SAUDADE kitap kapağı

7. bölüm / 7

SAUDADE

6. BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Lunavelll Lilyss

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 6. BÖLÜM

SAUDADE

"Her şey geçer; ama bazı şeyler geçerken bizi de değiştirir." -Rainer Maria Rilke

6.BÖLÜM

── ⋆⋅𖤓⋅⋆ ──

Hissediyordum. Birilerinin zarar göreceğini, Arhan'ın beni bulacağını biliyordum. Her şey daha en başından belli olmuştu. Ben zarar görecektim. Baybars da bunun dışında kalmayacaktı.

Hangi silahtan geldiğini bilmediğimiz o silah sesi yankılandığında, kurşunun kime isabet ettiğini bilmiyordum. Neler olduğunu anlamamıza bile fırsat kalmamıştı.

Herkesin bakışları Arhan'ın Baybars'a doğrulttuğu silahtayken babam kendi silahını bana çevirmişti. O an Arhan'ın Baybars'ı vurabileceği korkusuyla tedirgin bir şekilde dururken, aslında başka bir silahın namlusunun ucunda ben vardım.

Babam yine bana olan nefretini konuşturmuştu.

Tereddüt dahi etmeden silahını bana doğrultmuştu. Silah patladığında herhangi bir acı ya da sızı hissetmedim. Yalnızca çıkan sesle birlikte kulaklarım çınlamaya başladı.

Ne olduğunu yeni yeni idrak ederken acı dolu bir inleme sesi duydum. Kendime gelip önümde ne olduğuna baktığımda, önümde duran Milena'yı fark ettim. Bana doğrultulan sıkılan kurşunun önüne mi atlamıştı?

Anın şokunu henüz atlatamamışken onun omzunu tuttuğunu gördüm. Acıyla inlediğini duyuyordum ama o an hareket dahi edemiyordum.

Bu esnada Karan, "Milena!" diye bağırarak ona doğru koştu.

Sağ tarafımdan bir kol uzanarak beni arkasına aldı. Gözlerim hâlâ Milena'dan bir an olsun ayrılmıyordu.

"Helen." Baybars'ın önüme geçtiğini gördüm. Bana bakıyordu. "İyi misin? Bak bana."

Gözlerim önce yanmaya, ardından dolmaya başladı. Dolu gözlerle ona baktım. "Benim yüzümden oldu. Benim yüzümden vuruldu." Sesim fısıltıdan farksızdı.

"Hayır, senin suçun değildi." Bakışları bir anlığına Milena'ya kaydı. "Kötü bir durumu yok, iyileşecek. Kendini sakın suçlama."

"Daha ilk günden bela oldum başına, bırak gideyim." Başımı iki yana salladım. Benim yüzümden herkes zarar görecekti. "Başkalarına da bir şey olmasın."

Baybars'ın bakışları yeniden bana döndü. Yüzündeki ifade sertleşirken sesi de kararlı çıktı."Sen hiçbir yere gitmiyorsun, Helen." Başımı kaldırıp ona baktım. "Bunun sorumlusu sen değilsin. Seni buraya getiren benim ve seni korumak da benim işim bundan sonra." Bir an durdu. ""Sen benim karımsın, bir daha böyle konuşma."

Başımı eğdim. Gözlerimden süzülen yaşları elimle silmeye çalışırken arkamızdan Karan'ın sesi duyuldu.

"Senin evliyanı sikerim, orospu çocuğu!" diye bağırarak yumruğunu babamın suratına geçirdi. Darbenin etkisiyle babam birkaç adım geriye sendeledi.

Arkalarındaki adamlar Karan'a yaklaşmak için adım atmıştı ki babam elini kaldırarak durmalarını işaret etti.

Bakışları bendeydi.

"Seni ilk fırsatta geberteceğim. Bundan şüphen olmasın."

Onu kimse umursamadı.

"Siktir olup gidin evimden!" diye bağırdı beklemediğim bir anda Baybars.

Anlık olarak irkilsem de bağırmakta haklıydı. Laftan anlamıyorlardı.

Arhan'ın bakışları doğrudan beni buldu. Gözlerimin içine bakarak son sözlerini söyledi.

"Bu iş burada bitmedi. İkiniz için de."

Adamlarına işaret ederek arabalarına bindiler. Gitmeden önce son kez gözlerimin içine, gizli bir tehditle baktı. Bu işin peşini bırakmayacaktı. Aldığım kararın pişmanlığını daha ilk anda yaşamıştım.

Arabalar uzaklaşırken Milena'nın dizlerinin üzerinde, Karan'ın da onun önünde diz çökmüş olduğunu gördüm. Ceketini omzundan kan akan bölgeye bastırıyordu.

Kendime gelmemle birlikte iki adımda yanlarına gittim. Yanına eğilerek yarasına baktım. Yüzüne bakacak yüzüm var mıydı, orası meçhuldu.

"Gerçekten çok özür dilerim, Milena. Her şey benim yüzümden oldu."

"Özür dileme. Senin bir suçun yok." Dişlerinin arasından konuşuyordu. Canının acısını en derinden hissettiği belliydi. "Seni vuracaktı. Eğer önüne geçmeseydim..."

Başımı iki yana salladım. "Geçmemeliydin. Neden yaptın böyle bir şey?"

Milena bana baktı. "Bıraksaydım da kalbinden mi vursaydı seni?"

"Evet, vursaydı. Ben bir şey kaybetmezdim." Bakışlarım bir anlığına Karan'a kaydı. Ardından tekrar Milena'nın gözlerine baktım. "Senin için üzülecek insan sayısı çok. Onlar seni kaybedebilirdi."

Sustu, bir şey söylemedi.

Karan, Milena'yı kucağına alıp ayağa kalktı. "Çok konuştun, Milena. Şimdi hastaneye."

"Alt tarafı vuruldum, abartmayın!" diye cırladığında Karan yüzünü buruşturdu. "Bırak beni, yürüyebilirim. Ayaklarım var, Ludak jedan."

"Riv riv riv, ne konuştun ya? Az bi sus da."

Onlar tartışarak arabaya binip hızla uzaklaştıklarında Leyla Hanım'ın sesini duydum. Sert ve yüksek sesle konuşuyordu. "Sen ne yaptın oğlum? Bu kızı buraya getirmen­deki amaç neydi?" Ona döndüğümde bakışlarının Baybars'ta olduğunu gördüm. "Bu kızdan boşanıyorsun ve İstanbul'a geri göndereceksin. Anladın mı beni?"

Annesinin aksine Baybars sesini yükseltmeden cevap verdi. "Sen ne diyorsun anne? Çocuk oyuncağı mı bu iş? Helen'den boşanmıyorum da göndermiyorum da."

"Ben çocuklarımı sokakta mı buldum? Sizden birine bir şey olursa ben yaşayamam." Öfkeli bakışları beni buldu. "Bu kızın buradaki varlığı tehdit barındırıyor."

Haklıydı.

Gitmeliydim. İstenmeyen ben olmuştum bugüne kadar. Bu inkâr edilemez bir gerçekti.

Seni annen baban istememiş, Helen. Başkaları mı isteyecek?

