunda bir parlatıcı sürerek kirpiklerimi kontrol edip hızla banyodan ayrıldım. Uzun zamandır yaptırdığım lifting işlemi sayesinde kirpiklerime ekstra bir işlem yapmama gerek kalmıyordu. Banyodan çıkıp giyinme odasına geçtim. Elim ilk kombine gitti. Olduğum yerde üstümdeki pijamalardan kurtulup kombine geçiş yaptım. Perdenin açık olması umurumda olmadı. Zaten kimse göremezdi. Burası Kilyos'un orman ile Sahilin birleşiminde izole bir arazi. Yalnızca karşımda lüks bir bina var. Sahibini daha önce hiç görmedim. Bazen birkaç takım elbiseli adam...

Çok vakit kaybetmemek için aynada son kez kıyafetime baktım. Son dokunuş olarak siyah dar boğazlı kazağımı gri kumaş pantolonun içine soktum. Saçlarımı altın kelebek detay klik tokayla yarım toparlayıp köşede duran beyaz spor ayakkabıları elime alıp alt kata indim. Eşyalarım her zaman koyduğum yerdeydi. Çantamı tek koluma alıp gözlüklerimi takarak evden çıktım. Anahtarlar yatağında iki kez döndüğünde güvenliği daha fazla artırdığımı düşünerek çağırdığım taksiye binmek için yola çıktım. Henüz yeni taşınmış olduğum için araba kullanmak yerine yolları öğrenene kadar taksici tercih ediyorum.

Sahille evin arasında kalan dar yürüyüş yolundan ilerliyorum. Dalgaların verdiği serinlik, deniz ve orman kokusunun birleşmesi, kumlarda atılan her adımda hissedilen o tarifsiz şey... Huzur benim için Kilyos'tu.

Sakinlikle attığım adımlarımı karşı villaya giren siyah lüks aracın sesi yavaşlattı. Her ne kadar önemsemesem de bahçeye giren her şey, her hareketlilik dikkatimi çekiyor ve merakımı daha da canlandırıyordu. Aracın camından siluetler görünüyordu; biri ağır adımlarla indi, duruşu dikkat çekici ve ürkütücüydü. Ellerini cebine sokmuş, etrafı tarar gibi bakıyordu. Gözlerim istemsizce onun hareketlerini takip etti; bir şey biliyor gibiydi, ama neyi… Henüz çözemedim.

Komşularımla bir gün tanışmayı umarak derse geç kalmamak için adımlarımı hızlandırdım. Taksi sahil bitiminde köşede bekliyordu. Şoföre gideceğimiz yeri söyledim ve arkama yaslandım. Yol sakin ilerlerken, şehrin merkezine yaklaştıkça duraksamalar başladı; trafik, acele etmeye çalıştığım her şeye adeta engel oluyordu. İçimde hafif bir sıkışmışlık hissi vardı. Gözlerimi pencereden ayırmadan, her duraksamada kalbimin ritmiyle birlikte sinirlerim de geriliyordu.

Neyse ki, geç kalmadan derse yetişecek kadar şansım vardı. Şoföre yol için tutan miktarı ödedim ve taksiden indim. Koşmaya başladığımda, beni görenler muhtemelen deli olduğumu düşünecekti. Ama umursamıyordum; zamanın bana karşı işlediğini biliyordum ve her adımda kalbim biraz daha hızlanıyordu. Ayaklarımın altındaki taşlar ve kaldırımların ritmi, içimdeki aceleyi yansıtır gibi yankılanıyordu.
Koştum. Daha çok. Daha hızlı…

Kalbimin göğüs kafesine sığmayışını umursamadan, ciğerlerimin oksijensizlikten yanmasını görmezden gelerek. Adımlarım hızlandıkça düşüncelerim geride kalıyordu.

Ve… yetiştim.

İçeri girdiğimde ders henüz başlamamıştı.

Kapının eşiğinde birkaç saniye durup nefesimi toparlamaya çalıştım. Göğsüm inip kalkıyordu, kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Ama en azından geç kalmamıştım.

Dersin hocası ilk gün için oldukça resmi görünüyordu. Siyah bir takım giymiş, elinde sade bir laptop çantasıyla amfiye girmişti. Kürsüye doğru yürürken sınıf bir anda sessizleşti. Ama ben hocaya bakarken garip bir hisse kapıldım. Sanki onu tanıyordum. Kaşlarımı hafifçe çatarak yüzüne biraz daha dikkatli baktım. Nereden…? Nerede görmüştüm onu? Bir süre bu düşünceye takılıp kaldım. Zihnim geçmişteki anıları kurcalıyor, bir yerlerden bir görüntü çekip çıkarmaya çalışıyordu. Ama bulamıyordum. Yine de içimdeki o tanıdıklık hissi… gitmiyordu.

Düşüncelere dalmışken dersin akışını tamamen kaçırdığımı fark etmedim. Bir noktada başımı kaldırdığımda hocanın bana baktığını gördüm.
Ne zamandır bakıyordu bilmiyorum. Kaşları hafifçe çatılmıştı. O an içimde küçük bir huzursuzluk dalgası yayıldı. Muhtemelen onun gözünde ilk izlenim olarak dersi dinlemeyip öylesine gelmiş bir öğrenci gibi görünüyordum. Gözlerimi hızla defterime indirdim, sanki o ana kadar söylediklerinin hepsini dikkatle not alıyormuşum gibi davranarak kalemimi hareket ettirdim.
Ama içimdeki o tuhaf his gitmiyordu. Sanki hocanın bakışları hâlâ üzerimdeydi.

