4. bölüm · Sessiz Yankı

2. Bölüm - Bir Anın İzleri

Azra Aydınyurt

Levent bahçeye çıktığında hava içeriden daha soğuktu. Yağmur kesilmişti ama taş zemindeki ıslaklık hâlâ parlıyordu. Emir sigarasından bir nefes çekti, dumanı ağır ağır havaya bıraktı.
“Tesadüf müydü?” diye sordu. Levent cevap vermedi. “Ya da kader mi diyelim?” Emir bu kez gözlerinin içine bakarak konuştu. “Onu görünce yüzünün rengi değişti.”

Levent’in çenesi hafifçe gerildi.
“Ne gördüğümü bilmiyorsun.”

Emir kısa bir kahkaha attı.
“Hayır. Ama kimi gördüğünü tahmin edebiliyorum.”

Emir onun burada olduğunu biliyordu. Ya da bir yerden öğrenmişti. Bunu nasıl bildiğini söylemeye niyeti yoktu; cümleyi bilerek havada bıraktı.

Sessizlik.

Uzakta bir araba motoru sesi duyuldu. Levent’in bakışları bir anlığına avlu kapısına kaydı.
Emir son darbeyi vurdu:
“Geçmiş sandığın şey, seni sandığından daha erken buldu.”
Bu kez Levent gözlerini kaçırmadı. Dişlerini sıktığı, normalden daha belirginleşen çene kaslarından anlaşılıyordu. Boynunu hafifçe sola eğdi, karanlık bakışlarını Emir’in üzerinde sabitledi.
“Eğer o geçmişse,” dedi soğuk bir sesle,
“Bu sefer ben hazır olacağım.”
Emir bir şeylerin yaklaştığını hissediyordu.
“Eve mi geçelim?” diye sordu.
Levent elini arabanın kapı kolunda tutarken kısa bir değerlendirme yaptı. Bundan sonra konuşulacaklar hiçbir kulağa gitmemeliydi.
“Mekâna.” Emir başını eğerek onu onayladı. Levent arabaya binmeden önce son kez binaya baktı. Belki de yıllarını geçireceği yere. Ve o anda kapıda onu gördü. Bu kez dikkatle baktı. Yanında kendisinden biraz daha kısa başka bir kız vardı; yüzü gölgede kalmıştı. Ama bu önemli değildi.
Levent, araba bahçeden çıkana kadar geçen o birkaç saniyede gördüğü her ayrıntıyı zihnine kazıdı.

Siyah araç ustalıkla sokağın köşesinden dönerek eski taş binanın önünde durdu. Dışarıdan bakıldığında terk edilmiş bir okulu andırıyordu. Ancak giriş kapısının yanındaki dar merdiven, insanı yeraltına iniyormuş hissi veriyordu. Emir arabadan inerken siyah metal güneş gözlüklerini çıkarıp deri ceketinin iç cebine yerleştirdi. Acele etmiyordu.

Levent çoktan merdivenlere yönelmişti.
Basamakları indikçe hava ağırlaştı. Nem ve metal kokusu birbirine karışıyordu.
Merdivenin sonunda, iki sokağı birbirine bağlayan geçide ulaştılar. Sol tarafta, binanın eskiliğiyle tezat oluşturan yeni takılmış demir kapı duruyordu. Emir cebinden anahtarı çıkarıp kilidi açtı. Kapı sessizce aralandı. Uzun ve dar koridor boyunca yürüdüler. Ayak sesleri yankılanıyor, her adım karanlığı biraz daha derinleştiriyordu. Koridorun sonunda kahverengi ahşap bir kapı vardı. Levent içeri ilk giren oldu. Emir hemen arkasındaydı. Oda, harabe binanın aksine kusursuzdu. Ahşap ve siyahın sert uyumu, dışarıdaki kasveti içeride bilinçli bir düzene dönüştürmüştü. Levent siyah ofis sandalyesini sessizce çekip masasına oturdu.
Karşısındaki geniş siyah koltuklara yerleşen Emir oldukça rahattı. Sanki konuşmaya değil, sonucu izlemeye gelmiş gibiydi. Acele etmiyordu. Kelimeleri özellikle Levent’e bırakıyordu. Sessizlik ağırdı.

Sonunda Levent konuştu.
“Kızın orada olduğunu biliyor muydun?”

Emir omuz silkti.
“Yeni öğrendim sayılır. Bir süredir araştırma yapıyordum ama sana söylemedim. Dosya henüz tamamlanmamıştı.”

Kısa bir duraksama.

“Zaten karşılaşmışsınız.”

Levent’in yüzündeki ifade değişmedi.
“Her baktığımda gözlerini ayırmadan bana baktı,” dedi düşük ama net bir sesle.
“O da biliyor mu?”

Emir soruyu hemen cevaplamadı. Levent’in gözlerindeki o ince çizgiyi ölçüyordu.
“Sanmıyorum,” dedi sonunda. “Onu bu işlere bulaştıracak biri değildi. O dönem… kız çok küçüktü.”

