3. bölüm · SESİZ ÇIĞLIKLAR
GÖRÜLMEYENLERİN DÜNYASI
Görülmemek, bazen kalabalık bir sofranın tam ortasında otururken bile mümkündür. Bedenin oradadır ama ruhun yokmuş gibi davranılır. Yetişkinler konuşurken sen susarsın, kararlar alınırken sen yoksun, bir şey hissettiğinde “abartıyorsun” denir. Zaman geçer, bir süre sonra gerçekten abarttığını sanırsın. Çünkü duygularınla kimse ilgilenmemiştir; ilgilenilmediği için de duyguların değerini, hatta varlığını sorgulamaya başlarsın.
Aleda da böyle başladı kaybolmaya. Kendi içinin derinliklerinde, karanlığın içinde ufak bir ışık ararken. Her çocuğun içinde yanması gereken güven ve sevgi alevi ona hiç eşlik etmemişti; o yüzden sıcaklık nasıl bir şey, bilmiyordu.
1. İstenmeyen Soru
O sabah ev sessizdi ama o sessizlik bile huzur vermiyordu. Mutfağa girdiğinde annesi ütü yapıyor, babası gazeteyi karıştırıyor, abisi telefonuyla oynuyordu. Kimse ona bakmadı. Bazen görünmez olduğunu düşünürdü. Sanki biri adını silmiş de yerine boş bir etiket yapıştırmıştı.
“Anne… bugün okuldan sonra kursa gidebilir miyim?” diye sordu çekinerek.
Annesi ütüyü masaya bıraktı, gözlüklerinin üzerinden kızını süzdü.
“Kursa mı? Daha kendi odanı toplayamıyorsun. Sen önce sorumluluklarını yap. Hem gerek yok. Evde otur.”
Bu cevap, Aleda’nın beklediği şey değildi ama şaşırmadı. Annesi, onun bir şey istemesine alışkın değildi. Sanki bir çocuk olarak bir talebi olması bile fazlaydı.
Babasının gazeteyi çevirirken homurdanmasını duyar gibi oldu.
“Boş boş işlerle uğraşacağına dersine bak. Notların iyi olsa anlarım da… Senin neyine kurs?”
Aleda'nın boğazı düğümlendi. Sanki bir kelime daha söylerlerse parçalanacaktı.
Ama kimse onun parçalanmasını umursamazdı.
Bir insan kendini ifade etmeyi nasıl öğrenir? Çocukken konuşmasına izin verilirse, sorularına cevap alınca, merakının değeri anlaşıldığında… Aleda’nın böyle bir şansı olmamıştı. Ne zaman bir şey sorsa, ya susturulmuş ya da küçümsenmişti. Zamanla, “istemeyi” yanlış bir davranış sanmıştı.
İçindeki ses fısıldadı:
“Sus. Yine yanlış bir şey söyledin.”
2. Kıyasların Gölgesi
Evde sürekli karşılaştırılan tek kişi oydu. Abisi ne yaparsa yapsın alkışlanır, Aleda ise eksikleriyle hatırlanırdı.
“Bak abine, akıllı çocuk. Sen de biraz örnek al.”
“Sürekli hata yapıyorsun. Bir işi de doğru yap.”
“Bir kız böyle mi konuşur? Sessiz ol biraz.”
Aleda bir gün abisinin odasının kapısından içeri baktığında abisi oyun oynarken kahkaha atıyordu. Anne içeri girip, “Oğlum çay ister misin?” diye sordu. Sonra Aleda’nın olduğu koridora yöneldi.
“Sen ne dikiliyorsun öyle? Hadi odana.”
Hiçbir açıklama yoktu. Hiçbir sebep sunulmamıştı. Çünkü onun duvarla konuşması bile daha kabul edilebilir görünüyordu.
Aleda artık kendi evinde bir misafir gibi hissediyordu; hem de davet edilmemiş, kimsenin gelmesini istemediği bir misafir.
3. Öğretmenle Karşılaşma
O gün okulda rehber öğretmeni Zeynep Hanım, Aleda’yı kenara çekti. Yüzünde yumuşak bir ifade vardı.
“Aleda, son zamanlarda çok dalgınsın. Bir şey mi oluyor?”
Aleda önce cevap vermedi. Bu soruyu yıllardır duymadığı için nasıl yanıtlayacağını bilemedi. Onun dünyasında yetişkinler soru sormazdı; emir verirdi.
Zeynep Hanım yavaşça konuştu:
“Sorun değil. İstersen sessizce oturalım. Ama bil ki burada biri seni duyabilir.”
Bu cümle, Aleda’nın içine yıllar sonra ilk defa bir sıcaklık düşürdü. Ama ona o kadar yabancıydı ki hemen savunmaya geçti.
“Yok bir şey… iyiyim.”
Zeynep Hanım çok fazla bastırmadı ama Aleda’nın gözlerinden kaçırdığı yaşları görmüştü.
“Kapım açık. Ne zaman istersen gel.”
Aleda odadan çıkarken aklından tek bir cümle geçiyordu:
“Gerçekten duymak isteyen biri olabilir mi?”
4. Robot Olmaya Zorlananlar
Akşam eve döndüğünde yine aynı tabloyla karşılaştı. Baba otoritesini korumak adına her şeyi bir yarışa çeviriyordu. Otorite dediği şey aslında korku yaymaktan ibaretti.
“Bir şey yanlış yapma ha, bugün canım çok sıkkın.”
Bu cümle bile bir çocuğun omzuna tonlarca ağırlık bindirmeye yeterdi.
