2. bölüm / 2
Sessiz CepheBölüm 2—Geri sayım
Bölümler 2Şu an: Bölüm 2—Geri sayım
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Lojmana yerleşmem düşündüğümden biraz daha uzun sürmüştü. Bavulumu yatağın üzerine koymuş, içindeki eşyaları tek tek çıkararak dolaba yerleştirmeye başlamıştım. Kıyafetlerimi düzenledikten sonra kişisel eşyalarımı masanın üzerine dizdim. Kitaplarımı ve not defterlerimi de yerleştirince sonunda derin bir nefes aldım.
En azından odam artık bir odaya benziyordu.
Birkaç adım geri çekilip etrafıma baktım. Eksik bir şey yoktu. Şimdilik.
Dolabın kapağını kapatıp yatağın üzerine oturdum. Günlerdir süren hazırlıkların ardından biraz dinlenmek iyi gelmişti. Fakat odada oturdukça içim sıkılmaya başladı. Buraya gelip de bütün günümü dört duvar arasında geçirecek değildim.
Üzerimdeki kıyafetleri değiştirdim. Saçlarımı tarayıp aynada kendime son bir kez baktıktan sonra telefonumu ve anahtarlarımı alarak odadan çıktım.
Biraz hava almak istiyordum.
Lojmandan ayrılıp bahçeye doğru yürüdüm. Hava ne soğuktu ne de bunaltıcı. Hafif rüzgâr yüzüme vururken çevreyi incelemeye başladım. Birkaç asker kendi arasında konuşuyor, sivil çalışanlar ellerindeki malzemeleri taşıyor, bazıları da binaların arasında gidip geliyordu.
Yavaş adımlarla ilerlerken buraya alışmanın düşündüğüm kadar zor olmayacağını geçirdim içimden.
Ta ki ileriden yükselen bağrışmaları duyana kadar.
Önce ne olduğunu anlamadım. Ardından birkaç kişinin telaşla geriye çekildiğini gördüm. İnsanlar bir noktada toplanmıştı. Bir asker, karşısındaki adamın önünde hareketsiz duruyordu.
Adama baktığımda boğazıma bir yumru oturdu.
Elinde bir bıçak vardı.
Bıçağın ucunu askerin boynuna dayamış, diğer eliyle onu kendisinden uzak tutmaya çalışıyordu. Yüzü kıpkırmızıydı. Gözleri öfkeyle dolmuş, sesi bahçenin her köşesinde yankılanmaya başlamıştı.
"Kimse yaklaşmasın! Yemin ederim, yaklaşanı pişman ederim!"
Çevredeki askerlerden biri sakin bir sesle konuşmaya çalıştıysa da adam daha yüksek sesle bağırdı.
"Sus! Hepiniz susun!"
Bir anlığına herkes sustu.
Adamın yüzüne dikkatle baktım. Öfkeliydi ama yalnızca öfkeli değildi. Konuşurken sesi titriyor, gözleri doluyor, cümleleri birbirine karışıyordu.
"Benim kızım öldü!" diye haykırdı. "Benim kızım! Siz burada hiçbir şey olmamış gibi yaşıyorsunuz! Onu bana kim geri getirecek?!"
Etrafımdaki insanların hareketlenmeye başladığını fark ettim. Birkaç asker yaklaşmak için uygun bir an kolluyor, diğerleri çevredeki sivilleri uzaklaştırmaya çalışıyordu.
Elimi hafifçe kaldırıp yakınımdaki iki kişiye döndüm.
"Lütfen sessiz olun," dedim alçak bir sesle. "Herkes aynı anda konuşursa daha da gerilecek. Biraz geri çekilin ama ani hareketler yapmayın."
Sonra yeniden adama baktım.
Onunla konuşmam gerekiyordu. Ama bunu yaparken ne kendimi ne de karşısındaki askeri tehlikeye atabilirdim.
Birkaç adım uzakta durdum.
"Beyefendi?"
Adam başını hızla bana çevirdi.
"Sen de yaklaşma!"
"Yaklaşmıyorum," dedim sakince. "Sadece sizinle konuşmak istiyorum."
"Ben kimseyle konuşmak istemiyorum! Hepiniz aynısınız!"
