2. bölüm / 2
SEKİZ KALA SEKİZ CAN 12. BÖLÜM
Bölümler 2Şu an: 2. BÖLÜM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
2 günüm çok sakin geçmişti; sanki evren "Yeter sana bu kadar sakinlik" dercesine... Lanet olası alarm kulaklarımın ırzına geçtiği için telefonu koltuğa doğru fırlattım. Kafamı geri yastığa koyunca gözlerim yuvarlarından fırlayacak kadar büyüdü. Allah'ım, inşallah şu an koltukta Azrail vardır da Altay değildir ya Rabbim!
Dirseklerimden yardım alarak doğruldum. Ya ama şansımı sikeceğim artık, harbi sikeceğim! Karşımda gülümseyerek oturuyordu ama Azrail değil, Altay'dı.
— Çık odamdan.
— Hayır.
— Altay, odamdan çıkmazsan "İmdat!" diye bağırırım.
Yorganı üzerimden atıp karşısında dikildim.
— Altay, çık.
— Hayır.
— Lan delirtme beni, soyunacağım!
Tek kaşı havalandı.
— Sebep?
— Sosyal deney misin sen bana? Üstümü değiştireceğim diyorum.
Ayağa kalkıp yukarıdan bir bakış attı.
— Ne var? Hoşuna gitmediyse Şeyma'nın hoşuna gider. Kapının önünde bekliyorum.
Kapıya doğru yönelip ardından kapıyı kapatınca rahat bir nefes aldım. Banyoya doğru ilerleyip aynaya bile bakmadan duşun altına girdim. Kısa bir duştan sonra siyah, kalın askılı bir tişört ve bordo eşofman giymiştim. Belime kadar gelen saçlarımı sıkı bir atkuyruğu yaptım. Yüzüm böyle daha gergin duruyordu. Bu aralar cildime hiç makyaj yapmıyordum, lakin akşam görev olduğu için fazlasıyla makyaj yapacaktım. Hep kullandığım parfümümü sıkıp banyodan çıktım. Beyaz spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Koltuktaki telefonumu ve kartımı alıp kapıyı açtım.
Gerçekten kapıda beklemiş. Beni görünce önce baştan aşağı süzdü.
— Kıyafet kontrolünüz bittiyse çekilin önümden.
Onu hafifçe ittirip yanından geçtim. Kapı otomatik olarak arkamdan kapandı. Asansöre ilerlerken sağ bileğimden tutup kendisine çekti. Gözleri dövmeme takıldı ve yutkunması bir oldu. Pişmanlıktı gözlerindeki, çok büyük pişmanlıktı.
— Hâlâ mı Ferda, hâlâ mı?
28.05.2022 tarihi öldüğüm gündü; her şeyimi, canımı kaybettiğim gündü; nefesimin kesildiği gündü.
— Bırak kolumu koç.
— Niye dinlemiyorsun beni?
Gözlerimi kaçırdım.
— Sen o hakkını kaybettin, bırak kolumu.
Canım çok acıyordu, kalbim acıyordu.
— Ferda, sana anlatacağım ama dinle beni, bak...
Sözünü kestim.
— Senden bir şey isteyebilir miyim?
Artık sesim titriyordu, gözlerim de dolmuştu.
— İste.
— Sadece 1 saat bana izin verebilir misiniz?
Onun yanına gidecektim; kaybettiklerimle bir kez daha yüzleşecektim.
— Gidebilirsin Ferda.
Anlamıştı ve yine beni uzaktan izleyecekti.
— Teşekkür ederim.
Yüzüne bakmadan başımı eğerek asansörün olduğu yere yürüdüm. Düğmeye basıp yemekhane katında indim. Canım bir şey istemediği için masaya oturmadım; sadece çocuklara 1 saatliğine olmayacağımı söyleyecektim.
Nil beni görür görmez bir sorun olduğunu anlamıştı. Yanıma gelip sarıldı. Onun sarılması o kadar içimi rahatlatıyordu ki... "Anlatılmaz, yaşanır" gibi sarılıyordu. Ağlamak istiyordum ama yapamazdım, olmazdı. Bir kereliğine onca insanın içinde utanmadan bağıra bağıra ağladım. O günden sonra canım bundan daha fazla yanmadı. Neden Feyza, neden? Neyse işte... Neden yaptınız kızım bana bunu ya?
— Ferda, ne oldu canım sana?
— Nil, bir şey söyleyeceğim.
— Söyle cancağızım.
— Ben bir saat yokum, benim yerime idare eder misin?
Bir kere daha kendisine çekip sarıldı. Ağlamamalıydım, ağlamayacaktım.
— Seni seviyorum, ben her zaman yanındayım tamam mı? Unutma bunu.
Sıkı sıkı sarıldım.
— Unutmam, iyi ki varsın Nil'im.
— Sen de iyi ki varsın. Gelmemi ister misin?
