6. bölüm · Şehrin gürültüsü (still with you)
İki
O an, her şeyin durmasını diledim.
Dünyanın ya da hayatımın sonunun gelmesini diledim.
Sadece, bir şeylerin artık durmasını istedim.
14 ay önce, Hazal'ın ilk seanslarından biri
"Nasıl hissediyorsun Hazal?"
Hazal fısıldadı:
"Nasıl mı hissediyorum?"
"Hissettiklerini kelimelere dökmek bazen zor olabilir, biliyorum ama yine de denemelisin. Sadece bir kelime de olabilir. Aklına gelen bir kelime var mı?"
Hazal birbirine kenetlediği ellerine baktı ve mırıldandı:
"Kelimeler. Kelimelerle iyi değilim."
Kadın sakin, yumuşak bir sesle cevapladı:
"Kelimelerle iyi olmana gerek yok, bu tamamen normal. O zaman neden bir dakikalığına sessiz kalmıyoruz? Eğer aklına bir şey gelirse söylersin ama gelmezse de sorun değil, konuşmak zorunda değiliz."
Hazal kadının önerisini başıyla onayladı ve kadın süreyi hesaplamak için sol bileğindeki Rolex saate baktı.
Kadının bileğindeki Rolex'i gören Hazal gözlerini devirdi odanın diğer taraflarına bakmaya başladı.
Sağındaki duvarda, bu odaya ilk geldiğinde orada olmayan fakat şimdi gözlerini alamadığı, tanıdık bir tablo gördü. Duvarda gördüğü büyük Clara Lieu tablosu, Hazal'ın zihnine tutulan bir ayna gibiydi. Tabloya baktığınızda dizlerinin üzerine düşmüş, yüzünü elleriyle kapatmış ve elleri ile vücudunun etrafından buhar gibi yayılan siyahlıklar olan bir insan figürü görürdünüz. Ama Hazal'ın o tabloda gördüğü, kendisiydi. Dizlerinin üzerine çökmüş, çaresizlik içindeki, acı içindeki halini tasvir eden bu tabloya uzun bir süre baktıktan sonra, Hazal'ın dudaklarından tek bir kelime çıktı:
"Boşluk."
"Boşluk olan şey ne, kalbin ya da aklın mı?"
"Ruhum," diye cevapladı Hazal.
"Her boşluk doldurulması için bir şeye ihtiyaç duyar. Senin ruhundaki bu boşluğun neye ihtiyacı var?"
"Bu normal, sıradan bir boşluk gibi değil. Bu boşluk bir uçurum gibi, sonu yok ya da sonunu ben göremiyorum."
"Sonu görememek kötü bir şey değil, Hazal. Eğer sonu görebilseydin, hayatınla ilgili bütün her şeyi öğrenmiş olurdun. Nasıl geçeceğini, nereye varacağını... Hayat, bir şeyleri görmek ya da bilmekle ilgili değil. Hayat, kendinin en bilge versiyonuna dönüşmek ama en cahil versiyonunla yaşamak. Hayat, bu. Hayatı böyle yaşarsın."
"Bilge versiyon mu? O nasıl gerçekleşecek? Ben hiçbir şey bilmiyorum. Kim olduğumu dahi bilmiyorum. Hayatım, sanki beyaz perdede oynatılıyor da ben sadece oturup ona bakıyormuşum gibi."
"O zaman kim olduğunla başlayabiliriz. Bana kendinle ilgili basit, temel şeyleri söyleyebilirsin. Adın, yaşın, hobilerin, fobilerin, sevdiğin müzik türleri... Bunlar dışındaki şeyleri konuşmak zorunda değiliz. Eğer hoşuna gittiyse, sadece bunlarla başlayalım."
Hazal oturduğu rahatsız, eski görünümlü -vintage değil, sadece eskiydi- cam yeşili koltukta bağdaş kurdu ve bir süre sessiz kaldı.
Tahta çerçeveli pencereden yansıyan güneş ışığı onu rahatsız edince, Hazal bir elini güneşi engellemek için havaya kaldırdı.