Başımı hafifçe salladım.
"Şu an hepimizin aynı olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü çok öfkelisiniz. Ama ben sizi suçlamak ya da size ne yapmanız gerektiğini söylemek için burada değilim."
Adam kısa bir an sustu. Sonra bıçağı askerin boynuna biraz daha yaklaştırdı.
"Benim kızımı öldürdüler!"
"Anlıyorum. Kızınızı kaybettiğinizi söylüyorsunuz ve bunun sorumlularının hesap vermesini istiyorsunuz."
"İstiyorum tabii! Benim başka ne isteğim olabilir?!"
"Hiçbir şey olmamış gibi davranılmasını istemiyorsunuz."
Adamın dudakları aralandı ama cevap vermedi.
"Birinin sizi dinlemesini istiyorsunuz," diye devam ettim. "Kızınızın unutulmamasını, başına gelenlerin araştırılmasını ve yaşadığınız acının görmezden gelinmemesini istiyorsunuz. Yanılıyor muyum?"
Adamın yüzündeki ifade değişti.
"Benim kızım kötü biri değildi," dedi. Sesi önceki kadar yüksek değildi. "Kimseye zararı yoktu onun."
"Buna inanıyorum."
"Öyleyse neden öldü?!"
Bu soruya verebileceğim bir cevap yoktu. Olayın ne olduğunu bilmiyordum. Bilmediğim bir konuda konuşup ona boş umut vermek de istemiyordum.
"Nedenini bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Ama kızınızın başına ne geldiğini öğrenmek istemenizi anlayabiliyorum."
Adamın gözlerinden yaşlar süzüldü.
"Ben onu büyüttüm," diye mırıldandı. "Ben baktım ona. Bir gün gelip bana böyle bir haber vereceklerini hiç düşünmedim."
İçim burkuldu.
"Babanın kızını kaybetmesi çok ağır bir acı," dedim. "Şu an ne söylesem bu acıyı ortadan kaldıramam. Bunu biliyorum."
Bir an durup nefes aldım.
"Ama size bir şey sormak istiyorum. Kızınız şu an sizi böyle görseydi, ne düşünürdü?"
Adamın yüzü gerildi.
"Ne diyorsun sen?"
"Sizi yargılamıyorum. Bana kızabilirsiniz, söylediklerimi dinlemek istemeyebilirsiniz. Ama kendinize bir anlığına onun gözünden bakmanızı istiyorum."
"Bunu bana yapmayın…"
Sesi çatlamıştı.
"Ben hiçbir şey yapmadım!"
"Biliyorum," dedim. "Sizin de çok acı çektiğinizi görüyorum. Ama şu an elinizdeki bıçak yüzünden başka bir insanın hayatı tehlikede. Kızınızın başına gelenlerin hesabını sormak istiyorsanız, bunun için hayatta kalmanız ve ne olduğunu öğrenebilmeniz gerekiyor."
Adam başını iki yana salladı.
"Ben sadece adalet istiyorum."
"Öyleyse kendinize bir şans verin. Şu an öfkenizle hareket ederseniz, yarın anlatmak istediğiniz hiçbir şeyi anlatamayabilirsiniz."
Birkaç saniye boyunca yüzüme baktı.
İlk kez gözlerinde yalnızca öfke görmüyordum. Korku vardı. Pişmanlık vardı. Ne yaptığını yavaş yavaş fark eden bir insanın çaresizliği vardı.
"Benden ne istiyorsun?" diye sordu.
"Öncelikle kimsenin zarar görmesini istemiyorum. Sizin de."
"Ben… Ben böyle olsun istemedim."
"Öyleyse hâlâ başka bir seçim yapabilirsiniz."
Adamın nefesi düzensizleşti. Bıçağı tutan eli titremeye başladı.
"Ben kızımı istiyorum," diye fısıldadı.
O an gözlerimi kısa bir süreliğine kapatıp yeniden açtım.
"Keşke onu geri getirebilseydik," dedim. "Ama şu an değiştiremeyeceğimiz bir şey yüzünden daha fazla insanın canının yanmasına izin vermeyelim."
Adamın gözlerinden yaşlar akmaya devam ediyordu.