— Kendim gitsem daha iyi olacak.
— Peki, kendini nasıl iyi hissedeceksen öyle yap.
Kollarından ayrılıp diğerlerinin yanına gitti. Volkan beni görünce ayağa kalktı. Hepsi de anlamıştı bendeki neşe kaybını.
— İmparator, ne bu sıfat? Nerede bizim "izahı olmayanın mizahı çok olur" anlayışındaki Ferda?
Yarım ağız güldüm.
— İzahım da yok mizahım da, keyfim kaçık.
Cem lafa atlayıp:
— Keyfin ne tarafına kaçtıysa çıksın çabuk, ben kendimi iyi hissetmiyorum, dedi.
Hepimiz bir ağızdan gülerken bir kez daha anladım onları ne kadar sevdiğimi. Hepsine tek tek arkadan sarıldım. Artık gitme zamanı gelmişti; kalbimi gömdüğüm yeri görmeye gitmeliydim.
Mezar taşlarının arasından geçerken içim daralıyordu. Elimde 2 tane buketle dikkatli bir şekilde yürüyordum. Tam karşımdalardı:
Ruhuna Fatiha
Feyza Akyol
03.11.2003 - 23.12.2023
Gözlerim doldu, ne çok özlemiştim onu. Feyza'nın mezarının yanına oturdum. Elimdeki buketleri bir köşeye bırakıp toprağına sarıldım.
— Feyza, beni affettin mi? Feyza, ne olur affet beni!
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
— Feyza, özür dilerim, keşke senin yerine ben ölseydim! Keşke o kurşun bana değseydi!
Canım yanıyordu; ben kendi arkadaşımın, kardeşimin kafasına sıkmıştım. 23 Aralık gecesi, 8 Can'ların kabusu olan gece... 8 Can'ın sekiz kala verdiği savaşın gecesi... En soğuk gece... Ve ben sevdiğim adamı, kardeşimi; -5 derece havada kardeşimin kafasına, sevdiğim adamın kalbine sıkmıştım. Ben ellerimden hiç çıkmayan bir kana bulamıştım ellerimi; ömür boyu yaşayacağım bir vicdan azabı bırakmıştım kendime. Sahiden nasıl yapabilmiştim, nasıl kıymıştım ben onlara?
— Feyza, seni çok özlüyorum kardeşim. Biliyorum bencillik bu ama isteyerek yapmadım.
Bir avuç toprağı avucuma sıkıştırdım.
— Feyza, o gün sizin yüzünüzden kaç kişi ölecekti? Neden yaptınız bunu? Kendimi haklı çıkarmaya çalışmıyorum ama eğer ben o gün sizi vurmasaydım...
Boğazım düğümlendi.
— Nil ölecekti, Lara ölecekti, Poyraz ölecekti, Ceyda ölecekti, Volkan, Burak, Beliz, Cem, Cemre...
Başımı iki yana salladım.
— Hepimiz ölecektik! İkiniz hepimizi gözden çıkarmıştınız. Düşmanımız olan o herifle iş birliği yaptınız. Hepimizin sandalyesinin altında bomba varken bile "Feyza yapmaz..."
Göz ucuyla yanındaki mezara baktım.
— "...o yapmaz" dedim. İkiniz bir oldunuz; kendi arkadaşlarınızı, eğitmenleri, hepsini öldürmeye kalktınız o küçük kafanızla!
Sinirle burnumdan soldum.
— En başından beri grubun lideri seçildiğim için beni kıskandığını biliyordum ama kıskançlığının 8 Can'a mal olabileceğini bilmiyordum.
Elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim.
— Altay'ın bana daha ilgili olduğunu biliyordun, onu da kıskandın. Şeyma ile birlik oldun. Bunlardan haberim yok mu sandın Feyza? Hepsinden haberim vardı, sadece biraz daha yalanlara inanmak istedim.
Yerimden hırsla kalkıp:
— Aptal değildim hiçbir zaman! Öyle davrandım ama en başından arkamdan çevirdiğin dolapları biliyordum. Şeyma beni şişlemeye çalıştığı gün önüme atlaman bile roldü amına koyayım! diyerek bağırdım.
— Sikerim böyle bahtı! Aklıma geldikçe deliriyorum. Bir yandan vicdan azabı çekiyorum, bir yandan yediğin boklar aklıma geliyor. Seni vurmadan önce bana dediğini hâlâ hatırlıyorum.
Elim boğazıma gitti.
— O kadar aptaldın ki ondan gelen teşekkürde bile seni sevdiğini sanıyordun. Her zaman hayaller âleminde yaşadın. "Ferda" dedin bana, sonraki dediğini hatırlamıyorsan hatırlatayım: "Sen sandın ki ben seni seviyorum. Senden hep nefret ettim, hatta ölmeni bile istedim bazı geceler." Nasıl diyebildin lan? Sızlamadı mı vicdanın?