Bir şey söylemeden, söylenenleri de dinlemeden hızlı adımlarla evin içine girdim. Yukarı, bana verilen odaya giderek eşyalarımı aradım ama yoktu. Daha bu sabah buradaydılar.

Tabii ya...

Artık Baybars'la aynı odada kalmak zorunda kalacaktık ama böyle bir şey mümkün olmayacaktı. Sanırım evlendiği gün boşanan kadın ben olacaktım tarihte.

Odadan çıkmak için kapıya yönelmiştim ki aklıma gelen şeyle durdum. "Baybars'ın odası neredeydi ya?" diye kendi kendime konuştum.

Kapı pat diye açılınca refleks olarak bir adım geri kaçtım.

"Ne oluyor ya?"

"Bir şey olduğu yok," dedi Baybars, içeri girip arkasından kapıyı kapatırken. "Hayırdır, ne yapacaksın benim odamı?"

"Eşyalarım orada."

Yanından geçip gidecektim ki kolumdan tuttu. "Hayırdır, ne yapacaksın eşyaları?"

"Merak etme, senin aldıklarını almam. Telefonumu alıp üstümü değiştirsem yeter." Kaşları çatıldığında kolumu bırakıp karşıma dikildi. Ne var dercesine başımı oynattım. "Ne bakıyorsun?"

"Ne saçmalıyorsun sen?" Derin bir nefes çekti ciğerlerine. "Annem ne dediğini bilmiyor. Milena vurulunca bize de bir şey olur diye korktu. O yüzden bir yere gitmeyi falan unut."

"Annen haklı, Baybars. Gitmem herkesin iyiliği için daha iyi olur." Gözlerimi gözlerinden kaçırdım. "Annen o senin, sizi düşündüğünden öyle söyledi. Ben burada olduğum sürece bela başınızdan eksik olmayacak." Gözlerine bakarak devam ettim. "O yüzden bırak da gideyim."

Sabrının son demlerindeymiş gibi sabır çekti. "Gitmiyorsun dedim, Helen. Bu konu burada kapandı."

Kaşlarım çatıldı. Neden bırakmıyordu ki gideyim? Benim yüzümden ölmeye mi meraklıydı?

"Hayır, kapanmadı. Ben gidiyorum dedim. Sana kararını ya da fikrini sormadım." Hızlı konuştuğum için nefes nefese kalmıştım bile. Sakince konuşmaya devam ettim. "Haber verdim ve gidiyorum."

"Yok öyle yağma, gitmiyorsun dedim o kadar." Karşımda dikilmeye ve benimle inatlaşmaya devam etti. "Hadi gel artık, resmî karım. Odamıza gidelim."

"Allah'ım sabır ver," dediğimde,"Aynısından bana da söyler misin?" diye sordu, pişkin pişkin sırıtarak. Dik dik ona baktığımda, "Ne bakıyon?" diye sordu.

"Hiç." Omuz silktim.

Acaba odası neredeydi ya? Sorsam mı? Yoksa sormasam mı?

Bir saniye, bir dakika, bir dur Helen.

Ben dün evi gezmiştim. Baybars da odasını göstermişti. Üst kattaydı odası. Zaten üst katın tamamı ona aitti.

Açtığım kapıdan dışarı çıkıp üst katın merdivenlerine yöneldim. Çıktığım merdivenlerden adım seslerim yükselirken arkamdan Baybars'ın da geldiğini duyabiliyordum.

Odasına girip eşyalarımı aramaya koyuldum. Büyük odanın içinde bulunan giyinme odasına girdiğimde gördüklerimle olduğum yerde kala kaldım.

Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ama hayır, gerçekti.

Bu kadarını beklemiyordum. Zira şu an giyinme odasını ilk gördüğüm hâliyle şimdiki hâli arasında dağlar kadar fark vardı. Ne ara yapmışlardı, büyütmüşler miydi? Ya da almışlardı demek daha doğru olurdu.

Arkamda olduğunu bildiğim Baybars'a seslendim. Hayretle etrafa bakındım. "Ne olmuş buraya?"

"Ne olmuş?" dedi umursamaz bir sesle. "Alt tarafı giyinme odası."

Bakışlarımı ona çevirdim.

"Emin misin? Giyinme odasından çok giyim mağazasına benzemiş ama."

Odanın içinde yavaşça adımlamaya başladım. Eski hâlinden daha büyük duruyordu. Şaşırdığım nokta bu değildi elbette. Dolapların içinde bulunan, daha doğrusu dün olmayıp da bugün olan kadın kıyafetleriydi.

Az uz bir şey de değildi. Giyinme odasının yarısından biraz fazlasını kaplıyordu. Elbiseler, kıyafetler, ayakkabılar... Her şey öylece yerleştirilmişti.

Ortada bulunan camlı, yüksek takı vitrininin içinde pahalı takılar vardı. Yanındaki yerde ise dün gördüğüm saatlerin yanında kadın aksesuarları da duruyordu.

Gözlerimi odanın içinde gezdirdim. Daha dün sadece Baybars'ın giysileri ile dolu olan bu yerin bir gecede böyle değişmiş olması hâlâ aklım almıyordu.

"Bu kadar şeye gerek yoktu, Baybars." Mahcup olmuştum ona da ailesine de. "Çok teşekkür ederim, her şey için." dedim içtenlikle. "Ama ben gitsem iyi olacak."

"Hiçbir yere gitmiyorsun dedim, Helen." Bıkkın bir tonla konuşarak giyinme odasından çıktı. "Bir daha tekrar ettirme bana."

Peşinden giderek ben de çıktım giyinme odasından. "Sana sormuyorum, Baybars." En az onun kadar ben de aynı şeyleri tekrar etmekten bıkmıştım. "Gidiyorum. Sana fikrini sormadım."

Yatağa sırtüstü uzandı. "Maalesef bu isteğini gerçekleştiremezsin."

Yatağın ucunda durdum. Gözlerimi üzerinden ayırmıyordum. "Neden?"

Gitmek istiyordum. Buradan, bu evden, hatta mümkünse onların hayatından tamamen uzaklaşmak istiyordum. Milena'nın vurulması yetmezmiş gibi bir de Baybars'ın annesinin söyledikleri üzerime gelmişti. Daha fazla dayanacak hâlim yoktu.

"Unuttum sanırım, sözleşmede ne yazdığını?" Gözlerini açarak bana baktı. "Hatırlatmamı ister misin?"

Baybars'ın sözleriyle olduğum yerde kaldım.

Tehdit ortadan kalkana kadar bu evden ayrılamayacağım yazıyordu maddelerden birinde.

Lanet olsun.

Arhan ve babam beni öldürmek için fırsat kollayacaklardı. Yani Baybars'ın beni burada tutmak için elinde hâlâ geçerli bir madde vardı.

Ve ben o sözleşmeyi kendi ellerimle imzalamıştım.

"Bu sessizliğinin nedeni hatırladığındandır umarım?" Sorarcasına yüzüme baktı.

Çaresizce başımı salladım.

Sürekli birilerine mi ihtiyaç duyacaktım ben böyle? Kendim üstesinden gelmek istiyordum elbette ama ne yapacağımı bile bilmiyordum. Halam olmadan bir şey yapmamıştım bugüne dek. Babamın evinde yaşamam, onun bana babalık ettiği ya da baktığı anlamına gelmiyordu. Bugüne kadar ne ihtiyacım varsa halam karşılamıştı.