"Ben ne yaptım?" diye mırıldandı. "Ben ne yaptım böyle?"
"Bunu fark etmeniz önemli. Şimdi sakin kalmaya çalışın. Kimsenin zarar görmesini istemediğinizi söylediniz. O hâlde bunu göstermek için hâlâ bir fırsatınız var."
Birkaç saniye boyunca hiç konuşmadı.
Ardından bıçağı tutan elini hafifçe aşağı indirdi. Karşısındaki asker de hareket etmeden bekliyordu.
Adamın bakışları askerin yüzüne kaydı. Sonra yeniden bana döndü.
"Ben… Ben sadece kızımın hesabını sormak istedim."
"Biliyorum."
"Ben katil değilim."
"Bunu kanıtlamak için şu an yapabileceğiniz en doğru şey, kimseye zarar vermemek."
Adamın eli titriyordu. Bıçağı gevşeyen parmaklarının arasında duruyordu.
Tam o sırada gözlerini benden kaçırdı. Bir anlık kararsızlık yaşadığını fark ettim.
Fakat o küçücük anın ne kadar önemli olduğunu da biliyordum.
Her şey birkaç saniye içinde gelişti. Adamın elindeki bıçağı bırakması için fırsat doğduğunda tereddüt etmedim. Aldığım eğitimin refleksleriyle müdahale ettim. Bıçak elinden düştü; çevredeki askerler de hemen harekete geçerek adamı kontrol altına aldı.
Bir anda bahçeyi sessizlik kapladı.
Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım. Sonra gözlerimi karşımdaki askere çevirdim.
"İyi misiniz?" diye sordum.
Asker başını salladı.
"İyiyim."
Derin bir nefes aldım.
Nihayet.
Mehmet olduğunu sonradan öğrendiğim adamın başı öne eğilmişti. Biraz önceki öfkesinden eser kalmamıştı. Onu götürmek üzere yanına gelen görevlilere karşı koymadı.
"Ben böyle olsun istemedim," diye tekrarladı. "Gerçekten istemedim."
Ona son bir kez baktım.
Bazen insanın acısı, kendisine bile tanıyamadığı bir yüz takınmasına neden olabiliyordu. Ama acı, yapılanları ortadan kaldırmıyordu.
Başımı çevirip kalabalığın geri çekildiği tarafa baktım.
Ve o an, bahçenin diğer ucunda beni izleyen tanıdık bir yüz fark ettim.
Karan.
Bakışları üzerimdeydi.
Yüzündeki ifadeyi çözmek kolay değildi. Onu yeterince tanıyordum; ne zaman öfkelendiğini, ne zaman bir şeyi sorguladığını az çok anlayabilirdim.Şimdiyse ikisi birden var gibiydi ama henüz yanıma gelmedi bende ona doğru yürümedim.
Önce derin bir nefes aldım, titremeye başlayan ellerimi birbirine kenetledim ve kendi kendime sessizce söylendim:
"İlk günüm için hiç fena değil, Ela."
Sonra bakışlarımı yeniden Karan'a çevirdim.Bu kez onun ne söyleyeceğini merak ediyordum.
Adamı iki asker eşliğinde bahçeden uzaklaştırırlarken arkasından baktım. Başını öne eğmişti. Birkaç dakika önce bütün bahçeyi inletirken şimdi tek kelime etmiyordu. İçimden derin bir nefes bıraktım. Nihayet ortalık sakinleşmişti.
Tam arkamı dönmüştüm ki Karan'ın bana doğru geldiğini gördüm. Yüzündeki ifadeden pek de memnun olmadığını anlamak zor değildi. Üstelik arkasında Deniz, Çağın, Aybars ve Tuna da vardı.
Deniz yanıma ilk ulaşan oldu. “İyi misin?” diye sordu, gözlerini yüzümde gezdirerek.
“İyiyim. Neden olmayayım?”
Çağın şaşkınlıkla bana baktı. “Ela, az önce adamın elinde bıçak vardı! Sen de kalkmış adamla konuşuyordun!”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ne yapacaktım? Kahve mi teklif etseydim?”
