3. bölüm / 11
Sessiz KefaretSessiz Kefaret Bölüm 3
Bölümler 11Şu an: Sessiz Kefaret Bölüm 3
- 1 Sessiz Kefaret bölüm 11.711 kelime
- 2 Sessiz Kefaret Bölüm 21.771 kelime
- 3 Sessiz Kefaret Bölüm 3900 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Sessiz Kefaret Bölüm 4593 kelime
- 5 Sessiz Kefaret bölüm 51.141 kelime
- 6 Sessiz Kefaret bölüm 61.018 kelime
- 7 Sessiz kefaret Bölüm 72.746 kelime
- 8 Sessiz kefaret bölüm 84.351 kelime
- 9 Sessiz kefaret bölüm 92.015 kelime
- 10 Sessiz kefaret 10. Bölüm8.767 kelime
- 11 Sessiz kefaret bölüm 113.353 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
BÖLÜM ÜÇ – Plan
“Maktul artık konuşamaz, ama sessizliği herkesin vicdanına bağırır. Bedeni yerdeyken hikâyesi ayakta kalır. Onu öldüren şey sadece bir insan değildir; zaman, ihmal, korku ve görmezden gelinen gerçeklerdir. Ölüm bazen son değildir, bazen gerçeğin başlangıcıdır. Ve adalet gecikse bile hafıza asla unutmaz. Sessiz mezarlar da bazen yaşayanlardan daha çok anlatır her şeyi.”
Plan dediğimiz şey, çoğu zaman kâğıda yazılmaz. Masanın üzerinde durmaz, klasörlenmez. Daha çok insanın aklında, yarım yamalak bir sırayla durur. Ne zaman neyin yapılacağı bellidir ama nasıl olacağı net değildir. Çünkü bu işte “nasıl” kısmı, genelde sonradan şekillenir.
Masama oturduğumda ilk yaptığım şey dosyayı açmak olmadı. Sandalyemi biraz geri çektim. Etrafıma baktım. Oda aynıydı; duvarlar, raflar, dosyalar. Hepsi yerli yerindeydi. Değişe tek şey, biraz önce bu dosyanın buraya gelmiş olmasıydı.
Planım basitti ama eksikti. Zaten başta eksik olmayan planlar, genelde süreç içinde bozulurdu. Önce kimlik netleşecekti. Sonra maktulün son saatleri. Kiminle görüştüğü, nereye gittiği, nereye gitmediği… Bunların hiçbiri tek başına bir şey ifade etmezdi ama yan yana geldiklerinde bir yön gösterirdi.
Dosyayı açtım.
Fotoğraflara tekrar baktım. Olay yerinde bakmakla burada bakmak arasında fark vardı. Orada beden vardı, burada görüntü. Detaylar, masanın üstünde daha çok konuşurdu. Ama her detayı da dinlemek gerekmezdi. Bazıları sadece kafa karıştırır.
Not almaya başladım. Uzun cümleler değil. Kısa, yarım ifadeler. Kendime yazıyordum zaten. Başkasının anlamasına gerek yoktu. Şimdilik.
Planın ikinci kısmı, Emre’ye bırakılmıştı.
Oradaydı. Yeniden bakacaktı, yeniden soracaktı. İlk seferde söylenmeyen şeyler, ikinci seferde bazen kendiliğinden ortaya çıkardı. İnsanlar, aynı soruya aynı cevabı her zaman vermezdi.
Masamın üzerindeki dosyalar arasında küçük bir boşluk vardı. Bilerek bırakmıştım. Bu dosya oraya ait değildi henüz. Ne kadar kalacağını da bilmiyordum. Bazı dosyalar gelir, kısa sürede gider. Bazılarıysa masanın bir parçası olurdu, benim gözümde. Uzun süreli savcılık hayatında bu şekilde olmuştu.
Telefonuma baktım. Bir mesaj yoktu. Olmasını da beklemiyordum.
Planın üçüncü kısmı, zamana bırakılmıştı. Ne zaman otopsi raporu gelecek ne zaman kamera kayıtları netleşecek… Bunların hiçbiri benim kontrolümde değildi. Kontrol edemediğin şeyleri planın merkezine koymazsın. Kenarda durmak suretiyle şekillenirdi.
Kalemimi bıraktım. Sandalyeme yaslandım.
Aklımdan geçenleri toparlamaya çalıştım ama hepsini sıraya sokmaya gerek yoktu. Kapıdan gelen sesler vardı. Ayak sesleri, kısa konuşmalar, bir yerlere yetişme hâli. Adliye böyleydi. İçeride herkes bir şeyle meşguldü ama kimse gerçekten acele etmiyordu.
Planım net değildi. Olmak zorunda da değildi. Şu an için yapmam gereken tek şey, dosyayı gereğinden fazla zorlamamaktı.
Masadaki notlara tekrar baktım. Bir şey eksikti ama ne olduğunu henüz bilmiyordum. Zaten bilsem, plan dediğim şey bu kadar dağınık olmazdı.
Telefonum titredi. Ekrana baktım. Emre’den mesaj vardı.
