7. bölüm · Sessiz Evrenin Çığlığı:Düşenin İlk Kanı

Geçiş

S.G Çiçekli

Merhaba arkadaşlar bazı sebeplerden dolayı bir aksama oldu ve bu hafta bölüm yazamadım. Pazarıda beklemek istemedim açıkçası. Tekrardan kusura bakmayın.

Bol bol beğeni, yorum atmayı unutmayın

İyi okumalar...

Kapı, beklenebilecek her şeyin ötesindeydi.
Taştan yapılmıştı ama taş gibi değildi, çünkü taş soğuktur ve cansızdır ama bu kapı ikisi de değildi. Yuvarlaktı, dev yuvarlak, ve etrafındaki kayaya öyle işlenmiş, öyle bütünleşmişti ki nerede kaya bitip nerede kapı başlıyordu, bunu söylemek güçtü. Yüzeyi pürüzsüzdü. Öyle bir pürüzsüzlük ki insan elinin değmediği yerlerde olur bu. Yüzyılların, binlerce yılın zamanla kazıdığı, sildiği, düzelttiği o pürüzsüzlük. Ve bu pürüzsüzlüğün içinde, soluk ama kalıcı, kil üzerine parmakla çizilmiş gibiydi ilk bakışta, o işaret: yedi köşeli yıldız. Kazınmış, derin, ve bana tanıdık geliyordu çünkü onu daha önce görmüştüm. Sahira'nın kapısında. Broşürde ve ritüelde. Ve şimdi burada, dünyanın ta dibinde, sanki beni bekliyordu.
Kalbim hızlı atıyordu. Heyecandan değil — ya da yalnızca heyecandan değil. Hem heyecan hem korku, ikisi birden, ve bu ikisi birbirinden ayırt edilemeyecek kadar iç içe geçmişti içimde.
"Çok heyecanlanıyorum," dedim içimden.
"Farkındayım," dedi Aster. "Soluk alıp veriyorsun."
"Herkes soluk alıp verir."
"Bu kadar hızlı almaz."
Drel kapıya yaklaştı. Eğildi, her iki elini taşın yüzeyine koydu. Büyük eller, soluk tenin üzerinde o siyah taşa bastırdı ve itti.
Kapı direnç gösterdi. Beklenen, hesaplanan, onlarca yıl boyunca bekleyen bir dirençti bu. Drel itti, daha sert itti, ve bir an için hiçbir şey olmadı. Sonra, taşın içinden gelen o derin uğultuyla — bir dağın inlemesi gibiydi, bir kıtanın yavaşça kayması gibi — kapı hareket etmeye başladı. Ağır, yavaş, sanki karar vermeye çalışıyor gibi. Açılmak mı, kalmak mı. Bu insanları içine almak mı, reddetmek mi. Sonra karar verdi. Açıldı.
İçeriden gelen hava soğuktu ve koyu bir şeydi — yaş toprak değil, taş değil, onların da altında kalan bir şeydi. Eski. Çok eski. Güneş görmemiş, rüzgâr dokunmamış, zamanın içinde dondurulmuş bir havanın kokusu. Ciğerlerime dolduğunda bir an duraksadım, sanki bu havayı almak onu değiştirirdi, ya da beni.
İlk adımı attım.
Ve tapınak beni yuttu.
"Tanrım," dedim, sesim olmadan.
Duvarlar. Duvarlar her şeydi burada.
Tavana kadar görüşümün erişebildiği en yükseğe kadar, ki tavan bu karanlıkta kayboluyordu, nerede bittiği belli değildi, belki hiç bitmiyordu. Duvarlar çizimlerle kaplıydı. Oyma değildi bunlar, boya değildi, taşın içine işlenmiş, taşın bir parçası haline gelmiş çizgilerdi. Ve bu çizgiler ışık tutuyordu. Kendi başlarına, dışarıdan bir kaynak olmadan, soluk ve mavi-beyaz bir parıltıyla. Sanki duvarın içinde küçük yıldızlar hapsolmuştu ve bu çizgiler onların etrafındaki çatlaklardı.