Kalbim sıkışıyordu.
— Nil çok uyarmıştı beni senin konusunda ve yine haklı çıktı. Senin ne mal olduğunu biliyordum da herkese kulak tıkayan bendim.
Ben bunları hiç hak etmemiştim. Yere eğilip sarı papatyaları toprağın üzerine koydum. Şimdi biraz onunla konuşmalıydım. Mezarına doğru bir adım attım, ayaklarım geri geri gidiyordu. Kaçmanın faydası yoktu; beyaz gülleri mezar taşının yanına bıraktım.
— Madem biliyordun âşık olduğumu, neden söylemedin "Ben başka birini seviyorum" diye?
Sesim titriyordu.
— Neden söylemedin? Yazık olmadı mı bana, sana? Hadi beni sevmiyordun, neden Feyza ile iş birliği yaptın? Ölmemizi isteyeceğiniz kadar ne yaptık size?
Derin bir nefes çektim içime.
— 3 yıl oldu, koca 3 yıl... Nasıl geçirdiğimi bilmediğim bir 3 yıl.
Yeniden doldu gözüm.
— Bende öyle bir yara bıraktınız ki artık birilerini sevmekten korkuyorum. Biri var ki onu sevmekten çok korkuyorum; çünkü o da size benziyor. Seviyor mu sevmiyor mu anlamıyorum, kullanıyor mu ki beni?
Başımı olumlu anlamda salladım.
— Bence de kullanıyor. Önce hoşlanıyormuş gibi davranıyor, sonra tersliyor. Sonra birisine telefonda "aptal" diyor, "çocuk gibi" diyor.
Ellerimle yüzümü kapattım.
— Aptal değilim, çocuk hiç değilim! Hiçbir çocuk bunları yaşamaz. Rabbim hiçbir çocuğa yaşatmasın ama ben hiçbir çocuğa nasip olmasını istemediğim birçok şey yaşadım.
Sinirle kalktım yerimden.
— Madem çocuğum ben, niye yaşadım bunları? Bir çocuğun kaldıramayacağı yükü niye omuzlarıma yüklediniz? Hangi çocuk kardeşinin kafasına sıkar? Hangi çocuk 8 arkadaşının ölümüyle burun buruna gelir?
Sakinleşmem gerekiyordu. "Sadece sen değilsin kaldıramayacağı yükü omuzlarına yüklenen." Altay buradaydı yine, peşimdeydi. "Ne zaman bırakacaksın peşimi?" "Bırakmayacağım." Artık boş laflara karnım toktu, hepsi yalandı, hepsi boştu; Altay sadece benimle eğleniyordu, bunu biliyordum. Yine ona sırtımı çevirip gidecektim. Mezarlığı sonlarda olduğu için kolayca çıktım, o da arkamdan geldi. Varlığını umursamadan elimi cebime attım, sigara paketi ve çakmağı çıkardım. Şaşırmıştı, çünkü sigara kullanmıyordum; kimse bilmiyordu, Nil bile bilmiyordu. 4. kez yakıyordum sigaramı. İlk yaktığım bu tesise 2. gelişiydi, diğeri 21 Aralık gecesiydi, 3. Nil'le bir kavgamızdı, şimdiki de Altay yüzünden içiyordum. Neyse ki bağımlılığım yokluk fakat acıya karşı bir doyumsuzluğum olduğu belliydi. Sigaramdan derin bir nefes çektim, o ise pür dikkat beni izliyordu. Bense yüzüne bakmadan yoldan geçen arabaları izliyordum. Ne çok canım yanmıştı, ne çok ağlamıştım.
"Ferda, o gün duydukların yalandı, yani öyle söylemek zorundaydım, gerçek düşüncelerim değildi."
Gözlerimi kısarak ona döndüm.
"Kime göre gerçek, kime göre yalandı koç?"
Bu sefer kalbimi dinlemeyecektim, mantığımı dinleyecektim; yoksa kendimi kaybedecektim ve benden geriye hiçbir şey kalmayacaktı.
"Öyle söylemeliydim."
Bir nefes daha çektim.
"Anladım."
İçim cayır cayır yanıyordu. Neyi anlamıştım ki? Ortada anlaşılacak bir şey yoktu; adam benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamıştı, ben de buna izin vermiştim. Artık değişmeliydim, eski halime dönmeliydim, 21 Aralık geceme dönmeliydim. Aklımı korumak için kalbimi susturmalıydım. Sigaram bitince yere atıp ayakkabımın ucuyla ezdim.
"Ne zaman değişiyor koçum?"
Ani sorumla rengi soldu.
"Bir cevap bekliyorum."
Yine o soğuk ifadesine büründü.
"Koçun değişmeyecek, bir daha bu konuyu açmayacaksın."
Omzumu kaldırıp indirdim.
