5. bölüm · Sessiz Evrenin Çığlığı:Düşenin İlk Kanı
Yol
Merhaba bol bol yorum ve beğenilerinizi bekliyorum.🙃
Yolculuk, başlamadan önce bile yoruyordu.
Bunu fark etmiştim. Sarayda geçirdiğim iki günde, koridorlarda yürürken, odamın penceresinden bahçeye bakarken. Bir yere varmak istiyordum, ama o yer burası değildi. Morathiel güzeldi, saray güzeldi, Pirr iyiydi ama hiçbiri benim değildi. Benim olan şeyler çok uzakta, çok farklı bir dünyadaydı: kampüs kitaplığı, fakülte kafeteryasının soğuk çayı, rutinin içinde bir tür güvenlik hissi. Burası ise her köşesinde yeni bir soru barındırıyordu ve ben sorulara doymuştum.
O gece, yola çıkmadan önceki gece, uzun süre pencere kenarında oturdum.
Bahçe karanlıktı ama karanlık bile bu diyarda farklıydı. İçinde mor vardı, gökyüzünün soluk ışığı taşlara sinmiş, ağaçların gövdeleri o gümüş damarlarıyla loş bir parıltı saçıyordu. Saray bu saatte sessizdi, koridorların derinliklerinden arada bir bir adım sesi, bir kapının kapanışı geliyordu, sonra yeniden sessizlik.
"Ne düşünüyorsun?"
Aster'in sesi alışkın olduğumdan daha kısıktı. Bazen böyle oluyordu. Geceleri, her şey durduğunda, o da duruyordu biraz. Daha az alaycı, daha az sabırsız.
"Seni," dedim.
"Beni mi?"
"Seni." Dizlerimi göğsüme çektim, pencere camına yaslandım. Cam soğuktu, alnıma değdi. "Bütün bunlar nasıl mümkün? Gerçekten söyle bana. Bir diyar var, elfler var, siyah gözlü kanatlı bir yaratık var ve ben buradayım. Bu nasıl gerçek olabilir?"
"Olduğu için olabilir."
"Bu cevap değil."
"Başka cevabım yok."
Uzun bir sessizlik geçti. Bahçede bir şey hışırdadı. Yaprak mı, hayvan mı, bilmiyordum. Artık bilinmeyene alışmaya başlamıştım, bu da ayrıca ürkütücüydü.
"Aster," dedim, sesim farkında olmadan alçaldı. "Sen gerçek misin?"
Sessizlik.
"Gerçekten nesin? İçimde ne işin var? Yıllardır seninle konuşuyorum, tartışıyorum, sana kızıyorum ama sen neden buradasın? Eğer gerçek değilsen, eğer ben gerçekten hasta bir insansam ve sen yalnızca şizofreniyle gelen bir sanrıysan... o zaman burası ne? Bu saray ne? Drel kim? Bunlar da mı beynimin bana oynadığı bir oyun?"
Bu sefer sessizlik daha uzun sürdü. O kadar uzun ki içim sıkışmaya başladı.
Sonra Aster konuştu.
"Ben her zaman gerçeğim." Sesi düzdü. Ne savunmacıydı ne de öfkeli. Sadece söylüyordu. "Bunu biliyorsun."
"Bildiğimi sanıyordum."
"Ama burasıyla ilgili..." Durdu. "Burası hakkında hiçbir şey bilmiyorum, Alya. Bunu kabul ediyorum. Nereden geldiğini, ne olduğunu, neden böyle göründüğünü bilmiyorum."
"Peki içimde ne işin var o zaman?"
Bu sefer sessizlik farklıydı. Düşünen bir sessizlikti.
"Her zaman içindeyim," dedi sonunda. "Kendimi bildim bileli. Sen de biliyorsun bunu. Ben seninle doğdum." Kısa bir duraklama. "Unuttun mu?"
Unutmamıştım. Hiçbir zaman unutmamıştım. O ilk sesi, o ilk anı, çocukken bir gece karanlıkta uyuyamıyorken kafamın içinden gelen o sesi. Ama doktorlar vardı. Tanılar vardı. Yıllarca birikmiş, üst üste yığılmış açıklamalar vardı.
Bu konuşmanın bir yere varamayacağını anladım.
Çünkü Aster gerçek değildi ya da en azından gerçek olamazdı, olamaz diye öğrenmiştim. Ama eğer gerçek değilse, bu diyar gerçekti ve bu diyarı nasıl açıklıyorduk? Ve eğer Aster gerçekse, o zaman yıllarca aldığım ilaçlar, yıllarca gittiğim doktorlar, yıllarca kendime anlattığım hikaye
Pencere camı soğuktu alnımda.
