Bölümler 2Şu an: Bölüm 1 — Bazı Yaralar Kapanmaz
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Ela! Düşeceksin, in artık şu ağaçtan!”
İdil’in telaşlı sesi bahçede yankılanırken Ela, dut ağacının kalın dalına tutunup biraz daha yukarı tırmandı. Sekiz yaşındaki iki kızın bütün öğleden sonrasını bu ağacın başında geçirmeye niyeti vardı. En azından Ela’nın vardı. İdil ise arkadaşının başına bir şey gelmesinden korktuğu hâlde onu yalnız bırakmaya gönlü elvermediği için yine peşinden gelmişti.
“Düşmem! Bak, neredeyse çıktım bile!”
“Annem bizi öldürecek! Aşağı insene artık!”
“Önce ağaca çıkalım, sonra düşünürüz!”
İdil gözlerini devirdi. Ela bir şeye karar verdiyse onu vazgeçirmek neredeyse imkânsızdı. Sekiz yaşında olmasına rağmen inatçılığı koca bir yetişkininkini aratmazdı. İdil de onu tek başına bırakmaya kıyamadığı için her macerasına istemeden ortak olurdu. O günkü maceralarıysa mahallenin en yaşlı dut ağacına tırmanmaktı.
“Biraz daha uzan! Şu dalın arkasında kocaman bir dut var!” diye seslendi Ela.
İdil, ağacın altında kollarını kavuşturmuş, arkadaşının aşağı düşmesini bekliyormuş gibi bakıyordu. “Senin yüzünden bir gün başıma bir şey gelecek, biliyorum.”
Ela arkasına dönüp güldü. “Sen de gelsene! Birlikte yeriz.”
“Ben senin kadar deli değilim!”
“Ödleksin!”
İdil cevap vermek için ağzını açmıştı ki Ela yeniden dala uzandı. Küçük eli dutlara yetiştiği sırada ayağı kaydı. Bir anda dengesini kaybedip aşağıya düştü. Dizi ağacın sert köklerinden birine çarptığında bahçedeki kahkahalar kesildi. Ela birkaç saniye boyunca yerde hareketsiz kaldı. Ardından dizindeki acıyla yüzünü buruşturdu.
“Ah! Canım yandı!”
İdil hemen yanına koştu. Arkadaşının dizindeki sıyrığı ve incecik kan izini görünce yüzündeki bütün neşe kayboldu. “Ela, kanıyor! Çok mu acıyor?”
Ela dizine baktı. Aslında yara küçüktü ama kanı görünce gözleri dolmuştu. “Biraz… Ama anneme söyleme, olur mu? Bir daha ağaca çıkmama izin vermez.”
İdil, arkadaşının yüzüne inanamayarak baktı. “Kızım, düşmüşsün! Dizin kanıyor, sen hâlâ ağaca çıkmayı düşünüyorsun!”
“Çünkü dut çok güzeldi.”
İdil başını iki yana salladı. Üzerindeki sarı hırkayı çıkarıp çimenlerin üzerine bıraktı, ardından cebinden buruşturulmuş bir mendil bulup Ela’nın dizine bastırdı. Ela acıyla bacağını geri çekince İdil’in kaşları çatıldı.
“Dur, kıpırdama. Temizlemem lazım.”
“Yavaş! Canım acıyor!”
“Ne yapayım, yaranı öpüp geçireyim mi?”
Ela, gözleri hâlâ doluyken başını salladı. “Olur.”
İdil bir an ona baktı, sonra gülmeye başladı. Eğilip Ela’nın dizine hafifçe üfledi. “Geçti mi?”
Ela burnunu çekerek düşündü. “Biraz.”
“Bak, bir gün yine düşersen ben yine yanında olacağım. Ama sen de kendine dikkat edeceksin. Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin, tamam mı?”
Ela küçük elini uzattı. İdil de parmaklarını onun parmaklarına doladı.
“Tamam. Ama bir gün çok yükseğe çıkarsam yine benimle geleceksin.”
İdil gözlerini devirdi. “Sen gerçekten hiç akıllanmayacaksın.”
