7. bölüm · Sessiz Kefaret
Sessiz kefaret Bölüm 7
7. Bölüm – Akşamın Gölgeleri
“İnsan bazen gerçeği söylemez…
Çünkü korkar.
Bazen de gerçeği söyler ama kimse hangi kısmın gerçek olduğunu anlayamaz.”
Hazal.
Adliyenin kapısından çıktığımızda hava beklediğimden serindi. Güneş çoktan batmış, gökyüzü portakal ve gri tonlarına bürünmüştü. Gün boyunca içeride olmak, saatleri dosyalar ve ifadelerle doldurmak insanın zaman kavramını kaybetmesine neden oluyordu. Merdivenlerden inerken elimdeki dosyayı sıkıca tuttum; arabaya yaklaşınca arka koltuğa bıraktım. Emre anahtarı çıkarırken bana baktı.
“Cidden şimdi mi gideceğiz?” dedi.
Kapıyı açıp oturdum. “Evet.”
“Akşam akşam park gezmesi yapıyoruz yani,” dedi, hafif gülerek.
İstemeden dudaklarım kıvrıldı. “İtirazın varsa bırakabilirim seni,” dedim.
“Yok, merak ettim sadece,” dedi, omuzlarını hafifçe silkeleyerek.
Araba sessizce hareket etti. Trafik ışığında durduk; kırmızı ışıkta yan şeritteki arabaların farları cama vuruyordu. Gideceğimiz yer çok uzak değildi araba ile yaklaşık on dakikalık bir mesafeydi. Parkın önüne geldiğimizde hava iyice serinlemişti. Sokak lambalarının ışığı, yere uzun gölgeler düşürüyordu. Arabadan inerken nefesim bu soğukta daha hızlı çıkıyor gibiydi.
“Akşam olunca burası daha farklı duruyor,” dedi Emre, göz ucuyla parkın boşluğunu süzerken.
“Evet,” diyerek başımı salladım.
Yavaş adımlarla parkın iç yoluna girdik. Gündüz kalabalığı yoktu; uzak bir bankta iki kişi oturuyordu, başka kimse görünmüyordu. Ay ışığı çimenlerin üzerine düşüyor, yaprakların arasından hafif bir rüzgâr geçiyordu. Bir süre sessizce yürüdük. Yaprakların hışırtısı, uzaktan gelen köpek havlaması, kendi adımlarımızın sesi… hepsi tek bir ritim gibi birleşiyordu.
“Ne kadar sessiz,” dedi Emre, gözleriyle etrafı tarayarak.
Olay yerinin yaşandığı yer uzaktan görülüyordu. Ellerimi üzerimdeki gri kabana sokarak duruşumu netleştirdim. Emre ile yan yana parkın yanındaki sahilde yürüyüş yapıyorduk.
“Garip,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Bir dosya yüzünden yıllar önce ilk kez yan yana gelmiştik.” Emre ellerini cebine sokup bana baktı ama bir şey söylemedi. Onun sessizliği bazen devam etmem için yeterli oluyordu. “O zamanlar her şey daha farklıydı. Ben mesleğin başındaydım, sen de her şeyi fazlasıyla sorgulayan bir komiserdin. Aynı dosyanın içinde durmadan tartışıyor, birbirimizin yöntemine karışıyorduk.”
Gözlerimi kısa süreliğine ondan kaçırıp ufka çevirdim. “Sonra dosya kapandı, hayat kendi yoluna gitti. Araya yıllar girdi. Herkes kendi tarafında devam etti.”
Ayaklarımız kumda iz bırakırken sesim biraz daha yavaşladı. “Ve şimdi…” dedim, “Yine başka bir dosya. Sanki kader, yarım kalan ne varsa önümüze tekrar koymuş gibi.”
Emre bu kez hafifçe başını eğdi. “Bazı dosyalar sadece suçla ilgili olmuyor Savcı Hanım,” dedi sakin bir sesle. “Bazıları insanları tekrar aynı noktaya getiriyor.” Emre bir süre denize baktı, sonra hafifçe gülümsedi.