Tuna bir anda kahkahayı bastı. “Ulan, kadın az önce bıçaklı adamla karşı karşıya gelmiş, hâlâ bize espri yapıyor!”
Deniz de gülümseyerek başını salladı. Aybars ise hayretle bana bakıyordu. “Ben senin sadece psikolog olduğunu biliyordum. Meğer başka marifetlerin de varmış.”
Tuna hemen araya girdi. “Bir dakika, bir dakika! Bizim psikoloğumuz hem adamı sakinleştiriyor hem de gerektiğinde kendini savunuyor. Ela, başka ne saklıyorsun bizden? Söyle de ona göre hazırlıklı olalım!”
Gülümsememi gizleyemedim. “Bilmem. Belki ilerleyen zamanlarda öğrenirsiniz.”
“Bak, bak! Bir de gizemli konuşuyor!” dedi Tuna, yeniden gülerek. “Ben bu kızdan şüphelenmeye başladım.”
Çağın başını iki yana salladı. “Şaka bir yana, gerçekten cesur davrandın. Adamın karşısında herkes ne yapacağını düşünürken sen onunla konuşmaya başladın.”
Deniz de söze karıştı. “Hem de gayet sakindin. Açıkçası ben bu kadarını beklemiyordum.”
Övgüler peş peşe gelmeye başlayınca ister istemez keyiflendim. “Tamam, tamam. Bu kadar övgü yeter. Biraz daha devam ederseniz kendime imza günü düzenleyeceğim.”
Tuna hemen ellerini birbirine vurdu. “Ben ilk sıraya yazılıyorum! İmzayı da büyük harflerle istiyorum, psikoloğum!”
Kahkahamı tutamadım. Ancak tam o sırada Karan'ın sesini duydum.
“Komik mi?”
Gülümsemem yüzümde kaldı ama gözlerimi ona çevirdim. Karan'ın yüzü ciddiydi. Çenesini sıkmış, kollarını göğsünde birleştirmişti.
“Ne?” diye sordum.
“Az önce yaptığın şeyin ne kadar ciddi olduğunun farkında mısın sen?”
Deniz'in gülümsemesi yavaşça kayboldu. Çağın susup Karan'a bakarken Tuna da şakacı tavrını biraz olsun geri çekti.
“Karan, adamı sakinleştirdim ve—”
“Ve kendini tehlikenin ortasına attın!” diye sözümü kesti. “Elinde bıçak olan bir adamın karşısına geçtin. Bir an ters bir hareket yapsaydı ne olacağını düşündün mü hiç?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Daha birkaç saniye önce herkes beni tebrik ediyordu. Şimdi ise sanki yaptığım şey dünyanın en büyük hatasıymış gibi karşıma dikilmişti.
“Adamın durumunu gördüm.”
“Bu, tehlikeyi ortadan kaldırmıyor, Ela!”
Sesini yükseltmişti. İç çektim. “Bağırmana gerek yok. Duyuyorum seni.”
“Benimle dalga geçme!”
“Geçmiyorum.”
Karan bir adım yaklaştı. “Senin başına bir şey gelseydi ne olacaktı? Ya o adam seni de rehin alsaydı? Ya müdahalen işe yaramasaydı? Burada kaç kişinin hayatını riske attığını biliyor musun?”
Birkaç saniye sustum. Sonra yüzümdeki ifadeyi bozmadan omuz silktim.
“Ben yanlış bir şey yapmadım, Karan. Sadece yardıma ihtiyacı olan birine yardım ettim.”
Karan kaşlarını çattı. “Ela, adamın elinde bıçak vardı. Bir anlık dikkatsizliğin nelere yol açabileceğini hiç düşündün mü?”
“Düşündüm. Ama onun da ne kadar çaresiz olduğunu gördüm. Herkes onu durdurmaya çalışıyordu, kimse ne yaşadığını anlamaya çalışmıyordu. Ben sadece onunla konuşmak istedim.”
“Peki ya sana zarar verseydi?”
“Vermedi ama.”
Tuna, kendini tutamayarak kısa bir kahkaha attı. “Komutanım, kusura bakmayın ama bu cevap da tam Ela'lık oldu!”
Karan ona sertçe baktı. “Tuna.”