“Sen de beni bırakmayacaksın.”
Bu kez İdil gülmedi. Ela’nın elini biraz daha sıkı tuttu.
“Bırakmam.”
Çocukken verilen sözlerin ne kadar ağır olabileceğini ikisi de bilmiyordu. O gün onlar için hayat, dut ağacından düşmekten, dizdeki bir yaradan ve eve geç kalınca annelerinden azar işitmekten ibaretti. Yıllar sonra o sözün nasıl bir acıyla hatırlanacağını, bazı kayıpların insanın hayatını ikiye bölebileceğini henüz bilmiyorlardı.
Aradan yıllar geçti. O gün Ela’nın dizindeki yara iyileşti; geriye ne bir iz ne de acı kaldı. Fakat İdil’in verdiği söz, Ela’nın hafızasından hiç silinmedi. Çünkü bazı sözler, onları söyleyen insan yanınızdayken sıradan gelir; o insanı kaybettiğinizdeyse bir ömür boyu içinizde yankılanır.
Arabanın camından içeri süzülen güneş gözlerimi kamaştırınca güneşliği indirdim. Direksiyonu iki elimle kavrayıp önümde uzanan yola baktım. Ankara’dan ayrılalı saatler olmuştu. Yol kenarındaki tabelalar, Erzincan’a yaklaştığımı gösteriyordu. Arka koltuktaki valizlerim, bagajdaki eşyalarım ve yanımda taşıdığım dosyalarla birlikte yeni bir hayata doğru gidiyordum. En azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordu.
Yirmi altı yaşındaydım. Psikoloji eğitimimi tamamlamış, mesleğimin ilk yıllarında kendime sağlam bir yer edinmeye çalışıyordum. İnsanların söyleyemediklerini anlamak, sustukları yerde ne sakladıklarını görebilmek istiyordum. Bu mesleği seçmemin nedeni de buydu. İnsanların yalnızca anlattıklarıyla yetinmek istemiyordum; bazen bir insanın en büyük çığlığı, tek kelime etmediği anlarda saklıydı.
Yeni görev yerim, Erzincan’da bulunan bir askerî birliğe bağlı psikologluk göreviydi. Orada beni nelerin beklediğini bilmiyordum. Karşıma çıkacak insanların hepsi duygularını anlatmaya istekli olmayacaktı. Bazıları yardım istemeyi zayıflık sayacak, bazılarıysa yaşadıklarını yıllarca kendi içinde taşıyacaktı. Benim görevim onları yargılamak değil, ihtiyaç duyduklarında yanlarında olmaktı. Mesleğimi seviyordum ve işimi en iyi şekilde yapmak istiyordum.
Ama Erzincan’a gitmemin tek nedeni bu değildi.
Direksiyonu biraz daha sıkı kavradım. Aklıma gelmesini istemediğim bir isim, yine zihnimin en karanlık köşesinden çıkıp karşıma dikilmişti.
İdil.
Yıllar önce dut ağacının altında elimi tutan, her düştüğümde yanımda olacağını söyleyen kız… Çocukluğumun en güzel anıları onunla başlamış, büyüdüğümde bile unutamadığım pek çok şey onunla şekillenmişti. Birlikte büyümüştük. Birbirimizin en büyük sırlarını bilmiş, en saçma hayallerine gülmüş, bazen küçücük şeyler yüzünden tartışıp birkaç dakika sonra yeniden barışmıştık. Onun hayatımda hep olacağını düşünmüştüm. Bazı insanların bir gün çekip gidebileceği, bazı vedaların insanın hazırlanmaya bile fırsat bulamadığı kadar ani olabileceği aklıma gelmemişti.
İdil artık hayatta değildi.
Onun ölümünü kabullenmek, başından beri benim için kolay olmamıştı. Fakat beni asıl tüketen şey yalnızca onu kaybetmek değildi. Olayın ardından anlatılanlar içime sinmiyordu. Bazı sorularım cevapsız bırakılmış, bazı ayrıntılar belirsiz kalmıştı. Dosya kapatılmış, insanlar hayatlarına devam etmişti. Herkesin önünde sanki söylenecek başka bir şey kalmamış gibiydi. Benim içinse her şey tam o noktada başlamıştı.