“Belki de bazı şeyler kapanmıyor,” dedi. “Dosya kapanıyor ama akılda kalanlar kalıyor.” Ona baktım. “Aklında kalan dosya mıydı yani?” “Dosyanın içindekilerdi,” dedi, sesi gayet sakindi. Sonra kısa bir duraksamayla ekledi: “Bazı insanlar da ister istemez akılda kalıyor.” Ne demek istediğini anlayıp anlamadığımı belli etmeden yürümeye devam ettim.
“Yıllar geçmiş,” dedim.
“Geçmiş,” diye onayladı. “Ama sende çok bir şey değişmemiş.”
Kaşımı hafifçe kaldırdım. “Bu iyi bir şey mi yoksa kötü mü?” dedim ona bakarak. “İyi,” dedi bu kez düşünmeden. “Hâlâ aynı şekilde konuşmadan önce etrafı izliyorsun. Hâlâ bir şeyi fark ettiğinde yüzünden belli oluyor.”
İstemsizce gülümsedim. “Demek hâlâ bu kadar dikkat ediyorsun.”
“Bazı alışkanlıklar kolay gitmiyor,” dedi, gözlerini kısa süre bana çevirerek.
Bir süre daha konuşmadan yürüdük. Sahilin biraz ilerisinde güvenlik şeridi uzaktan bile seçiliyordu. Rüzgâr bu tarafta daha sert esiyordu; sarı şeritler hafif hafif sallanıyordu. Yaklaştığımızda ikimiz de istemsizce yavaşladık. Olay yerinde artık kalabalık yoktu, sadece yerde kalan birkaç iz ve aceleyle bırakılmış gibi duran ayak izleri vardı. Etrafı dikkatlice süzdüm. Çimenin bazı yerleri bozulmuştu, belli ki ekip saatler önce burada uzun süre çalışmıştı.
Şeridin önünde birkaç saniye durdum. İçeri girmemem gerektiğini biliyordum ama uzaktan bakmak yetmiyordu. Çantamdan eldivenleri çıkarıp takarken Emre bana döndü.
“Çok oyalanma,” dedi sadece.
Başımı hafifçe sallayıp şeridin altından geçtim.
Zemine dikkat ederek ilerledim; ekip çoğu şeyi toplamıştı ama olay yerinin bıraktığı dağınıklık hâlâ hissediliyordu. Birkaç adım sonra durup etrafa baktım. Kenara yakın yerde çimen diğer taraflara göre daha fazla bozulmuştu. Eğilip biraz daha dikkatli baktım ama hiçbir şeye dokunmadım. Sadece göz gezdiriyordum; bazen olayın nasıl yaşandığını anlamak için bir süre bulunduğu yere bakmak bile yeterli oluyordu. Yerdeki kan izleri de gözümden kaçmıyor değildi.
Sahilin kenarı bisiklet yolu için ayrılmıştı, yolun diğer tarafında olay yeri kalıyordu. Ama hala denizden gelen rüzgâr saçlarımı tekrar yüzüme savuruyordu. Eldivenli elimle saçlarımı geriye iterken biraz daha ilerledim. Yakındaki taşların olduğu tarafa baktım, sonra yerde kalmış küçük bir iz dikkatimi çekti. Çok belirgin değildi; ekip fark etmiş de olabilirdi, etmemiş de. Birkaç saniye daha orada durup sadece inceledim.
Arkamdan Emre’nin sesi geldi.
“Bir şey var mı?”
“Şimdilik yok,” dedim, doğrulup ona bakarak. “Sadece yerleşimi görmek istedim.”
Biraz daha etrafa baktıktan sonra geri döndüm, şeridin dışına çıktım ve eldivenleri çıkarıp çantama koydum.
“Tatmin oldun mu?” diye sordu Emre.
“En azından içimde kalmadı.” Diyerek kıkırdadım. Bugün olay yerinin son günüydü. Aslında her ne kadar uzun sürmese de ek incelemelerden kaynaklı bugün hemen hemen beşinci gündeydik.
