7. bölüm / 8
Şehrin gürültüsü (still with you)Üç
Bölümler 8Şu an: Üç
- 1 Still With You201 kelime
- 2 İthaf22 kelime
- 3 Sevgili okur,204 kelime
- 4 Giriş234 kelime
- 5 Bir871 kelime
- 6 İki1.640 kelime
- 7 Üç4.251 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Dört983 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
*Bu bölüm ve sonraki bölümler dahil olmak üzere kitapta okuduğunuz/ okuyacağınız doktor randevularının hiçbiri gerçek yaşamda kullanılan terapi ve tedavi yöntemleriyle ilgili değildir.
Sahnelerin tek amacı okura karakterin duygularını daha iyi aktarabilmektir. *
-13 ay önce, Hazal'ın onuncu seansı-
"İnsanların neden böyle olduğuna dair bir fikrin var mı?"
"Nasıl olduklarına dair?"
"Bir gün seni seviyormuş gibi yaparlarken, ertesi gün sanki sende bir sorun varmış, sanki sen kusurluymuş, onlara layık değilmişsin gibi davranıyorlar. Bu çok boktan."
Kadın suskunluğunu koruduğunda Hazal devam etti.
"Eminim sen böyle bir şey yaşamamışsındır, doktor. Ama, ben... Bana bir baksana? Gerçekten... gözlerimin içine bak ve doğruyu söyle. Hayatta olmayı seviyormuş gibi bir halim mi var? Ya da hayatta kalmayı mı istiyorum sence?
Doktor, ben artık çok yoruldum. İnsanlar güvenilmez ve iki yüzlüler. Ben ne için burada oturuyorum? O boktan insanların yaptığı boktan şeylerin bende bu hayattan defolup gitme isteği uyandırdığı için mi? Ama doktor, eğer öyleyse burada benim değil de onların oturması gerekmiyor muydu? Boktan olan onlar, ben değilim."
"Anlat bana Hazal," dedi doktor. Onun bir sır küpü olduğunu biliyordu ve aslında en çokta bu yüzden ona yardım etmek istiyordu. Ama sanki Hazal, ona güvenmediği için doktorun her adım atışında biraz daha içine çekiliyordu. Hazal'ın dudaklarının ardında, kalbinde gizlediği birçok şey olduğunu biliyordu. Onu anlayabiliyordu. Çünkü kendisi de bu noktaya kolay gelmemişti. Sağlam bir psikolojiye ya da mükemmel bir çevreye doktor da hiçbir zaman sahip olmamıştı.
"Bana sana ne yaptıklarını anlatman gerek, Hazal."
"Yaşadığım şeyleri..." dedi ve durdu. Gözyaşlarının akmasına izin vermemek için yumruklarını sıktı, ama artık çok geçti.
"Yaşadığın şeyleri kendine yakıştıramıyorsun, değil mi? Başına bu olanların nasıl geldiğine inanamıyorsun ve bu yüzden gizlemeyi istiyorsun, Hazal. Değil mi?"
Hazal gözlerini kapattı ve dudaklarını birbirine bastırıp gözyaşları yüzünde süzülürken başını salladı.
"Ama bunu sana yapanların boktan insanlar olduğunu bana söyleyen de sendin, Hazal. Sana yaptıkları şeyler, senin suçun değil."
"Kimse onları suçlamıyor."
"Üzgünüm, Hazal. Ama dünyanın duygular için bir mahkemesi yok. Ben de bunu zor yoldan öğrendim. Eğer dünyanın duygular için bir yargı sistemi olsaydı, sokaklar bomboş kalırdı."
"O zaman hâlâ nefes almamı gerektiren şey ne doktor? O rüyalar, senin tabirinle kâbuslar, bir gün gerçek olursa ne olur ki? Arkamdan biri mi ağlar?"
"Bunu bilemezsin."
"Seninle duygusal biçimde bir bağ kurmamam gerek doktor, ancak senin de arkandan kimsenin ağlamayacağını düşündüğünü biliyorum."
"Sana bunu düşündüren ne?"
"Bakışların... bazen aynadaki yansımama benziyor."
"Aynadaki yansımanda başka ne görüyorsun?"
"Yorgun ve belki de yenik düşmüş birini."
"Henüz yenilmedin."
"Henüz..."
Doktor fincanındaki dumanı süzülen kahvesinden bir yudum aldı ve terapinin konusunu değiştirdi.
"Ne kadar zaman oldu Hazal?"
"Üç yüz otuz gün."
"Onu özlüyorsun."
"Evet."
"Ama onun geri gelemeyeceğini biliyorsun."
Hazal gözlerini odadaki saate çevirdi ve yutkundu. "Biliyorum."
"Hiç sevdiğin birini kaybettin mi doktor? Bunun nasıl bir his olduğunu biliyor musun?"
"Herkes sevdiği insanları kaybeder, Hazal. Bu dünyanın doğasında var."
"Ben herkesten bahsetmiyorum, doktor. Senin sorunun işte bu. Ben herkes değilim, bunu anlamak zorundasın. Ben senden bahsediyorum ama sen herkes diyorsun. Bana istediğim cevabı neden vermiyorsun?"