Onu da çok özlemiştim. Şu an ne haldeydi kim bilir? Onu görme fırsatım olsaydı keşke.

Onsuz kendimi kötü hissediyordum içten içe. İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı vardı. Bunun geçmeyeceğini biliyordum. Halam olmadan geçirdiğim tek bir günü bile olmayan ben, onsuz, sesini duymadan, onu görmeden koskoca üç gün geçirmiştim.

"Evet, hatırladım," dediğimde yattığı yerden doğruldu. "Hadi bakalım, üstünü değiştir de gel." dedi.

Giyinme odasına tekrar girerek üzerime rahat bir şeyler giyinip çıktım.

Odaya girdiğimde Baybars'ı terasta telefonda konuşurken gördüm. Sağa sola giderek telefon konuşmasına devam ediyordu. Yüz ifadesinden sinirli olduğunu anlayabiliyordum.

Kısa bir süre içinde konuşmasını sonlandırıp telefonu cebine koydu. Beni odanın ortasında beklerken buldu gözleri.

"Çok beklettim mi?" diye sordu yanıma doğru adımlarken.

"Ağaç oldum senin yüzünden," dedim sahte bir ciddiyetle. "Ne oldu? Kiminle konuşuyordun öyle hiddetli?" diye sordum ciddileşerek.

Odadan birlikte çıktık. Bu esnada konuşmaya başladı. "Gelin hanım, hesap sormalara da başlanmış, bakıyorum?"

Hesap sormak mı? Sadece sormuştum, meraklanmıştım o kadar yani!

"Ne hesap sorması ya? Alt tarafı sordum. Bana ne kiminle konuştuğundan, değil mi?"

Onu arkamda bırakmak adına adımlarımı hızlandırdım.

"Yavaş in, düşersin." Merdivenleri kast ediyordu.

"Düşmem," dedim ben de.

Demeseydim daha iyi olacaktı sanki. Nazar mı değdirmişti?

Bir an tökezledim ve nasıl olduğunu bile anlamadığım bir anda bir basamağı atladım. Düşmemin eşiğindeydim ki belime sarılan kollar sayesinde düşmekten son anda kurtuldum.

Düşseydim eğer, sayamadığım kadar çok basamaktan yuvarlanırdım. Orası kesindi.

Belime sarılan kollar sayesinde düşmekten kurtulduğumda fark ettiğim ilk şey, refleksle o an Baybars'ın belimdeki kollarını sıkı sıkı tuttuğumdu.

"Ne dedim ben sana?" dedi. Sesi kızgın ve azarlayan bir tondaydı. "Ben olmasam düşüyordun az kalsın. Dikkat et, Helen."

Omzunun üstünden ona ters bir bakış attım. "Nazar değdirdin bir kere," diye terslendim. "Sen olmasan da düşmezdim."

"Tabii tabii," dedi alaylı ve bir o kadar da kızgın bir tonla."Bakalım şimdi düşecek misin?" Diyerek ansızın kollarını belimden hafifçe çekti.

Basamağın üstünde dengeli durmadığım için öne doğru tekrar düşüyordum ki beni yeniden tuttu.

"Pislik," diye homurdandım.

"Ne dedin? Duyamadım," dedi alayla gülerek.

İki ayağımı da düzgünce basamağa bastım ve kollarının arasından kurtuldum. Arkama dönerek ona baktım.

"Bir şey demedim," dedim sahte bir gülümsemeyle.

Daha fazla konuşmadan aşağı indik birlikte.

Evden çıkıp arabasına bindiğimizde akşam saatlerine yakın olduğumuz için, yani iş çıkış saatlerine denk geldiğimizden trafiğe yakalansak da sonunda hastaneye varmıştık.

Milena'nın kaldığı hasta odasının numarasını öğrenip asansöre bindik. Bu süre zarfında aramızdaki sessizliğin hâkimiyeti devam ediyordu.

Gelirken durumunun iyi olup olmadığını öğrenememiştik Karan yüzünden. Kendisi küfür ederek açmıştı telefonu ve daha sonrasında suratımıza kapatmıştı. Aramada sesi öfkeli geliyordu. Bunun sebebinin Milena'nın vurulmasından dolayı olduğunu düşünüyordum ya da en iyi ihtimalle Milena, Karan'ı delirtmişti.

Odanın kapısını tıklatıp açtım. Ama gördüklerimle anında geri kapattım. Baybars'ın şok olmuş surat ifadesiyle bana baktığını görebiliyordum.

"Helen, girsene. Neden kapattın?" diye sordu en sonunda. Sormakta haklıydı. Kapıyı açmamla kapatmam bir olmuştu.

"Şey..." diye mırıldandım. "İkisi biraz şeylerdi," dedim utanarak.

Ben neden utanıyorsam onu da anlamamıştım ama.

"İkisi biraz neydi?" diye sordu şüpheyle. "Lan yoksa?" dedi ama o söylemeden ben söyledim en sonunda.

"Yüzleri birbirine çok yakındı yani. Aman, bize ne canım-"

Devamını getiremeden kapı hızla açıldı.

"Belanı s-" diyen Karan, söyleyeceği kelimeleri beni gördüğünde yuttu. "Neyse." Geri çekilerek kapıyı geçmemiz için biraz daha araladı. "Geçin," dedi homurdanarak.

Odanın içine girer girmez Milena'nın yanına vardım.

"İyi misin?" diye sordum endişeyle, kolundaki sargıyı fark ettiğimde. "Gerçekten çok özür dilerim, Milena. Her şey benim yüzümden oldu."

Kaşlarını çatarak baktı. "Özür dileme demedim mi sana, Helen?" dedi ciddiyetle. Ama ciddiyeti anında kayboldu. "Hem kötü mü oldu? Prensesler gibi bakılırım artık Karadeniz'de." dedi gülümseyerek, Karan'a imalı bir bakış attı.

Ama ikisi de şu an hastane odasının bir köşesinde, yüzlerinde her zaman var olan o ciddiyetle konuşuyorlardı.

"Milena, bilmiyorum farkında mısın ama kurşunun önüne atladın. Ya göğüsüne dek gelseydi."

Bunun farkında mıydı, şüpheliydi. Ama benim kalbime hedef alınmış o namlunun ucuna geçmişti Milena.

Umursamazlığı devam etti.

"Hiçbir şey olmaz, canım."

Kendimi yerden yere vuracaktım. Neden vurulmasından bu kadar önemsiz bir detaymış gibi bahsediyordu?

"Helen haklı, Milena." diyen Karan'ın sesi düştü aramıza. "Helen'i korumak istemeni anlıyorum da senin canının hiç mi bir önemi yok?"

Umursamaz tavrını bozmadı."Abartmayın bu kadar. Alt tarafı kolumdan vuruldum."

"Omzundan," dedi Karan, bastırarak. "Hatta omzunu bırak, daha tehlikeli bir yerinden vurulabilirdin o an. Her boku düşünen sen, bunu düşünemedin mi?"