Sahilde birkaç dakika daha yürüdük. Konuşma yine kısa kısa oluyordu; ne o gereksiz bir şey söylüyordu ne de ben konuşmak için konuşuyordum. Dalganın sesini duyuyor, sahilin kokusunu içime çekiyordum. Gece ilerledikçe hava serinlemişti. Arabaya vardığımızda Emre sürücü kapısını açtı. Ben de diğer tarafa geçip oturdum. Kapıyı kapatınca içeride kısa bir sessizlik oldu. Araba çalıştıktan sonra sahilden çıkıp yola bağlandık.
Camdan dışarı bakarken sokak lambalarının ışıkları birer birer geçiyordu.
“Bugün seni bırakmam iyi oldu,” dedi Emre gözünü yoldan ayırmadan. “Bu saatte tek başına dönmen saçma olurdu.”
“Zaten itiraz etmezdim,” dedim hafifçe. Kısa bir sessizlik daha oldu.
Araba sakin bir sokaktan geçerken dışarıdaki ışıklar camdan içeri vuruyordu. Emre bir süre konuşmadı, sonra gözünü yoldan ayırmadan hafifçe konuştu.
“Bugün yorulmuş olman lazım ama belli etmiyorsun.”
Ona baktım. “Belli etsem ne değişecek?”
“Bir şey değişmez,” dedi hafifçe gülerek. “Sadece... insan bu kadar yoğun bir günün sonunda daha dağınık görünür diye düşünüyor.”
Kaşımı hafifçe kaldırdım. “Dağınık görünmüyor muyum yani?”
“Hayır,” dedi bu kez tereddütsüz. “Aksine, garip şekilde hâlâ düzgün görünüyorsun.”
İstemsizce gülümsedim. “Bunu iltifat olarak alıyorum.”
“Neden olmasın,” dedi kısa bir bakış atarak
Gülümsemem biraz daha belirginleşti. “Demek dikkat ediyorsun.”
“Bazı şeyler dikkat çekiyor,” dedi sakin bir sesle. Sonra araba apartmanın önünde yavaşladı.
Arabadan inip kapıyı kapattım. O hâlâ birkaç saniye bekledi, sonra ben apartman kapısına yönelirken arabayı yavaşça hareket ettirdi. Gülümsediğimi daha yeni fark etmiştim. Asansöre yönelen adımlarım ile duruşumu dikleştirdim.
Evin kapısını ilk açtığım esnada yaptığım ilk hareket çantamı çekmecenin üstüne koymak oldu. Ayakkabılarımı çıkarıp kapıyı kapattım, ardından üstümdeki kabandan da kurtulup banyoya geçtim. İlk olarak ellerimi yıkadım ardından makyaj temizleme suyunu alıp, makyajımdan kurtuldum. Söylenmesi her ne kadar kolay olsa da gözlerim için harcadığım pamuk sayısı bana tekrardan mağazaya gitmem gerektiğini hatırlattı. Aynada son kez yüzüme baktım. Son kez üstümü değiştirip, mutfağa geçtim
Saat gece yarısına varmak üzereydi. Ellerim ile dolabın kapağını açıp fincanımı aldım ve kendime kahve yapıp televizyonun karşısına oturdum.
Ah! Şu oturuş kadar rahat bir şey yoktu bu dünyada.
Ve burada geri kalan zamanı değerlendirip, yatabilirdim. Kafam dosya ile harmanlandığı için bu aralar biraz uzak durmak istiyordum, illaki işimi yapacaktım ama bu kadar kafamı takacağım bir şey olmayacaktı. Belki de yarın Eliz ile bir kahve iyi gidebilirdi.
___________
Sabah büyük bir yorgunluk üstümdeydi.
Alarm çaldığında ilk refleksim telefonu susturup yeniden yastığa dönmek oldu. Ama ekranda saate baktığım anda geç kaldığımı fark edip doğruldum. Perdelerin arasından giren soluk ışık odanın içine yayılmıştı. Gece yeterince uyumuş gibi hissetmiyordum; başım hafif ağrıyordu.
Yataktan kalkıp banyoya geçtim. Soğuk su yüzüme değince biraz kendime geldim. Aynadaki yorgunluk hâlâ yerindeydi ama en azından toparlanmış görünüyordum.