Çizimleri okumaya çalıştım. Okumak doğru kelime değildi. Hissetmek belki. İlk panelde bir boşluk vardı, tam, mutlak bir boşluk, ve onun içinde tek bir nokta. Bu noktadan ışık dökülüyordu, aşağıya, her yöne, sanki biri bir şişeyi devirmiş ve içindeki her şey aynı anda dışarı fışkırmıştı. İkinci panelde toprak vardı, su vardı, gökyüzü vardı — ama bunlar bizim toprak, su ve gökyüzümüzden farklıydı, daha ham, daha yeni, henüz şekillenmemiş. Üçüncü panelde ağaçlar büyüyordu, ve bu ağaçların kökleri o tek noktaya uzanıyordu, hepsinin kökü aynı yere.
Yaratılış.
Bu diyarın yaratılışıydı bu çizimler.
"Aster," dedim içimden, nefesim daralmıştı.
"Görüyorum," dedi Aster, sesi alışılmadık kadar sessizdi. "Ben de görüyorum."
İlerledim. Duvarları izledim. Sonraki panelde insanlar vardı, ya da insan benzeri varlıklar, çok uzun ve ince, uzun kulaklı. Elfler. Onlar taş üzerine şehir kuruyordu, taç giyen biri vardı aralarında, tahtına oturan, etrafında diz çökmüş diğerleriyle birlikte. Kral. Ve bu krala bakan başka bir figür vardı sahnede, biraz geride, gölgede, yüzü tam görünmüyordu ama duruşu belliydi. Boynu eğik değildi. Diz çökmemişti.
Drel'e baktım.
O da duvara bakıyordu. Yüzünde hiçbir şey yoktu ama gözleri, o tamamen siyah, hiç bakmamaya çalıştığım gözler, duvardaki gölge figürde duruyordu. Bir saniye, iki saniye. Sonra gözlerini kaldırdı ve ilerledi.
"Ne gördün?" dedim, peşinden giderken.
"Tarih," dedi.
"Senin tarihin mi?"
Cevap vermedi. Bu da bir cevaptı.
Odanın ortasına geldiğimizde ayaklarım kendiliğinden durdu.
Zeminde, taşın içine oyulmuş, tam olarak bildiğim şekliyle yedi köşeli yıldız. Büyüktü, oda kadar büyüktü neredeyse, ve her köşesi ayrı bir çizgiyle belirlenmiş, merkezinden köşelerine uzanan hatlar birbirini kesiyor, karmaşık ve mükemmel bir geometri oluşturuyordu. İçinde durmak istedim. İçinde durmak korkutuyordu. İkisi aynı anda.
"Yaklaşık iki bin yıldır kimse girmemiş," dedi Drel, çantasını indirerek. "Belki daha fazla."
"Belli oluyor mu?"
"Hava belli ediyor." Dışarı çıkardığı şeyleri saydım — yedi mum, beyaz, ince. Bir bez parçası. Ve en altta, deri kapağı yıllanmış, kenarları kırılmış, ağırlığından belli ki çok eski bir kitap.
O kitabı görünce midem gerildi. Neden bilmiyordum. Bir kitap sadece bir kitaptı. Ama bu kitap öyle hissettirdi ki içimde bir şey onu tanıdı, ya da tanımak istedi.
Drel mumları aldı ve yıldızın yedi köşesine birer birer dikti. Bunu yaparken konuşmadı, ben de konuşmadım. Bu sessizliğe zorlanmıştık. Her ikimiz de biliyorduk ki konuşursak bir şey bozulacak, bu anın içindeki hassas denge kırılacak. Seremoni başlamadan önce seremonisi olan bir sessizlik.
Yedi mum. Yedi köşe.
Son mumu diktiğinde döndü. Bana baktı — ya da bakıyormuş gibi hissettim, gözlerini görmemeye çalıştım ama bu yakınlıkta tamamen kaçırmak mümkün değildi. Bir saniye. Sonra gözlerimi yere indirdim.
"Alya," dedi.