"Sevdiğin birini kaybetmenin nasıl bir his olduğunu bilmiyorum, Hazal. Ama eğer bana anlatırsan, öğrenebilirim."
"Sigaraya ihtiyacım var."
"Buna izin veremeyeceğim, üzgünüm."
Hazal doktoru dinlemedi ve ona sormadığını anlatan bir bakış atıp sırt çantasından sigara paketiyle çakmağını çıkardı.
"Bu senin için iyi bir şey değil, Hazal."
"İçersem ne olur? Ölür müyüm? Ah, doktor. Sanırım seni hayal kırıklığına uğratıp duruyorum."
"Beni hayal kırıklığına uğratmıyorsun, Hazal."
Paketten bir sigara çıkardı ve dudaklarına götürüp çakmakla yaktı. Derin bir nefes çekti, dumanı doktora doğru üfledi ve odada yayılışını seyretti.
"Hâlâ yas tutuyor musun Hazal?"
"Çok fazla soru, doktor."
"Hepsi senin için."
Hazal sigarasından bu defa uzun bir nefes çekti ve kafasını tavana doğru kaldırıp dumanı tavana üfledi.
"Babamı geri getiremeyeceğine göre, yas tutup tutmamamla ilgileniyor olmaman gerek. Özellikle de, ben seni babamın ölümünden suçlu buluyorken."
"Benden intikam almak istiyor musun Hazal?"
Bu, açıkça Hazal'ın beklemediği bir soruydu. Bir süre düşündü, ve ardından konuştu.
"Hayır."
"Neden benden intikam almak istemiyorsun?"
"Bu babamı geri getirmeyecek ve bakıyorum da, zaten harika bir hayat sürmüyorsun."
"Bırak da, kendi sorunlarımla kendim ilgileneyim."
Hazal mırıldandı. "Aşk mı? Bence senin sorunun olsa olsa aşktır. Ve senin gibiler için aşktan daha büyük sorun yoktur. O olmadığında yaşayamazsınız falan."
"Neden sevgilisi olan bir arkadaş edinip bunu ona sormuyorsun? Belki de yaşayacağını söyler."
"Neden sevgilisi olan bir arkadaş edineyim? Sevgilisinden ayrıldığı zaman bana ağlaması için mi? Sağ ol, ama almayayım."
"Babanı nasıl bu kadar çok sevdiğini anlayamıyorum."
"Neden?"
"Bu kadar umursamaz bir insanın, ailesini seveceği kimsenin aklına gelmez."
"Aile, değil," dedi Hazal. "Babam. O, dünyada sevdiğim tek insandı."
"Ama baban tüm insanları severdi. Belki de bu yüzden ona kırgınlığın vardır, ha? Onun yaşadıklarını tüm insanları sevmesine ve insanların ona yaptıklarına bağlıyorsun, yanılıyor muyum?"
"Belki, insanları biraz daha az sevseydi, daha çok yaşayabilirdi."
"Belki, Hazal... bana hayatından bahset. İnsanları sevmiyorsun, belki babandan daha çok yaşayacaksın ama babandan daha iyi mi yaşıyorsun?"
"Babamın iyi yaşadığını mı sanıyorsun?"
"Sanmıyorum. Onunla terapilerde konuştuğumuz şeyleri sana söylemem doğru değil, ancak bana gelen bir insana ne iyi gelecekse, onu yaparım. Başkaları bunun doğru olmadığını savunsa bile."
"Neden bahsediyorsun?"
"Baban, çok üzüldüğünü, ama durup hayatına genel olarak bakacak olursa, çok güzel bir yaşam sürdüğünü, hayatı her şeyiyle, doya doya yaşadığından bahsederdi her zaman"
"Onun fazla iyimser olduğunu sen de biliyorsun, doktor."
"Fazla iyimser veya değil. Sonuç olarak harika bir hayat sürdüğünü düşünen bir insan. Herhangi bir pişmanlığı olmayan, yaşadığı günleri severek hatırlayan."
"Benim de pişmanlığım olmaz."
"Ama ayaklarının yönü bir uçurumun aşağısına çevrilmiş, Hazal."
"Sana bunu söylüyorum, rüyamda ayaklarımı uçuruma ben sürümüyorum doktor."
Doktor yerinde huzursuzca kıpırdandı ve bakışlarındaki sakinlikte kayboldu, aklına gelen düşünce onu huzursuz etmişti ama şu an susması gerektiğini düşündü.
"Hazal, bana babanla ilgili bir anını anlatabilir misin?"
"Ne tür bir anı?"
"Seni babanın büyüttüğünü biliyoruz, peki bu durum, sende babana büyük bir bağlılık duygusu oluşturdu mu?"
"Seni büyüten birine elbette bağlı olursun doktor."
"Evet, ama seninkinin düzeyini öğrenmek istiyorum. Küçükken onun yanında olmadığı anlarda ne hissediyordun? Mesela okula ilk başladığında babanı özledin mi?"
"Bunu neden soruyorsun?"
"Cevaba ihtiyacım var, Hazal."
"Evet, okulun ilk günü babamı özledim."