"Peki, sen bilirsin ama şunu bil..."
Ona doğru adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım.
"Bundan sonra bana nasıl bakıyorsan ben de sana öyle bakacağım. Ben tanrı değilim Altay, affetmem."
Yine sırtımı çevirdim; bundan sonra hep sırtımı çevirecektim ona. Ve o, şimdi olduğu gibi beni kendisine çevirecekti.
"Nasıl bakıyormuşum sana?"
Soğukça güldüm.
"Belindeki silahı çıkarıp çekip vuracakmışsın gibi... Sahi, yapar mısın bunu?"
Donuk bakışları gözlerimden ayrılmıyordu. Şimdi aynı dili konuşuyorduk.
"Bunu asla yapmam sana."
İfademi bozmadan başımı omzuma yatırdım.
"Büyük konuşuyorsun; tıpkı o gün o sözleri söylerken zorunda kaldığın gibi beni de vurmak zorunda kalırsan düşünme vur beni, sen vurmazsan ben seni vururum daha önce yaptığım gibi."
Bu gerçekten ben miydim? Vaov, neler söylüyordum ben! Helal olsun bana, birisini vurmak övünülecek bir şey değildi fakat ona verdiğim cevap karşısında suskunluğu, gayet güzel bir cevap verdiğim anlamına geliyordu. Kolumu elinden kurtarıp yoldan geçen taksiye işaret yaptım. Taksi durunca aramıza yeniden mesafe koydum. Taksiye hızlıca binip ardımda onu öylece bırakırken düşündüğüm tek şey akşamki operasyondu; artık sadece görevlere odaklanacaktım, kalbimi çoktan susturmuştum.
...
Beliz büyük bir ciddiyetle eyeliner'ımı çekerken biraz daha sabırlı davranmaya çalışıyordum. Yaklaşık 30 dakikadır sandalyede oturmaktan hem götüm hem belim ağrımıştı; neyse ki bir gözümü halletmişti. Cemre şarkı açıp bağırarak şarkıyı söyleyip bir yandan dans ediyordu:
“Gezdim tozdum ezberi bozdum
Herkese baktım olmadı geç”
Nil yüzünü buruşturunca güldüm:
“Yazdım çizdim eline güne kızdım
Halimi kimse sormadı geç
Durdum denedim olur mu bu dedim
Kalbime sordum atmadı geç”
Ceyda merakla Cemreyi kolundan çekiştirerek:
— Birisine mi aşık oldun sen, ne bu enerji?
Ben biliyordum niye bu kadar enerjikti ama diğerleri bilmiyordu. Bilseler Cemreyi ellerinden kurtaramazdım, en iyisi bir süre daha bilmemeleriydi:
“Uflaya puflaya, ne olacak böyle derken?
Ters köşedeydin gönlüme çarptın, içimde volkan
Çekilsin aradan aşktan korkan”
Nil kaşlarını çatarak:
— Kim bu kadar kulaklarımızı patlattığın kişi?
Cemre kimseye aldırış etmeyip şarkıyı söylemeye devam etti:
“Paklamaz beni öteden beri, hımlama hımlama Hindistan
Yok bi benzeri yakıyor gibi, kalbin özlemi sen varsan
Söylesin biri daha ne ister?”
Elindeki tarağı hayali mikrofon gibi bana uzatıp göz kırptı. Beliz gözümle işini bitirdikten sonra şarkının devamını getirdim. Sinan Akçıl’dan Tabi Tabi’yi açmıştı, tabii bu sefer söyleyen bendim:
Sana diyorum ben he yo he yo
Senin bu aşkın uzayıp gidiyo'
Ayrılırken lütfen sen de bi' şey deme
Kurtulmuş olalım böylelikle
Aklımda Altay olduğu için bu dörtlük onaydı:
Sana yazık da bana değil mi?
Kaçıp giden hiç geri gelir mi?
Duydun işte sen her şeyi
Kalbim sana atmıyo' suç benim mi?
Nil kahkaha atarak omzuma bir tane geçirdi:
— Kimin kime attığı belli değil ki!
Tabi tabi kim seviyo' belli
Sana akıl daha yeni mi geldi
Sözlerine koyup attığın o taşlar
Kafama değil bak nereme geldi
Kalbimi işaret ettim.
Tabi tabi kim ölüyo' belli
Sana akıl daha yeni mi geldi?
Sözlerine koyup attığın o taşlar
Yanıma değil başka yere geldi
Kafamı işaret ettim bu sefer de.
Yine mi çalıyo' daha yeni kapadığım
Senin giremediğin kapı dum dum
Seni duydum kesin oydun
Telefonunu da açmıyorum zor durum
Tam bu sırada kucağımdaki telefonum titremeye başladı. Ekranı görünce yüksek sesle kahkaha attım; Altay arıyordu. Telefonu açıp hoparlöre aldım:
Sana yazık da bana değil mi?