"Hm."
"Eth'var çıktığında gözlerine bakma."
"Anlıyorum," dedim. Sesim çıktı, ama ince geldi.
"Onunla ben başa çıkarım." Sesinde ne garanti ne iddiacılık vardı. Yalnızca bir gerçeği söylüyor gibi, hava bugün bulutlu demek gibi bir şey. "Sen yalnızca yıldızın üzerinde dur."
"Tamam."
Drel kitabı açtı.
Sayfaları döndürürken gördüm yazılar tanımadığım bir alfabedeydi, ama satırların ritmi vardı, ve bu ritim gözümle takip edilebiliyordu, bir müziğin notaları gibi. Nerede hızlandığı, nerede yavaşladığı, nerede durduğu.
Ve sonra Drel okumaya başladı.
İlk kelimeler fısıltıydı. Tanımadığım bir dil, ama ses olarak bile içimde bir şeyleri kıpırdatıyordu. Uzun süre dokunulmamış teller gibi, gerilmekte olan. Sesi yükseldi, kelimeler genişledi, ve tapınağın içinde o yüksek, karanlık tavanıyla, o ışık tutan duvarlarıyla ses katlandı, yankılandı, kendini çoğalttı.
İlk mum yandı.
Kimse tutuşturmamıştı. Kendi kendine yandı, alevi küçük ve düzgün.
İkinci mum. Üçüncü.
Drel okudukça ses büyüdü, ve bununla birlikte mumların alevleri de büyüdü. Önce normal bir mumun büyüklüğünde, sonra bir karış, sonra bir kol boyu, sonra yukarıya, duvarlara doğru uzanmaya başladılar ve bu uzanışta alev rengi değişti. Sarıdan turuncuya, turuncudan kırmızıya, kırmızıdan o tanımadığım mora, bu diyarın gökyüzünün moruna. Alevler tavana kadar ulaştı, birleşti, ve tapınağın içi bu morla doldu, sıcak ve yabancı ve güzel.
Duvarların çizimleri bu ışıkta farklı görünüyordu. Daha canlı, daha gerçek, sanki çizgiler hareket ediyordu, yaratılış sahnesi yeniden yaşanıyordu, o tek noktadan tekrar ışık dökülüyordu.
Büyülenmiştim. Korkmuştum. İkisi aynı anda, birbirinden ayırt edilemez.
Dördüncü mum. Beşinci. Altıncı. Yedinci.
Drel kapattı kitabı.
Ve bana baktı bu sefer doğrudan, gözlerimi kaçırmama zaman bırakmadan. Bir saniye tam bir saniye, sayabilirdim ve o bir saniyede bir şeyler söylendi, ama hangi dilde söylendiğini bilmiyordum.
"Veyrath enûth keral’mor" dedi nedensizce içim ürperdi."Veyrath nax veler" Nefesim kesilmişti.
"Gel," dedi.
Yıldızın ortasına geldim. Ayaklarım köşelerin tam merkezindeydi. Drel'in yüzüne baktım boynuna, gözlerden uzak, güvenli noktaya ve o bir bıçak çıkardı.
"Dur—" dedim.
"Avucunu kes. Kanın toprağa düşmesi gerekiyor."
"Ve bu kesinlikle zorunlu mu?"
"Evet."
Derin bir nefes aldım. Sol elimi uzattım. Drel avucumu tuttu — soğuk elleri, her zaman biraz soğuktu — ve bıçağı avucumun ortasına dayadı. Hızlıydı, ağır olmayan bir acıyla, ve kırmızı belirdi avucumun içinde.
"Bana güven," dedi Drel.
"Güveniyorum," dedim.
Bu gerçekti. Şaşırtıcı biçimde, tamamen gerçekti.
Elimi yıldızın merkezine tutum. Kan toplandı, avucumun çukurunda bir süre bekledi, sonra kenardan taştı ve yere düştü.
Birinci damla.
Ses önce geldi.