"Peki, liseye geçtiğinde dikkat dağınıklığı yaşadın mı? Yani, okulda babanı düşünüp durdun mu? Onun yanında olmayı istedin mi?"
"Ona söz vermiştim," dedi Hazal aniden.
"Ne sözü olduğunu öğrenebilir miyim?"
Hazal saate baktı. "Saat bir. Sanırım artık gitmem gerek."
Doktor saate baktı. "Ama konuşmamız henüz bitmemişti."
Hazal hızla oturduğu yerden kalktı ve çantasını omzuna taktı.
"Nasıl olsa birkaç gün sonra yine geleceğim, doktor."
Doktor ayağa kalktı ve Hazal gitmeden önce onu kapıda durdurdu.
"Hazal?"
"Evet?"
"Senden bir dahaki ziyaretine kadar bir şey yapmanı istiyorum."
"Nedir?"
"Bir dahaki gelişine kadar gördüğün tüm kâbusları yazmanı istiyorum. Kaç kez tekrarlanırsa tekrarlansın, her kâbusun içeriğini bir deftere tek tek yazmanı istiyorum."
"Bunun ne faydası olacak?"
"Senin bile kendinde farkında olmadığın şeyleri, belki kâbusların bize anlatmaya çalışıyordur Hazal?"
Hazal anlamayan gözlerle ona baktığında devam etti. "Sadece, kâbuslarını incelemek istiyorum. Eğer farklılaşan bir şeyler, dikkatini özellikle çeken bir nokta olursa, bunu da not almayı unutma lütfen, olur mu?"
Hazal başıyla doktoru onayladı. "Pekâlâ, dilediğin gibi olsun."
Hazal'ın günlüğü
02/10
Kâbus görmediğim nadir günlerden.
Sanırım hayatımın en güzel günleri olarak, kâbus görmediğim günleri adlandırıyorum.
Bu, biraz tuhaf, değil mi?
Yani, bilirsin... İnsanların en güzel günleri bir doğum günü, evlendiği veya ilk öpücüğünü aldığı gün olabilir.
Benimkiyse, kâbus görmediğim gün.
03/10
Yine kâbus görmedim.
Bu sanırım, iyi bir şeyi ifade ediyor, ama hayatta yaşanan, tekrarlanan şeyler,
iyi de, kötü de olsa, insana bir güven hissi vermiyor değil.
Şöyle oluyorsun,
"ah, işte benim hayatımın rutini, değişmeyeni de bu."
Ama bu kâbuslar ne kadar değişmeyen gibi görünse de, hayatımı en çok etkileyen değişkenin bu olduğunu biliyorum.
Ve bu beni korkutuyor.
04/10
Yanılmışım...
Kâbus olmadan geçen iki günün sonunda,
Aslında biliyor musun, siktir et. Buna artık kâbus demeyeceğim...
Aynı rüya.
İki gün sonunda belki daha az şiddetli olur diye düşünmüştüm ama hayatım beni yanıltmayı seviyor sanırım.
Ah, dipnot.
Sanırım bu defa,
Değişen bir şey vardı.
Sanırım bu defa,
Bir ayağım boşluktaydı.
Tanrım...
Kahretsin.
Çok korkuyorum.
05/10
Adım atmak üzereyken uyandım.
Bu rüyalar...
Fazla gerçekçi.
Bana yardım et.
06/10
Uyumadım.
Sana yemin ederim ki,
asla uyumadım.
Ama yine o uçurumdaydım.
Bu rüya, gerçek mi oluyor?
07/10
Ne kadar süre uyumadan ayakta kalabilirim?
Bu ikinci gün.
İlkbahardayız
Ama evim neden bu kadar soğuk?
Rüzgâr esiyor...
Bir dakika, bekle...
Bu rüzgârın sesi...
Tanrım...
Aklımı yitiriyorum.
08/10
Uyudum. Pişmanım.
Uykumdan hıçkırıklarla uyandım.
Neden biliyor musun?
Ben, o uçurumdan aşağı baktım. Oydu. O'ydu. Onundu. Onun bedeniydi.
Nefes...
Nefes alamıyorum.
Nefes alamıyorum.
Nefes alamıyorum.
Nefes... alamıyorum...
Korkuyorum. Hazal.
-12 Ay önce, Hazal'ın on beşinci seansı
(Samet Ekim'in ölümünün üzerinden 1 yıl geçti.) -
"Kalbim ağrıyor."
"Böyle günlerde daha duygusal hissetmen normal bir şey Hazal."
"Sana göre her şey normal, doktor. Ta ki o seni öldürene kadar."
"Bugün neler yapacaksın, bana anlatmak ister misin?"
"Eve gidip uyumak ve buraya bir daha dönmemek istiyorum. Haziran' dan beri buradayım zaten."
"Bence daha erken gelmeliydin."
"Evet, babama yaptığın gibi beni de o lanet ilaçlarla uyuşturman için, değil mi?"
"Bugün için daha hazırlıklı olabilirdin diye düşünmüştüm ben."
"Ben hiçbir şeye hazırlıklı olmak istemiyorum. Sadece, eve gidip uyumak istiyorum."
"Sen 22 yaşındasın Hazal. Gelmek istemiyorsan gelmeyebilirsin."
