6. bölüm · Sessiz Kefaret

Sessiz Kefaret bölüm 6

Vaveyla Kullanıcısı

6. Bölüm – İfadelerin Gölgesinde

Hazal

“Bazı cevaplar sessizdir, bazılarıysa gürültülü. Ama bazen en sessiz cevap, en tehlikeli olandır.”

Sabahın ilk ışıkları adliye koridorlarını yumuşak bir sessizlikle doldurmuştu. Günün gürültüsü henüz başlamamıştı; ayak sesleri nadirdi ve konuşmalar hâlâ fısıltı kadar sessizdi. Bu sessizlik, işin ciddiyetini hatırlatıyordu bana.

Dosya elimdeydi. Irmak…

Adı hâlâ aklımın bir köşesinde tırnak gibi batıyordu. Beş kişi, beş ayrı ifade… Her biri kendi hikâyesini anlatıyor, ama hiçbirinin gözlerinde tam olarak doğruluk yoktu.

Kapı çalındı ve Emre içeri girdi. Ellerinde kahve fincanları vardı. Bana birini uzattı, diğerini kendine aldı.

“Al,” dedi, sesi yorgun ama alışkanlıktan hafif şakacıydı.
“Teşekkür ederim,” dedim. Kahveyi alırken gözlerim hâlâ dosyaya takılıydı.

“Gece yine baktın, değil mi?” diye sordu.
Başımı hafifçe salladım. “Biraz.”

Emre sandalyeye yaslandı, dosyaya göz attı. “Ne düşündün?”
“Her şey çok düzenli,” dedim. “Ama bazı şeyler… yerli yerinde değil.”

Emre kaşlarını kaldırdı. “Nasıl yani?”
“Fotoğraflar, ifadeler… bazı şeyler birbirine uymuyor. Küçük şeyler.”
Emre kısa bir kahkaha attı. “Küçük şeyler genelde büyük sırlara açar kapı, değil mi?”

Gülerek başımı salladım. “Evet.”

İfade Odası – Tanık 1: Ekim

İfade odasına girdik. Küçük, sade bir oda. Ortada masa, üç sandalye, köşede kayıt cihazı. Duvarlar boş, dikkat dağıtacak hiçbir şey yok.

Kapı tıklatıldı. “Girebilirsiniz,” dedim.

Ekim içeri girdi. Genç bir kız, gözlerinde hafif bir tedirginlik vardı. Sandalyeye oturdu ve ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.

Ekim Saran…
“Irmak’ı tanıyor muydunuz?”
“Tanıyordum. Ama yakın değildik.”

Gözlerim onun üzerinde gezindi. Yavaş ve doğal bir tavır vardı ama bazı küçük kasılmalar vardı, eller, omuzlar…
“O gün parkta ne yapıyordunuz?”

“Koşuyordum. Her zaman gittiğim yer.”
“Cesedin bulunduğu yerden geçtiniz mi?”

Bir an durdu, sonra başını salladı. “Sanmıyorum.”
Emre, hafifçe sandalyede kayarak sesini duyurdu: “Sanmıyorsunuz mu, yoksa geçmediniz mi?”

Ekin ona baktı. “Geçmedim. Gerçekten görmedim.”
Not almadım. Sadece yüzüne baktım. Söylediği doğru olabilir, ama gözler hâlâ bir şeyi ele veriyordu.

“Irmak’ı son ne zaman gördünüz?”
“Bir hafta önce. Spor salonunda.”

“Konuştunuz mu?”
“Hayır.”

Bir süre sessiz kaldım. Ardından parkta kimleri gördüğünü sordum.

“Hatırlamıyorum. Kimseyi…”
Sandalyede biraz kaydı. Gözleriyle kapıyı takip etti.

“Şimdilik bu kadar,” dedim ve konuşmama devam ettim, “Şu an buradan ayrılmayın, soruşturma devam ediyor.”
Ekin ayağa kalktı, kapıya doğru yürüdü, durdu, kısa bir an bana baktı ve sonra sessizce çıktı.

Emre bana baktı:
“Ne düşünüyorsun?”
“Bir şey saklıyor,” dedim.
“Ne?”
“Henüz bilmiyorum.”

Tanık 2: Ömer

Kapı tekrar açıldı. Ömer içeri girdi. Daha rahat bir tavır vardı. Sandalyeye oturdu ve ellerini masanın üzerine koydu.

"Irmak’ı tanıyor muydunuz?”
“Hayır.”
“Parkta ne yapıyordunuz o gün?”
“Yürüyüş.”
“Kimseyi gördünüz mü?”
Omuz silkti. “Dikkat etmedim.”
“Koşan birini gördünüz mü?”

Bir duraklama oldu. “Olabilir, ama emin değilim.”

Bu kadar kısa ve net cevaplar… Bazılarını not aldım, bazılarını sadece gözlemledim.

Emre hafifçe eğildi: “Emin misiniz?”
“Evet,” dedi Ömer. Gözleri başka yere kaydı. Belki de fark etmeden bir şeyler söylemişti.

Bu sefer konuşmaya Emre girdi “Şu an buradan ayrılmayın, soruşturma hala devam ediyor.”

Tanık 3: Faruk

Üçüncü kişi Faruk’tu. Odaya girer girmez etrafı taradı, sonra sandalyeye oturdu.

“Irmak’ı tanıyor muydunuz?”
“Eski iş yerinden.”
“Yakın mıydınız?”
“Hayır.”

“O gün parkta ne yapıyordunuz?”
“Evimin önü. Sigara içmek için çıkmıştım.”

“Bir şey gördünüz mü?”
“Hayır.”