"Düşündüğüm için kolumdan vuruldum ya, Milas. Aptal mısın?"

"Ula, bıktım ha ben bu oçkoniden," diyerek yüzünü sıvazladı Karan. Karadeniz şivesine geçiş yapmıştı.

"Bıkamazsın, canım." Sol eliyle saçlarını geriye savurdu. Egoyla konuşmaya devam etti. "Bana aşıksın çünkü çok güzelim ve en önemlisi zekâma hayransın, Živote moj."

"Ne diyorsun, onu da bir bilsem tam olacak," diye homurdanmasını duydum Karan'ın. Anlaşılan bugün sinirleri tepesindeydi.

"Kızın üstüne gitmeyi bırakın," dedi Baybars. Haklı olabilirdi ama endişelenmeden de edemiyordum. "Ne zaman çıkabilir hastaneden?" diye sordu Karan'a hitaben.

"İki gün daha hastanede kalsın," dedi Karan. "Normalde yarın sabah taburcu olabilir ama hastane senin malum, kardeşim. Biraz daha kalmasını sağlarsın."

Bakışlarım Baybars'a döndü."Hastane senin mi?" diye sordum şaşırarak.

İstifini bozmadan yanıtladı."Sahip olduğum tek hastane değil." Baybars'ın sözünün ardından Karan, "Bu bölgenin komple sahibi," dedi.

Bölge lideri olduğunu biliyordum Baybars'ın, hatta Karan'ın da öyle olduğunu biliyordum. Ama bu bölgenin sahibi olduğunu bilmiyordum.

Gerçi onların içinde bulunduğu karanlık dünyayı bile bilmiyordum. Ama öğrenmem de yakındı, bunu hissediyordum. Çünkü bu karanlık dünyanın içine ister istemez çekiliyordum. Ve bu, önüne geçilemez bir hâl de alacaktı.

Artık bir bölge lideriyle, anlaşmalı da olsa, evliydim. Hayatımın da bu dünyayla birleşeceğinden şüphem yoktu.

Anladım dercesine başımı hafifçe aşağı yukarı salladım.

"Ee?" Yüzündeki gülümsemeyle gözleri Baybars ve benim aramda mekik dokudu. "Evliliğinizin ilk saatleri hakkındaki düşünceleriniz neler?" diye sordu Milena.

"Hiç iyi değil," diyen ben oldum. "Böyle bir başlangıç beklemiyordum."

Ben oldukça sakin ve düzgün bir açıklama yaparken Baybars, karısından şikâyetçi amcalar gibi konuşmaya başladı.

"Dakika bir, gol bir, öyle diyeyim size. Başladı dırdır etmeye, evleneli şunun şurasında bir gün bile olmadı."

Hayretle ağzım açıldı. Dırdır mı etmiştim? Ben? Dırdır etmek?

Ne saçmalıyor bu adam?

"Ne diyorsun Baybars, ben dırdır mı ettim?" diye sordum çatılı kaşlarımın altından. Gözlerimi kısarak baktım ona.

Tereddüt barındıran bir sesle, "Etmedin mi?" diye sordu ama hemen ardından, "Şaka yapıyorum. Helen kim, dırdır etmek kim, değil mi?" dedi.

"Ula," Hayretle Baybars'a baktı Karan. "Baa bak, sakın hanım köylü oldum dema." Sesi lütfen dercesine bir tonlamadaydı. Şivesi de eksik olmamıştı.

"Gafayı yerim, yine hanım köylü olmam," dedi Baybars. En iyi şive yapan kazanır mı yapıyorlardı? Çünkü Baybars da İç Anadolu şivesine geçiş yapmıştı. "Ha, o da bir çift göze yenilmezsem olur anca," diye kısık sesle konuştu sona doğru ama hepimiz duymuştuk.

Bir çift göz ve yenilmek?

Kimden bahsediyordu? Baybars'ın sevdiği bir kadın mı vardı, peki ya kimdi? Sevdiği bir kadın varsa neden benimle evlenmişti?

Gibi gibi sorular aklımın köşesinde kaldı. Yanıt aradığım ya da isteyeceğim bir cevap yoktu. O da herkes gibi bir insandı ve duyguları vardı. Birini sevmesi kadar doğal bir şey olamazdı. Elbet o da birini sevmişti ki seviyordu hâlâ bence, bahsettiği ya da imasını yaptığı kişi her kim ise.

"Bu çoktan hanım köylü olmuş," gülmeye başladı Karan, Baybars'a baka baka. Keyif alıyordu onun bu hâlinden.

"Saçmalama, geri zekâlı," diye çıkıştı Baybars. "Ne hanımcılığımı gördün de konuşuyorsun, asıl sen bir dön de kendin-"

Baybars'ın daha fazla konuşmaması gerektiğini öksürükle belli etmeye çalışan Karan'ın ardından sustu Baybars.

Duyulmasını istemediği bir bilgiyi söyleyecekti anlaşılan. Karan da ona mâni olmaya çalışmıştı.

Bir süre daha Milena'nın yanında durduktan sonra hastaneden çıkmıştık. Onun yanında kaldığımız süre boyunca Karan sürekli homurdanıp durmuştu. Özel anlarını bozduğumuzdan kaynaklı olduğunu anlamamak mümkün değildi. Zamanlamamız oldukça yanlış olmuştu.

"Keşke sahil kenarına gitseydik," diye kısık sesle konuştum. Arabayı süren Baybars'ın duymayacağını düşünmüştüm ama duymuştu. Üstüne bir de kahkahasını tutmadan gülmüştü.

"Ankara'da sahil kenarı?" diye sordu alayla, gülüşlerinin arasından. "İyiymiş. Bulursan haber ver, gideriz."

Ona ters bir bakış attım."Ankara'da deniz olmadığını biliyoruz herhâlde," dedim, sesime de yansıyan terslikle. "Niye dalga geçiyorsun ya?" diye yakındım çünkü hâlâ gülmeye devam ediyordu.

"Haşa, neden dalga geçeyim?" dedi ama sesinde ince bir alay vardı. "Ankara'da deniz fena fikir değilmiş. Şöyle Akdeniz'e kadar uzanan bir yol açsak, denizi getiririz Ankara'ya."

"Hâlâ dalga geçiyorsun ya, konuşmuyorum seninle." Kollarımı göğsümde kavuşturdum. Başımı da camdan dışarıya çevirdim. Ama camın yansımasından, arabayı kullanırken bakışlarının mümkün olduğunca üzerimde olduğunu görebiliyordum.

"Özür dilerim, küsme hadi." dedi yumuşayan sesiyle. Sesindeki alay ortadan kaybolmuştu.

"Peki, birazcık küsüm ama." derken başparmağımı ve işaret parmağımı birbirine yaklaştırdım.

"Affettiririz kendimizi o zaman biz de," dediğinde beni ciddiye aldığını fark ettim. Oysa sadece blöf yapmıştım, küsmüş gibi davranıyordum. Ama onu bozmadım.

"Nasıl affettireceksin bakalım, Ankaralı?" diye sordum.

"Görürsün birazdan."

༻❁✿❀༺

Baybars'lardan önce hastaneye gidip gelen Yaman, vakit kaybetmeden kendi bölgesine gitmek üzere yola çıkmıştı. Acil dönmesi gerekiyordu Antalya'ya.