Saçlarımı toparlayıp sade bir şeyler giydim. Mutfağa uğrayıp sadece bir bardak su içtim. Kahve yapmak aklımdan geçti ama vazgeçtim; zaten Eliz’le buluşacaktım. Telefon tam çantamı alırken titredi.
Emre:
“Gelmedin mi hâlâ?”
Kısa bir nefes verip mesajı açtım.
Hazal:
“İki şüpheli gelmeden önce geleceğim.”
Bir saniye sonra ikinci mesajı yazdım.
Hazal:
“Sonra da çok durmam zaten. Biraz yorgunum. Raporları evde hallederim.”
Telefonu çantama koyup çıktım.
-------------------------
Eliz her zamanki gibi benden önce gelmişti. Cam kenarındaki masada oturuyor, telefonunda bir şeylere bakıyordu. Beni görünce başını kaldırıp gülümsedi. Bu kafe sabah saatlerinde sakindi; içeride hafif müzik vardı, birkaç masa doluydu. Karşısına oturunca beni baştan aşağı süzdü.
“Yüzünden belli oluyor, dün yine geç uyudun.”
“Biraz.”
“Biraz dediğine göre bayağı.”
Menüyü elime alırken gülümsedim.
“Abartma.”
Garson gelince kahve söyledim. Eliz çoktan sipariş vermişti. Telefonunu masaya bıraktı.
“Duydun mu?” dedi hafifçe öne eğilerek.
“Neyi?”
“Selin var ya, geçen ay ayrıldığı çocukla tekrar konuşmaya başlamış.”
Kaşımı kaldırdım.
“Bu kadar kısa sürdü mü küslükleri?”
“Üç hafta bile sürmedi.”
İstemsizce güldüm.
“Selin üç gün dayanamaz zaten.”
“Elbette dayanamaz. Dün gece bir de bana uzun uzun anlatıyor; yok çocuk değişmiş olabilir, yok bu sefer farklı…”
“Sonra yine aynı hikâye.”
“Aynen öyle.”
Kahvem geldiğinde fincanı elime aldım. Eliz bu kez sesini biraz alçalttı.
“Bir de Burcu geçen gün seni sordu.”
“Niye?”
“Senin hiç ortalıkta görünmediğini söyledi. Ona göre insanlar normal hayat yaşıyormuş, sen normal insanlar yerine daha işkolikmişsin.”
“Belki de haklıdır.”
“Biraz haklı.”
Kahveden küçük bir yudum aldım.
“Eliz, insanlar çok konuşuyor.”
“Çünkü konuşacak şey arıyorlar.”
Bu kez ben hafifçe güldüm.
“Sen de dahil.”
“Ben en azından yüzüne söylüyorum.” Dediği anda kıkırdamam bir oldu.
Telefonum titredi. Ekranda Emre’nin mesajı vardı.
Emre:
“Şüpheliler erken geldi.”
Mesaja baktım.
Hazal:
“On dakikaya oradayım.”
Telefonu kapatınca Eliz yüzüme baktı.
“Gitmen gerekiyor.”
“Evet.”
“Akşam yine anlatırsın.”
“Eğer yorulmazsam.”
“Sen anlatmazsan ben yine sorarım zaten.”
…………………………………………………………………..
Adliyeye vardığımızda koridorlar sabah olmasına rağmen hareketliydi. Eliz girişte durdu.
“Ben buradan dönüyorum,” dedi.
“Tamam.” Diyerek gülümsedim.
Vedalaşıp içeri girdim. Koridor boyunca ilerlerken topuk seslerim zeminde net duyuluyordu. Sabah saatlerinde bile adliyenin kendine ait o ağır havası değişmiyordu; açılan kapılar, kısa konuşmalar, ellerde taşınan dosyalar…
Odama yönelmeden önce Emre koridorun sonunda belirdi. Elindeki dosyayı kapatıp bana baktı.
“Tam zamanında geldin.”
“Şüpheliler içeride mi?”
“Biri bekliyor. Diğeri dışarıda.”
“İlk kim ile görüşeceğiz?”
“Erdem.” Dedi ve devam etti. “Erdem Kaya.”
Başımı hafifçe salladım. Kapıyı açıp içeri girdik.