Kadın, Hazal'ın güneşten rahatsız olduğunu fark edince masanın üzerinde duran küçük kumandaya uzandı ve perdeleri biraz indirdi.
Hazal'ın gözleri bu esnada kumandaya takılmıştı. Başka biri, yüksek bir güç ya da Tanrı tarafından kontrol edilme fikrini düşünüyor, kendi hayatı bir başkası tarafından kontrol ediliyormuş gibi hissediyordu. Sahip olduğu bu hayatı sanki kendisi yaşamıyormuş gibi hissediyordu. Hayatında, koşmak, yürümek ya da oturmak gibi eylemleri dahi yapabilme yeteneği olmayan bir obje gibiydi. Bir kukla gibiydi. Kim ya da ne tarafından kontrol edildiği bilinmeyen bir kukla. Belki Tanrı'dır, diye düşündü. Ama eğer bu Tanrı olsaydı, dünya üzerinde yaşan her insan için de aynı durum söz konusu olmaz mıydı? Tanrı'nın ona karşı bir öfkesi olduğunu zannetmiyordu.
O zaman ne, aklım mı, diye sorsa da insan beyniyle ilgili pek bir bilgisi olmadığı için bu düşüncesini de onaylayamazdı.
Gözlerini kumandaya dikmiş, diğer olasılıkları düşünürken, kadın onu zihninden çekip gerçek dünyaya döndürdü.
"Hazal, her şey iyi mi? Daha rahat olmanı istedim, o yüzden perdeleri istedim. Eğer böyle beğenmediysen değiştirebilirim."
Kadın aklına bir şey geldiği için bir saniyeliğine konuşmayı bıraktı.
"Ya da sana bunu vereyim ve sen istediğin gibi ayarla." Kumandayı Hazal'a uzattı.
Hazal düşüncelerinden ayrıldı:
"İlginç."
"İlginç olan nedir?"
"Im," Hazal çenesini kaşıdı. Düşündüklerini toparlamaya ve mantıksız bir şey söylememeye çalışıyordu.
"Bu biraz aptalca gelebilir ama ilk kez biri bana bir şeyi kontrol etmem için bir fırsat verdi. Yani, sadece bir perde kumandası da olsa."
"Bu hiçte aptalca değil, Hazal. Söylediklerine dayanarak, hayatındaki bazı şeyleri hiçbir zaman kontrol edebilme şansına sahip olmadığını tahmin ediyorum, doğru mu?"
"Evet."
"Peki, bunca zaman hayatında kontrol edemediğin şeyler neler?"
"Her şey. Hayatımdaki bütün her şey. Bir şeyleri seçme hakkına hiç sahip olmadım. Her şey sadece, öylece gerçekleşti."
"Kendine zarar vermek istemenin nedeni bu mu? Eğer kendine zarar verirsen, bunu seçen kişi sen olacaksın. Başkasının değil, senin seçimin olacak."
"Belki, bilmiyorum. Belki de sadece, tamamıyla kendimin kontrolünde olabilecek bir şey istedim."
"Kontrol etme ya da seçme arzunu anlıyorum. Hayatında gerçekleşen birçok şeyi kontrol edemedin ve bu yüzden sadece senin tercihin olacak bir şey arıyorsun. Tamamıyla senin ellerinle kontrol edilecek bir şey."
"Evet."
"Babanın vefatına bunu tek başına seçtiği ve sen hiçbir şey yapamadığın için sinirli mısın?"
"Sinirli mi? Bu bir soru mu?" Hazal'ın gözleri doldu ve elleri hafifçe titremeye başladı.
"Sinirliyim, öfkeliyim. Öfkeden deliriyorum. Ben sadece, çok..."
18 ay önce,
Hazal'ın günlüğü (1)
Eğer 21 yaşınızdaysanız, bu birçok şey başarmanız için mükemmel bir zaman dilimi olabilir. Çünkü genç ve yetişkinsinizdir.
Kylie Jenner.
21 yaşınızdaysanız, Forbes'e kapak olabilir, çok başarılı bir markanın sahibi, kurucusu olabilirsiniz.