"Ya, sen onu anneme söylemeyi denemelisin bence. Her seans günü Almanya' dan arayıp gidip gitmediğimi soruyor. Babam ölmeden önce bu kadar aramazdı."
"Annenle konuşuyorum, Hazal. Senin ilerlemelerini duymak için sabırsızlanıyor."
"Hasta gizliliği diye bir şey var zannediyordum, doktor."
"Konuştuğumuz her şeyin gizli kaldığına emin olabilirsin Hazal. Bilirsin, sadece senin için endişelenmemesi için birkaç kelime söylüyorum."
Hazal güldü. "Yalan söylüyorsun yani doktor."
"Ben buna yalan demezdim, olmayan bir şeyi söylemiyorum."
"Ama olan bir şeyi de söylemiyorsun."
Doktor bir süre cevap vermedi ve konuyu değiştirmek için konuştu:
"Bugünkü planlarına dönelim mi?"
Kadın bunu o kadar çok yapıyordu ki, Hazal artık konuşmayı doktorun istediği gibi yönlendirmesine izin veriyordu çünkü onunla uğraşmak gerçekten yorucuydu.
"Annem burada olmadığı için teyzem gelecek. Yiyecek bir şeyler yapar, sonra beni mezarlığa götürür ve pilates dersine gider. Ben onu arayınca da gelip beni alıp eve geri götürür. Sonra da gerçekten bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorar ve ben yok deyince buna inanip evine gider. Her ay dönümünde bunu yapıyor."
"Seni düşünen birilerinin olması iyi hissettirmiyor mu"
"Beni düşünen birileri mi? Bunu annem yazın tatile gelirken ona oradan son model iphone getirsin diye yaptığına eminim."
"Bu hiç hoş bir suçlama değil Hazal."
Hazal omuzlarını silkti. "Suçlama olduğunu kim söyledi doktor? Ben gerçekleri konuşuyorum."
"Pekâlâ," dedi kadın başını sallayıp. "Mezarlıkta ne yapacaksın?"
"Ağlayacağım," dedi Hazal çok sakin bir sesle. "Ağlayacağım ve Tanrıya beni babamın yanına götürmesi için yalvaracağım."
"Babanı özlediğini biliyorum Hazal. Ama gerçekten onun yanına mı gitmek istiyorsun?"
"Evet, bu dünyada beni tutacak bir şey kalmadı doktor."
"Bak," dedi kadın. "Kendin söylüyorsun. Seni tutacak bir şey kalmadığını söylüyorsun. Bunun sebebi, bir yıldır ya da seanslara başladığımız günden beri hayata devam etmek için hiçbir adım atmadığın için olabilir mi?"
"Sanırım on dört seans boyunca pek iyi bir iş çıkaramamışsınız, doktor."
"Bazı insanların yası daha uzun sürebilir Hazal."
"Anlamıyorsun, değil mi doktor? Hiç ama hiç anlamıyorsun." Hazal'ın gözleri doldu. "Hâlâ bunun bir yas olduğunu düşünüyorsan kusura bakma ama işinde gerçekten berbatsın demek. Ben yas tutmuyorum doktor. Ben, pişmanlığımdan ölüyorum. Her geçen gün, daha çok nefret ediyorum kendimden. Her geçen gün kendimi, seni, annemi ve bu dünyayı daha çok suçluyorum. Babam bugün yok ve bütün herkes hiçbir şey olmamış gibi yaşıyor. Sen bile! Bir hastan intihar etti, doktor. Bu sana gerçekten nasıl hissettiriyor? Duyulur da kariyerini kötü etkiler diye mi korkuyorsun, yoksa gerçekten hiç üzüldün mü? Bir hastanı kaybettin ve o hastanın ölümcül bir hastalığı bile yoktu! Sen bir cerrah bile değilsin ki bu en azından elimden geleni yaptım diyebileceğin bir durum olsun. Sen, onun mezarına bir kez bile gittin mi? Ondan ya da benden hiç özür diledin mi? Annemin zoruyla sana geliyorum diye seni suçlamadığımı, hatta daha kötüsü, kendinin suçsuz olduğunu mu zannediyorsun? Sen, babamı hiç anlamadın. En azından ben onu anlamak için bir şeyler yaptım! Sen eğer onu ufacık da olsa anlasaydın, ona kendini bok gibi hissettiren ilaçları vermezdin. Senin görevin ona destek olmaktı, onu kandırmak değil! Sizin sorununuz bu işte. İnsanlara her şey daha güzel olacak diyip duruyorsunuz ama içinde yaşadığımız hayat hiç de öyle değil! Ona bir kızı olduğunu, onu bırakıp gidemeyeceğini söylemek bu kadar zor muydu doktor? Ona tek söylemen gereken şey kızının onu sevdiği ve ona ihtiyacı olduğuydu. Bu kadarcık şeyi bile yapamadın. Ve hâlâ karşıma geçmiş benim onun ölümünü atlatamamamdan, uzun süren yasımdan bahsediyorsun! Bu, yalancılıktan da öte. Bu, arsızlık."