Yüksek, keskin, kulakların içinde titreşen müziğin tam tersine döndürülmüş hali. Sonra zemin sallandı, altımda hissettim, taş titriyor, yüzyıllık uyku bozuluyor. Mumların alevleri sarsıldı ama sönmedi.
Ve sonra sıvı.
Yıldızın merkezinden, kanallar boyunca, yedi köşeye doğru yayılan bir şey — beyaz değil tam, ziftin beyazı, ölümün beyazı, hiçbir rengi olmayan bir şeyin rengi. Yüzeyde bekledi, birikti, toplandı. Ve birleşmeye başladı.
Geri çekildim. Bir adım, istemsizce.
Sıvı yükseldiyordu. Şekil alıyordu. Önce siluet, sonra bacaklar, sonra gövde, sonra kollar. Ve en son baş — uzun, çok uzun saçlar, yavaşça aşağıya çekilen, zemine değen saçlar. On beş santimlik tırnaklar. Ten rengi ölüm rengindeydi.
Bir kadın değildi. Bir kadın kılığındaydı.
Gözlerimi yere indirdim.
"Aster," dedim içimden, paniğe yakın. "Aster, konuş benimle."
Sessizlik.
"Aster—"
Sessizlik.
O an, tam o an, Drel'in koluna yapıştım. Farkında olmadan yaptım. Elim onun kolunu buldu ve sıkıştı. Drel bir an sertleşti kaslar gerildi elimi altında sonra durdu.
"Merak etme," dedi, sesi çok alçaktı. "Zarar görmene izin vermem."
Eth'var döndü.
Yavaş, çok yavaş, sanki her eklemini tek tek kullanmayı hatırlıyordu. Boynu önce döndü, omuzlar sonra, gövde en son. Ve bir esneme. Uzanma, germe, çok uzun süre hareketsiz kalan birinin esneme hareketi, ama bu harekette hiçbir insani şey yoktu. Mekanik, soğuk.
Bize döndü.
Başımı eğdim. Göz ucuyla Drel'e baktım. O da başını eğmişti.
Sessizlik. Uzun, ağır.
Sonra ses geldi.
İnsanın içini titretiyordu. Titretmek bile doğru kelime değildi. İçine işliyordu, tüm kemiklerinden geçiyordu.
"Vay vay vay." Bir duraklama. "Kimler gelmiş."
Sonra, daha alçak, daha tehlikeli:
"Yeminini bozan."
Başka bir duraklama. Adımlar yavaş, ağır, taş üzerinde.
"En son gördüğümde daha cesurdun."
Drel başını kaldırdı. Ben o gözlerden kaçındım ama Drel kaldırdı. Bunu hissettim, kolunu tutuyordum hâlâ, ve kaslarının nasıl gerildiğini hissettim.
"Diyar tehlikede," dedi Drel. Sesi düzdü. "İzin verirsen Shai'nin huzuruna çıkıp öfkesini dindireceğim."
"Bu yabancı Shai'yi huzursuz ediyor." Bu sözler zihnimde yankılandı.
"Her şeyi düzelteceğim," dedi Drel.
Eth'var güldü.
Bu ses eğer gülüşse, güldürü dünyanın en tehlikeli şeyiydi. Uzun, kıvrılan, içinde derinlikler saklayan bir ses.
"Ne zamandan beri tanrıları memnun eder oldun?"
"O çok öncedendi," dedi Drel. Sesi bu kez alçaktı. Daha gerçekti.
"Evet. Çok öncedendi." Bir duraklama. "Ve şimdi burada, Shai'nin tapınağında, elinde bir yabancı, bir kitap ve bir bıçakla duruyorsun. Ve benden geçiş izni istiyorsun."
"Evet."
"Öyle kolay değil. Hak etmen gerekiyor."
Drel içini çekti. Duydum — çok alçak, neredeyse yok gibi, ama duydum. Sonra başını kaldırdı.
Ve Eth'var'ın gözlerine baktı.
Bir saniye geçti.
Drel dizlerinin üzerine çöktü.