İfade odasında oturan adam yirmilerinin sonlarındaydı. Koyu renk ceketi vardı ama duruşundaki huzursuzluk kıyafetinin düzenini bozuyordu. Parmakları masanın kenarında ritimsiz şekilde hareket ediyordu.
Dosyayı masaya bıraktım, karşısına oturdum.
“Adınız?”
“Erdem Kaya.”
Sesi ilk cümlede kontrollüydü ama gözleri aynı sakinliği taşımıyordu.
“Dün gece saat on bir ile on iki arasında neredeydiniz?”
“Evdeydim.”
Cevabı hızlı geldi.
Dosyayı açmadan önce kısa bir an yüzüne baktım.
“Tek başınıza mı?”
“Evet.”
“Bunu doğrulayabilecek biri var mı?”
“Hayır yok.”
Bu kez cevap verirken tereddüt etti. Kalemi elime aldım.
“Telefon kayıtlarınız sahil tarafını gösteriyor.”
Omuzları hafif gerildi.
“Bir süre dışarı çıktım.”
“Az önce evdeydiniz.”
“Sonra çıktım.”
“Ne için?”
“Yürümek için.”
Yan tarafta duran Emre sessizce dosyadan bir sayfa çevirdi.
“Yürüyüş yaptığınız saat olay saatiyle çakışıyor,” dedi.
Erdem bakışlarını kısa süre masaya indirdi.
“Tesadüf.”
“Tesadüfler bazen fazla denk geliyor,” dedim.
Bu kez cevap vermedi.
“Begüm’ü tanıyor musunuz?”
İlk kez başını kaldırdı.
“Tanıyorum.”
“Nasıl?”
“Kısa süredir.”
“Ne kadar kısa?”
“Bir iki ay.”
Not alırken ses tonumu değiştirmedim.
“Dün görüştünüz mü?”
“Hayır görüşmedik.”
Bu cevabı daha dikkatli verdi. Birkaç saniye sustum, sonra dosyayı kapattım.
“Şimdilik bu kadar.” Diyerek devam ettim. “Şu an buralardan ayrılmayın, soruşturma devam ediyor.”
Emre kapıya yönelirken Erdem sandalyesinden kalktı ama çıkarken omuzlarının hâlâ gergin olduğu belliydi. Kapı kapandıktan birkaç dakika sonra Begüm içeri alındı. Yirmilerinin ortalarındaydı. Açık renk bir gömlek giymişti, saçları topluydu. İçeri girerken duruşu kontrollüydü ama gözleri odanın her köşesini kısa kısa inceliyordu.
Sandalyeye oturduğunda çantasını dizlerinin üzerine koydu.
“Adınız?”
“Begüm Aydın.”
“Erdem Kaya’yı tanıyor musunuz?”
Soruyu bitirir bitirmez cevap vermedi. Önce kısa bir nefes aldı.
“Evet.”
“Ne kadar zamandır?”
“Çok uzun değil.”
“Dün gece görüştünüz mü?”
“Hayır.”
Bu cevap fazla netti.
Emre dosyadan bir belge çıkarıp önüme bıraktı. Göz ucuyla baktım; telefon kayıtları.
“Dün gece aranızda iki görüşme var,” dedim.
Begüm ilk kez bakışını kaçırdı.
“Telefonla konuştuk sadece.”
“Ne hakkında?”
“Önemli bir şey değildi.”
“Bu saatte yapılan konuşmalar genelde bir sebepten olur.”
Bu kez hafifçe gerildi.
“Normal bir konuşmaydı.”
“Erdem olay saatinde sahilde olduğunu kabul etti.”
Başını hızla kaldırdı. Bu tepki kısa sürdü ama yeterliydi.
“Ben orada değildim,” dedi.
“Biz size oradaydınız demedik.”
Odadaki sessizlik birkaç saniye uzadı. Begüm dudaklarını birbirine bastırdı. Ve o anda, ikisinin aynı şeyi sakladığı çok net hissediliyordu. Begüm birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Parmakları çantasının sapında hafifçe sıkılıydı ama ses tonu ilk baştaki kadar kontrollü kalmaya çalışıyordu.