Doktor Hazal'ın konuşmasını gözleri yaşlı dinledi fakat konuşurken sesi hâlâ aynıydı:
"Sanırım bugünlük görüşmemizin sonuna geldik Hazal."
Hazal bir hışımla yanındaki sandalyeden montunu ve çantasını alırken "tabii, hemen kaç doktor." dedi ve montunu giymeye başladı. "Ama emin ol, kaçamayacağın bir gün gelecek doktor. Ve ben o gün, senin çırpınışını en önden izleyeceğim." Çantasını omzuna taktı ve kadının yüzüne son bir kez daha bakıp hızla odadan çıktı.
Bunun son seans olduğuna o kadar emindi ki, daha binadan çıkmadan annesine "Artık o aptal seanslara gitmeyeceğim, istiyorsan başka birini bul ama benim burada işim bitti." diye mesaj attı.
* * * * *
-Hazal'ın Günlüğü-
Sonsuza dek birlikte olacağımızı sanmıştım. Sanırım dünyanın en büyük aptalı bendim. O ölene dek, gerçekten bu yalana inandığımın farkında bile değildim. Sanki, ben 50 yaşına gelsem de o bana "hey, günün nasıl geçti?" diye soracaktı ve ben tam bir aptal gibi "iyi," diye geçiştirip odama girecektim.
Zannetmek.
Başkalarının başına gelenin senin başına gelmeyeceğini düşünmek.
Bu dünyada sonsuza dek sürecek bir yaşam varmış gibi hareket etmek.
21 yaşınızda, bunlar olağan mıdır? Yoksa bunlar sadece ne kadar aptal olduğumun bir kanıtı mı?
21 yıl boyunca bana kanatlarını geren ve beni bu dünyada güvende hissettiren tek insan, iki gün önce hayatımdan sonsuza dek çıktı.
O haberin telefon konuşması ise iki dakika bile sürmedi.
Sadece 30 saniye.
30 saniyede, tüm hayatım yerle bir oldu.
21 yıl boyunca içimde tuttuğum ne varsa, o 30 saniyeden sonra bir bina gibi üzerime yıkıldı.
Ölüm, neden bu kadar hızlı?
Babam neden bana bir veda bile etmedi?
Tanrım, ne olurdu vedalaşmama izin verseydin?
Onu topraklar içinde görmeden önce bir kez daha, o hâlâ nefes alıyor ve bedeni hâlâ sıcakken, bir kez daha ona sımsıkı sarılabilseydim...
Ne olurdu bana izin verseydin...
Belki o zaman her gün boğuluyormuşum gibi hissetmezdim.
Ve belki de her gece ayaklarım babamı aramazdı.
Tanrım, ben... Ben onu buldum.
Onu buldum ama o artık burada değil.
Bana izin ver.
O uçurumdan atlamak zorunda kalmadan, ona bir kere daha sarılmama izin ver... yoksa, ayaklarım boşluğa doğru ilerlemekten vazgeçmeyecek.
Bedenim, sıcakta donmaya devam edecek. Tıpkı bir morgdaymış gibi...
Vücudum titriyor. Yaşadığımı biliyorum. Ama... onun soğuk, buz kadar soğuk olduğunu bilmek...
İşte buna dayanamıyorum.
Toprağı tatmak istemiyorum,
ama onun her saniye orada olduğunu bilmek...
Tanrım, nefes alamıyorum.
21 yıl boyunca bana sarılan sımsıcak bedeni şimdi buz gibi ve bir avuç toprağa gömülü.
Çıkarın onu oradan...
Çıkarın benim babamı.
O bana sarılacak, soğuğa değil.
O, sımsıcak battaniyesinin altında yatacak, toprağın altında değil.
Toprağın değil!
Çıkartın benim babamı!
* * * * *
"Hazal, hazır mısın?"
"Bir saniye, geliyorum!" diye seslendi Hazal odasından.
"Hızlı ol lütfen, geç kalmayalım."
Hazal, bez omuz çantasına bugün babasına okuyacağı kitabı da koydu ve evin kapısında elinde spor çantasıyla onu bekleyen teyzesinin yanına vardı.
"Hazal, en kısa sürede anneni ara. Psikiyatri randevularınla ilgili bir sorun çıktığını söyledi. Bunu hiçbirimiz istemeyiz, değil mi?"
Tek düşündüğü, kendi başının ağrımamasıydı ama onunla tartışacak durumda değildi. Her ne kadar teyzesinin bencil olduğunu düşünse de bu durumda kendinin de çıkarları yok değildi. Bu yüzden sadece "tamam," dedi ve sessizce montunu ve botlarını giydi.
"Seni ne zaman alayım?" diye sordu teyzesi Hazal arabadan inerken.
"Sen keyfine bak teyze, ben kendim dönerim." Hazal bugün yanına kitap aldığı için ziyareti uzun sürecekti.
"Emin misin? Taksi parası ister misin?"
"Param var teyze, sağ ol. İyi dersler sana"
"Tamam canım." SUV hızlıca gözden kayboldu.
Hazal gözlerini toprak yoldan çekti ve sıra sıra dizilmiş mezarlara baktı. Derin bir nefes aldı ve babasının mezarına doğru yürümeye başladı.