Sert, ani, kontrol edilmemiş. Diz kapakları taşa vurdu, sesi duydum, ve o vücut — o her zaman dik duran, her zaman ölçülü olan vücut — içine çöktü. Elleri göğsüne gitti, avuçları düz, sanki içinden bir şeyi dışarı itmek, ya da içeriden gelen bir şeyi tutmak istiyordu.
Şaşırdım.
Ve şaşkınlığın ardından, çok hızlı, başka bir şey geldi — o yıkılmaz görüntünün altında ne olduğunu görmenin ağırlığı.
İlk kez başımı kaldırdım. Eth'var'ın yüzüne baktım gözlerine değil, yüzüne. Yaşlıydı, çok yaşlıydı, yüzünde her yıl ayrı bir çizgiydi ve bu çizgiler birleşince bir yüz oluşturuyordu ama bu yüz bir şey söylüyordu: ben zamanın kendiyim, sen benim önümde bir an bile değilsin. Bu yüze bakmak korkuyu içime dolduruyordu, yavaşça, damlaya damlaya.
Eth'var bana döndü.
Gözlerimi yere indirdim ama çok geçti. O baktı ve ben de içimde hissettim, o tanıdık çekişi.
Arabanın içi. Yağmur. Cam buğulanmış. Annemin silüeti, kıpırtısız.
"Yanında yürüyen şeyin seni koruduğunu sanıyorsun."
Ses her yerden geliyordu.
"Oysa o, bir zamanlar bütün bir diyarın sonunu istemişti."
Adım sesi yaklaştı.
"Korkman gereken ben değilim, Alya. Ben kapıyı korurum. O ise bir zamanlar kapıları yıkmak istedi."
Arabanın camı. Annemin elleri.
Ve sonra, çok derinlerden, o tanıdık ses — Aster:
Şimdi korkaklığın zamanı değil. Güçlü ol. Kendine gel.
Ve o sesle birlikte, kendi sesimle, kendi kafamdan düşünceler geldi:
Ailemi kurtaramadım.
Diyarı kurtaramıyorum.
Ben felaket getiriyorum. Sevdiğim herkesi mahvederim.
Bu düşünceler gerçekti, bu yüzden tehlikeliydi. Gerçek olmayan şeylere karşı durmak kolaydı. Gerçek olan şeylere karşı durmak için köklerin olması gerekiyordu.
Köklerimi saydım.
Aster'in sesi. Her zaman orada olan, alaycı, sabırsız, benim olan ses.
Yedi yaşında anne babasını kaybeden, hayatın yükünü tek başına omuzlayan içimdeki o küçük kız çocuğu.
Tek istediği evine dönmek ve kendi hayatına kaldığı yerden devam etmek olan Alya.
Korkmazdım. Korkmak gibi bir lüksü yoktu.
Şu an, tapınakta, taşın üzerinde, yıldızın merkezinde.
Gerçekliğe döndüm.
Ve dönerken sol duvarda — az önce olmadığından emindim — bir kapı gördüm. Ardına kadar açık. Öteki tarafından soluk bir ışık sızıyordu.
Çıkış.
İki adım attım. Üçüncü adımı atmak üzereydim.
Çığlık.
Drel'in çığlığıydı.
Bu vücuttan bu sesin çıkabileceğini düşünmüyordum. Boğazı yırtılırcasına, derinlerden gelen, içinde binlerce yıl saklı olan bir çığlık.
"Hayır—"
Ve ardından, sanki ona değil de görünmez bir şeye:
"Yapma—"
Ve sonra, bağırarak, nefesi kaybolmuş gibi:
"Onlara dokunma—"
Döndüm.
Eth'var Drel'in karşısındaydı. Drel hâlâ dizlerinin üzerindeydi elleri göğsünde, sanki içinden bir şeyi söküp atmak istiyordu. Kanatları titriyordu. Siyah kanatlar, gece kadar kara, şimdi kontrol edilemez bir titremede.
Drel acı çekiyordu. O yıkılmaz görüntünün altında — soğuk, düz, hiçbir şeyi yüzüne yansıtmayan görüntünün altında — korku vardı. Ham, gerçek, kazınmış bir korku.