Belki bu yolculuk cevap verirdi. Belki vermezdi. Ama şu an elimde yalnızca bu yolculuk vardı.
Bunu Aster'e söylemedim. İçimde tuttum, katlayıp bir köşeye koydum, ve gözlerimi kapadım.
Sabah, Pirr'in tıkırtısıyla uyandım.
Küçük, hızlı elleri zaten dolabı açmış, içindeki kıyafetleri gözden geçirmeye başlamıştı bile. Beni görünce durdu, eğildi, hızlı bir hareketle. "Hazırlanmanızın vakti," dedi.
"Biliyorum." Doğruldum, gözlerimi ovuşturdum. "Pirr, yolculuk için ne almalıyım?"
Pirr bir an düşündü ya da düşündüğünü ima eden o hızlı göz kırpmasını yaptı. "Çok değil," dedi. "Az. Hafif olun. Ağır çanta yük olur."
Küçük bir çanta bulduk. Odanın dolabının en alt rafında, koyu deri, kilidi basit bir tokayla kapanan türden. İçine Pirr bir avuç kuru yemiş andıran bir şey koydu, küçük bir su kabı, ince bir battaniye "Dağlarda geceleri soğur," dedi kısaca ve birkaç küçük şişe, içinde ne olduğunu sormadım.
"Pirr," dedim, çantanın tokasını kapatırken. "Drel hakkında... bana bir şeyler anlatır mısın?"
Pirr'in kulakları durdu.
Bu, daha önce görmediğim bir şeydi o sürekli kıpırdayan, her sesi yakalamaya çalışır gibi hareket eden kulaklar, ilk kez hareketsiz kaldı. Küçük elleri de durdu, katladığı şeyi bırakmadan asıldı havada.
"Drel mi?" dedi, sesi normalden biraz daha alçaktı.
"Onunla yola çıkacağım. Hakkında bir şeyler bilmek istiyorum."
Pirr yutkundu. "Ben... çok şey bilmiyorum."
"Bildiğin kadar."
Kehribar gözleri benden kaçtı, duvara, pencereye, herhangi bir yere. "Çok eskidir," dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıydı. "Violara'dan da eski olduğu söylenir. Bu doğru mu bilmiyorum. Ama çok eski."
"Ve gözleri?"
Pirr titredi. Gerçekten, fiziksel olarak, küçük omuzları içe çekildi. "Drel'in gözleri," dedi. "Bakma. Hiç bakma."
"Sana baktı mı hiç?"
"Bir kez." Durdu. Devam etmedi.
"Ve?"
"Annemin öldüğü geceyi gördüm." Sesi çıkmak istemiyordu gibi, zorla çıkıyordu. "Yalnızca bir anlığına baktım. Bir anlık yetti."
Sessizlik odayı doldurdu.
"Aster," dedim içimden.
"Duydum," dedi Aster. "Bu sefer yorum yapmıyorum."
"İlk kez."
"Sus."
Pirr kendine geldi, omuzlarını silkti, hızlı bir hareketle katlamayı bıraktığı şeyi aldı ve devam etti. "Kral ona güvenir," dedi, sesi normale dönmeye çalışıyordu. "Kral ona güveniyorsa..." Cümleyi tamamlamadı ama anlamı açıktı: biz de güvenmeliyiz. Ya da en azından güveniyormuş gibi yapmalıyız.
"Teşekkürler," dedim.
Pirr başını eğdi. Kulakları yeniden kıpırdamaya başlamıştı.
"Bütün bular senin yüzünden," dedim içimden Aster'e, yavaşça çantayı omzuma alırken.
"Benim mi yüzümden?" Aster'in sesinde sahte bir şaşkınlık vardı. "Ben mi dedim sana git Sahira'ya git, ritüele katıl,? Sen gittin. Kendi ayaklarınla."
"Sen sustun. Üç gün sustun ve ben oraya gittim."
"Aklını kullansaydın gitmezdin."
"Aster—"
"Alya hanımefendi," dedi Pirr, kapıya doğru yürüyerek, "kral kahvaltıda sizi bekliyor."
Derin bir nefes aldım. "Gidiyorum."
Yolculuk kıyafetleri, Pirr'in seçimi, odanın renk tonlarından farklıydı. Koyu yeşil, neredeyse orman rengi, kalın ama hareket etmeyi engellemeyecek kadar esnek bir kumaş. Pantolonun paçaları botların içine giriyor, ceketin yakası boynu örtüyordu. Basitti ama bu diyara aitti, bu diyarın havasına, toprağına uygundu.
Giyinirken ilk kez kendimi burada yerinde hissettim. Bu da ayrıca tuhaf hissettirdi.