Tuna hemen dudaklarını birbirine bastırdı ama yüzündeki sırıtışı silemedi. “Tamam, sustum komutanım.”
“Bunun şakası yok, Ela!” dedi Karan, yeniden bana dönerek.
Gülümsemem yavaşça kayboldu. “Ben de şaka yapmıyorum. Ne yaptığımın farkındayım. Ama bazen birini kurtarmak için risk almak gerekir.”
Karan bir süre yüzüme baktı. Söyleyecek çok şeyi varmış gibi görünüyordu ama sonunda derin bir nefes aldı.
Deniz araya girdi. “Komutanım, kabul edin, Ela hepimizi şaşırttı. Ben onun böyle bir durumda bu kadar soğukkanlı davranacağını düşünmezdim.”
Çağın da başını sallayarak ona katıldı. “Gerçekten cesur davrandı.”
Aybars gülümseyerek bana döndü. “Psikoloğum, senden böyle şeyler beklemiyordum. Bizi bayağı şaşırttın.”
Tuna bu kez dayanamadı. Alkışlamaya başlayarak, “Arkadaşlar, bence psikoloğumuza bir alkış borçluyuz!” diye seslendi. “Hem insanları sakinleştiriyor hem de gerektiğinde kendini savunuyor. Daha ne olsun?”
Deniz de alkışlamaya başlayınca Çağın ve Aybars ona katıldı. Birkaç saniye içinde hepsi beni alkışlıyordu. Şaşkınlıkla etrafıma baktım. Yüzümde kocaman bir gülümseme oluşmuştu.
“Tuna, abartma istersen!” dedim gülerek.
“Ne abartması? Az önce burada hepimizin yüreğini ağzına getirdin, şimdi de alkışımızı kabul etmiyorsun!” diye karşılık verdi. “İnsan bir teşekkür eder!”
Herkes gülerken ben de onlara katıldım. Karan ise kollarını göğsünde birleştirmiş, sessizce beni izliyordu. Sonunda alkışlar kesilince ona döndüm.
“Evet, komutanım. Sizden de bir tebrik alabilir miyim, yoksa hâlâ azar faslında mıyız?”
Tuna kahkahayı patlattı. “Ben olsam tebrik ederdim komutanım. Sonra psikoloğumuz bize de kızar!”
Karan gözlerini devirdi. “Tuna, sen mi susarsın ben mi susturayım?”
“Emredersiniz komutanım!” dedi Tuna, elini alnına götürerek asker selamı verdi. Fakat iki saniye sonra yine gülmeye başladı.
Karan başını iki yana salladı. Ardından bakışlarını bana çevirdi. “Sen de beni çileden çıkarmak için özel bir çaba mı harcıyorsun, Ela?”
Gülümseyerek omuz silktim. “Hayır, komutanım. Doğuştan yetenekliyim.”
Bu kez Karan'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bunu fark edince daha da keyiflendim. Her ne kadar yaptığım şey yüzünden bana kızmış olsa da ekibin bana duyduğu saygıyı görmek güzeldi. Deniz, Çağın, Aybars ve Tuna'nın yüzündeki gururu fark etmemek mümkün değildi. O an, burada yalnızca bir psikolog olarak değil, kendim olarak da yer edinebileceğimi hissettim.
Karan tam bana bir cevap verecekken uzaktan bize doğru koşan bir asker gördüm. Yanımıza ulaştığında nefesini toparlayıp Karan'ın karşısında dikildi ve selam verdi.
“Komutanım, Gölge Timi için görev emri geldi. En kısa sürede hazırlanmanız gerekiyor. Operasyon merkezinde bilgilendirme yapılacak.”
Karan'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Az önceki konuşmamızdan eser kalmamıştı. Kollarını çözüp dikleşti, bakışlarını askere çevirdi. “Görev emri alındı. Ayrıntıları operasyon merkezinde öğreneceğiz. Bilgilendirme için teşekkürler, görevine dönebilirsin.”
Asker selam vererek uzaklaştı.
Karan hiç vakit kaybetmeden timine döndü. “Duydunuz. On dakika içinde tam teçhizatlı olarak operasyon merkezinde olacağız. Herkes hazırlığını tamamlasın.”