"Kıyametin adını hâlâ kalbinde taşıyorsun," dedi Eth'var.
"Adını ağzına alma." Drel'in sesi kırıktı. Kızgındı ama kırıktı.
Dayanamadım.
Kapıya doğru attığım adımları geri aldım. Drel'in yanına geldim, omzunu iki elimle tuttum.
"Drel. Bana bak."
Tepki yok. Gözleri açıktı ama beni görmüyordu.
"Drel."
Yok.
"Boşuna uğraşma," dedi Eth'var, sakin. "Seni duymaz. Kendi korkularıyla kendi savaşmalı."
"Düşündüğün yerde değilsin," dedim, bu sefer daha sert, Drel'e. "Duy beni. Buradasın. Tapınaktasın. Ben buradayım."
Drel kıvrandı, gözleri bir noktada sabit.
"Aileni kurtaramadın," dedi Eth'var.
"Diyarını kurtaramıyorsun."
"Sen zaten her şeyi mahvediyorsun."
"Şimdi onu da mı seçiyorsun?"
Bu sözler bana çarpıyordu. Her biri. Biliyordum çünkü bunları ben de düşünmüştüm.
"Bu diyar benim yüzümden çürüyor," dedim, ayağa kalkarak, Eth'var'a dönerek. Sesim titriyordu ama çıkıyordu. "İnsanlar bana öfkeli. Ailemi kaybettim. Drel de benim yüzümden zarar görebilir."
Eth'var baktı. Bekledi.
"Bir kez kaçtım. Bir kez geride bıraktım. Ailemi kaybettim. Onu burada bırakmıyorum."
"Biliyorum," dedi Eth'var. "Korkunu ben gördüm."
"Korkumu gördün diye beni anladığını sanma."
Eth'var kıpırdamadı.
Döndüm. Drel'in omuzlarını iki elimle sarstım.
"Drel. Kendine gel."
Hiçbir şey.
"DREL."
Kanatlar titredi — daha şiddetli, sonra yavaşladı, sonra durdu. Gözler kaydı. Bana baktı — bana, gerçekten bana, şu ana.
Nefesi düzensizdi. Derin, kontrolsüz nefesler.
"Onu bırakırsan geçersin," dedi Eth'var.
Drel'e baktım. Gözlerinin etrafında — o her zaman sakin, her zaman ölçülü yüzde — o korkudan gelen yorgunluğun izi hâlâ duruyordu.
"Buraya tek başıma gelmedim," dedim.
"Onu kurtarmak istiyorsun." Eth'var'ın sesi değişmemişti. "Peki o seni kurtarır mıydı? Eğer seçmesi gerekseydi?"
Drel'e baktım.
"Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Belki beni seçmezdi. Belki soğuk, mantıklı, sinir bozucu bir karar verirdi." Derin bir nefes. "Ama ben ne yapacağımı biliyorum. O iyi biri olduğu için değil. Ben onu bırakacak biri olmadığım için."
"Onu seçersen acı çekeceksin."
"Zaten çekiyorum."
Sessizlik.
"Son kararın mı?" dedi Eth'var.
"Evet."
Ve o anda Drel'in nefesi değişti.
Yavaş, çok yavaş. Bir ağacın güzün yapraklarını bırakması gibiydi, vazgeçmek değil, bırakmak. Kasları gevşedi. Elleri göğsünden indi. Parmakları açıldı, yerde toprağa değdi, ve bu dokunuş gerçekti, buradaydı, şimdideydi. Gözleri bana geldi. Bana, gerçekten bana.
Hâlâ dizlerinin üzerindeydi. Hâlâ nefesi düzensizdi. Ama acı çekmiyordu artık.
Eth'var bir süre baktı.
Bu bakış uzun sürdü. İkimizi de tek tek gördü bu bakış, benim ellerimdeki titrememi, Drel'in nefesinin yavaş yavaş düzelmesini, aramızdaki mesafeyi. Sanki bir hesap yapıyordu, sanki bir tartı vardı önünde ve koyanlar ile alanlar dengeleniyordu.