En güvendiği adamı, sağ kolu Batur'un kız kardeşi Rüya, Yaman'ın yokluğunda kızına göz kulak olmuştu. Eşi Nare'yi kaybettiği günden bu yana kızına manevi annelik yapmıştı Rüya. Yaman ona ne kadar minnet duysa azdı.

Kızı Rüya'ya o kadar alışmıştı ki sürekli onunla vakit geçirmek istiyordu. Fakat bu kez Rüya, Lina'nın hastalandığını ve sürekli "baba" diye sayıklayarak ağladığını haber vermişti. Bunu duyan Yaman hiç beklemeden yola çıkmıştı.

Evine geldiğinde arabasından hızla inerek eve girdi. Üst kata çıktığında kulağına boğuk ağlama sesleri geldi. Kızı hâlâ ağlamaya devam ediyordu.

Adımlarını hızlandırarak odaya girdi.

Rüya, kucağındaki Lina'yla odanın içinde bir ileri bir geri gidiyor, bu esnada sırtını okşuyordu. Ağlamaktan gözleri kızaran Lina, babasını görür görmez "Baba," diyerek Rüya'nın kollarından kurtulmaya çalıştı.

Birkaç adımda ikisinin yanına varan Yaman, kollarını kendisine uzatmış olan kızını kucağına aldı.

Kızının başına bir öpücük kondurarak ona sıkıca sarıldı."Güzel bebeğim benim," diye mırıldandı kulağına doğru. "Ne oldu babam, hasta mı oldun sen?"

Başını babasının omzuna yaslamış olan Lina, babasının sorusunu onaylamak adına başını aşağı yukarı salladı.

"Ateşi düştü şimdi," dedi Rüya, Lina'nın durumunu Yaman'a anlatmak adına. "Tek istediği sendin. Uykudan uyandığında seni göremeyince ağladı."

"Neden daha erken haber vermedin?" dedi Yaman sertçe.

Bu beklenmedik ses tonuna afallayan Rüya, "Başta çok fazla ateşi yoktu. Düşmüştü hatta. Doktor da çağırdım. Sonradan yükseldi," dedi açıklama yaparak.

"Hastalandığını anladığın ilk anda haber verecektin, Rüya." Sert çıkışını sürdürdü. "Dışarı çık," dedi sonrasında yalnızca.

Yaman kızının yatağına oturup onu göğsüne yasladı. Bu esnada yutkunarak odadan çıktı Rüya.

Bu tepkiyi Yaman'dan beklemiyordu. Onun kızına baktığı için, annesinin yokluğunu olabildiğince hissetmesin diye elinden geleni yapıyordu ama Yaman, onu elinin tersiyle itmekten kesinlikle çekinmiyordu.

Bu, Rüya'yı kırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Yaman'ın kızına çok değer verdiğini, onu gözünden sakındığını ve gerekirse onun için canını bile verebileceğini biliyordu. Olması gereken de buydu. Ama ona karşı olan bu davranışını anlamıyordu.

Sessizlik içinde aşağı inerek mutfağa geçti, Lina için bir şeyler hazırlamaya başladı.

Kızını sakinleştirip kucağında tutmaya devam ederken bir süre sonra Lina'yla aşağı indi Yaman.

Onu salonda, oyuncaklarının arasına bırakırken adımları mutfaktan gelen seslere yöneldi.

İçeri girmeyerek mutfağın kapısından, sırtı dönük bir şekilde tezgahta bir şeyler hazırlamakla uğraşan Rüya'ya baktı.

Rüya'nın ona olan ilgisinin ve hislerinin farkındaydı. Bunu hem hissediyor hem de gözlerinde görüyordu. Ama kendisinden uzak durmasının en doğru karar olduğunu da savunuyordu.

Yaman, Nare'yi unutamıyordu ve ona, aşkına ihanet etmek istemiyordu. Rüya'ya da bunu sürekli Nare hakkında konuşarak belli etmeye çalışıyordu. Ona soğuk davranmasının sebebi de buydu.

Kızı için burada sık sık kalıyordu ama gitmesinin en iyisi olduğunu düşünüyordu.

İçeri adım atarak tezgâha yaklaştı. Adım seslerini duyan Rüya da başını çevirdiğinde, "Yaman," dedi kısık sesle.

"Abi," diye uyarıda bulundu Yaman. "Abin sayılırım ben senin, Rüya."

Yutkundu sadece. Bakışlarını kaçırarak istemeye istemeye, "Tamam abi," dedi kısık sesle. Yaman'ın duyduğundan bile emin değildi, fısıltıdan ibaret olan sesini.

Tezgahtan uzaklaşarak birkaç adım geriye gitti.

"Bir şey mi istemiştin?" diye sordu, neden burada olduğunu merak ettiği adama.

"Seninle konuşmam gerekiyor." Gözlerini Rüya'nın yeşil gözlerine sabitledi. "Artık gitsen iyi olur, Rüya. Kızım her geçen gün sana daha çok bağlanıyor ve ihtiyaç duyuyor. Annesiymişsin gibi... Sana ileride anne deme ihtimali bile varken burada daha fazla kalmamanın onun için alabileceğim en iyi karar olduğunu düşünüyorum."

Çekinmeden, Rüya'nın kalbini kıracağını bile bile o cümleyi kurdu.

"Onun tek bir annesi var, o da Nare. Aşık olduğum kadın. Ondan başkasına anne diyecekse beni çekip vursunlar. Ben sevdamın toprağın altında kemiklerinin sızlamasını istemiyorum."

Bir yerde tutunma ihtiyacı hissederek tezgâha tutundu Rüya. Titrek bir nefes alıp verdi. Yaman onu istemiyordu. Hiçbir zaman da istemeyecekti. Lina'yı görmesine izin vermezdi belki de.

Bir şey söyleyemedi. Ne bir adım attı ne de hareket etti. Sadece titrek bakışları Yaman'ın üzerindeydi. Kelimeler boğazına dizilmişti.

"Ben..." diyebilmişti ki en sonunda Yaman sözünü kesti."Sen artık gitsen iyi olur, Rüya. Gerisini ben hallederim. Kızıma da ben bakarım." Rüya'nın Lina için hazırladığı mamayı alıp mutfaktan çıktı.

Gözleri dolan Rüya, yaşlarını daha fazla tutamadan ağladı. Neden böyle yapıyordu? Görmüyor muydu onu nasıl kırdığını? Bunlar Rüya'nın aklından geçen sorulardı. Böyle bir tepkiyi hak edecek ne yapmıştı? Sadece telaş etmemesi için Lina'nın hastalandığını erken haber vermemişti.

Belki de Yaman'ın gözünde yaptığı hata bundan çok daha büyüktü.

Mutfaktan çıkarak salonda bıraktığı çantasını aldığı gibi gidiyordu. Ama adımlarını durduran şey duyduğu o kelime oldu.

Bir kelime.

Dört harf.

Ama Rüya için çok büyük bir kelimeydi bu.

Ama Yaman'ı da öldürmeye yetecek kadar büyük bir kelimeydi.

Anne.