“Tamamdır.”
“Buralardan ayrılmayın soruşturma hala devam ediyor.” Diyerek konuşmamı bitirdim.

İfadeyi kapatırken masaya bakışını kaçırmadım.

Gözler küçük bir şey söylüyordu, ama kelimeler söylemiyordu.

Faruk yavaşça odadan çıkarken ayağa kalkarak Kapıya yöneldim, Emre de arkamdan kalkarak önüme geçti ve kapıyı açarak elini ileriye doğru uzattı. Gülümseyerek başımı eğdim ve yavaş adımlarla odadan çıktım, Emre de arkamdan gelerek kapıyı kapattı.

İfade Odasından Çıkış

Tanıklar çıktıktan sonra koridorda yürüdük. Emre yanımdaydı.

“Üçü de aynı şeyi söylüyor,” dedi.
“Evet,” dedim.
“Hiçbiri parkta bir şey görmemiş.”
“Ve hiçbir şey söylemedi.”

Bir süre sessizce yürüdük. Ardından pencereye doğru durdum.

“Bir şey var,” dedim.
“Ne?”

Henüz bilmiyordum. Ama hislerim boş değildi.
Emre kısa bir süre sustu. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Bu dosya bizi bırakmayacak gibi duruyor.”

Dosyayı sıkıca kolumun altına aldım.

“Biz de onu bırakmayı düşünmüyoruz.” Diyerek göz kırptım.
Koridor sessizdi. Ama sessizlik, her zaman bir cevaptır. Sadece beklemeyi bilmek gerekir.

Koridorda bir süre daha yürüdük. Adliyenin sabah kalabalığı yavaş yavaş artıyordu. Birkaç avukat hızlı adımlarla yanımızdan geçti. Ellerinde dosyalar vardı, yüzlerinde acele.

Benim aklım ise hâlâ biraz önceki odadaydı.
Üç ayrı ifade.
Üç ayrı insan.
Ama hepsinin yüzünde aynı gerginlik. Emre yanımda yürürken bana kısa bir bakış attı.

“Ne düşünüyorsun?”
“Henüz tam emin değilim,” dedim.

“Bu cevabı senden çok duyuyorum son zamanlarda.”
Hafifçe gülümsedim.

“Çünkü çoğu dosyada ilk başta hiçbir şey net olmaz.”
Merdivenlere doğru yürüdük. Asansör doluydu, beklemek istemedik.

Basamaklardan inerken Emre tekrar konuştu.
“Ekim hakkında ne diyorsun?”

Bir an düşündüm.
“Cevap verirken çok dikkatliydi.”
“Bu kötü bir şey mi?”
“Bazen evet.”

Emre kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Ömer?”
“Rahat görünmeye çalışıyordu.”

“Faruk?”
Bu soruya hemen cevap vermedim. Merdivenin son basamağına geldiğimizde durdum.
“Faruk bazı şeyleri söylemek istemiyor.”

Emre başını hafifçe eğdi.
“Yani?”
“Yani bir şey biliyor olabilir.”

Adliyenin alt katına indik. Koridor daha kalabalıktı. Polis memurları, vatandaşlar, avukatlar…
Her zamanki hareketlilik başlamıştı.
Emre ellerini cebine soktu.

“Diğer iki tanık?”
“Onları yarın alacağım.”
“Bugün değil mi?”
Başımı salladım.
“Bugünlük yeter.”
Bir süre sessiz yürüdük. Sonra Emre hafifçe güldü.

“Hazal.”
“Efendim?”
“Dosyaya bu kadar bakınca genelde iki şey olur.”
“Ne gibi?”
“Ya çok hızlı çözersin…”
Bir an durdu.
“Ya da iyice karmaşıklaşır.”
“Hangisi olacağını bilmiyoruz.”
Emre omuz silkti.

“Şimdilik bilmiyoruz.”
Adliyenin çıkış kapısına geldiğimizde dışarıdan serin bir rüzgâr içeri doldu.
Bir an durdum.

“Akşam parka tekrar gitmek istiyorum.”
Emre bana baktı.
“Tekrar mı?”
“Evet.”
“Dün gitmedin mi zaten?”
“Gittim.”
“Peki neden tekrar?”

Bir süre cevap vermedim. Sonra kapının önündeki merdivenlere baktım.
“Bazı yerleri farklı saatlerde görmek gerekir.”
Emre başını hafifçe salladı.
“Güneş, gölgeler, insanlar…”
“Evet.”
“Tamam,” dedi. “Ben de gelirim.”
Ona baktım.

“Zorunda değilsin.”
Emre hafifçe gülümsedi.
“Biliyorum.”
Adliyenin önündeki kalabalığa doğru yürüdük.
Dosya hâlâ kolumun altındaydı.

Irmak’ın adı kapağın üzerinde duruyordu.
Henüz hiçbir şey çözülmemişti.

Ama bazı dosyalar vardır…
Onların çözülmesi zaman almaz.
Sadece doğru sorunun sorulmasını beklerler.
Ve ben hâlâ o sorunun ne olduğunu bulmaya çalışıyordum.

“Gerçek bazen saklanmaz sadece herkes yanlış yöne bakarken sessizce bekler. Ve biri sonunda doğru yere baktığında, en çok suçsuz görünen kişi karanlığın içinden çıkar.”

“Tanrı, insanın yaptığı şeyleri her zaman yüksek sesle durdurmaz.
Bazen sadece susar ve insanların birbirine ne yapacağını izler.”

Henüz kimseyi dinlememiştik.
Henüz kimse konuşmamıştı.
Ama Irmak çoktan her şeyi anlatmaya başlamıştı…