Sonra konuştu. Bu kez sesi farklıydı. Daha az tehditkâr, daha az değerlendirici. İçinde yaşını taşıyan bir sesti, binlerce yıldır aynı soruları dinlemiş ve aynı cevapları vermiş birinin yorgunluğu.
"Korkuyu yenmediniz."
Bir duraklama. Uzun bir duraklama.
"Yalnızca birbirinizden vazgeçmediniz."
Ve tapınak değişti.
Önce mumlar. Alev renkleri dönüştü, mordan beyaza, beyazdan o ilk ışığa, ne sarı ne altın, sadece ışık. Sonra duvarların çizimleri titredi, mavi-beyaz parıltı yoğunlaştı, sanki yaratılış sahneleri son bir kez daha nefes aldı ve bıraktı.
Eth'var, yavaşça, bize sırtını döndü.
Adım attı, ağır ve ölçülü, ve her adımında ayaklarının altındaki taş ona cevap verdi, sessiz ama hissedilen bir titreşimle. Yıldızın merkezine geldi. Durdu.
Ve dağılmaya başladı.
Önce elleri. On beş santimlik tırnaklar, o keskin ve soğuk tırnaklar, beyaz bir dumana dönüştü, yukarıya doğru kıvrılarak yükseldi ve görünmez oldu. Sonra kollar, yavaşça, sanki birisinin silgisi dokunmuş gibi kenarlarda başlayıp içe doğru ilerledi. Gövde. Omuzlar. Ve o uzun saçlar en son gitti, önce uçlarından, sonra köklere doğru ilerleyen bir soluşla, taşın içine çekildi, sanki taş onları içine aldı, sakladı.
Bir koku kaldı. Yıldızların kokusu değildi bu, o varoluşun ilk anındaki kokusundan daha derin bir şeydi. Zamanın kendisinin kokusu belki, ya da zamanın bitmesinin.
Sonra o da gitti.
Sessizlik.
Mumlar yanıyordu hâlâ. Mor alevler, küçülmüş, sakin, neredeyse uyuklayan. Yıldız zeminde duruyordu, avucumun kanından kalan iz merkezde, koyu ve gerçek.
Drel ayağa kalktı.
Yavaşça. Her eklemini tek tek kullanarak, sanki bedenine tekrar alışıyordu. Dik durdu, düzeldi, ve yüzü o maskeye döndü. O her zaman orada olan, her zaman düz olan maske. Ama gözleri farklıydı. İçinde bir şey kalmıştı, o korkudan gelen izin en derindeki izi, henüz tam silinmemiş, henüz hazır değildi silinmeye.
"Drel," dedim.
"Evet."
"İyisin mi?"
Kısa bir sessizlik. Düşünen, tartan türden.
"Yeterince," dedi.
Bu, ondan alabileceğim en dürüst cevaptı.
"Eth'var'ın söyledikleri," dedim. "Bir zamanlar kapıları yıkmak istedin, dedi. Bu—"
"Tapınaktan çıktığımızda konuşabiliriz." Sesi düzdü ama içinde bir kapının kapanması vardı, nazikçe ama kesinlikle. "Şimdi gitmemiz gerekiyor."
Sol duvardaki kapı hâlâ açıktı. Öteki tarafından soluk bir ışık sızıyordu, sarı değil, bu diyarın kendi rengiyle, mor ve gümüş karışımı.
Drel yürüdü.
Ben de yürüdüm.
Eşikte durdum, bir an. Geri baktım. Yedi mum, yedi köşe, yıldızın merkezinde avucumun kanından kalan leke, duvarların mavi-beyaz ışıltısı, yaratılış sahneleri, ve o gölge figür, krala bakan ama diz çökmeyen figür, hâlâ duvarda duruyordu.
Bu oda binlerce yıl boyunca buradaydı ve biz geldik ve bir şeyler bıraktık. Kan, ateş, bir kararın ağırlığı.
Ve geçtim.
Tanrıları memnun etme zamanıydı.

Bölümü nasıl buldunuz?