10. bölüm · Sessiz Haykırış - Gerçeğin Kırdığı Kadın
10. Bölüm
Ben kimim ?
Sahi, ben gerçekten kimdim ?
Ben Alya Eliz Valeri...
Valeri ailesinin tek varisi, annemle babamın üzerine titrediği o kıymetli kız çocuğu..
Prestijli bir üniversiteyi bitirmiş, babasının şirketinde geleceğini inşa etmeye çalışan, hayatın sadece ışıltılı kısmını gören o genç kadın.
Peki ya babam ? Babam kimdi ?
Benim tanıdığım Zafer Valeri; başarılı bir iş adamı, holding sahibi, dürüstlüğüyle tanınan, çok olmasa da kendi dünyasında zengin bir adamdı !
Yoksa...
Yoksa bundan çok daha fazlası mıydı ?
Dağhan Barlas Arslan peki, tekin bir adam mı ?
Geçmişinde nasıl biriydi, geleceğinde nasıl biri olacak bilmiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim ki şuan için hiç de tekin birisi değil.
Bir kere tekin biri olsa o kadar siyah giyimli adamı olmaz. Her gün işe giderken iki araba korumayla gitmez. Bazı geceler dışarıda olmaz. Depodaki aletler olmaz..
Haklısın iç sesim, burda kaldığım süre boyunca bunu anlamıştım: Dağhan tehlikeli bir adamdı.. Muhtemelen, babası da öyle..
O siyah beyaz fotoğrafın içindeki o karanlık adamlarla babamı bir araya getiren şey neydi?
Kafayı yemek üzereydim. Beynimin içindeki tüm doğrular, o tozlu albümün sayfaları arasında can çekişiyordu. Her şey birbirine girdi. Çorbaya döndüm. Bildiğim tüm doğruların gerçekliğini sorgulamayı yatak odama bırakmaya karar verdim.
Elimde tuttuğum fotoğrafı titreyen ellerim, aklımdaki sorularla birlikte yerine bıraktım. Albümün tozlu ve eski kapağını kapattım. Ortalığa saçılan tozlar zihnimdeki dağınıklıkla kapışacak cinstendi.. Ardından çekmeceyi tamamen kapattım.
Alya, Dağhan geldiğimizi anlamamalı...
Tamamen kapattığım çekmeceyi ilk baştaki açıklık kadar açık bıraktım. Yerimden kalktığım sırada kapının önünde birinin olduğuna dair sesler duydum. Zihnimdeki kaos, yerini hayatta kalma güdüsünün o soğuk ürpertisine bıraktı. Yakalanmak en son isteyeceğim şey bile değildi. Hızla odanın ortasına geldim. Bu esnada kapı tamamen açılmıştı.
Oda zaten soğuktu ama içeriye giren o heybetli gölgeyle birlikte hava resmen dondu. Ellerimi nereye koyacağımı bilemeyerek iki yanıma salladım. Dağhan Barlas Arslan.. Eşikte dikilmiş, ay ışığının aydınlattığı yüzündeki o çözülemeyen ifadeyle bana bakıyordu. Sağa sola baktım. Napacağımı bilemeyerek olduğum yerde çakılı kaldım.
"Alya ?"
Soru sorar gibi ismimi söylemesi refleks olarak ona bakmama sebep oldu. Gözlerim, keskin koyu gözlerini bulduğunda titreyen ellerim daha çok titredi. Hızla yumruk yaptım. Odanın içine attığı bir adımla gözlerinin keskinliği daha da belli oldu. Patlamaya hazır ama sakinliğini korumaya çalışan Dağ Ayısı gerçekten adına yaraşır davrandı.
Sert adımları daha da sertleşti. Resmen bulunduğumuz ev titriyordu. Ya da ben öyle sandım..
"Burda ne işin var ?"
"Şey, ben..."
Hadi bakalım Alya, al buradan yak !
Bir kekelemem eksikti. Hızlıca beynimdeki çarkları çevirmeye başladım. Buraya neden geldiğimi açıkça söylersem her şey yerle bir olur.
Düşün Alya, düşün..!
"Buldum !"
Heyecanla ağzımdan yarım yamalak çıkan tek kelimelik cümlem, Dağhan'ın keskin bakışlarına şüphe tohumu ekti. Yüzünü daha çok aydınlatan ay ışığıyla bunu çok net gördüm.
"Neyi buldun ?"
Anlamsız bir şekilde yüzüme bakması söylediklerimin ne kadar acemice olduğunu belli eder cinstendi..
"Seni.. Seni buldum !"
Heyecanla söylediklerim daha çok ilgisini çekmiş şüphelerini arttırmıştı. Bunu gözlerindeki değişimden anlamak çokta zor değildi.
"Beni neden arıyordun, küçük ?"
"Şey, uyuyamadım. Heyecandan, kesinlikle.. Heyecandan. . Şey... Depo, yani deponun anahtarı, onu bulamamıştım. Sende olup olmadığını sormak için arıyordum."
Söylediğim yalanlar ellerimin terlemesine sebep oldu. Yalan söylediğimi anlamasın diye gözlerimi hiç kaçırmamaya çalıştım. Doğru söylediğime inanmak zorunda kalmalıydı.
"Anahtarı buldun mu ?"
"Evet, evet buldum. Masada unutmuşum."
"Bu kadar heyecanlı olmamalısın."
Utançla gözlerimi kaçırdım. Ellerine odaklandığım da gördüklerim bir iki adım ona doğru gitmeme sebep oldu. Ellerini işaret ettim. Sesimin tonu ister istemez biraz daha arttı.