Lina anne demişti. Ağzından çıkan bu kelimeyi öylesine duyduğu için mi söylemişti? Ya da kendisine mi söylediğini bilmiyordu.

Yavaşça arkasına döndüğünde ayakta denge kurmaya çalışan, küçük eli ağzında olan Lina ona bakıyordu. Yaman'ın şaşkın bakışları Lina'dayken Lina Rüya'ya bakmaya devam ediyordu. Sarsak adımlar atarak ona doğru ilerledi.

Gülümseyerek minik kollarını ona uzattı, kucağına gelmek istediğini belli etti. Gözlerinde yaşlar hâlâ yerli yerindeyken yanlarına yenileri eklenmişti.

Lina'nın bu küçük isteğini geri çevirmeyerek dizlerinin üzerine çöktü ve kollarının arasına aldı küçük kızı. Ağzından rastgele sesler çıkaran Lina, kendi kendine gülerek başını Rüya'nın göğsüne yasladı.

"Kurban olurum sana," dedi kulağına doğru, kısık ve derin duygular barındıran sesiyle. Saçlarına küçük bir buse kondurdu.

Yutkunarak ayağa kalkan Yaman kalakalmıştı, dili tutulmuştu sanki. Yutkunup duruyor, dudakları bir şey söylemek için aralanıyor ama söylemeden kapanıyordu.

Karşısındaki manzaraya bakıyor ama anlamlandırmakta zorlanıyordu sanki. Bunun sebebi, gözünün önünde asla gerçekleşmeyecek, gerçekleşmesi imkânsız olan bir anın canlanmasıydı. Belki de Yaman, bu sahnenin gerçek olmasını ümit ederek hayal etmişti. Ümit etmişti.

Kızı, Nare'ye anne demişti sanki. Nare, başını göğsüne yaslayan kızına sevgi dolu bakışlar atıyor, yanaklarına peş peşe öpücükler bırakıyordu...

Ama hayır. Bu hayali sahne çok uzun sürmedi Yaman için. İdrak ettiği şey ise kızının öz annesinden başka bir kadına anne demiş olmasıydı.

Uzun süren duraksamasının ardından hızla hareket ederek kızını Rüya'nın kucağından aldığı gibi salondan çıkardı. Evin çalışanına kızını emanet ettikten sonra tekrar salona döndü. Olduğu yerde ayakta duran Rüya'yı buldu bakışları.

Aralarında mesafe bırakarak karşısında durdu.

"Git, Rüya. Hayatımızdan git. Şu hayatta istemeyeceğim en son şey gerçekleşti. Kızım sana alıştı ve öz annesinden başka birine anne dedi. Ben bunu istemiyorum. Onun için bir hiç ol. Bir daha da buraya gelme."

"Yaman," dedi titrek bir sesle. "Neden böyle yapıyorsun? Görmüyor musun canımı nasıl yaktığını?"

"Görmüyorum, Rüya. Kızım öz annesinden başka bir kadına anne dedi. Benim Nare'min canı mı yansın toprağın altında? İstemiyorum. Kızım sana daha fazla alışmadan git bu evden. Adamlara haber veririm, gönderirler. Götürürler seni evine."

Rüya konuşmak için ağzını açmıştı ki Yaman bunu umursamadan odadan hızla çıktı. Rüya da durmadı, onun peşinden hızlı adımlarla ilerledi.

Düşünmeden, aklındaki düşünceleri dilinin ucuna gelip de söyleyemediklerini bir anda dile getirdi. "Ben seni de Lina'yı da çok seviyorum, Yaman. Neden böyle yapıyorsun? Benden nefret mi ediyorsun?"

Yumruklarını sıktı. Duymak istemediği şeyi de duymuştu. Arkasına dönmeden cevapladı.

"Sevme, Rüya. Senin sevgine ne kızımın ne de benim ihtiyacımız var."

Gözyaşlarını daha fazla tutamadan akıttı. "Beni hiç mi sevmeyeceksin, Yaman? Birazcık bile mi?"

Arkasını dönerek Rüya'nın gözlerinin içine baktı. "Hiç sevmeyeceğim seni. Sana karşı duyacağım en ufak duygu kırıntısı bile beni öldürmeye yeter. Ben Nare'yi seviyorum. Varsa yoksa o."

Ne diyebilirdi ki bu saatten sonra Rüya? Dudaklarının arasından kısık bir sesle yalnızca "Peki," kelimesi döküldü. Eşyalarını alıp evden çıktı. Ağabeyine görünmemek için hızlı adımlarla uzaklaştı. Gözyaşları dinmek yerine daha da çoğalıyordu. Sildikçe yerini yenileri alıyor, ne kadar uğraşsa da onları durduramıyordu.

Yaman'ın kendisini hiçbir zaman sevmeyeceğini kendi içinde kabullenmişti çoktan. Ama yine de içinde bir umut tohumu vardı. Belki diye diye geçirmişti günlerini, aylarını.

Sahile geldiğinde kimsenin olmadığı bir yere giderek oturdu. Kendini daha fazla tutamadan hıçkırarak ağlamaya başladı. Canı yanıyordu. Her şeyi başlamadan bitirmişti.

"Allah'ım," dedi hıçkırıklarının arasından. "Ben bu sözleri hak edecek ne yaptım? Kimin ahını aldım da bunları duydum?"

Hiç sevilmeyecekti Yaman tarafından. En çok da bunun bilincinde olmak yakıyordu canını.

Rüya Yaman'ı seviyordu, Yaman Nare'yi.

İkisinin de bir geleceği olmayacaktı belki de.

༻❁✿❀༺

Yol boyunca Baybars'ın, "Ankara'da denizi nerede bulabilirim?" diyerek benimle alay etmesiyle geçmişti. Diline düşmüştüm yani. Elbette Ankara'da deniz olmadığını biliyordum. Coğrafya dersim çok iyi değildi ama o kadar da değildi.

Yalandan alınmış gibi yapmış olsam da aslında öyle değildim. Ben de gülmüştüm onunla birlikte. Ağzımdan çıkan o cümle, tamamen düşünmeden söylediğim bir şeydi ve bunu söylemiş olmam gerçekten komikti. Baybars söylese ben de gülerdim, yalan yok.

Hatta şimdi düşündüğümde, onun bunu bu kadar uzatması da komiğime gidiyordu. Her fırsatta önüme getirip tekrar tekrar hatırlatıyordu. Sanki Ankara'da deniz aradığımı gerçekten unutmayacakmış gibi.

"Baybars, hava karardı kararacak, daha gelmedik mi ya?" diye sızlandım, başımı cama yaslarken. Yol bir türlü bitmek bilmiyordu. Nereye gittiğimizi hâlâ tam olarak bilmiyordum ama artık merakım iyice artmıştı. Saatlerdir yoldaymışız gibi hissediyordum.

"Geldik sayılır, az daha sabret," dedi. Bakışları yoldayken bir anlığına bana kaydı.

"Off."

"Oflama," diye uyardığında çocuk gibi inatlaşarak tekrardan, bu kez daha yüksek sesle ofladım. Bunu yaptığımda burnundan bir nefes vererek güldü.

"Hasbinallah."