Terapilere başladığından beri artık daha az geliyordu buraya. En son gelişinin üstünden iki hafta geçmişti. Bu iki haftada buranın ona verdiği o değişik hissi unutmuştu. Ne komik, dedi içinden. Ne çabuk unutuyorum.
Olması gereken bu muydu bilmiyordu ama mezarlık, ona değişik bir huzur veriyordu. Önceden mezarlıklardan korkardı, ta ki dünyadaki en sevdiği insan buraya taşınana dek.
"Merhaba baba," dedi mezar taşına dokunurken. Taş soğuktu. Hazal bundan nefret ediyordu. Bez çantasına sıkıştırdığı küçük örtüyü çıkarttı ve babası üşümesin diye mezarın, bir sonraki çiçek açma zamanını bekleyen pembe kamelyaların üzerini örttü. Daha sonra çantasındaki Edgar Allan Poe kitabını çıkardı ve mezarın yanındaki kaldırım taşına oturdu. Soğuktu ama kendi daha sonra ısınabilirdi. Şimdi önemli olan tek şey babasıydı.
"Umarım bana kızmamışsındır. İki haftadır gelmediğim için."
"Bugün bir yıl oldu baba. Tam olarak bir yıl. Eskiden sensiz bir hayatı hiç aklımdan bile geçirmemiştim ama şimdi bakıyorum da, senin olmadığın bu berbat dünyada bir yıl geçmiş bile."
Gözlerinden birkaç damla yaş düştü fakat hemen elleriyle sildi. "Hayır, ağlamayacağım. Bunun hoşuna gitmeyeceğini biliyorum. Ben buraya seni üzmeye değil, keyiflendirmeye geldim baba."
Ama çok geçti. Gözyaşları birer birer yüzünden süzülmeye devam etti. Hazal, birkaç dakika boyunca sadece sessizce ağladı ve babasının mezarını izledi. Sonra gözyaşlarını bir kez daha sildi ve "seni özledim," dedi. "Seni çok özledim, baba. Bunları söylemenin seni üzeceğini de biliyorum ama ben bir yıldır ne kadar üzülüyorum, biliyor musun? Her gün seni çok özlüyorum. Bana yemek yapmanı özlüyorum. Çoğu zaman hatta hiçbir zaman teşekkür etmemiş olsam da, yemeklerin her zaman çok güzeldi. Özür dilerim, baba. Sana hiçbir zaman hak ettiğin değeri göstermedim. Ama seni o kadar çok özlüyorum ki, yüzünü ve sesini unutacağım diye ödüm kopuyor. Bazen sabahları uyandığımda, her şey normal zannediyorum ama sonra bir bakıyorum ki o eve yapayalnızım, sen yoksun. Canım ne kadar acıyor, biliyor musun? Sen yokken, o evde kalmanın hiçbir anlamı yok.
Sen gittiğinden beri, odana girmedim baba. Bir yıl oldu ama ben hâlâ cesaret edemiyorum. Özür dilerim. Tuvallerin, resimlerin orada öylece bekliyorlar. Ayşe abla hâlâ her hafta gelip temizliyor odanı. Yani merak etmene gerek yok. Baba, aslında itiraf atmam gerekirse..."
Gözyaşları tekrar akmaya başladı. "Bazen o evde kalmak bana o kadar zor geliyor ki, orada kalmıyorum." İç çekti. "Baba, ben o eve sen öldüğünden beri sadece 3 kez gittim."
"Özür dilerim, herkese yalan söyledim. Anneme, teyzeme... Sen gittikten sonra okulu dondurdum ve iki, üç ay boyunca teyzemde kaldım. Annemler dönmeye karar verince de daha fazla teyzemde kalamazdım. Artık alıştığımı, her şeyin kontrol altında olduğunu, kendi başıma kalabileceğimi söyledim ve sen gittikten sonra ilk kez, 24 Ocak'ta o eve gittim. Kaç saat ağladım, bilmiyorum. O eve girene dek, senin gerçekten gittiğine inanmamıştım baba. Ama annem ve teyzem salonda o her zaman yarattığın boyalar ve tuvallerden oluşan dağınıklığı temizlemişti, parkelerdeki boya lekeleri gitmişti... işte o an anladım. Sen, gerçekten gitmiştin. Ama merak etme, sokakta kalmıyorum." Boğuk, cılız bir sesle güldü.