"Dağhan ? Ellerin... Kan... Kan var."
"Bana ait değiller."
O'na ait değilse kimin bu kan Alya ?
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. Mıh gibi yere çakılmış hissettim. Tehlikeli olduğunu biliyordum, ancak katil olabileceğini bilmiyordum.
"Korktun mu küçük ?"
Belli belirsiz arkamdaki ay ışığıyla birlikte başımı olumlu anlamda salladım. Gözlerimdeki korkuyu görebiliyor muydu bilmiyorum. Ama sanki daha ilerisini görüyor gibi bakıyordu. Her şeyin en çıplak halini görüyor gibi..
"Senin istediğin de bu ellere sahip olmak değil miydi ?"
"Ben.. Ben.."
Ne diyeceğimi bilemedim. Haklı, bu ellere sahip olmayı ben istedim. Şimdi neden korkuyordum ki ? Derin bir nefes alıp yerdeki başımı kaldırdım. Söylemek istemediğim ancak mecbur olduğum kelimeleri kafamın içinde toparlayıp yüzüne baktım.
"Haklısın, av mevsimine kurban olmamak için bunu ben istedim. Beni buna sen mecbur ettin."
Adımlarımı atmaya başlayıp yanından geçmek üzereydim. Başkasının kanı bulaşmış elleri sol bileğimi kavradı.
"Bunu kendine yapma Alya."
Babamın tanıdığı o küçük çocuk mu söylüyor bunu, yoksa elleri kanlı bu cellat mı ?
Anlamsızca yüzüne baktım. Kaşlarım çatıldı. Ailemin katliamından sonra herkes her şeyi yaptı. Dağhan bile... Kendi kendime yaptığım en kötü ne olabilir ki ?
"Neyi ?"
"Ellerine masumların kanı bulaşmasın. Kafama kadar boka battım, sen masum kal."
Masumiyetim, ailemin kanıyla birlikte o malikanenin bahçesine gömüldü Dağhan. Şimdi bana olmayan bir şeyi korumamı söyleme.
Ona doğru yavaşça döndüm. Sakinliğimi korudum. İnanamazca gülümsedim. Ellerinden kurtardım kendimi. Dibine kadar yaklaştım. Boyu çok uzundu, ancak göğsüne kadar geliyordu boyum. Parmak uçlarımda yükselip kulağına daha çok yaklaştım.
"Masum olmayanların kanı bulaşır o halde ellerime."
Topuklarımın üzerine bastım. Gülümsemem hala yüzümdeyken ellerine baktım. Olumsuzca başımı salladım iki yanıma. Yüzüne çevirdim yüzümü. Ağzını açıp bir şey diyecek oldu. Fırsat vermedim.
"Senin gibi, masum olmayanların kanı.."
Söylediklerimden sonra göğsünün bir körük gibi hızla inip kalktığını hissettim. Kalbinin atışı, bu mesafeden bile duyuluyordu. Nefesi o sıcak teninden ruhuma sızıyordu. Biraz bekledim. Söylesin, masum kanı değil desin diye bekledim. Beklediğimi söylemedi.
"Ben, senin gibi katil değilim. Sadece kendimi Av Mevsiminden korumak istiyorum, Dağhan Barlas Arslan."
Ve ailemin intikamını almak...
Meydan okurcasına gözlerine kilitlendim. Kendime ve karşımdaki Dağ Ayısına meydan okurcasına dik durdum. Ailem için, kendim için dik durmak zorunda bırakıldım.
Zorlukla kapıya doğru bir adım attım, ardından ikinci adımımı attım. Kapıdan çıkmadan önce arkama baktım. Ay ışığının altında, belli etmese de, omuzları çökmüş duran adama son bir bakış attım. Bu kapıdan çıktıktan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum.
Kapıdan çıkıp arkamdan kapıyı kapattım. Odama doğru adımlamaya başladım. Bana verilen odama girdiğimde sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm. Dizlerimi kendime çekip başımı ellerimin arasına aldım.
"Ne kadar daha dayanabilirim bilmiyorum.."
Dayanmak zorunda olduğumu biliyor oluşum daha çok canımı yaktı. Ne yapacağımı bilemeyerek yerden destekle kalktım. Sırtım hala kapıda dayalıyken gözlerimi kapatıp kendime izin verdim.
Gözüm saate ilişti. 03.50'yi gösteriyordu. Kendime gelip banyoya gittim. Ilık, uzun bir duş aldım. Siyah bir tayt, üzerine aynı kumaş siyah bir büstiyer giydim. Siyah sweatshirtümü yanıma alıp yatağa uzandım. Bugün masum Alya'nın cenazesini kaldıracaktım.
Cenin pozisyonunda kendimi güne hazırlamaya karar verdim. A'dan Z'ye her şeyi, her ihtimali düşünmek için uzun bir süre kendime izin verdim.
Saat 04.55.
Koridordaki tıkırtılar kesilmiş, malikane o tekinsiz sessizliğine gömülmüştü. Elimde anahtarla odadan çıktım, merdivenleri inerken her basamakta masum Alya'dan bir parça bıraktım.
Deponun ağır demir kapısına vardığımda güneş henüz doğmamıştı. Ama benim içimdeki karanlık, dışarıdaki geceyi bile gölgede bırakacak kadar büyüktü.
Kapıyı ittim. Av mevsimi, avcının kendi ininde başlıyordu.