Kral, sabahları büyük salonda değil, küçük yan odada yemek yiyordu. Bu odayı daha önce görmemiştim. Sarayın güneye bakan, bahçeyi gören bir köşesindeydi, pencereleri geniş ve açık, sabah ışığı doğrudan masaya düşüyordu. Masa, dün gece hayal ettiğim saçma büyüklükte değildi; on kişilik bile değil, altı kişilik. Ama üstünde duran yiyecekler...
"Otur," dedi Azurath, başını kaldırmadan.
Oturdum. Masanın karşı ucuna, olabildiğince uzağına.
Yiyeceklere bakmamaya çalıştım ama bakışlarım kendi başına gidiyordu. İnce dilimlenmiş, pembe etli bir şey, içinde küçük mor taneler olan ekmekler, cam kâseler içinde renk renk meyveler, buhar tüten çorba, yanında koyu ve tatlı kokulu bir içecek.
"Ye," dedi Azurath.
"Efendim—"
"Yemek için bekletmiyorum seni. Ye."
Aldım. Yedim. Utanmadan, hızlıca.
Kral masanın öte ucunda yavaş yiyordu, düşünceli, gözleri zaman zaman pencereye kayıyordu. Saçları bu sabah gevşek bırakılmıştı, omuzlarına düşüyordu, yüzü daha yorgun görünüyordu. Tahtında değil, masasında oturduğunda daha az kral, daha fazla insan ya da elf gibiydi.
"Benden sakladığın bir şey var mı?" dedi, sesi sohbet tonundaydı ama kelimeler değildi.
Elim durdu.
Aster aklıma geldi. Anlık, keskin bir düşünceydi —anlatsam ne olur? Bir ses duyduğumu, yıllardır içimde biriyle konuştuğumu, ve bu sesin beni buraya getirmeye yardım etmiş olabileceğini? Azurath'ın gümüş gözleri bende gezindi, sabırlı ve bekliyordu.
"Hayır," dedim.
Bir an geçti.
"Tamam," dedi Azurath ve yemeğine devam etti.
Sessizce yedik. Tuhaf bir huzur vardı bu sessizlikte baskılayıcı değil, sadece var olan. Dışarıdan kuş seslerine benzer bir şey geliyordu, bu diyarın kuşları farklı ötüyordu, daha uzun ve melodik.
Sonra kapı açıldı.
Drel içeri girdi ve oda, her zamanki gibi, birkaç derece soğudu.
Azurath başını kaldırdı. İkisi birbirine baktı ve bunu fark ettim, tam o anda, Azurath'ın gözlerinin bir saniyeyi aşmadan kaydığını. Kral onu bir saniyeden fazla görmüyor, bir saniyeyi aşmadan bakışını başka yere çekiyordu. Her seferinde. Ve bunu yaparken yüzünde hiçbir şey değişmiyordu alışkanlık bu, yıllardır böyle yapıyor olmalıydı.
"Yola hazır mısınız?" dedi Drel.
"Sabah yemeği bitmeden hayır," dedi Azurath, sesi sakin.
Drel sustu. Bekledi, ayakta, kapının yanında, kanatları katlanmış, elleri yanında.
"Doğudaki Selvar'eth Tapınağı'ndan başlayacaksınız," dedi Azurath, masanın üstündeki haritaya uzanarak. "Büyücü Veran'ın hesaplarına göre ilk kırılma noktası orada."
"Biliyorum."
"Ve yolculuk boyunca—"
"Onu güvende tutacağım. Biliyorum bunu da."
Azurath bir an Drel'e baktı. Tam bir saniye, sayabilirdim neredeyse, sonra gözlerini haritaya indirdi. "İyi," dedi.
"Aster," dedim içimden, kimsenin duymayacağı kadar sessiz.
"Hm."
"Selvar'eth. Doğu. Sen de bana doğuya git demiştin."
Kısa bir duraklama. Sonra: "Aklın yolu bir. Sen salaksın, anlamazsın, ben de aynı şeyi söylüyorum işte."
Dudaklarımı ısırdım. Güldüğümü kimse görmesin istedim.
Saraydan çıktığımızda fırtına başlamıştı.
Taş yağmuru bitmiş, ama yerine bu gelmişti — koyu, öfkeli bulutlar, ufku kapatan türden, ve içinden birer birer düşen yıldırımlar. Şimşekler bu diyarda farklıydı, mor ve yeşil çakıyordu, gökyüzünü bir an aydınlatıp söndürüyordu. Rüzgâr saçlarımı yüzüme çarpıyordu.
Drel yukarıya baktı, kısa ve değerlendirici. Kanatlarını gererek bir şeyler ölçtü sanki, sonra kapattı. "Uçamayız," dedi. "Yürüyeceğiz."