Annesi de aynı baskıyı farklı bir biçimde uyguluyordu.
“Sana güvenemiyorum. Hep hata yapıyorsun. Sen böyle oldukça nasıl büyüyeceksin?”
Hata yapmak insana özgü bir durumdu ama Aleda’nın evinde bir yasaktı. Hata yapmaması beklenen kişi, nefes almaktan bile çekinir hale gelmişti. Robot gibi olması isteniyordu:
Duygusuz, sessiz, hiç yorulmayan, hiç karşı çıkmayan…
Ama Aleda insandı. Kalbi vardı. Kırılıyordu.
Ve kimse onun kırıldığından haberdar değildi.
5. İç Monolog – Çığlık Sessizlikte Büyür
Gece yatağına uzandığında karanlık onu sarmadı; alışkın olduğu bir dost gibiydi. Çünkü karanlıkta görünmemek normaldi. Karanlık onu hiç yargılamadı. Asla kıyaslamadı.
Kendi kendine fısıldadı:
“Keşke biri beni görse… Gerçekten görse.”
Sonra hemen ekledi:
“Ama görülmek de korkutuyor. Ya yine yanlış bir şey söylersem?”
Kendi içinde büyüyen bu çelişki, çocukların ruhunda derin izler bırakır. Görülmemek bir acıdır ama görülmekten korkmak daha beterdir. Çünkü artık neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair bir pusulan yoktur.
Aleda’nın pusulasını yıllardır kimse onarmamıştı.
6. Bir Kırılma Anı
Bir akşam yemek masasında annesi yine eleştiri yağmuruna tuttu.
“Tabağını bile düzgün tutamıyorsun. Biraz dikkatli ol. Böyle dağınıklık görmedim.”
Babasının sesi eklendi:
“Benim çocukluğumda böyle şeyler olmazdı. Biz adam gibiydik. Siz çok şımardınız.”
O an kaşığını elinden düşürdü Aleda.
Gözleri doldu.
Titredi.
Konuşmak istedi.
Sadece bir kelime bile olsa…
“Ben… ben elimden geleni yapıyorum…”
Odaklar hemen ona çevrildi.
Baba masaya hafifçe vurdu.
“Elinden gelen bu mu yani? Daha iyisini yap. Ağlayarak hiçbir yere varamazsın.”
O an Aleda’nın içinde bir şey koptu.
Daha doğrusu yıllardır çatlayan bir parçası nihayet düştü.
Sessizce kalktı, odasına gitti ve kapıyı kapattı.
İçinde fırtınalar koparken dışarıdan sadece bir çocuğun ayak sesleri duyuluyordu.
7. Fısıldayan Cesaret
Odada ışığı açmadan yatağa oturdu.
Ağlamaya başladı ama ses çıkarmamaya çalışarak.
Çünkü sesli ağlaması bile sorun olurdu.
Bir süre sonra derin bir nefes aldı.
Ve hayatında ilk kez kendi içine karşı dürüst oldu.
“Ben kötü biri değilim… Sadece onları memnun edemiyorum. Ama bu beni kötü yapmaz.”
Bu cümle onun için devrim niteliğindeydi.
Yıllarca susan bir çocuğun iç sesi ilk kez kendi gerçekliğini savunuyordu.
“Ben hata yapabilirim. Ben bir çocuğum. Robot değilim.”
Bu fısıltı belki küçüktü.
Ama bir çocuğun içinden çıkan en güçlü sesler genelde fısıltıyla başlardı.
8. Kaçış Düşü
O gece Aleda uyuyamadı.
Odanın penceresinden dışarı baktı.
Sokağın lambası sarı bir gölge düşürüyordu.
Sanki dışarıda başka bir dünya vardı.
Renkli, yargısız, özgür…
Kendi kendine düşündü:
“Keşke başka bir yerde yaşasam. Birileri beni duysa. Biri bana ‘hata yapabilirsin, sorun değil’ dese.”
Bir süre sonra gözlerini kapadı ve bu düşe sığındı.
Gerçek hayatta nefes alamadığı için düşlerinde nefes aldı.
9. Sessiz Kahramanlık
Ertesi sabah kimse onun gece ağladığını fark etmedi.
Kimse “Neyin var?” diye sormadı.
Bu beklediği bir şey bile değildi artık.
Ama Aleda, bir önceki geceden farklıydı.
Küçük bir direnç tohumu ekilmişti içine.
Belki bugün büyümeyecek ama bir gün filizlenecekti.
Okula gittiğinde Zeynep öğretmen onu görünce durakladı.
“Aleda, bugün yüzün biraz yorgun.”
Aleda hafifçe gülümsedi.
Belki ilk kez.
Belki çok zayıf bir gülümsemeydi ama vardı.
“Biraz uyuyamadım.”
“İstersen dersten sonra birlikte konuşabiliriz.”
Aleda bu teklifi reddetmedi.
Bu bile küçük bir adımdı.
10. Kırılganlıktan Güce
Bu bölüm, Aleda’nın içsel uyanışının ilk işaretiydi.
Görülmeyen çocuklar bir anda bağırarak ortaya çıkmazlar.
Önce içlerinde küçük bir cümle yükselir:
“Ben buradayım.”
Sonra bir gün bu cümle öyle bir çığlığa dönüşür ki kimse duymazdan gelemez.
Aleda o çığlığın henüz fısıltı hâlindeydi.
Ama fısıltılar, bir çocuğun hayatını değiştirecek kadar güçlü olabilir.