Henüz açmadım.
Önce dosyaya bir kez daha baktım.
Sonra telefona uzandım.
Telefon masanın kenarında duruyordu. Ekranı kapalıydı. Titreşim bitmişti. Elimi hemen uzatmadım. Bazen bir mesajı açmadan önce geçen birkaç saniye, mesajın kendisinden daha öğretici olur. Ne beklediğini bilmezsin ama ne beklemediğini anlardın.
Dosyaya tekrar baktım. Aynı fotoğraflar. Aynı notlar. Her şey yerli yerinde gibi duruyordu.
Telefona uzandım. Ekran yandı.
Emre’den gelmişti.
Kısa bir mesajdı. Uzun uzun anlatılmamıştı.
“Kimlik netleşmedi,” dedi. “Ama mahallede bir isim dolaşıyor. Erdem Salman. Yirmi yedi yaşında.”
Kesin konuşmadı. Zaten ses tonu da öyle değildi. Erdem’in adı, olayın tam ortasında durmuyordu; daha çok kenarından geçiyordu.
Sanki biri, hatırlamak istemediği bir şeyi ağzından kaçırmış gibiydi. İsim oradaydı. Asılı kalmıştı. Ne tutunacak kadar netti ne de yok sayılacak kadar silik. Ama ben o ismi duyduğum an, not defterimi kapatmadım.
Mesajı okuduktan sonra telefonu masaya bıraktım. Cevap yazmadım. Henüz yazacak bir şey yoktu
Sandalyemi biraz daha geriye ittim. Odanın içindeki seslere kulak verdim. Bir yerlerde kâğıt hışırtısı vardı. Bir kapı açılıp kapandı. Birinin hızlı adımları koridordan geçti. Adliye hep böyleydi. İçeride sürekli bir hareket vardı ama bu hareket nadiren bir yere varırdı.
Plan dediğim şey, hâlâ aynı yerde duruyo
rdu. Yarım. Dağınık. Aceleye gelmemiş. Şu an için tek net olan, acele edilmemesi gerektiğiydi.
Olay yeri hâlâ tazeydi. İnsanlar hâlâ konuşuyordu ama ne söylediklerinin farkında değillerdi.
Kalemi tekrar elime aldım. Yeni bir not düşmedim. Eskilerin altına küçük bir çizgi çektim. Bazen yeni bilgi eklemek yerine eskiyi işaretlemek gerekir. Hangi notun ileride işe yarayacağını şimdi bilmezsin ama hangisinin gözden kaçmaması gerektiğini hissedersin.
Emre’nin mesajındaki isim aklıma takıldı. Mahallede konuşulan isimler, genelde ya yanlış çıkar ya da bir yere bağlanır. Ortası nadirdir. İnsanlar boşlukları doldurmayı severdi. Bilmediklerini tahminle kapatırlar. Ama bu tahminler, bazen gerçeklere beklenmedik şekilde yaklaşırdı.
Telefonu tekrar elime aldım. Bu sefer ben yazdım.
“Demek Erdem Salman. Şu anlık bekleyelim zaten ileride birkaç tane daha şüpheli göze takılır hepsini bir alırız.”
Gönderdim.
Dosyayı kapatmadım. Açık bıraktım. Masanın üzerinde dağınık durmasına izin verdim. Henüz toparlanacak bir şey yoktu.
Bir süre öylece oturdum. Düşünmeye çalışmadım. Düşünmek bazen işi zorlaştırırdı. Bunun yerine beklemiştim. Beklemek de bu işin bir parçasıydı. Hatta çoğu zaman en zor kısmıydı.
Kapının önünden geçen ayak sesleri azaldı.
Gün ilerliyordu. İlk hareketlilik yerini daha ağır bir tempoya bırakıyordu. İnsanlar yoruldukça daha az konuşurdu ama daha çok hata yapardı. Bu da bizim için başka bir kapı demekti.
Telefonum tekrar titremedi. Olması da gerekmezdi. Plan dediğim şey, hâlâ şekil değiştiriyordu. Netleşmiyordu ama genişliyordu. Şimdilik bu yeterliydi. Böylesi şu an daha iyiydi.
Dosyaya son bir kez baktım. Fotoğraflardan birinde takılı kaldım. Daha önce fark etmediğim bir ayrıntı değildi bu. Sadece daha önce önemsememiştim. Şimdi yine önemsemedim. Ama aklımın bir kenarına bıraktım.
Telefon masanın üzerindeydi. Sessizdi. Ama bu sessizlik, uzun sürmeyecek gibiydi.
…………………………………………………………………………………..
Plan hazır değildi. Ama artık başlamıştı.
Ve bazen bir plan, ancak insan durduğunda gerçekten işlemeye başlardı.
Ölüler konuşmaz derler. Yanlış. Asıl konuşanlar onlardır. Sessizce, inatla, iz bırakarak. Maktul, ardında cevaplar değil sorular bırakmıştı. Biz çözdüğümüzü sanırken, o hâlâ bir yerden bakıyor, neyi atladığımızı yüzümüze vuruyordu.
Bölüm etkileşimi