"Anladım," dedim.
Ve yürümeye başladık.
Birinci saatte sessizlik içinde yürüdük. Ben Drel'in arkasında, onun bir adımına iki adımımı yetiştirmeye çalışarak, çantam omzumda, ayaklarım ıslak toprakta. Fırtına bizi ıslatmıyordu. Ağaçlar bir parça koru sağlıyordu ama rüzgâr soğuktu ve yıldırımlar aralıklarla çakıyordu.
"Aster," dedim, içimden, dudaklarımı hiç kıpırdatmadan.
"Buradayım."
"Drel burada duyar mı bizi?"
"Bilmiyorum. Muhtemelen hayır. Ama fısılt bile etme, yalnızca düşün."
Düşünerek konuşmayı öğrenmiştim Aster ile yıllar içinde. Sesi duymak için konuşmam gerekmiyordu, kafamın içinde oluşturmak yeterliydi.
İkinci saatte bacaklarım yanmaya başladı.
Drel'in adımları değişmiyordu. Ne hızlanıyordu ne yavaşlıyordu. Ölçülü, sabit, mekanik neredeyse. Benim için iki adım, onun için bir. İki adım, bir. Aritmetik basitti ve zalimdi.
"Söyle ona," dedi Aster.
Söylemedim.
"Alya. Söyle. Tüm umutları sensin, sana bir şey yapamazlar. Söyle yavaş yürüsün."
"Duymazlıktan gelir."
"Denemeden bilemezsin."
"Aster, adam bir adımda iki metreyi kapsıyor. Benim için iki adım. Matematiği kendin yap."
"O zaman iki adım at."
"YAPIYORUM."
"Bağırma, duyar."
Dişlerimi sıktım ve iki adım atmaya devam ettim.
Fırtına hafiflemişti ama bitmemişti. Arada bir yıldırım çakıyordu, her seferinde ormanda anlık bir aydınlık oluşuyor, sonra yeniden karanlık çöküyordu. Ayaklarım ıslanmıştı — botlar iyiydi ama toprak her yerde değildi, arada ıslak, çamurlu kısımlar çıkıyordu ve bu kısımlardan Drel adımını bile kaldırmadan geçerken ben zıplayarak, sendeleyerek geçiyordum.
"Biliyor musun," dedi Aster, düşünceli bir tonla, "bu manzaradan gerçekten keyif alıyorum."
"Sen mi?" dedim, içimden, nefes nefese.
"Sen koşuyorsun, o yürüyor. Çok şiirsel. Bir resim gibi."
"Seni sevmiyorum."
"Biliyorum. Yine de devam et."
Üçüncü saatte, neredeyse koşuyordum. Gerçekten. Adımlarım küçük ve hızlıydı, bir büyük adıma iki küçük, sürekli. Bacaklarım yanıyordu, nefesim düzensizleşmişti, ve Drel hiç bakmıyordu arkasına.
"Söyle," dedi Aster. "Nazikçe."
"Eh... bir dakika," dedim içimden.
"Nazikçe söyle. Yavaş yürür müsün rica etsem gibi."
"Tamam—"
"Ve biraz kibar ol, belki anlar."
"Tamam, Aster—"
"Nazik, kibar, sakin—"
"ASTER."
Son kelime içimden değil, dışarıdan çıktı. Sesimden, benden.
Drel durdu.
Döndü.
Ve gözleri bana döndü — o tamamen siyah, dibinde korkunun beklediği gözler.
Panikledim. Ama bu sefer panik farklıydı — daha kısa, daha kontrol edilebilir. Gözlerimi onun gözlerinden kaçırdım ve tam arkasındaki ağacın gövdesine sabitleldim. Gümüş damarlı, kalın, yerinde duran ağaca. O ağaca baktım ve oraya baktığım sürece Drel'in gözleri bana hiçbir şey yapamıyordu.
"Benimle mi konuştun?" dedi Drel.
"Hayır," dedim. "Evet. Yani..." Nefes aldım. "Biraz yavaş yürür müsün?"
Sessizlik.
Drel döndü ve yürümeye devam etti.
"Gördün mü?" dedi Aster, yorgun bir tonla. "Böyle nazik dersen anlamaz tabi. Onun dilinden konuşmak lazım."
İki adım, bir adım. İki adım, bir adım.
"Tamam," dedim. Ve bu sefer sesim farklıydı.
"Sana yavaş yürü dedim."
Drel durdu.
Bu sefer yavaşça döndü. Gözleri yine bana döndü ve yine ağaca baktım ama bu kez sesim çıkmaya devam etti.