Ne zaman olayın ayrıntılarını düşünsem aklımda aynı sorular dönüp duruyordu. İdil’in başına gerçekte ne gelmişti? Bana anlatılmayan ne vardı? Neden bazı soruların cevabını almak bu kadar zordu? Belki de her şey göründüğü gibiydi. Belki de ben, onu kaybetmenin acısıyla bazı şeyleri yanlış yorumluyordum. Ama içimdeki şüphe, zaman geçtikçe azalmamıştı. Aksine, her cevapsız soru onu biraz daha büyütmüştü.
Dosyanın kapatılması gerçeğin de ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Bunu biliyordum. Birilerinin artık bu olayın konuşulmamasını istemesi, benim de susmam gerektiği anlamına gelmiyordu.
Erzincan’a yalnızca görevime başlamak için gitmiyordum. Askerî birliğe bağlı psikolog olarak çalışacak, mesleğimin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirecektim. Fakat bir yandan da İdil’in ölümüyle ilgili cevapsız kalan soruların peşini bırakmayacaktım. Orada neler öğrenebileceğimi, karşıma kimlerin çıkacağını veya gerçeğe yaklaşmak için ne yapmam gerektiğini henüz bilmiyordum. Elimde kesin bir kanıt yoktu. Yalnızca içime sinmeyen ayrıntılar ve cevaplanmayı bekleyen sorular vardı.
Yine de vazgeçmeyecektim.
“Ne olduğunu öğreneceğim, İdil,” diye fısıldadım. “Sana ne olduğunu öğreneceğim.”
Sesim arabanın içinde kayboldu. Bir an için gözlerim dolacak gibi oldu ama başımı hafifçe sallayıp dikkatimi yeniden yola verdim. Şimdi duygularıma kapılmanın sırası değildi. Önce görev yerime ulaşmalı, yeni düzenime alışmalı ve nasıl ilerleyeceğimi düşünmeliydim. Acele edersem yanlış bir adım atabilirdim. Gerçeği bulmak istiyorsam sabırlı olmam gerekiyordu.
Derin bir nefes alıp radyoyu açtım. Birkaç kanal değiştirdikten sonra Sertab Erener’in sesini duydum. Tanıdık melodi arabanın içine yayıldığında yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Sesi biraz yükselttim, parmaklarımla direksiyona ritim tuttum. Şarkıya eşlik ederken düşüncelerimi bir süreliğine susturmaya çalıştım. Yol boyunca kendime bunu defalarca söylemiştim: Yeni bir başlangıç yapacaktım. Geçmişin beni yönetmesine izin vermeyecektim.
Ama insan geçmişini geride bırakmak için yalnızca başka bir şehre gitmekle yetinemiyordu. Bazen cevaplarını bulamadığı sorular, nereye giderse gitsin peşinden geliyordu.
Önümde Erzincan yolu uzanıyordu. Yeni bir şehir, yeni bir görev ve yıllardır içimde taşıdığım bir sır vardı. Şarkı devam ederken gaz pedalına biraz daha bastım. Birkaç saat sonra yeni hayatımın kapısından içeri girecektim. Orada nasıl insanlarla karşılaşacağımı, hangi zorluklarla mücadele edeceğimi ve İdil’in ölümüne dair neler öğrenebileceğimi bilmiyordum.
Tek bildiğim, artık geri dönüp aynı yerde duramayacağımdı.
Oysa beni bekleyen şeyin yalnızca yeni bir görev olmadığını henüz bilmiyordum. Bazı gerçekler, insan onları aramaya başladığında sessiz kalmazdı. Bazılarıysa ortaya çıkmamak için ellerinden gelen her şeyi yapardı.