Yüzüne bakıp istemsizce ben de gülümsedim. Ne kadar sızlansam da onunla böyle atışmak hoşuma gidiyordu. Yolun uzunluğunu bile bir şekilde unutturuyordu bana.

"Geldik," diyerek arabayı durdurduğunda fark etmiştim geldiğimiz yeri. Burası göl kenarında, oldukça sakin ve tenha bir yerdi. Gölün hemen yanında bungalov tarzında bir ev bulunuyordu. Etraf öylesine sessizdi ki arabanın motoru sustuğu anda bunu daha da net fark etmiştim.

"Hadi in bakalım, zalımın kızı."

Kemerimi çözdüğüm gibi araçtan indim. Hızlı adımlarımın yönü tabii ki göl olmuştu. O kadar güzel duruyordu ki. Masmavi ve berraktı su. Gözlerimi birkaç saniye üzerinden alamadan etrafı seyrettim.

"Çok güzel," dedim hayranlıkla etrafı seyrederken. İçimdeki bütün sızlanmalar bir anda yok olmuştu. Buraya kadar gelmemize değmişti. "Nereden buldun burayı?"

Alaylı sesini duyduğumda yalandan suratımı astım. Daha önceki sözümü hâlâ unutmadığı belliydi.

"Düşündüm taşındım, Ankara'da denizi nereden bulabilirim diye," dediğinde dudaklarından kısık sesli bir gülüş kaçtı. "Bulana kadar idarelik buraya getirdim."

"Çok komiksin sen."

"Eyvallah."

Yandan bir bakış attıktan sonra tekrar manzaraya odaklandım. Gölün görüntüsü hâlâ ilgimi çekiyordu. Birkaç dakika önce arabada sızlanıp durduğuma inanamıyordum. Şimdi ise buradan hemen dönmek hiç içimden gelmiyordu.

"Hadi bakalım, açsındır. İçeri geçelim."

Adım sesleri uzaklaşırken arkasından onu takip ederek içeri geçtim.

Klasik bir bungalov nasılsa burası da öyleydi. İçeri girer girmez gözüme şömine çarptı. Karşısında büyük bir L koltuk, hemen yanında da küçük ve açık bir mutfak vardı. Ortam oldukça sade ama bir o kadar da sıcak görünüyordu. Bir de üst kata uzanan merdivenler vardı. Gözlerim merdivenlerden yukarı kayarken burada nasıl bir yer olduğunu daha da merak etmeye başlamıştım.

"Yemekte ne var?" diye sordum. Açlıktan bayılabilirdim her an. İştahım bu son günlerde fazlasıyla açılmıştı. Bunun nedenini, eskisi gibi yalnız başıma odamda artık yemek yemiyor oluşuma bağlayabilirdim. Birileriyle aynı sofraya oturmak, yemek yerken konuşmak ve kendimi o sofranın bir parçası gibi hissetmek bile iştahımı değiştirmişti.

Yıllardır kendi odamda tek başıma yiyerek geçirmiştim kahvaltımı da akşam yemeğimi de. Onlar ailecek kahvaltılarını ederken dışlanan ve istenmeyen kişi olmayı bilmek biraz can yakıcıydı. İlk zamanlarda özellikle. O zamanlar nedenini tam olarak anlayamıyordum belki ama sofradan ayrı tutulmanın verdiği o burukluğu hissediyordum.

Hocaların verdiği ödevlerimi bitirip ders kitabımı kapattım. Bugün okulda çok yorulmuştum. Biraz da üzülmüştüm. Sınıftaki kızlar babalarının onlara aldığı süslü defterleri ve kalemleri gösteriyorlardı. Bir kızın mesela pembe tüylü bir defteri ve aynı şekilde süslü bir kalemi vardı. Benimkisi de normal bir kalem ve defterdi işte. Babam almazdı ki zaten. Bana almazdı ama ablama alırdı. Oyuncak bebek de alırdı bir sürü.

Ağabeylerime de alırdı. Bir sürü oyuncak araba hem de. Bana gelince... bana gelmiyordu ki. Yüzüme bakmıyor, elinin tersiyle bana gitmemi işaret eder gibi halama, "Al götür şunu, gözümün önünden," diyordu.

O gün işinden dolayı yorgun olduğunu düşündüm. O yüzden ne ısrar ettim ne de tek bir kelime söyledim. Kızardı yoksa, bağırırdı yine. Ben de ağlardım. Ağlarsam da ablam gülerdi bana. Kıpkırmızı olduğum için gülüyordu. Komik miydi gerçekten de ağlarken kızarmış olmam?

Kitaplarımı topladığım gibi, acıktığım için koşarak aşağı indim. Sınıftakiler aileleriyle yemek yediklerinde gülerek geçirdikleri akşam yemeklerini anlatmışlardı. Ben de bu akşam babamla ve kardeşlerimle yemek yerken güldüğüm her anı onlara anlatacaktım. Belki onların anlattıkları kadar güzel bir akşam yemeğim olurdu.

Merdivenleri koşarak inerken nefes nefese kalmıştım. Öksürürken inmeye devam ettim. Yemek odasına geldiğimde hepsini yemeklerini yerken gördüm. Aniden gelen öksürükle öksürdüğümde masadaki bakışlar bana döndü. Öksürüklerimin arasında gülümsedim.

"Ben de sizinle yemek istiyorum," dedim.

"Suna, al şunu gitsin, benden uzak yerde zıkkımlansın."

Dediğinde bakışlarım halama döndü. Bu sıralar çok tuhaftı. Onu ağlarken görüyordum. Ona kim bağırıp korkutmuştu acaba?

Halam ayağa kalkıp yanıma geldi. Elimden tutarak beni mutfağa götürdüğünde bir tepsi aldı. Birlikte merdivenleri çıkarak odama geldik. Tepsiyi odamda ders çalışmam için alınan küçük masaya koydu. Bu masada ders çalışılırdı ama ben yemek yiyordum.

"Akıllıca ye kuzum, ben geleceğim birazdan."

Tam odadan çıkacağı esnada aklımda çok uzun süredir dolanıp duran o soruyu sordum.

"Hala, ben neden hep burada tek başıma yiyorum?"

"Çünkü..." Gözleri odada, ben hariç her yere baktı. "Sen artık büyüdün. Kocaman ve akıllı bir kız oldun. Tek başına yiyerek bunu kanıtlıyorsun."

Kaşlarımı çatıp inatlaştım.

"Ama ben büyümek istemiyorum. Ablam ve ağabeyim benden daha büyükler ama onlar babamla birlikte yiyorlar. Ben de yemek istiyorum."

Desem de bunlar hep boş laf olmuştu. Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir istekti benimkisi. O yaşlarımda anlamadan da olsa, ilerleyen zamanlarda büyüdükçe gerçeklerin farkına varmıştım. İstenmediğim için o sofralarda yoktum.

"Helen."

Gözümün önünde sallanan eli görünce kendime geldim.

"E-efendim?" dedim karşımdaki Baybars'a. Çatılı kaşlarının altından bakıyordu bana.

"İyi misin?"

"Ha, evet, evet iyiyim." Yalandan boğazımı temizledim. "Dalmışım öyle."

Bir şey söylemedi. Başını hafifçe, anladım dercesine salladı.