Kaçıp giden hiç geri gelir mi?
Duydun işte sen her şeyi
Kalbim sana atmıyor suç benim mi?
— Ferda, ne oluyor orada, nerede sin sen?
Gülmemeye çalışarak kızlara susmaları için işaret yaptım:
Tabi tabi kim seviyor belli
Sana akıl daha yeni mi geldi
Sözlerine koyup attığın o taşlar
Kafama değil bak nereme geldi
— Ferda, nerede sin?
Elimle ağzımı kapattım:
Tabi tabi kim ölüyo' belli
Sana akıl daha yeni mi geldi?
Sözlerine koyup attığın o taşlar
Yanıma değil başka yere geldi
— Sinan Akçıl'dan Tabi Tabi, 1 günde 45 kez dinlediğin şarkıydı değil mi?
Elimi ağzımdan çekip şarkıyı kapatması için Cemre'ye işaret yaptım. Telefonu hoparlörden alıp balkona çıktım:
— Evet, sana ne?
Bu sefer yumuşamak yok Ferda!
— Anladım atarlısını, da 1 saattir sadece makyajını ve saçlarını mı yaptın?
Sağıma soluma baktım, nereden görmüştü beni? Tabii ya, kendisi üst kat komşum oluyordu. Başımı yukarı kaldırdığımda buz mavisi gömleğini giymişti, saçları ıslaktı. Beynim durmuş gibi onu izlerken gülüşünü duydum:
— Şimdi olduğu gibi sana nasıl bakıyorsam sen de bana öyle bakıyorsun, sevdim ben bu işi.
Hayır ya! Hemen gözlerimi kaçırıp geri içeri girdim. Telefonu suratına kapatıp kızları odadan gönderdim. Hızlıca siyah saten elbisemi giydim. Çok kısa bir elbise seçmemeye özen göstermiştim; normalde mini elbiseler tercih ederdim ama bugünkü operasyon ciddiyetti, her ihtimale karşı bacağıma 2 tane bıçak saklamıştım. Lara saçlarımı çok sıkı olmayan tek balıksırtı modeli yapmıştı. Beliz daha çok gözlerime yoğun bir makyaj yaptığı için aynada kendime bakmadan edemiyordum, gerçekten çok güzel olmuştum. Normalde rahat şeyler giymeyi tercih ettiğim için elbise giydiğim günler nadir oluyordu. Ayakkabı olarak bordo stilettolarımı giydim. Silahımı çantamın içine atıp aceleyle odadan çıktım.
Bizimkiler çoktan aşağı inmiş, arabada beni bekliyorlardı. Tesisin önündeki siyah minibüse bindim. Burak, Beliz, Naz, Poyraz, Cemre ve ben vardım. Poyraz'ın tarafına yerimi almıştım ve yanımda Cemre vardı. Karşımda Beliz, onun yanında Burak, Burak'ın yanında Naz vardı. Herkes çok şık olmuştu; Naz'ın üzerinde mürdüm kadife bir elbise, Beliz haki yeşili uzun tulum, diğerleri de siyah gömlek ve siyah pantolon giymişlerdi. Çantamdaki siyah eldivenlerimi çıkarıp taktım. Silahı temizlediğim özel mendili de çıkarıp dışını güzelce temizledim; üzerinde parmak izimin olmasını istemiyordum. Kısa bir anlığına Naz'a baktım, bu tarafa hiç bakmıyor, aksine sadece yolu izliyordu. Buz kız için hem iyi hem kötü şeyler hissediyordum. Silahımın temiz olduğuna emin olduktan sonra çantamın içine koydum.
20 dakika varla yok arasında geçtikten sonra araba geleceğimiz yerin önünde durdu. İlk inen ben oldum, arkamdan diğerleri teker teker sırayla indi. Ceyda diğer takımda olduğu için mecburan Şeyma'nın dediklerini yapmak zorundaydı. İçim hiç rahat değildi ama Utku'nun ve Rüya'nın onu koruyacağını biliyordum. Rüya ve Utku kardeşti; iki kardeşin de Ceyda'yı diğerlerine yem etmeyeceklerini biliyordum. Grubumdakiler karşıma teker teker dizildi. Tek tek hepsine bir kulaklık ve silah verdim. Kulaklıkların çalışıp çalışmadığından emin olmak için deneme yaptıktan sonra karşılarına geçtim. Nil de yanımda duruyordu:
— Bugünkü operasyon bizim için riskli olacak. Ne olursa olsun birbirinizi koruyacaksınız çünkü biz bir ekibiz ve Naz da bu ekibe dahil, ayrımcılık istemiyorum, herkes birbirinden sorumlu, anlaşıldı mı?
Hepsi başını olumlu anlamda salladı.
— Güzel. Şimdi kimler nerede duracak, ne yapacak Nil size anlatacak.