Ve ben, farkında olmadan, hayatımı değiştirecek bir hikâyenin içine doğru ilerliyordum…
Erzincan'ın serin havası, arabamdan iner inmez yüzüme çarptı. Saatlerdir direksiyon başında olduğum için omuzlarım tutulmuş, sırtım ağrımaya başlamıştı. Buna rağmen etrafı incelemekten kendimi alamadım. Yüksek duvarların ardında uzanan askerî birlik, dışarıdan göründüğünden çok daha büyük görünüyordu. Girişteki nöbetçiler, binaların önünde yürüyen askerler ve belirli bir düzen içinde ilerleyen araçlar, buranın alıştığım hayattan ne kadar farklı olduğunu ilk bakışta anlatmaya yetiyordu. Birkaç saniye boyunca kapının önünde durup derin bir nefes aldım. Yeni bir şehir, yeni bir görev ve içimde kimseye anlatmadığım bir amaç vardı. İdil'in ölümüne dair sorularımı şimdilik bir kenara bırakmalıydım. Önce buraya alışmam, görevimi öğrenmem ve doğru insanlarla tanışmam gerekiyordu.
Çantamı omzuma asıp girişteki görevliye kimliğimi gösterdim. Adımın listede bulunduğunu doğruladıktan sonra içeri geçmeme izin verdi. Bana daha önce verilen talimatlarda doğrudan komutanlığa gitmem gerektiği yazıyordu. Telefonumdaki konumu kontrol ederek ana binaya doğru yürümeye başladım. Binanın önüne geldiğimde kapının yanında bekleyen bir astsubay beni karşıladı ve komutanın beni beklediğini söyledi. Başımı sallayıp teşekkür ettim. İçeri girdiğimde koridorun sessizliği dikkatimi çekti. Duvarlarda asılı çerçeveler, kapıların üzerindeki isimlikler ve içeriden gelen boğuk konuşma sesleri arasında ilerlerken bir an durup etrafıma baktım. Tam o sırada karşıdaki kapı açıldı.
“Ela!”
Başımı çevirdiğimde yüzümde kendiliğinden bir gülümseme oluştu. Karşımda duran adamı yıllardır tanıyordum. Saçlarına eskisinden biraz daha fazla kır düşmüş, yüzündeki çizgiler belirginleşmişti ama bakışlarındaki sıcaklık hiç değişmemişti.
“Cemal Amca!”
Yanına gidip sarıldım. Beni görünce gülümseyerek omuzlarımdan tuttu ve yüzüme dikkatlice baktı.
“Bakayım şu kıza! En son gördüğümde üniversiteye yeni başlamıştın. Şimdi karşımda koca bir psikolog duruyor.”
“Amca, o kadar da yaşlanmadım.”
“Ben yaşlandım demedim ki. Sen büyüdün dedim.”
“Aradaki farkı özellikle mi vurguluyorsun?”
Kahkaha attı. “Daha gelir gelmez başladın. Ankara'da hiç değişmemişsin demek ki.”
“Beni değiştirecek kadar uzun süre burada kalmadım ki.”
“Merak etme, burası seni yeterince değiştirecek.”
Bu sözünü söylerken yüzündeki gülümseme hafifçe kayboldu. Ardından yeniden toparlanıp kolunu omzuma attı ve beni odasına davet etti. Tuğgeneral Cemal Gürsoy, babamın eski bir dostuydu. Çocukluğumdan beri beni tanır, ne zaman karşılaşsak kendi kızıymışım gibi ilgilenirdi. Askerî hayata dair çok şey bilmediğim yıllarda bile onun anlattığı hikâyeleri dinlemeyi severdim. Şimdiyse onun görev yaptığı birliğe atanmıştım.
Masasının önündeki koltuğu göstererek oturmamı istedi. Ben çantamı yanıma bırakıp koltuğa yerleşirken o da karşıma geçti.
“Yolculuk nasıl geçti? Yoruldun mu?”
“Biraz. Ama iyiyim. Açıkçası buraya gelince daha çok heyecanlandım.”
“Heyecan normal. Yeni bir yer, yeni insanlar… Ama alışacaksın. Burada işini yapabileceğin rahat bir ortam sağlamaya çalışacağız. Herhangi bir sıkıntın olursa doğrudan bana geleceksin, tamam mı?”
“Tamam, Cemal Amca.”