Bunlar olabilecek şeylerdir.
Eğer biraz daha basite indirgemek istersek, üniversitede okuyup, hayatınızın aşkı ile tanışıp, boş zamanlarınızda arkadaşlarınızla eğlenebilirsiniz.
İnsanlara göre, hayatın bu zamanları, en değerli zamanlardır. Aslında, bir bakıma gerçekten de öyledir.
Hayatınızın bu en değerli zamanlarında, sizden tüm çılgınlıkları yapmanız beklenir; her şeyinizi kaybetmeniz dışında.
Ailemi kaybettim.
Olduğum kişiyi,
Kalbimi,
Duygularımı,
Kendimi kaybettim.
21 yaş, benim için bir çöküşten fazlasını anlatmıyor.
Okulumu bıraktım.
Kendimi tanımıyorum.
Yalnızım.
Çok sessiz burası.
Ve de soğuk.
Sanırım...
Aklımı kaybediyorum.
Bana yardım edecek kimse yok, bana kimse yardım edemez.
İnsanlardan hiçbir şey istemiyorum. Onlar, yalancı ve bencil.
İnsanlara veya hiçbir iyi duyguya inanmıyorum.
Ben, inancımı kaybettim.
Ve hiç kimse sizden, 21 yaşınızdayken bunu beklemez.
Ama eğer beklentileri aşmak buysa,
Sanırım göğe oynuyorum.
Şundan bahsetmiş miydim?
Yalnızım,
Yalnız..
Yapayalnız...
Üşüyorum.
Bu dünya, benim için fazla soğuk.
Kendimden nefret ediyorum. Onu kurtaramadığım için, onun elinden tutmak yerine ondan vazgeçtiğim için kendimden nefret ediyorum. Gözlerim görürken bu kadar kör olabildiğim için kendimden nefret ediyorum. Babam, gözlerimin önünde her gün ölüme sürüklenirken ben okula gitmenin, sınavlara hazırlanmanın derdinde olduğum için kendimden nefret ediyorum. Onlar beni aralarına kabul etmezken, onların beni beğenmesi için bu kadar uğraştığım için kendimden nefret ediyorum. Onlarda aradığım sevgiyi ve kabulü, dönüp babamda arasaydım bugün bunların hiçbiri olmayacaktı ve ben, kendimden işte bu yüzden nefret ediyorum. O, beni sevdi. O, beni okuldaki o pisliklerden daha çok sevdi ama benim tek derdim okuldaki o pisliklerin beni beğenmesi için çabalamaktı. O pislikler yüzünden babamın neler yaşadığını hiç görmedim. O sadece yorgun, dedim. Bir bebek gibi, bu aptal yalana inandım ve o salak okula gitmeye devam ettim. Babam gözlerimin önünde ölürken, ben ders çalışmaya devam ettim. Bütün suç benim. Onu, ben öldürdüm. Ona sadece bir kez seni seviyorum deseydim, belki bugün mezarının başında değil yanında olurdum. Ben, tam bir aptalım. Hiçbir şeyi beceremiyorum. Ona olan sevgimi göstermeyi bile beceremedim. Yapmam gereken tek şey iki kelime etmekti. O siktiğimin iki kelimesi... ve belki de babam burada olacaktı. Hazal, sen hayatımda gördüğüm en bencil insansın. Onun neler yaşadığını biliyordun ama en çok acı çeken senmişsin gibi davrandın. O kadar bencilsin ki, babanın neler yaşadığını umursamayıp kendin çok acı çekiyormuşsun gibi yaptın. O kadar iğrençsin ki, bugün hâlâ okuldaki o beyinsizleri suçlayabilecek kadar arsızsın. Baban, senin yüzünden öldü Hazal. Aynaya bak, babanın katili annen ya da ona kötü davranan başka hiç kimse değil; sensin. O yıllarca senin için çalıştı. Gece gündüz demeden, sadece sen mutlu ol diye çalıştı ve sen bir kere bile ona dönüp de "seni seviyorum" diyemedin. Sen, hiçbir