“Ben sadece telefonda konuştum,” dedi yeniden. “Hepsi bu.”
“Konuşmanın nedeni?” diye sordum.
“Özel bir meseleydi.”
Bu cevabı bekliyordum ama sesindeki küçük duraksama dikkat çekiciydi.
“Özel meseleler bazen saat seçmez, biliyorum,” dedim sakin bir tonla. “Ama olay saatine denk gelince bizim için detay oluyor.” Begüm kısa süre başını eğdi.
“Yanlış anlaşılacak bir şey yok.”
Emre dosyayı kapatmadan önce ona baktı.
“Erdem’le aynı yerde bulunmadığınızı söylüyorsunuz.”
“Bulunmadım.”
“Peki sahil tarafına hiç gitmediniz mi?”
“Hayır.”
Cümleyi bu kez daha net kurdu. Bir süre yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştım. Tedirginlik vardı ama korkudan çok rahatsızlık gibiydi; sanki burada bulunmak istemiyor, gereksiz yere açıklama yapıyormuş gibi hissediyordu.
Not aldım.
“Şimdilik çıkabilirsiniz,” dedim. “Ama soruşturma hala devam ediyor, buralardan ayrılmayın.” Begüm sandalyesini hafifçe geriye çekip ayağa kalktı. Kapıya yönelirken bir an durdu. Ve tekrar hareket edip, kapıya doğru yöneldi.
Kapı kapandığında odada kısa bir sessizlik kaldı. Emre masanın kenarına yaslandı.
“İkisi de bir şey saklıyor,” dedi.
“Evet.”
“Ama olayla ilgili değil gibi.”
Dosyayı kapatırken sandalyeme yaslandım.
“Bazı insanlar suçlu olmadığı halde suçlu gibi davranır,” dedim. “Çünkü başka bir şeyi açıklamak istemezler.”
Emre hafifçe başını salladı. Koridordan gelen ayak sesleri kapının altından duyuluyordu. Adliye her zamanki akışına devam ediyordu ama zihnim hâlâ birkaç küçük detaya takılmıştı.
Telefon kayıtları, saatler, olay yerindeki mesafe... Dosyayı tekrar önüme çektim. Belki de önemli olan onların söyledikleri değil, söylemedikleri şeydi. Ama içimde, ikisinin de bu dosyanın merkezinde olmadığına dair net bir his vardı. Yine de bazen dosyalar, merkeze uzak görünen ayrıntılarla açılıyordu. Emre sessizliği bozdu.
“Bugün gerçekten erken çıkacak mısın?”
Kalemi elimden bırakıp ona baktım.
“Çıkacağım.” Diyerek kafa salladım.
“Raporları eve taşıyacaksın yani.”
“Bir kısmını.”
Yüzünde kısa, belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Yorgun olduğun belli.”
“Bugün herkes bunu söylüyor.”
“Demek gerçekten belli oluyor.”
“Demek ki” ona bakıp, ufaktan gülümsedim. Dosyayı kapatıp ayağa kalktım. Koridordaki ışık odanın içine vururken günün henüz bitmediğini biliyordum. Ama dosya, hâlâ asıl cevabı vermekten uzaktı.
Odadan çıktığımda koridor önceki kadar kalabalık değildi. Sabahın ilk yoğunluğu dağılmış, konuşmalar daha kısa ve daha dağınık hâle gelmişti. Dosyayı kolumun altına alıp odama yöneldim. Masama oturduğumda sandalye hafifçe geriye kaydı. Önümde duran evrakları düzenlerken Begüm ve Erdem’in ifadeleri zihnimde tekrar sıralanıyordu. Söyledikleri cümleler birbirine tam oturmuyordu ama bu uyumsuzluk suçtan çok saklanmış kişisel bir meseleye benziyordu. Dosyadaki telefon kayıtlarını yeniden önüme çektim. Saatlere bir kez daha baktım.
Ardından olay yeri tutanağının olduğu sayfayı açtım. Ekip notlarında küçük ayrıntılar vardı; giriş saati, çevrede bulunan kişiler, ilk çağrı zamanı... Kalemimin ucunu satırların üzerinde gezdirirken bir yerde durdum.