“Güzel. Şimdi sana önce birliği gezdireceğim. Sonra kalacağın lojmanı göstereceğiz. Eşyalarını yerleştirdikten sonra da çalışacağın ekiple tanışırsın.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Ekiple mi? Benimle çalışacak kişiler belli mi?”
“Belli tabii. Senin görevin yalnızca evraklarla uğraşmak değil, Ela. Birlikte görev yapan askerlerle de ilgileneceksin. Onların çalışma düzenini, nerelerde vakit geçirdiklerini ve hangi şartlarda görev yaptıklarını bilmen gerekiyor. İnsanları tanımadan onları anlaman zor olur.”
Başımı salladım. Aslında haklıydı. Bir psikolog olarak çalışacağım ortamı tanımak, görev yapacağım insanlarla aramda güven oluşturmak önemliydi. Yine de içimde küçük bir merak kıpırdanmıştı. Acaba nasıl insanlarla çalışacaktım? Beni nasıl karşılayacaklardı? Bir psikoloğun aralarına katılması onları rahatsız eder miydi?
Cemal Amca ayağa kalkınca ben de çantamı alıp peşinden yürüdüm.
Önce idari binadan çıktık. Birliğin ana yollarını, eğitim alanlarını ve ortak kullanım binalarını gösterdi. Askerlerin günlük düzeninden, çalışma saatlerinden ve uyulması gereken kurallardan söz etti. Ben de dikkatle dinliyor, arada merak ettiğim soruları soruyordum. Bazı binaların önünden geçerken içerideki hareketliliği izledim. Herkesin bir görevi, yetişmesi gereken bir işi vardı. Burada plansız hareket etmeye alışkın olanların uzun süre rahat edemeyeceğini anlamak zor değildi.
“Şu tarafta eğitim alanları bulunuyor,” dedi Cemal Amca. “Biraz ileride de timlerin kullandığı ortak alanlar var. Senin çalışacağın ekibin kendine ait bir çalışma odası ve toplantı alanı bulunuyor. İhtiyaç duyduğunda onlarla burada görüşebilirsin.”
“Peki, hepsi benimle görüşmek zorunda mı?”
“Hayır. Ama gerektiğinde görüşmeler yapacaksın. Başlangıçta biraz mesafeli davranabilirler. Zamanla birbirinizi tanırsınız.”
“Beni sevmeleri gibi bir beklentim yok zaten. İşimi yapmam yeterli.”
Cemal Amca bana yan gözle baktı. “Bunu söyleyen insanlar genellikle en çok sevilmek isteyenler oluyor.”
“Ben öyle biri değilim.”
“Peki, Ela Hanım. Göreceğiz.”
Ona dil çıkarmamak için kendimi zor tuttum. Tam yeniden konuşacakken yolun ilerisinden gelen sesler dikkatimi çekti. Birkaç asker, binanın önündeki masanın çevresinde toplanmıştı. İçlerinden biri bir şey anlatıyor, diğerleri gülmemek için kendilerini tutmaya çalışıyordu. Cemal Amca başını o tarafa çevirdiğinde yüzünde tanıdık bir ifade belirdi.
“İşte bizimkiler.”
Birliğin içinde yürürken insanların bu kadar rahat konuşabildiğini görmek hoşuma gitmişti. Demek ki bütün günleri emirlerden ve ciddi yüzlerden ibaret değildi. Masanın yanına yaklaştığımızda askerlerden biri bizi fark ederek ayağa kalktı. Diğerleri de hemen toparlandı.
“Komutanım!”
Cemal Amca başıyla selamlarını aldı. “Rahat olun. Size yeni çalışma arkadaşınızı tanıştıracağım.”
Tam o sırada, masanın biraz ilerisinde duran uzun boylu bir adam dikkatimi çekti. Siyah saçları, koyu kahverengi gözleri ve yüzündeki sert ifade, onu kalabalığın içinde kolayca fark etmemi sağlıyordu. Diğerleri ayağa kalkarken o da doğrulmuştu. Bakışları önce Cemal Amca'ya, ardından bana yöneldi. Yüzünde en ufak bir merak belirtisi yoktu. Sanki buraya yeni birinin gelmesi onun için dünyanın en sıradan olayıydı.