“Emredersiniz komutanım!” diye hep bir ağızdan karşılık verdiler.
Tuna çantasını almak üzere dönerken bana göz kırptı. “Psikoloğum, biz yokken ortalığı fazla karıştırma, olur mu? Döndüğümüzde yine bir olayın ortasında bulmayalım seni.”
Gözlerimi devirdim. “Asıl sen kendine dikkat et, Tuna. Bir de başımıza iş açma.”
“Ben mi? Ben bu timin en uslu askeriyim!”
Aybars arkasından seslendi. “Bunu kendin dışında söyleyen birini bulursan bize de haber ver.”
Deniz gülümseyerek başını salladı, Çağın ise hazırlık yapmak üzere çoktan harekete geçmişti.
Karan, tim arkadaşlarının peşinden gitmeden önce bana döndü. Bakışları birkaç saniye yüzümde kaldı. “Biz hazırlanmaya gidiyoruz. Sen burada kal, Ela.”
“Tamam, merak etme. Siz işinize bakın.”
“Öyle yapacağım.” dedi kısa bir sesle.
Ardından arkasını dönüp timine katıldı. Deniz, Çağın, Aybars ve Tuna'yla birlikte karargâh binasına doğru uzaklaşırken ben bahçede tek başıma kaldım.
Onların gidişini izledim. Birkaç dakika önce hep birlikte gülüp şakalaşıyorduk, şimdi ise hepsi yeniden görev ciddiyetine bürünmüştü. Gölge Timi'nin nasıl bir görev alacağını bilmiyordum ama içimde hafif bir merak oluşmuştu.
Derin bir nefes alıp kendi kendime mırıldandım. “Umarım her şey yolunda gider.”
KARAN
Ela'nın yanından ayrılıp timin peşinden karargâha doğru ilerledim.
Gölge Timi'nde herkesin bir lakabı vardı. Ben Kurt'tum. Aybars, Kuzgun'du; soğukkanlılığı ve olaylara yaklaşımındaki dikkatle bu adı taşıyordu. Çağın'a Barut derdik. Bazen sabrının ne kadar çabuk tükenebildiğini düşününce bu lakabın ona neden yakıştırıldığını anlamak zor değildi. Deniz, Hayalet'ti. Sessizliği, dikkatli gözlemciliği ve fark edilmeden hareket edebilmesiyle adının hakkını verirdi. Tuna ise Fırtına'ydı. Timin en hareketlisi, en şakacısıydı. Onun olduğu yerde sessizliğin uzun süre hüküm sürmesi mümkün değildi.
Fakat görev emri geldiği andan itibaren bütün şakalaşmalar geride kalmıştı. Artık zihnimde yalnızca yapmamız gerekenler vardı. Ne zaman çağrılacağımızı bilmiyorduk ama bir kez emir verildiyse hazırlıksız yakalanma lüksümüz yoktu.
Karargâha girdiğimizde Kuzgun, Hayalet, Barut ve Fırtına da yanıma geldi. Hepimiz operasyon odasında toplandık. Masanın üzerindeki ekranda sınır hattına yakın, eski bir maden tesisinin görüntüsü vardı. Görevli subay dosyayı açıp bize döndü.
“Yaklaşık kırk dakika önce bu tesiste çalışan sivil bir ekiple bağlantı kuruldu. Görüşme sırasında yardım istediler, ardından iletişim tamamen kesildi. Bölgeye gönderilen ilk ekibimiz tesise ulaşamadı. Şu an içeride kaç kişi olduğunu ve ne yaşandığını bilmiyoruz.”
Kaşlarımı çattım.
“İlk ekibin tesise ulaşamamasının nedeni belli mi?”
“Henüz değil, komutanım. Bölgedeki arazi koşulları ve iletişim sorunu ihtimaller arasında. Ancak doğrulanmış bilgimiz yok.”
Haritadaki işaretli noktaya baktım. Eski bir maden tesisi, üstelik sınır hattına yakın bir bölgede. Bilinmeyen çok fazla şey vardı. Böyle durumlarda tahminlerle hareket etmek, işleri daha da kötüleştirebilirdi.
“Görevimiz nedir?” diye sordum.