"O gözlerinle beni bir kere korkutabilirsin artık, yemezler." Sesim titriyordu ama titremeyi bırakmasını bekleyecek vaktim yoktu. "Ayrıca senden korkmuyorum. Bana hiçbir şey yapamazsın — tek umudunuz benim ve bunu ikimiz de biliyoruz. Yavaş yürü diyorsam yavaş yürüyeceksin. Yeter be. Kaç gündür sürükleyip duruyorsun beni."
İçimde Aster hiç ses çıkarmıyordu. Bu, nadir bir şeydi.
Drel'in yüzünde bir şey değişti. Çok küçük bir şeydi, gözden kaçabilirdi — kaşları hafifçe kalktı, sadece bir milim, ama kaldı. Sonra yüzü yeniden düzeldi ve o iki adım attı.
Benim dibime kadar geldi.
Büyük olduğunu biliyordum ama bu kadar yakınında hiç durmamıştım. Gölgesi beni örtüyordu. Ağaca bakmaya devam ettim ama ağaç artık yetmiyordu, bu yakınlıkta her şey yetmiyordu ve içim kasılıyordu.
"Benimle bu şekilde konuşmaya nasıl cüret edersin?"
Sesi düzdü ama altında bir şey vardı. Gerilmiş bir şey.
Çenem yukarı kalktı — elleriyle, bir eliyle, parmaklarıyla, sert ve ani bir hareketle. Başımı yukarı kaldırdı ve gözlerimi görmek istiyordu, bakışımı kendine çekmek istiyordu.
Gözlerimi kapattım.
"Beni korkutan sen değilsin," dedim. Sesim çıkıyordu, düz çıkıyordu, ve bu mucizeydi. "Benim kendi korkularım. Senden korkmuyorum."
Eli çenemde bekledi. Bir saniye, iki saniye.
Elimi kaldırdım ve onun elini kenara vurdum. Sert değildi ama kararlıydı. Çenemi geri aldım, gözlerimi açtım ve ağaca değil, bu sefer boynuna baktım — gözlerine değil ama en azından yüzüne yakın bir yere.
"Ben gidiyorum," dedim. "Sen de arkamdan gel."
Ve döndüm ve yürüdüm.
Üç adım sonra Drel'in sesi geldi, kuru ve düz:
"Yanlış yön. Doğu bu taraf, çok bilmiş."
Durdum.
Baktım.
Doğru söylüyordu.
Döndüm — tam olarak ters yöne döndüm, Drel'in yanından geçtim, doğru yöne yürümeye başladım. Yüzümde hiçbir şey değiştirmemeye çalıştım, hiçbir şey. Kaslarım öyle sıkışmıştı ki yüzümde herhangi bir ifade tutmak hem çok kolay hem de çok zordu.
"Harika," dedi Aster içimden. "Muhteşemdi. Destansıydı. 'Ben gidiyorum, sen arkamdan gel' dedin ve tam ters yöne yürüdün. Şaka gibi. Bu rezilliğedaha fazla katlanamam ben gidiyorum."
"Aster."
"Gerçekten. Çok etkileyiciydi."
"Aster, yemin ederim—"
"Yürü, bakıyor. Yürü"
Dişlerimi sıktım. Yürüdüm.
"Ama yine de," dedi Aster, sesinde bu sefer gerçek bir şey vardı, alaycılığın altında kalan küçük ve sıcak bir şey. "İyi iş. Gerçekten."
Akşama kadar yürüdük.
Drel arkamdan geliyordu bu sefer. Arkamdan, sessizce, adımları hâlâ benden hızlıydı ama en azından benim önümde değildi. Aramızda beş altı adımlık bir mesafe vardı, ne fazla ne az.
Canım sıkıldı.
Gerçekten, derinden, can sıkıntısıyla sıkıldım. Aster ile konuşmak istiyordum ama Drel duyabilirdi. Sesimi duyup duymayacağını bilmiyordum ama o kadar yakınındayken risk almak istemedim. Etrafı seyrediyordum. Ağaçlar, o mor tonlu gökyüzü, arada çakan şimşekler, gümüş damarlı gövdeler ama bir süre sonra bu da yetmemeye başladı. Güzel evet, ama aynı güzellik. Durmadan aynı güzellik.
"Peki ya bir şarkı?" dedi Aster içimden.
"Ne?"
"Kafanda bir şarkı söyle. Vakit geçer."
"Ciddi misin?"
"Tamam o zaman konuş benimle. Ama sessizce. O duyar mı duyamaz mı test edelim, aşırı fısıltıyla."
"Fısıltıyı duyabilir."
"Nasıl bilebilirsin?"
"Bilemem. Bu yüzden denemiyorum."
"Oooh, mantıklı."
"Sus."
Uzun bir sessizlik.
Sonra dayanamadım.