"Sana kızıp sokakta kalacağımdan korkardın hep. Ama korkmana gerek yok." Hazal başını kararmaya başlayan göğe çevirdi ve derin bir nefes aldı. "Belki hatırlıyorsundur. Üniversiteden arkadaşının burada tek başına yaşayan kızı, Eda. Onunla kaç ay kaldım bilmiyorum. O kadar iyiydi ki kirayı paylaşmayı bile kabul etmedi. Gerçi, bu onun kararı mıydı yoksa Baran amcanın mı bilemiyorum. Ama ben de annemin gönderdiği harçlıkla mutfak alışverişlerini yaptım. O sürekli okulda olduğu için çok görüşemiyorduk, ben sürekli senin yanına gelmekle meşguldüm. Annemi iyi olduğuma dair Haziran aynın başına kadar inandırdım. Ama mayıs ayının başından beri artık telefonlarını açmayınca bunun böyle gitmeyeceğine karar verdi ve o doktordan randevu aldı. Evet, o kadın. Bu konuyu konuşmak istemiyorum. Haziran'da annemin zoruyla o kadına terapilere gitmeye başlayınca daha yakın bir yere taşınmalıyım diye düşünüp bir otel buldum. Eda'ya ve dolaylı yoldan da Baran amcaya eve döndüğümü söyledim. Ama o kadının kliniğine yakın bir otelde kalmaya başladım. Kahvaltıları güzel. Gerçi... Paris'e gitmek için biriktirdiğimiz parayı kullanıyorum. Annem ve teyzem diğer banka hesabını takip ettikleri için en kolayı bu oldu. Aslında yeterince, hatta fazlasıyla para biriktirmişiz, yeni fark ettim. Tabii, sen her şeyin en mükemmeli olsun isterdin. Bugün o kadının terapilerine daha fazla gitmemeye karar verdim. Zaten en başından beri bir hataydı. Kâbuslar hâlâ devam etse de son bir aydır daha az panik atak geçiriyorum. Tabii bunu dışarıya terapiye gitmek dışında çıkmamama da bağlayabiliriz. Ama otel sıcacık, yemekleri güzel. Gerçi şimdi oradan da ayrılmalıyım. O kadına yakın olmak midemi bulandırıyor.
Keşke o otelde birlikte kalıp tatil yapsaydık baba. Keşke Paris'e gitmek için biriktirdiğimiz o parayı, hatıralarımızdan kaçmak için kullanıyor olmasaydım."
Hazal gözyaşlarını bir kez daha sildi.
"Özür dilerim, seni üzmemeliyim." Elinde tuttuğunu unuttuğu kitaba baktı ve sonra kitabı babasının mezarına doğru uzattı. "Bak, sana ne getirdim. Bugün aslında sana sadece en sevdiğin şiirleri okumak istiyordum ama yine çok konuştum. Eğer hazırsan, Edgar'ın en sevdiğin şiiri ile başlayacağım: Rüya İçinde Rüya, Edgar Allan Poe-"
Hazal bir öksürük sesi duydu ve aniden panikle arkasına döndü. Sesin kimden geldiğini gördüğündeyse, ilk önce rahatladı ama sonra öfkelendi:
"Ne işin var burada, beni mi dinliyordun?"
Gelen doktordu. "Hayır, hayır," dedi telaşla. İstediği son şey Hazal'ın onu bir kez daha yanlış anlamasıydı. "Daha şimdi geldim."
Hazal oturduğu yerden kalktı aklındaki soruları peş peşe sordu: "neden geldin? Burayı nereden buldun?"
"Annene sordum. Biliyorum, bu pek etik bir davranış değil ama bugün konuştuklarımızı biraz düşündüm ve buraya gelmeye karar verdim."
Hazal doktorun yüzüne o bunları gerçekten söyledi mi diye birkaç saniye boş boş baktı ve arkasını dönüp az önce kalktığı yere yeniden oturdu, elindeki kitabı çantasına geri koydu.
Doktor, Hazal'ın bu sessiz hareketinin bir zeytin dalı olduğunu düşünerek yavaşça onun yanına oturdu.
Hazal ve doktor bir süre öylece, sessizce oturdular. Birkaç dakika sonra Hazal derin bir nefes aldı ve "özür dilerim doktor," dedi ve doktorun bir şey söylemesine izin vermeden devam etti:
"Ağır şeyler söyledim. Hakkım olmayan şeyler söyledim. Sana ve dünyaya ne kadar kızgın olursam olayım, o şeyleri söylemeye hakkım yoktu."
Doktor ısınmak için ellerini birbirine sürerken "önemli değil Hazal," dedi. Hazal doktordan böyle bir yanıt beklemiyordu, şaşırmıştı. Yalan söyleyip söylemediğini anlayabilmek için kadının yüzüne baktı. "Gerçekten mi? Söylediğim onca şeye ve ilk günden beri sana kötü davranmama rağmen, beni affedebilir misin?"
Doktor göğe baktı. "Affedilecek bir şey yapmadın Hazal. Kötü bir şey yapmadın, kötülük yapmadın. Sen, sadece öfkeliydin. Bu öfkeni başkalarına zarar vererek dışa vurabilirdin. Ama sen, sadece kendine zarar verdin. Hem duygusal hem de fiziksel olarak. Öfkeyle söylenmiş birkaç söz, seni kötülük yapan biri yapmaz, Hazal. Sen sadece kötü şeyler söylediğini zannetsen de, aslında bazı şeylerde haklıydın."
"Haklı mıydım? Neyde?" diye sordu Hazal kısık, üzgün ve şaşkın bir sesle.
"Bana en başta geldiğinde profesyonellikten biraz olsun ödün vermeliydim. Sana babanın ölümünün, bir hastamın ölümünün bana neler hissettiğimden bahsetmeliydim. Ama ben sana karşı hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Bu tavrım seni öfkelendirmiş olmalı. Ve belki de en başta öyle bir hata yapmasaydım bugün her şey senin için çok daha farklı olurdu."