Ben de ona fazla dikkat etmemeye çalışarak Cemal Amca'nın yanında durdum.
“Arkadaşlar, bu Ela Aksoy . Birliğimizde psikolog olarak görev yapacak. Bundan sonra çalışmalarınızda kendisiyle iletişim hâlinde olacaksınız. Herhangi bir konuda desteğe ihtiyaç duyduğunuzda gerekli görüşmeleri yapabilirsiniz.”
Askerlerden biri gülümseyerek başını salladı. Açık kahverengi saçlı, yeşil gözlüydü. Yanındaki siyah saçlı adamın bakışlarıysa daha sertti. Biraz geride duran kumral asker , sakin bir ifadeyle bizi izliyordu. Masanın kenarına yaslanmış kahverengi saçlı bir diğeri ise merakını gizleme gereği bile duymuyordu.
Cemal Amca tanıştırmaya devam etti. Aybars Karahan, Deniz Yalçın, Çağın Ersavaş ve Tuna Gökalp… İsimleri aklımda tutmaya çalışırken her birine ayrı ayrı baktım. Deniz'in bir kadın olduğunu görünce içim rahatlamıştı. Burada kendimi rahat hissedebileceğim en azından bir kişi olacaktı.
Son olarak Cemal Amca, az önce dikkatimi çeken siyah saçlı adama döndü.
“Yüzbaşı Karan Alp Sancak. Ekibin komutanı.”
Karan Alp başını hafifçe eğdi. “Hoş geldiniz.”
Sesi sakindi ama yüzündeki ifade mesafesini koruyordu.
“Hoş buldum,” dedim.
Aramızdaki tanışma bundan ibaret kalacak sanmıştım. Fakat Cemal Amca, cebinden telefonunu çıkarıp bir aramaya cevap vermek zorunda kaldı. Bize kısa bir süre beklememizi işaret ederek birkaç adım uzaklaştı. Ben de çantamı omzuma yerleştirip etrafa bakındım. Tam o sırada arkamda bir hareketlilik oldu. Masanın yanındaki sandalyelerden biri geri çekildi ve ben farkında olmadan bir adım geriye gittim.
Elimdeki çanta sandalyenin köşesine takıldı. Dengemi toparlamaya çalışırken telefonum elimden kaydı ve doğrudan Karan Alp'in önündeki masaya çarptı. Telefonun sesiyle birlikte masadaki herkes bana döndü.
“Harika,” diye mırıldandım. “Daha ilk gün.”
Telefonumu almak için uzandığımda Karan Alp de aynı anda hareket etti. Ellerimiz telefona ulaşmak üzereyken durduk. O elini geri çekti, ben telefonu aldım ve doğruldum.
“Pardon,” dedim. “Çantam takıldı.”
Karan Alp'in bakışları önce telefona, sonra yüzüme yöneldi.
“Burada biraz daha dikkatli olmanız gerekiyor.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Telefonum masaya çarptı, birliğin yarısını havaya uçurmadım.”
Tuna'nın dudakları kıpırdadı. Gülmemek için başını öne eğdiğini fark ettim. Karan Alp ise hiç gülmüyordu.
“Ben yalnızca dikkatli olmanızı söyledim.”
“Ben de yalnızca telefonumun düştüğünü söyledim.”
“Her şeye bir cevabınız var mı?”
“Her cümleniz bir uyarıysa evet.”
Masadaki sessizlik bir anda ağırlaştı. Aybars başını çevirip Çağın'a baktı. Deniz'in dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirmişti. Tuna ise artık kendini tutamıyor, öksürüyormuş gibi yaparak gülmesini bastırmaya çalışıyordu.
Karan Alp gözlerini benden ayırmadı.
“Birlikte çalışacağımız süre boyunca kurallara uyacağınızı umuyorum.”
“Ben de birlikte çalışacağımız süre boyunca her cümlemin sonunda azar işitmeyeceğimi umuyorum.”