Geriye çekildim, Nil sözü benden devralıp görevlerini anlattıktan sonra geri yerime geçtim.
— O halde ekip arkadaşlarıma başarılar diliyorum, operasyon başladı.
Mekana dikkat çekmemek için 5 dakikalık aralarla giriş yaptık. Mekan bir resim sergisiydi. Alınan duyurulara göre ünlü ressam Şerif Paymaz burada bulunan 300 tane tablonun arkasına bomba yerleştirmişti; yani bu şu demekti, buradaki birçok insan özel olarak çağrılmıştı, tıpkı Altay gibi. Sergi 2 katlıydı ve sadece giriş katta 100 kişi vardı, geri kalanları da yukarıda olmalıydı. Benim rolüm Altay'ın asistanı olarak oynamaktı. Nil ile Savaş evlerine tablo bakmak için gelen yeni evli çift rolündeydi. Yalçın Lara'nın eğitmeniydi; Lara silahlarda iyi olmadığı için her ihtimale karşı onu korumak için buradaydı. Beliz ile Burak sevgili rolünde, Naz ile Poyraz da bombaları imha etmemiz için yolumuzu açacaklar, Volkan ile Cem ise adamları oyalayacaklardı. Şüphelendikleri bir şey olursa kulaklıklar sayesinde anında bize bildireceklerdi.
Şerif Bey bizi görünce yanımıza koşarak geldi:
— Altay Bey, gelmenize çok sevindim, iyi ki geldiniz!
Sanki koçumu ortadan kaldırmak için getirtmemiş gibi elini uzatmıştı. Altay yine mimik oynatmadan adamın elini sıktı:
— Hoş buldum Şerif.
Şerif denen piç göz ucuyla bana bakınca ağzının üstüne bir tane geçirmemek için zor duruyordum.
— Nişanlınız mı?
Diye sorunca aval aval adamın suratına baktım.
— Nişanlı olduğumuzu nereden çıkardınız, parmağımda yüzük yok.
Herif gülerek Altay'ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Bana bakınca bakışları yumuşadı, yüzünde küçük bir tebessüm oluştu. Adam geriye çekilince:
— Atarlıdır asistanım benim, gibi...
Volkan:
— Ooo, bugün sahiplenen akşama evlenme teklifi de eder.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp başımı eğdim. Cem lafa dalarak:
— Bizden kız almak kolay değil kusura bakmayın Altay koçum ama 20 tepsi baklavaya veririm.
Nil araya girip:
— Şu an tüm ekip sizi duyuyor, farkında mısınız?
Savaş:
— Nil, sen nerede sin, sana demedim mi yanımdan ayrılma?
— Savaş, salak mısın, lavaboya gittim.
— Nil, şu an tüm ekip bizi duyuyor, farkında mısın?
Gülmemek için kendimle büyük bir savaş verirken ekiptekilerin gülme sesi geldi.
— Şunu biri benim yanımdan alsın yoksa kural ihlali yapıp üstüne atlayacağım!
Savaş keyifli sesle:
— Bence şu anki rolümüzden dolayı üstüme atlarsak kimseye açıklama yapmak zorunda kalmayız.
Şerif Bey yanımızdan ayrılınca kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Nil sinirle:
— Şimdi sizi çekip vururum, bir daha gülemezsiniz!
Boğazımı temizleyip:
— Ciddiyete davet ediyorum arkadaşlar, ciddiyet önemli!
Poyraz lafa atlayıp:
— Dedii, serginin ortasında cam sileceği gibi gülen...
— Sen benimle uğraşacağına arkadaşına sahip çık!
— Ona sahip çıkan vardır, ben niye sahip çıkayım?
Çaktırmadan konuşmaya çalışıyordum.
— Kimmiş o?
Şimdi sinirlenmişti.
— Bize ne Ferda, kapa çeneni!
Bu laf üzerine Naz konuştu:
— Sen bir sinirlendin sanki Poyraz, şu an tüm ekip seni dinliyor.
Burak yüksek sesle kahkaha atınca kısık sesle küfür ettim. Kulaklığın sesini çok açtığım için beynimde yankılandı.
— Sevdim bu yeni kızı.
Beliz'in göz devirdiğine emindim. Cem tedirgin sesle:
— Ferda, Cemre'yi bulamıyorum.
İçime nükseden korkuyla etrafıma baktım.
— Cemre, her şey yolunda mı?
Ses gelmedi.
— Poyraz, bana Cemre'yi bulun!
Sıkıntıyla verilen nefesten sonra:
— Ferda, Cemre'yi bulamıyorum, dedi.
Çantamdaki telefon titreyince hızlıca telefonu çıkardım. Gelen mesaj Utku'dandı:
"Ferda, Cemre benimle, elinizi çabuk tutun, 1 saat içinde sergi havaya uçacak, Şeyma bir tane bombayı etkisiz hale getirdi."