İlk ihbar saati. Kısa süre sadece o satıra baktım. Saat ile Erdem’in telefon hareketi arasında birkaç dakikalık fark vardı ama düşündüğüm kadar yakın değildi. Demek ki ilk bakışta kurulan bağlantı doğrudan değildi. Kapı hafifçe çalındı.
Başımı kaldırmadan “Gel,” dedim.
Emre içeri girdi. Elinde yeni bir dosya yoktu, sadece kapının yanında durdu.
“Hâlâ gitmedin.”
“Sen de gitmedin.”
“Benim bahanem yok,” dedi.
Dosyayı kapatıp sandalyeye yaslandım.
“Ben de çıkacağım zaten.”
Masadaki sayfaları toparlayıp bir kenara aldım.
“Bugün devam etmem doğru olmaz,” dedim. “Kafam çok net değil.”
“Evde bakarsın,” dedi Emre.
“Aynen evde bakarım rahat rahat.”
Ayağa kalktım. Dosyayı çantama yerleştirirken masanın kenarında duran olay yeri fotoğraflarından biri hafifçe kaydı. Elim refleksle fotoğrafı düzeltmek için uzandı ama gözüm karede takılı kaldı.
Sahil kenarı, güvenlik şeridi, bozulmuş çimenler…
Ve kenarda, çimlerin arasında yarım görünür hâlde duran ince bir mavi bileklik. Fotoğrafı elime alıp biraz daha yaklaştırdım. Küçük bir detaydı; ilk bakışta kolayca fark edilmeyecek kadar silik duruyordu. Ama bir kez görünce gözüm oradan ayrılmadı. Yanımdan Emre’nin sesi geldi.
“Bir şey mi fark ettin?”
Fotoğrafı indirmeden birkaç saniye daha baktım.
“Burada bir bileklik var.”
Emre yanıma yaklaştı. Fotoğrafa eğildi.
“Sabah gözden kaçmış olmalı.”
Dosyayı açıp olay yerinden alınan eşyaların yazılı olduğu bölüme baktım. Satırları tek tek geçtim.
Telefon.
Anahtar.
Cüzdan.
Ama bileklik yoktu.
“Listede görünmüyor,” dedim.
“Belki önemsiz görülmüştür,” dedi Emre sakin bir sesle.
Tam o anda istemsizce bakışlarım onun bileğine kaydı.
Gömleğinin kolu hafifçe yukarı çekilmişti ve bileğinde duran mavi renk, bir an için gözüme çarptı.
Sadece bir saniyelik bir bakıştı. Fotoğraftakiyle aynı mıydı, değil miydi; bunu bu görüntüyle anlamak mümkün değildi. Zaten ışık bile yeterince net değildi.
Bakışımı hemen geri çektim. Yüzümde hiçbir şeyi belli etmemeye çalışarak fotoğrafı yeniden masaya bıraktım.
“Yarın olay yeri ekibinden tekrar detay isteyelim,” dedim.
Emre başını hafifçe salladı.
“İstersen fotoğrafların tamamını yeniden aldırırım.”
“İyi olur.”
Sesim normaldi. En azından öyle çıkmasını istemiştim.
Çantamı omzuma aldım.
“Gerçekten gidiyorsun yani,” dedi.
“Bugünlük evet.”
“Çıkıyorum şimdi görüşürüz.
"Tamam hadi görüşürüz." Dediği anda sahte bir gülümseme ile odadan ayrıldım. Koridordan çıktığımda adliye sabahki kalabalığını kaybetmeye başlamıştı. Koridordaki sesler uzaklaşırken adımlarım yavaşladı. Aklım hala birkaç saniye önce gördüğüm o küçük ayrıntıdaydı. Fotoğraftaki mavi bileklik.
Ve Emre'nin bileğinde gözüme çarpan aynı renk. Bazen bir renk sadece tesadüftü. Bazen de insan, yorgunken gereğinden fazla bağlantı kuruyordu. Ama zihnimin arkasında istemediğim bir soru sessizce yerini almıştı:
Acaba katil emri olabilir miydi?