Ders bu şekilde, arada birkaç bakışmayla daha devam etti. Bir ara hocanın da dikkati dağılmış olacak ki tahtaya döndüğünde cümlesini toparlayamadı. Birkaç saniye duraksadı, sonra kaldığı yerden devam etti.
Benim aklım ise çoktan başka bir yere kaymıştı.
Ders sonunda gidip onunla konuşmalı mıydım? Çizdiğim ilk izlenimi biraz olsun düzeltmek için… Belki de sadece merakımı gidermek için.
Önümdeki defteri kendime doğru çekip birkaç cümle karaladım.

Cümleye başlangıç:

- Hocam bir dakikanızı alabilir miyim?

Üstünü çizdim.

- Hocam, biraz konuşabilir miyiz?

Bir çizik daha.

Belki de direkt konuya girmeliydim.

- Hocam beni yanlış anlamayın lütfen, dersi dinlemediğimden değil. Sadece…

Kalemim havada asılı kaldı.

Sadece ne?

“Çok tanıdık geldiniz” mi diyecektim adama?
Yoksa “Sizi daha önce görmüş olabilir miyim?” mi?

Muhtemel cevabı zihnimde canlandırdım. Alaycı bir gülümsemeyle:
“İnsan insana benzer. Görmüş de olabilirsin.”
Ya da daha ciddi bir tonla aynı şey.

Defteri kapatırken içimden bir ses, bu konuşmanın sandığımdan çok daha garip geçeceğini söylüyordu.

Ders bitti. Ama ben gidip konuşmaya cesaret edemedim. Fazlasıyla tanıdık gelen bu adam, bir o kadar da uzak hissettiriyordu. Sanki zihnimin bir köşesinde yer etmişti ama ne kadar arasam da o anıyı bulamıyordum. Düşüncelerimin içinde kaybolmuşken sınıfın yavaş yavaş boşaldığını fark ettim. Sandalyeler gıcırdayarak geri itiliyor, çantalar omuzlara takılıyordu. Birkaç dakika içinde amfi neredeyse tamamen boşalmıştı. Ben de eşyalarımı toplayıp çıkmaya hazırlandım. Tam o sırada başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Bu kez bakışımda hiçbir sorgulama yoktu. Sadece kısa bir an… ve ardından dudaklarımda beliren nazik bir gülümseme. Hocayı hafifçe selamladım.
Sonra başımı eğip sınıftan çıktım. Ama kapıdan çıkarken içimde tuhaf bir his vardı.

Çıkışta yanıma Derya geldi. Derste yanımda otursa da çok fazla konuşmamıştık. Koridorda yürürken bir anda önümde durdu.

“Neyin var senin?”

Gözlüklerini düzelterek dikkatle yüzümü inceledi.

“Bir şeyim yok.”

İnanmadı. Zaten Derya’yı tanıyan herkes bunun mümkün olmadığını bilirdi.

“Kerem’le mi kavga ettiniz?”

Kerem gün içinde aklıma neredeyse hiç gelmemişti. Bu farkındalık beni bir an duraksattı. Demek ki gerçekten de hiç düşünmemiştim. Muhtemelen ben de onun aklına gelmemiştim. Ya da dünyanın sonu gelse bile yapacağı şeyi yapıyordu.

Uyuyor. Ya da spor salonundaydı.

Omuz silktim.
“Hayır. Kerem’le ilgili değil.”

Derya’nın gözleri biraz daha kısıldı.
“E o zaman?”

Bir an durdum.
Asıl sebebi söylemek istemiyordum.

“Derste… hocayı garip bulmadın mı?”

Derya minik bir çığlık attı.
“Ay evet! Çok karizmatik değil miydi? Upuzun boyuyla aşırı fit duruyordu.”

Göz devirmeden duramadım. Şıpsevdi arkadaşım, tabii ki hocaya da âşık olmuştu.

“En az kırk yaşında.”

Ona uygun olmadığını ima etmek için kurduğum cümle, anında aleyhime döndü.

“İtiraf et,” dedi sırıtarak, “sen de beğendin.”

Olumsuzca başımı salladım.

“Hayır. Ama… sanırım onu tanıyorum. Ya da daha önce bir yerde gördüm.”

Derya vakit kaybetmeden lafa atladı.

“Televizyonda görmüşsündür mutlaka. Tıp adına çok fazla konferans, söyleşi videosu izliyorsun. Böyle birini konuk etmek için can atan binlerce kanal olduğuna adım gibi eminim.”

Bir an düşündüm. Belki de haklıydı. Ama içimdeki o tuhaf his hâlâ geçmemişti. Sanki onu sadece bir ekranda değil… daha gerçek bir yerde görmüştüm.

Derya’nın lafı bitmişti ama ben hâlâ kendi düşüncelerimdeydim. Hoca… tanıdık ve bir o kadar uzak. Göz göze geldiğimiz o kısa an, beynimde yankılanıyordu. Ne zamandır tanıyor olabilirdim onu? Nereden… Adımlarımı hızlandırdım, merdivenleri inerken nefesim biraz hızlandı ama kontrolümü kaybetmedim. Ders binasının kalabalığından sıyrılıp kampüsün sakin köşelerine çıktığımda, ilk kez biraz nefes alabildim.
Tam o anda avluda siyah, lüks aracı fark ettim. Derya ile yan yana duruyorduk ve aracın sessizce avludan ayrılışı dikkatimi çekti. Aracın plakası kısa süreliğine parladı; hemen telefonumu çıkardım ve hızlıca not ettim.

08 TNC 34

Derya hâlâ yanımdaydı; gözleri merakla bana bakıyordu ama ben hiçbir şey söyleyemedim. Sadece aracın gitmesini izledim. İçimde istemsiz bir merak ve hafif bir ürperti vardı. Siyah aracın sessizliği ve hızla uzaklaşışı, kafamda bir soru işareti bıraktı.

O olabilir miydi?