“Tesise ulaşacak, çevreyi kontrol edecek ve sivil ekibin durumunu tespit edeceksiniz. Yaralı varsa tahliye edeceksiniz. Tesisin güvenliği konusunda şüpheli bir durumla karşılaşırsanız ilerlemeden önce merkeze bilgi vereceksiniz. Önceliğiniz sivillerin güvenliği.”
“Anlaşıldı, komutanım.”
Görevli subay bize gerekli koordinatları ve mevcut saha bilgilerini aktardı. Ayrıntıları dikkatle dinledikten sonra dosyayı kapattı ve timime döndüm.
“Hazırlık için beş dakikanız var. Ekipmanlarınızı kontrol edin, ardından araçların yanında buluşuyoruz.”
“Emredersiniz!” diye karşılık verdiler.
Operasyon odasından çıkıp hazırlık alanına geçtik. Herkes kendi ekipmanını kontrol ederken ben de çantamı ve telsizimi gözden geçirdim. Kuzgun haritadaki güzergâhı tekrar inceliyor, Hayalet sessizce ekipmanını düzenliyor, Barut teknik malzemelerini kontrol ediyor, Fırtına ise tıbbi çantasının eksiklerini tamamlıyordu.
“Komutanım, tıbbi ekipman hazır,” dedi Fırtına.
“Güzel. Hepiniz son kontrollerinizi yapın.”
Birkaç dakika sonra araçların yanında toplandık. Her birinin yüzünde görev ciddiyeti vardı. Fırtına bile her zamanki şakacı tavrını bir kenara bırakmıştı.
Araca binmeden önce timimi son kez gözden geçirdim.
“Görev yerine ulaştığımızda önce durumu değerlendireceğiz. Bilmediğimiz bir tesisin içine düşünmeden girmiyoruz. İletişimi koruyacağız ve herkes kendi sorumluluğuna dikkat edecek. Önceliğimiz sivilleri bulmak ve güvenli şekilde tahliye etmek. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı, komutanım!”
“Güzel. Hareket ediyoruz.”
Araçlara bindik ve üs bölgesinden ayrıldık. Yol boyunca gözlerimi önümüzde uzanan güzergâhtan ayırmadım. Telsizden merkeze hareket bilgimizi verdim, ardından haritadaki koordinatları yeniden kontrol ettim.
Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından eski maden tesisinin bulunduğu bölgeye ulaştık.
Araçtan indiğimde ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu. Çevrede ne bir iş makinesi sesi vardı ne de çalışanlara dair bir hareketlilik. Tesisin girişindeki eski yapıların bir kısmı bakımsız görünüyordu.
Timin diğer üyeleri de araçlardan indi. Önümüzdeki alanı gözlemleyerek birkaç adım ilerledim, ardından elimi kaldırıp ekibi durdurdum.
“Tamam, burada duruyoruz.”
Hepsi bana döndü.
“Hayalet, çevreyi gözlemle ve olağan dışı bir hareketlilik olup olmadığını bildir. Kuzgun, haritadaki konumumuzla tesisin girişlerini karşılaştır. Barut, yapıdaki olası teknik tehlikelere dikkat et. Fırtına, tıbbi ekipmanını yanında tut ve hazır ol.”
Ardından hepsine tek tek baktım.
“Kimse benden haber almadan hareket etmiyor. Önce elimizdeki bilgileri doğrulayacağız. İçeride siviller varsa onları bulup güvenli şekilde çıkaracağız. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı, komutanım,” diye karşılık verdiler.
Telsizimi elime alıp merkeze ilk durum bildirimini geçtim. Ardından bakışlarımı eski maden tesisine çevirdim.
Bizi neyin beklediğini henüz bilmiyordum. Ama artık buradaydık ve görevimiz başlamıştı.
Tesisin çevresini incelerken içeriden yükselen bağrışmalar dikkatimi çekti. Elimi kaldırarak timi durdurdum. Birkaç saniye sonra girişin yakınında birkaç sivil belirdi. Ancak yanlarında silahlı adamlar vardı. Sivillerin elleri havadaydı; yüzlerindeki korku, durumun ciddiyetini anlamama yetmişti.