şeyi hak etmiyorsun Hazal. Sen, ölmeyi bile hak etmiyorsun. Sen bu dünyada asla sevilmeyeceksin. Kendini affedemezsin. Bir katil, nasıl kendini affedebilir? Nefes alamıyorum, boğuluyorum sanki. Bu şehir, bu insanlar, bu hava...yaşamak beni boğuyor. Onun benim yüzümden öldüğü bu dünyada, yaşayamıyorum. Gözlerimi her kapadığımda, onun bana bakan kahverengi gözleri ve o bilmese dahi kalbimi ısıtan, güvende hissettiren gülümsemesi geliyor gözlerimin önüne. Onun gözlerindeki o parıltı her gün yavaşça silindi ve ben göremedim. Onun gülümsemesi her gün yavaşça silindi ve ben hiçbir şey yapmadım. Ölmesi gereken kişi o değil, bendim. Yaşamayı seven oydu, ben değil. Bu hayatta gerçekten bencil olmayan kişi oydu, ben değil. Yaşamayı o hak ediyordu, ben değil! Anlıyor musun? Ben değil. Ben, onun kızı olmayı bile hak etmedim. Onun iyi kalbini, hiçbir şeyini! Bana iyi bir insan olduğumu söylerdi. Ama yanılıyordu. Yanılıyordun baba. Ben hiçbir zaman iyi bir insan olamadım. Özür dilerim. Gerçekten özür dilerim, baba. Bunları tek başına yaşadığın, hiçbir şeyi anlamadığım için özür dilerim baba. Böyle olmamalıydı. Gitmemeliydin. Sonbahar hiçbir zaman gelmemeliydi baba. Ağaçlardan da, dökülen yapraklardan da nefret ediyorum çünkü bu havalar aldı seni benden. Bu iğrenç esinti aldı beni senden. Keşke hiç sonbahar olmasaydı. Keşke, bugün, şu an yanımda olsaydın baba. Keşke, yer değiştirebilseydik. Çünkü ben senin bana verdiğin hayatı hiçbir zaman hak etmedim. Özür dilerim, baba. Özür dilemekten başka hiçbir şey yapamıyorum ama özür dilemekte seni geri getirmiyor. Ne kadar oldu? Bugün günlerden ne onu bile bilmiyorum. Bildiğim tek şey, görünmez bir kayanın göğsüme yerleştiği ve artık sensiz nefes alamadığım. Seni çok özlüyorum baba. Ve tek pişmanlık yaşayan kişinin ben olmadığımı biliyorum. O ve ben, seni hiçbir zaman hak etmedik. Sen,bu dünya için fazla güzeldin. Başka insanların mutluluk içinde yaşarken senin gibi sadece iyilik düşünen birinin böyle bir hayat yaşadığına inanamıyorum. Lütfen, baba. Lütfen daha fazla üzülme. Senin tüm acılarını ben taşıyacağım ama sen üzülme. Keşke bunu sen yanımdayken yapsaydım. Keşke, bu kadar kör olmasaydım. Ama şimdi bütün acıların dinecek. En azından sen öyle derdin. İyiliklerinin karşılığını da öldüğün zaman bulacağını söylerdin. Umarım öyledir. Umarım bu dünyada benden ve ondan görmediğin kadar çok değer görürsün gittiğin yerde. Umarım, acıların dinmiştir baba. Bazen senin yanına gelmek istiyorum. Çok istiyorum. Belki de gelirim, baba. Belki, yakında senin yanına gelirim çünkü seni çok özledim. Beni bu dünyada tutan senden başka hiçbir şey yokmuş, biraz geç anladım. Ama geleceğim baba. Kavuşacağız. Çok az kaldı. Biraz daha dayan orada. Yakında, yanına geleceğim ve binlerce kez seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyeceğim. Seni seviyorum baba. Beni görüyor musun bilmiyorum ama seni çok seviyorum. Ne zaman olacak bilmiyorum ama seni gördüğümde söyleyeceğim: seni özledim.