O dönem
.
Kelime odanın içinde asılı kaldı.
Levent cevap vermedi. Yavaşça ayağa kalktı. Masanın yanındaki dosya dolabının önünde durdu. Ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirdi.
Gömleğinin kıvrılmış kollarından görünen saat, karanlık odada metalik bir parıltıyla dikkat çekiyordu. “Peki ya biri ona anlatmışsa?” diye sordu arkasını dönmeden. Bu soru artık sadece bir ihtimal değildi. Levent dolaptan çıkardığı siyah dosyayı sallayarak masaya getirdi ve Emir’in önüne bıraktı. “İşine yarayacak bir şey varsa…” Emir neredeyse yayıldığı koltuktan doğrulmak zorunda kaldı. Dosyayı eline aldı, kapağını açtı. Zaten içindekilerin çoğu hafızasındaydı.

Fotoğraflar.
Tarihler.
İsimler.

Ama mesele hatırlamak değildi. Mesele, bir şeylerin değişmiş olmasıydı. Emir sayfaları ağır ağır çevirdi. Bir noktada parmakları durdu. Kaşları çatıldı.

“Bu burada yoktu.”

Levent başını kaldırmadı.
“Ne?”

Emir dosyayı çevirip masanın üzerine doğru itti.
Yeni eklenmiş bir belge. Tarih günceldi.
Levent’in bakışları belgeye kaydı. Çene kası yeniden belirginleşti.

“Biri dosyaya erişmiş,” dedi Emir. “Sadece erişmekle kalmamış… güncellemiş.”

Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
Levent yavaşça masaya yaklaştı.
“Kim?”

Emir başını iki yana salladı.
“Bu odanın yerini bilen kaç kişi var?”

Soru havada asılı kaldı.
Çünkü bu sadece geçmişin geri dönmesi değildi.
Bu, içeriden birinin konuştuğu anlamına gelirdi.
Levent belgeyi eline aldı. Satırları tek tek okudu.
Son satırda durdu. Gözleri kısaldı.

“Takip başlatıldı.”

Emir’in bakışları sertleşti.
“Kimi takip ediyorlar?”

Levent belgeyi masaya bıraktı.
“Kızı.”

《Cenneti andıran yemyeşil bahçenin ortasında, geniş dallarıyla asırlara kök salmış ağaç onları gölgesinde saklıyordu.
Genç kız sevdiği adamın kollarında, başını göğsüne yaslamıştı. Adamın kalp atışları düzenliydi. Güvenliydi. Kahkahaları yaprakların arasından süzülen ışığa karışıyordu.
Bir anda doğruldu.
Adam kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Ne?” dedi sakin bir tonla.
Kız cevap vermedi. Sadece o bildik gülümsemesini takındı. Yanında duran çantasına uzandı.
“Bende sana ait bir şey var.”
Adam merakla doğruldu.
“Bana ait mi?”
Kız siyah kadife bir kutuyu avuçlarının arasından çıkarıp ona uzattı.
Adam kutuya baktı, sonra kıza.
“Bu ne demek şimdi?”
“Korkma,” dedi kız fısıldayarak. “Teklif etmiyorum.”
Adamın dudak kenarı hafifçe kıvrıldı.
Kutuyu açtı.
İçinde siyah kare taşlı bir yüzük vardı. Sade ama ağır bir duruşu olan, bakıldığında hafızaya kazınacak türden.
Adamın bakışları ciddileşti.
“Bu…”
“Güçlü görünüyorsun,” dedi kız. “Ama güçlü olmak bazen insanı karanlığa çeker. Bunu taktığında… kim olduğunu unutma diye.”
Adam yüzüğü parmağına geçirdi. Hiç zorlanmadı. Sanki hep oraya aitmiş gibiydi.
Kız parmaklarının ucuyla yüzüğe dokundu.
“Çıkarma.”
Adam bu kez şaka yapmadı.
“Çıkarmam.”
Rüzgâr hafifçe sertleşti. Ağaç dalları hışırdadı. Kuşlar bir anda havalandı.
O huzurlu anın içine tek bir ses düştü.
Keskin.
Yabancı.
Silah sesi.
Kızın gözleri büyüdü.
Adam refleksle onu arkasına çekti.
İkinci silah sesi daha yakındı.
Bu kez sıcaklık, adamın ellerine yayıldı.
Kızın bedeni gevşedi.
Dudakları titredi.
“Bırakma…” diye fısıldadı.
Adam onu daha sıkı tuttu.
Ama bazı şeyler tutulamazdı.
Bahçenin girişinde bir siluet belirdi. Elinde silah olan bir adam.
Arkasında, kapının gölgesinde küçük bir kız çocuğu duruyordu.
Olan biteni görüyordu.
Adamın gözleri yerde yatan kıza kaydı.
Sonra parmağındaki yüzüğe.
Yağmur yavaş yavaş başlamıştı.
O gün sadece bir hayat sona ermedi.
Bir isim de toprağa gömüldü. 》