"Yol bitmez böyle, sus pus devam mı edeceğiz" dedim, sesi Drel'e doğru savurarak. "Canım çok sıkıldı."
"Eğlenmek için burada değiliz," dedi Drel, sesi arkamdan geldi.
Takmadım. "Tapınağa gidince ne yapacağız? Sahira'nın yaptığı gibi bir şeyler mi? Ya bir şeyler ters giderse?"
Kısa bir sessizlik. "Sahira her kimse," dedi Drel, "bir şeyler ters gitmedi. Seni bilerek buraya gönderdi."
Adımlarım yavaşladı. "Ama neden böyle bir şey istesin ki? Neden beni buraya göndermek istesin?"
"Bunu sen düşün. Acaba neden seni buraya göndermek istesin?"
İçimde Aster patladı: ""Çünkü Alya hanımın şüpheleri vardı! Çünkü ona gerçeği göstermek istiyordu! İnsanlar bazen düşünür, biliyor musunuz? Her şey gizem olmak zorunda değil!İki kere iki dört!"
"Hiç fikrim yok," dedim Drel'e.
Aster içimde homurdandı. "İki kere iki dört dedim ya."
Sessizlik çöktü yine.
"Drel ile sohbet etmek imkânsız," diye düşündüm içimden.
"Anlaştık bu konuda," dedi Aster.
Birkaç dakika daha sessizce yürüdük. Rüzgâr sakinleşmişti biraz, yıldırımlar seyrekleşmişti. Ağaçların arasından loş bir ışık süzülüyordu, gün batımına yaklaşıyorduk.
"Senin geldiğin diyar," dedi Drel, "nasıl bir yer?"
Durdum.
Döndüm.
Drel yürümeye devam ediyordu, gözleri önde, yüzünde hiçbir şey yoktu. Sanki soruyu o sormamış gibi, sanki hava koşulları hakkında bir gözlem yapmış gibi.
Bunu hiç beklemiyordum.
"Ben... yani..." Yeniden yürümeye başladım, bu sefer yanyana, birkaç adım arayla. "Gökyüzü mavi. Büyük bir yıldız var, adı güneş, gündüz çok parlak, geceleri kaybolur. Ağaçlar sizinkilerden farklı gövdeleri kahverengi, yaprakları yeşil, sıradan yeşil, parlamaz."
"Işık tutmazlar mı?"
Duraksadım. Soru beklenmedik gelmişti kısa, düz, ama gerçek bir soruydu. Merak taşıyordu.
"Hayır," dedim. "Güneş onlara vurur, yansıtırlar sadece. Kendi ışıkları yok."
"İlginç." Sesi yine düzdü ama bu kez altında bir şey vardı, çok küçük, çok kısa neredeyse gözden kaçacak kadar. Bir merak kırıntısı. Belki daha fazlası.
"Aster," dedim içimden, hızla.
"Duydum," dedi Aster, ve sesinde şaşkınlık vardı. "Ben de duydum."
"Şehirler nasıl?" dedi Drel, yine önü bakarak.
"Büyük. Çok büyük, çok kalabalık. Taştan ve betondan yapılmış, her yanda ışık var geceleri yapay ışık, lambalar. Geceleri gökyüzünü görmek zor, çünkü o ışıklar yıldızları örtüyor." Anlatırken bir şey gevşedi içimde, küçük ama gerçek bir gevşeme. "Kampüsüm var. Üniversitede okuyorum. Kitaplar, dersler, fakülte kafeteryasının soğuk çayı..." Kendi kendime güldüm, neredeyse. "Çok sıradan bir hayat aslında."
"Sıradan mı."
"Sıradan."
Kısa bir sessizlik. Ve sonra, çok alçaktan, neredeyse sormamasını tercih etmiş gibi:
"Yıldızlar görünmüyorsa nasıl yön buluyorsunuz?"
Bu soruyu duymayı beklemiyordum. Bu kadar spesifik, bu kadar gerçek bir soruyu. Ona döndüm boynuna baktım, yüzüne bakamadım ama dönmeden edemedim ve o hâlâ önüne bakıyordu, ama bir şey vardı, çok ufak bir şey, yüzünün kaslarında bekleme gibi bir şey.
"Harita," dedim. "Pusula. Telefon." Durdum. "Telefonun ne olduğunu açıklamak çok uzun sürer."
Drel bir şey söylemedi. Ama sustuktan sonra adımı hafifçe yavaşlattı sadece bir adım, sadece bir an ve bu o kadar ufak bir değişimdi ki başka biri fark etmezdi.
Ben fark ettim.
"Aster," dedim içimden.
"Gördüm," dedi Aster, sesi alışılmadık kadar sessizdi. "Az önce Drel bir adım yavaşladı."