Tam o sırada Cemal Amca konuşmasını bitirip yanımıza döndü. Önce benim yüzüme, ardından Karan Alp'e baktı. Masanın çevresindeki askerlerin ifadelerini görünce neler olduğunu anlamış gibi iç çekti.
“Daha ben iki dakika ayrıldım. Ne oldu burada?”
“Hiçbir şey, Cemal Amca,” dedim hemen. “Yalnızca Yüzbaşı Bey'le çalışma kurallarını konuşuyorduk.”
Tuna'nın boğazından boğuk bir ses çıktı. Bu kez gülmesini gizleyememişti.
Cemal Amca gözlerini kıstı. “Tuna, söylemek istediğin bir şey mi var?”
“Hayır, komutanım.”
“Öyleyse gülmeyi bırak.”
“Emredersiniz, komutanım.”
Karan Alp'in çenesi hafifçe gerildi. Cemal Amca bunu fark edince bana döndü.
“Ela, sen de daha ilk günden insanları uğraştırmaya başlamışsın.”
“Ben bir şey yapmadım. Telefonum düştü, o kadar.”
“Telefonun düşmüş olabilir. Ama yüzbaşımla tartışmayı nasıl başardın, onu anlamadım.”
Kollarımı göğsümün üzerinde birleştirdim. “Sanırım karşılıklı bir yetenek.”
Bu kez Cemal Amca da gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Ardından Karan Alp'e döndü.
“Yüzbaşım, Ela'yı birazdan lojmanına götüreceğiz. Eşyalarını yerleştirdikten sonra görev düzenini anlatırız. Şimdilik kendisine yardımcı olun.”
“Emredersiniz, komutanım.”
Karan Alp'in yüzündeki ifade değişmemişti. Bana dönüp kısa bir bakış attıktan sonra başını hafifçe eğdi.
“Lojmanların yolunu biliyorum. İsterseniz gösterebilirim.”
“Teşekkür ederim. Bu kez telefonumu düşürmeden ilerlemeye çalışacağım.”
Tuna başını öne eğdi. Aybars dudaklarını ısırdı. Deniz ise artık gülümsemesini saklamıyordu.
Karan Alp bir an gözlerimin içine baktı.
“Bence önce konuşmamaya çalışın.”
Gözlerimi kocaman açtım. “Daha tanışalı beş dakika oldu, hemen mesleki tavsiye vermeye başladınız.”
Cemal Amca araya girmek zorunda kaldı. “Siz ikiniz daha ilk günden başladınız mı?”
“Ben başlamadım, komutanım,” dedi Karan Alp.
“Ben de başlamadım,” dedim aynı anda.
Birbirimize dönüp baktık. Sonra ikimiz de aynı anda gözlerimizi kaçırdık.
Cemal Amca başını iki yana sallayarak derin bir nefes aldı.
“Bu görev sürem boyunca çok eğleneceğim, anlaşılan.”
Ben valizimi almak için arabama doğru yürürken arkamdan Tuna'nın kısık sesle konuştuğunu duydum.
“Yüzbaşım, psikoloğumuzla ilk seansınızı ne zaman yapıyoruz?”
Ardından birkaç kişinin bastırılmış kahkahası duyuldu.
Karan Alp'in cevabıysa kısa ve netti.
“Tuna, koşu alanında on tur.”
Kahkahalar bir anda kesildi.
İçimden gülmemek için kendimi zor tuttum. Daha ilk günümde birliğin en sert adamıyla ters düşmeyi başarmıştım. Üstelik bunu yaparken adını bile doğru düzgün öğrenememiştim.
Karan Alp Sancak…
Adını zihnimde bir kez daha tekrarladım ve valizimi alıp yeniden binaya yöneldim. Önümde yeni bir görev, yeni insanlar ve çözülmeyi bekleyen sorular vardı. Şimdilik tek istediğim, lojmanıma yerleşmek ve biraz dinlenmekti.
Ama bir şeyden emindim.Bu adamla aynı ortamda geçireceğim günler hiç de kolay olmayacaktı.
Evettt yeni kurgum sizlerleee iyi okumalar diliyorummm❤️❤️
Bölüm etkileşimi