Mesajı okuyup telefonu geri çantaya attım. Cem sinirli sesle:
— Ferda, ikizim yok!
— Herkes sakin olsun, Cemre Utku'yla. Elimizi çabuk tutmalıyız, geriye 9 bomba kaldı, Şeyma bir tanesini imha etmiş.
Kimseden ses gelmeyince gözüme kestirdiğim tablonun yanına yürümeye başladım. Henüz bizden kimse diğer bombaları bulamamıştı; umarım 7'sini de bulurlardı yoksa hiçbirimiz tek parça halinde çıkamazdık.
Nil Karaca'dan
Önünde durduğum 3 farklı tabloyu dikkatle inceliyordum; bu üçünden birinin arkasında patlayıcılar vardı. Kontrol edebilirdim ancak geniş bir alandaydık, üstelik Şerif'in adamları her yerdeyken kendi kafama sıkmış olurdum.
Üç tablo.
Üç farklı hikâye.
Gözlerimi karanlık renklerin hâkim olduğu eserlere çevirdim.
Artık elimde önemli bir ipucu vardı fakat henüz yeterli değildi. Şerif'in planının kapsamını ve diğer eserlerin durumunu öğrenmem gerekiyordu. Buradaki birçok insanın hayatını tehlikeye atacak en ufak bir şey yapmaktan kaçınıyordum. Arada Savaş'ı kontrol ediyordum; o da çaprazımdaki 4 tabloyu inceliyor, yanındaki insanlarla konuşuyordu. Bileğimdeki saate baktım, zaman daralıyordu. Karşımda yaşına rağmen oldukça dinç görünen, kır saçlı bir adam duruyordu. Yüzündeki gülümseme iğrelti ediciydi, elimdeki kadehi hafifçe döndürerek etrafını süzdüm. Buraya ait görünmek zorundaydım çünkü buraya başka bir davetli olarak gelmiştim. Üzerimdeki bordo, omuzları düşük, uzun kollu dantelli elbiseyle gayet şık görünüyordum, sakin bir ifadeyle davetliler arasında dikkat çekmiyordum. Zaten istediğim de tam olarak buydu.
— Hanımefendi.
Arkamdan gelen sesle başımı çevirdim.
— Şerif Bey.
Adamın yüzünde memnuniyet belirten bir ifade oluştu.
— Demek beni tanıyorsunuz.
— Bu kadar tanınmış bir ressamı tanımamak biraz güç olurdu.
Güldü adi herif.
— İltifat etmeyi biliyorsunuz.
— Yalnızca doğru olduğunu düşündüğüm şeyleri söylüyorum.
Elimdeki kadehe göz attıktan sonra salonun diğer tarafını işaret etti.
— Size koleksiyonumu göstermek isterim. Davetlilerimin çoğu eserlerime bakıyor ama pek azı gerçekten onları anlamaya çalışıyor.
Hafifçe başımı eğdim.
— Belki de anlatacak birini bekliyorlardır.
— Öyleyse şanslısınız, bu akşam anlatacak birini buldunuz.
Gülümsedim.
İlk tablonun önünde durduk.
Birinci tablo:
Tablo, karanlık bir odada tek başına oturan yaşlı bir kadını tasvir ediyordu. Kadının önündeki masada yarısı içilmiş bir fincan kahve, pencerenin kenarında ise solmuş çiçekler vardı.
— Bu eserimin adı Bekleyiş.
Birkaç saniye tabloyu inceledim, bunun arkasında olamazdı. Alt dudağımı sarkıttım:
— Oldukça hüzünlü.
— Öyle mi düşünüyorsunuz?
— Kadının yüzüne bakılırsa uzun zamandır birini bekliyor.
Şerif hafifçe başını salladı.
— Belki de beklediği kişinin artık gelmeyeceğini biliyor. Ama insan bazen bildiği gerçekleri kabul etmekte zorlanır.
Bakışlarımı tablodaki kadına çevirdim.
— İlginç. Sizce insanı daha çok yoran şey beklemek mi, yoksa beklediği şeyin gerçekleşmeyeceğini bilmek mi?
Şerif bana doğru döndü.
— İkisi de... Fakat ben insanın alışkanlıklarına yenildiğine inanırım.
— Alışkanlıklar bazen insanın en büyük düşmanıdır.
— Sanata bakışınız oldukça farklı.
— Belki de yalnızca insanların gördüklerinden biraz daha fazlasını merak ediyorumdur.
Gülümsedi.
— Bu merakınızı sevdim.
Cevap vermeden kadehimden küçük bir yudum aldım.
İkinci tablo:
Bir sonraki eser ilkinden oldukça farklıydı. Denizin ortasında, fırtınaya yakalanmış küçük bir gemi vardı. Gökyüzü neredeyse tamamen siyahtı, dalgalar gemiyi yutacakmış gibi yükseliyordu.