"Biliyorum."
"Bu çok şey ifade ediyor."
"Biliyorum."
Ayağım bir şeye takıldı kök muydu, taş mıydı, göremedim ve dengemi kaybettim. Düşmek üzereydim, ellerim öne fırladı.
Bir el bileğimi yakaladı.
Güçlüydü. Sert değil ama kararlıydı, beni tuttu, düşüşü durdurdu. Kendimi toparlayıp doğrulduğumda Drel'in elinin bileğimde olduğunu gördüm ve başımı kaldırdım ve gözlerini gördüm.
Geçmiş geldi.
Yağmur. Asfalt. Arabanın dumanı. Annemin kıpırtısız silüeti.
"Hayır—" Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz elimi çektim, geri çekildim, iki adım geri, belkide üç adım. "Hayır, tamam, iyi..." Nefesim düzensizdi. "İyiyim."
Drel elini indirdi. Yüzünde hiçbir şey yoktu ama bir şeyin değiştiğini hissettim hava gibi bir şey, odanın sıcaklığı gibi bir şey, tam adını koyamadığım ama var olduğunu sezinlediğim bir değişim.
"Sanırım sohbet etmek iyi bir fikir değildi," dedim.
Drel bir süre sustu. Sonra döndü. "Evet yolumuz uzun," dedi, sesi sert çıktı, öncekinden daha sert. "Devam edelim."
Arkasından yürüdüm. Biraz sonra, içimden, "Aster," dedim.
"Gördüm," dedi Aster, sesi alışılmadık kadar sessizdi.
"Sanırım üzüldü."
"Sanırım sen de haklısın."
"Onun için zor olmalı. Herkes gözlerinden kaçıyor, kimse ona düzgünce bakamıyor—"
"Evet." Kısa bir duraklama. "Ama bu senin sorunun değil."
"Yine de."
"Yine de ne?"
Cevap vermedim. Ormanda yürüdük, ikimiz de susuyorduk.
Güneş bu diyarın soluk, morumsu güneşi kayalıkların arkasına geçtiğinde Drel durdu.
"Burada geceliyoruz." Çevresine baktı, küçük bir alan, üç yanı ağaçlarla çevrili, üstü kısmen açık. "Sen burada bekle. Hiçbir yere ayrılma. Hemen geleceğim."
"Nereye gidiyorsun?"
"Hemen geleceğim."
"Ama—"
Gitmişti. Ağaçların arasına, sessizce, kanatları katlanmış, ve birkaç saniye sonra siyah silueti de karanlığa karıştı.
Oturdum. Çantamı indirdim, sırtım ağaca, dizlerim göğsümde.
"Gitti mi?" dedi Aster.
"Gitti."
"Sonunda." Aster'in sesinde uzun bir nefes gibi bir gevşeme vardı. "Drel ile yolculuk hakkında ne düşünüyorsun şimdiye kadar? Kimse konuşmuyor, adım sayılıyor, sürekli yanlış yöne gidiliyor—"
"Sen de susmuyorsun ki."
"Ben farklıyım. Ben eğlenceli biriyim. Ayrıca ben seninle yürümüyorum, sen yürüyorsun, fark var."
"Ne rahat bir hayat."
"Bunu fark ettiğine sevindim." Aster bir an bekledi. "O kadar büyük olmasa bu kadar sorun olmaz. Neden bu kadar büyük? Gereksiz yere büyük. Kimse bu kadar büyük olmak zorunda değil."
"Aster."
"Ne?"
"Bir insanın boyu üzerinde kontrolü yok."
"İnsan değil ki o."
Bu tartışmayı götürecek bir yere yoktu. Başımı ağaca yasladım. Gökyüzü arasındaki açıklıktan birkaç yıldız görünüyordu. Yabancı takımyıldızları, yeşil ve kızıl ışıkla titreşen noktalar. "Tapınakta ne olacak sence?"
"Bilmiyorum. Ama Sahira ritüeller biliyordu. Belki benzer bir şey."
"Ya ters giderse?"
"İkinci kez soruyorsun bunu."
"Çünkü cevabını almadım."
Aster bir süre sustu. "Ters gitmiyor," dedi sonunda. "Henüz. Ve biz buradayız, ikimiz. Bu bir şey."
"Çok yürekten bir yanıt."
"Elimden geleni yapıyorum."
Ormanın derinliklerinden bir ses geldi büyük, hızlı, dalların arasından geçen bir şeyin sesi. Ayağa fırladım, çantamı kavradım.
Drel çıktı.