Kuzgun dürbününü kaldırıp alanı inceledi.
“Komutanım, içerideki siviller rehin alınmış. Sayabildiğim kadarıyla en az dört kişi var. Ancak tesisin içini tam olarak göremiyorum.”
Çenemi sıktım.
“Başka kimse var mı?”
“Şimdilik tespit edemedim.”
Bakışlarımı çevreye çevirdim. Hayalet, görüş alanı uygun bir noktaya geçerek gözlem ekipmanını hazırladı. Birkaç dakika sonra telsizinden sesi geldi.
“Komutanım, gözlem konumumu aldım. Alanı takip ediyorum.”
“Anlaşıldı. Gelişmeleri bildir.”
Tam o sırada tesisin içinden bir silah sesi duyuldu. Ardından sivillerden biri korkuyla yere çöktü. Silahlı adamlardan biri bağırarak diğerlerini ayağa kalkmaya zorladı.
Fırtına'nın yüzündeki ifade değişti.
“Komutanım, içeride yaralı biri olabilir. Müdahale etmemiz gerekebilir.”
“Biliyorum, Fırtına. Hazır ol ama emrimi bekle.”
Telsizden Hayalet'in sesi yeniden duyuldu. Bu kez daha dikkatli konuşuyordu.
“Komutanım, silahlı şahıslardan biri sürekli girişe bakıyor. Bizi fark etmiş olabilirler.”
“Gözlemine devam et. Gereksiz hareket yok.”
Kuzgun yanımda çömelmiş, tesisin çevresini inceliyordu.
“Bizi henüz fark etmemiş olabilirler ama bu uzun sürmeyebilir. Rehinelerden birini başka bir yere götürmeye hazırlanıyor gibiler.”
Gözlerimi girişten ayırmadım. Bir an önce sivillere ulaşmak istiyordum ama aceleyle vereceğim yanlış bir karar onların hayatını tehlikeye atabilirdi.
Tam o sırada Barut, tesisin yan tarafındaki dar geçidi fark etti. Başını bana çevirerek alçak sesle konuştu.
“Komutanım, şu taraftan yaklaşabiliriz. Belki içeriyi daha net görebiliriz.”
Geçide baktım. Görüş açısı sınırlıydı ve içeride neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk.
“Hayır. Şimdilik bulunduğumuz yerde kalıyoruz. Önce—”
Cümlemi tamamlayamadan Barut yerinden doğrulup geçide doğru hamle yaptı.
“Barut, dur!” diye seslendim.
Kuzgun ondan önce davranarak kolunu tuttu ve geri çekti.
“Nereye gidiyorsun sen? Komutan emir vermedi!”
Barut sertçe ona döndü.
“Oradan daha iyi görebiliriz! Beklersek adamlar sivilleri başka yere götürecek!”
“Bunu bilmiyoruz!” Kuzgun'un sesi alçak ama öfkeliydi. “Bir saniye durup düşün!”
Tam yanlarına gidip ikisini de yerlerine gönderecektim ki Hayalet'in sesi telsizden yükseldi. Bu kez her zamankinden daha gergindi.
“Komutanım! Hareketlilik var… Bir saniye…”
Ardından telsizden keskin bir patlama sesi geldi.
Başımı anında tesise çevirdim. Girişin yakınından yoğun bir toz bulutu yükselmiş, siviller gözden kaybolmuştu.
“Tüm tim, durum raporu verin!” diye bağırdım telsize.
Hayalet'ten cevap gelmedi.
Sonra Kuzgun'un yüzündeki ifade değişti. Bakışları Barut'un üzerinden geçerek tesisin arka tarafına kilitlendi.
“Komutanım…” dedi, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek. “Arka tarafta biri var.”
Ben de o tarafa döndüm.
Toz bulutunun içinden bir siluet çıktı. Fakat yanındaki kişi bir silahlı adam değildi.
Rehinelerden biriydi.
Ve elinde tuttuğu şey yüzünden, bir sonraki saniyede ne olacağını artık hiçbirimiz kestiremiyorduk…
Ay ay ay sonunu bence kimse böyle bir şey beklemiyordu değil miii hadi bakalım ❤️❤️
Bölüm etkileşimi