— Fırtınadan Önce, dedi Şerif.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Fırtınadan önce mi?
— İnsanlar genellikle fırtınanın kendisini resmeder. Ben ise gelmek üzere olan felaketi anlatmayı tercih ettim.
Tabloya biraz daha yaklaştım.
— Oldukça karamsar bir bakış açısı.
— Gerçekçi diyelim.
— İnsan her zaman yaklaşan tehlikeyi fark edemez.
Göz ucuyla bana baktı.
— Fark etse bile önleyebileceğini kim söyledi?
Bu kez doğrudan adama baktım.
— Önleyemeyeceği şeyleri önceden bilmenin bir anlamı yok mu sizce?
Yüzündeki gülümseme genişledi.
— Belki de insanın elinde kalan tek şey budur.
Başımı hafifçe yana eğdim.
— Öyleyse bazı insanların yaklaşan fırtınayı beklemek yerine gemiden inmeyi tercih etmesi gerekir.
Şuh bir kahkaha attı zevksiz herif.
— Hanımefendi, sizinle konuşmak beklediğimden daha keyifli.
— Memnun oldum.
Sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışıyordum ancak Şerif'in birkaç dakika önce söylediği cümle kafamda dönüp duruyordu: Gelmek üzere olan felaket...
Üçüncü tabloya geçtiklerinde Şerif'in yüzündeki ifade değişti.
Üçüncü tablo:
Diğer iki eserin aksine bu tablo, ilk bakışta insanın içini huzursuz ediyordu. Koyu renklerin hâkim olduğu resimde, yüzü elleriyle kapatılmış bir insan figürü vardı. Figürün etrafında birbirine karışan siluetler, karanlığın içinden yükselen alevleri andıran kızıl tonlar ve gökyüzüne uzanan biçimsiz şekiller bulunuyordu.
— Bu diğerlerinden oldukça farklı.
Şerif'in yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet belirdi.
— En sevdiğim eserlerimden biridir.
— Adı nedir?
— Çığlıkların Ardındaki Sessizlik.
Birkaç saniye sessiz kaldım.
— Biraz ürkütücü.
— Sanatın görevi insanı rahatlatmak değildir.
— Öyleyse görevi nedir?
— İnsana görmek istemediği şeyleri göstermektir.
Figürün kapalı gözlerine baktım, bu o tablodu.
— Bu insan ne görüyor?
— Yani kendi yarattığı dünyanın içinde kayboluyor.
— Kesinlikle.
Başımı salladım.
— Oldukça başarılı bir çalışma. Ressamın zihnini anlamak için bazen eserine değil, seçtiği ayrıntılara bakmak gerekiyor.
Bana doğru döndü.
— Ve siz hangi ayrıntıya baktınız?
Gözlerimi tablodan ayırmadan:
— Alevlere.
Adamın gülümsemesi bir anlığına değişti.
— İlginç. Çoğu insan doğrudan figüre odaklanır.
— Çünkü figür daha dikkat çekici. Oysa insanın gözünü asıl rahatsız eden şey bazen arka planda kalandır.
— Özel bir koleksiyonun parçası mı?
— Hayır. Bazı eserler yalnızca sergilenmek için yapılmaz.
— Öyleyse?
Şerif cevap vermeden önce salonu süzdü.
— Bir anlamı tamamlamak için.
Rahatsız edici bir gülümsemeyle kadehimden bir yudum daha aldım.
— Anlıyorum.
Aslında henüz her şeyi bilmiyordum fakat Şerif'in bu esere diğerlerinden farklı bir anlam yüklediğini ve bu tablonun planında önemli bir yeri olduğunu anlamıştım, ecel terleri dökmesinden...
— Sanırım bu geceyi unutulmaz kılacak eseriniz bu.
Şerif gülümsedi.
— Henüz hiçbir şey görmediniz.
— Öyleyse gecenin devamını merakla bekliyorum.
Tam o sırada salonun diğer ucundan bir görevli Şerif Bey'e seslendi.
— Affedersiniz, birkaç misafirimle ilgilenmem gerekiyor.
— Elbette. Sizinle tanıştığıma memnun oldum.
— Ben de öyle.
Şerif uzaklaşırken yüzümdeki gülümseme yavaşça silindi.
"Savaş, hemen yanıma gel, bu tablonun arkasında bomba var!"
Ben Nil Karaca; grubun manipülasyon uzmanı, aynı zamanda hukuk son sınıf öğrencisiydim. Unutma, herkes birbirinden çok şey gizliyor. 8 Can grubu birçok gerçekle sarsılacaktı; gerçekler acıtır, yalanlar avutur. Ben her zaman gerçeği savundum, doğrular acıdır, yalanlar üstünü kapatır. Ben hep doğrucuydum; acımasızlık değil bu, beni anlayacaksınız.
Bölüm etkileşimi