Elinde bir şey vardı. Büyük, tüylü, bacakları uzun. Tavşana benziyordu ama tavşan değildi. Boyutu yanlıştı, çok büyüktü, ve sırtında tüylerin arasından gümüş-mor renkte pullar görünüyordu. Kulakları tavşanınkinden daha uzundu ve uçları hafifçe kıvrıktı.
"Bu ne?" dedim.
Drel bana bakmadı. Yere çöktü, hayvanı yanına bıraktı. "Vel'harun," dedi. "Bu ormanda bol bulunur."
"Ve onu... pişirecek misin?"
"Başka ne yapacağız?"
"Ben onu yemem."
Drel bana baktı. Boynuna baktım. "Sen bilirsin," dedi. "Aç kalırsın."
Bir şeyler yaptı, hızlı ve verimli hareketlerle, ve çok geçmeden ateş yanıyordu. Nasıl yaktı tam olarak görmedim, ellerinin arasında bir şeyler parladı, sonra kıvılcım çıktı, sonra odun yandı. Ve hayvan, bilmek istemediğim bir süreçten sonra, ateşin üstünde dönüyordu.
"Ben onu yemeyeceğim," dedi Aster içimden.
"Sen zaten yiyemiyorsun," dedim.
"Biliyorum. Ama yesem yemezdim."
"Mantıklı."
Koku beni vurdu.
Tatlı ve dumanlı ve derin hiçbir şeye benzemiyordu ama her şeyi çağrıştırıyordu. Sıcak yemek, gerçek yemek, ateşin önünde pişen şeylerden gelen o koku. Midem öyle sert guruldadı ki Drel duymuş olmalıydı. Dönmedi ama kaşının hafifçe kalktığını görmüş gibi oldum.
"İçimde bir gurultu var," dedi Aster. "Bu benden mi?"
"Benden."
"Ama çok guruldadı. Boyutla orantısız."
"Aster, şu an gerçekten—"
"Git otur yanına. Yiyeceksin o hayvanı."
"Hayır."
"Yiyeceksin."
"Hayır dedim."
"Karnın gurulduyor Alya. Ormanda gece. Vel'harun pişiyor. Onuru bir kenara bırak."
Derin bir nefes aldım.
"Oturabilirim," dedim, sesimi mümkün olduğunca rahat çıkarmaya çalışarak.
Drel'in sesi kuru geldi: "Otur."
Ateşin yanına, Drel'in karşısına çöktüm. Yakın değil, ama aynı ateşin çevresinde. O hayvanı çeviriyordu, ben ise elimdeki bir taşı döndürüp duruyordum, sanki bir şey yapmam gerekiyormuş gibi.
Pişince verdi. Bir parça kesti, uzattı, almak zorunda kaldım.
İlk lokmada gözlerim kapandı.
"Aster," dedim içimden.
"Duyuyorum."
"Bu..."
"Biliyorum."
"Çok lezzetli."
"Farkındayım. Dışarıdan da anlaşılıyor yüzünden."
Elimle ağzımı kapattım, gözlerimi açtım. Drel bana bakmıyordu. Ateşe bakıyordu, kendi parçasını yiyordu, yavaş ve düşünceli.
Bir süre sonra dayanamadım.
"Özür dilerim," dedim.
Drel baktı. Boynuna baktım.
"Az önce... tuttuğunda. Düşecektim ve tutman iyiydi. Ama ben..." Kelimeler doğru gelmiyordu. "Gözlerine baktığımda bir şeyler görüyorum. Kendi anılarım. Ve bu..." Durdum. "Benim sorunum. Senin değil. Ama yine de özür dilerim."
Drel ateşe baktı. Uzun bir sessizlik.
"Ben alışığım," dedi.
İki kelimeydi. Kısa, düz, hiçbir şikâyet taşımayan iki kelime. Ama içinde, çok derinde, o kadar çok şey vardı ki devam edemedi, etmedi.
Kalktı. "Hava alacağım."
"Beni yalnız bırakma," dedim hızlıca. "Hava karardı, bir şeyler olursa—"
"Bir şey olmaz." Ateşe, sonra bana baktı. "Olursa adımı seslen."
"Ama—"
Ormana yürüdü. Birkaç adım, beş adım, on adım, ve karanlık onu aldı. Siyah kanatlar, karanlık orman, ve sonra yalnızca ateşin çıtırtısı.
"Aster," dedim.
"Buradayım."
"Bu çok garip bir yolculuk olacak."
"Evet," dedi Aster. "Kesinlikle öyle."
Ateşe baktım, etrafı saran ormana baktım, yıldızların arasına baktım. Bir yerde, karanlığın içinde, Drel vardı.
Ve tuhaf bir şekilde, bu beni rahatlatıyordu.
Bölüm Sonu
Nasıl buldunuz?
Desteklerinizi bekliyorum...