"Hiçbir şeyin suçlusu sen değilsin, doktor."
"Sen de değilsin, Hazal. Hiçbir şeyin suçlusu değilsin. Zannediyor musun ki ben her hasta görüşmelerinden sonra mükemmel hissediyorum ya da hiçbir şey hakkında pişmanlık yaşamıyorum? Bunları sana söylememem gerek, ben bir doktorum ama babanın haberini aldıktan sonra hissettiğim ilk şey pişmanlıktı. Saatlerce, günlerce ve haftalarca neyi farklı yapsaydım hâlâ burada olurdu, nerede hata yaptım, ne yapsaydım bir şeyler değişirdi diye düşündüm. Sürekli düşündüm, Hazal. Sürekli, sürekli, sürekli..."
"Değişir miydi?" dedi Hazal boğuk sesiyle. Yeniden ağlıyordu. "Ona bir kez, sadece bir kez seni seviyorum baba deseydim, bugün, şu an burada, yanımda olur muydu?"
"Bunu bilemeyiz Hazal," dedi doktor. "Belki olurdu, evet. Ama belki de hiçbir şey değişmezdi. Bir cümlenin bir insanın hayatını kurtarması çok düşük bir ihtimal ama biz yine de bu küçücük ihtimali düşünür düşünür, kendimizi suçlar dururuz. Hazal, bazen hayattan almamız gereken dersleri almak için çok ağır ve zor yollardan geçmemiz gerekebiliyor. Bazı şeylerin farkına yalnızca ağır kayıplar sonunda varabiliyoruz. Ama bu, kendini sürekli suçlaman gerektiği anlamına gelmiyor." Kadın Hazal'a döndü. "Bu durumda emin olduğum tek bir şey var Hazal, o da eğer babana bir kez seni seviyorum demiş olsaydın ve bu hiçbir şeyi değiştirmeseydi, bugün şu an hissettiğinden farklı hissetmeyecektin."
"Nasıl yani?"
"Ne olursa olsun, pişmanlık duyacağın başka bir şey bulacaktın. Hatta şu an bile pişmanlıklarının birden fazla olduğuna eminim. Sen sadece, o iki kelimeyi söyleseydin baban belki hayatta olurdu diye umut ederek bunu babanla yapmak isteyip yapamadığınız diğer şeylerden daha çok büyütüp kendine bir yük haline getiriyorsun. Şu an, keşke babamla şunu da yapsaydık dediğin birden fazla şey yok mu aklında?"
Hazal elleriyle gözyaşlarını sildi. "Var. Hem de yüzlerce."
"İnsan sevdiği birini kaybettiği zaman, keşke demeye başlar. Keşke şöyle demeseydim. Keşke şunu deseydim. Keşke bir kez daha sevdiğimi söyleseydim. Keşke bir kez daha sarılsaydım. Keşke bir kez daha öpseydim. Keşke bir kez daha güldürseydim. Keşke bir kez daha birlikte dışarı çıksaydık. Keşke birlikte tatile gitseydik. Keşke o basit sebep için kavga çıkartmasaydım. Keşke o istediği şeyi alsaydım. Keşke daha çok zamanımız olsaydı. Bu keşkelerin sonu hiçbir zaman gelmeyecek. Çünkü sen hayatı ne kadar dolu yaşarsan yaşa, zaman sana asla yeterli gelmeyecek. Yaşarken kendimizin ve sevdiklerimizin öleceğini hep unutuyoruz çünkü ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Hayatın en büyük darbelerinden biri de bu işte. Hiç beklemediğin bir anda, hiç hazır olmadığın bir anda en sevdiğin insanı kaybedebiliyorsun. Ama bu dünyadaki zamanın ne olursa olsun yetmeyeceği gibi, sevdiğin birinin ölümüne de hiçbir zaman hazır olmayacaksın. Bu yüzden artık bir suçlu aramayı bırakmalısın ve durmalısın. Biliyorum, babanı çok özlüyorsun ama artık bir yıl oldu Hazal. Kendine zarar vermek, onu geri getirmeyecek. Sadece kendi hayatını daha da kötü hâle getiriyorsun. İyi bir hayatı hak etmediğini düşündüğünü biliyorum. Ama dünyadaki onca kötü insan iyi bir hayat yaşarken, neden sen kötü bir hayatı hak ediyor olasın? Onlarca insanın kalbini kırmış biri bugün hâlâ gülebiliyorken, sen neden her gece ağlamaya, acının odağını değiştirmek için kendine zarar vermeye devam etmek zorunda olasın ki? Evet, acı içindesin. Bunu görebiliyorum ama acı çekiyorsun diye yaşamaktan ve insanlardan kaçamazsın. Kaçmak, sadece her şeyi daha kötü bir hâle getirecek. Şu an doktorun olarak değil, bir arkadaşın olarak söylüyorum; bu şekilde yaşamayı hak etmiyorsun."
Hazal kadının tüm konuşmasını sessizce ağlayarak dinledi ve bittiğinde, ağzından hıçkırıklara karışan tek bir cümle çıktı:
"Ben... Ben, böyle yaşayamıyorum."
Bölüm etkileşimi