"Kebaplar geldi, soğumadan yiyelim. Gel hadi."

O kadar uzun süreliğine mi dalmıştım yoksa biz gelince mi gelmişti yemekler bilmiyordum. Ama sormadım da. Zaten aklım hâlâ birkaç dakika önce hatırladığım şeylerdeydi.

Sandalyelerimize oturarak paketlerde duran yemekleri çıkardık. Bu kebabın hangi kebap olduğundan hiç mi hiç fikrim yoktu. Ama görüntüsü güzele benziyordu. Baharatları ve üzerindeki kızarmış görüntüsü bile iştahımı daha da açmıştı.

"Cağ kebabı aldırttım ama, sever misin?" diye sordu Baybars.

Daha önce denemediğim için sevip sevmeyeceğimi biraz sonra görecektik artık.

"Daha önce hiç tatmadım, ne olduğunu da bilmiyordum."

"O zaman sana şöyle güzel bir tabak hazırlayalım. Ankara'nın en meşhur lokantasından aldırdım senin için. Çok güzel yapıyorlar, bayılacaksın."

"Umarım," dedim ama seveceğimden şüphem yoktu. Çok leziz duruyordu. Görüntüsü kadar tadının da güzel olmasını umuyordum. Bir parça alıp tadına baktığımda fikrimin ne olacağını şimdiden merak ediyordum.

Çatalımı batırıp bir parça et alarak ağzıma attım. Açıkçası tadının görüntüsü kadar güzel olacağını bilmiyordum. Ağzımdaki parçayı yuttuktan sonra bir tane daha alıp attım ağzıma. Gerçekten beklediğimden çok daha güzeldi.

"Çok sevdin, bakıyorum," dedi Baybars'ın memnuniyet dolu sesi. Ona döndü bakışlarım. "Biraz daha getirttireyim istersen adamlara?"

"Öncelikle tadı beklediğimden de güzel." Ağzımdaki son lokmayı da yutup arkama yaslandım. "Ve doydum, teşekkür ederim. Daha fazlasına gerek yok."

Sevimlice gülümsedim. "Kara parana bereket."

Güldü bu dediğime. Kendimi tutamadan ben de güldüm. Onun da benimle birlikte gülmesi, nedense içimi daha da ısıtmıştı.

"Eyvallah, Helen Hanım." Arkasına yaslanarak bana bakmayı sürdürdü, gülen gözleri hâlâ üzerimdeydi.

Birlikte sofrayı topladıktan sonra Baybars çay yaptı. Şu an gerçekten prensesler gibi hissediyordum kendimi. Hiçbir şeye elimi sürmeme izin vermiyordu. Ben bir şey yapmaya yeltendiğimde hemen kendisi hallediyor, benim oturup beklememi söylüyordu.

Babamdan görmediğim o prenses muamelesini elin oğlundan görüyordum. Hayatım boyunca babamın yanında kendimi fazlalık gibi hissetmiştim. Şimdi ise tanımaya yeni başladığım bir adam, sanki hiçbir şey yapmak zorunda değilmişim gibi davranıyordu bana.

İnsan alışık olmadığı bir ilgiyi görünce garip hissediyordu. Ben de tam olarak öyle hissediyordum. Bir yandan hoşuma gidiyor, bir yandan da bütün bunların gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyordum.

Göl kenarında otururken Baybars'ın uzattığı çayı aldım.

"Teşekkür ederim."

Başını eğerek karşılık verdi. Yanıma oturduğunda ikimizin de bakışları karşıya, gölün sakin sularına çevrilmişti. Aramızdaki bu sebepsiz ve devam etmekte olan sessizliği onun sesi bozdu.

"Nasıl hissediyorsun?" diye sordu.

İyi misin dememişti. Nasıl hissettiğimi sormuştu.

"İyi misin?" sorusunu herkes sorardı. Ama ne hissettiğini kimse sormazdı. En azından benim için hep böyle olmuştu.

"Çok karışık. Ne hissetmem gerektiğini kestiremiyorum," dedim çünkü bunlar doğruydu. "Her şey arka arkaya yaşandı. Bu kadar şey sadece bir iki haftada nasıl oldu, ne oldu, anlayamadım bile."

Kendime doğru çektiğim dizlerime kolumu sardım. Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra yeniden konuşmaya başladım.

"En başta seni gördüm. Her şey seni ilk kez gördüğüm o gece başladı. Daha öncesi de vardı belki ama benim için her şeyin en başı, seni ilk gördüğüm geceydi."
Başımı ona çevirdim. "Hatırlıyor musun? Sahildeydik."

Başını çevirmeden cevapladı."Hatırlamaz olur muyum? Hatırlıyorum tabii." Dudağının kenarında küçük bir kıvrım oluştu. "Unutur muyum, unutabilir miyim ki?"

"Türkü söylüyordun o gün. Sık sık söyler misin?" dedim gülümseyerek.

"Zaman zaman söylerim. Bu sıralar fırsatım hiç olmuyor."

"Tekrar söyler misin? Sesin çok güzel gelmişti kulağıma o gün."

"Şimdi mi?"

Başımı salladım. "Evet, neden şimdi olmasın ki? Utanırım diyorsan anlarım tabii," dedim muzipçe.

"Ne utanacakmışım? İçeriden sazı getirip geliyorum."

Ayağa kalkıp yürümeye başladı. Arkasından seslendim. "Türküyü ben seçiyorum."

"Tamam, sen seç. Geliyorum hemen." Diyerek evin içine girdi.

Aklıma ilk gelen türküyü söylemesini isteyecektim ondan. Acaba ben de eşlik etse miydim? En sevdiğim türkülerden bir tanesiydi çünkü. Onunla birlikte söylemek, nedense o an kulağa oldukça güzel bir fikir gibi gelmişti.

"Evet, hangi türküyü seçtin bakalım?"

Tekrar yanıma oturarak sazı ayarlamaya başladı.

"Bir Ay Doğar, biliyor musun?"

"Biliyorum tabii."

Anlık gelen heyecanla ellerimi birbirine hafifçe vurdum. Bu hâlime gülerken sırtını ağaca yasladı.

(Buradan itibaren dilerseniz türküyü açıp dinleyebilirsiniz.)

Parmakları sazın tellerinde hareketlenmeye başladığında türküyü çalmaya başladı.

Çok güzel çalıyordu. Bakışlarım sazda değil, onun yüzündeydi. Gözleri hafifçe kapanmıştı. Yüzündeki bakışlarımı görmüyordu; belki de farkındaydı ama bunu belli etmiyordu.

"Bir ay doğar ilk akşamdan geceden,"

Onunla birlikte ben de söylemeye başladım. Bakışları bana döndüğünde yüzünde şaşkınlık içinde bir ifade vardı.

Benim de onunla birlikte söylememi beklemiyordu. Hatta benim de onun gibi türkü söylemeyi sevdiğimi bilmiyordu.

"Şavkı vurur pencereden, bacadan..."

Gözlerimiz birbirinden ayrılmadan söylemeye devam ettik. Sazın sesi gecenin sessizliğine karışırken, ikimizin sesi de birbirine eşlik ediyordu. O an ne geçmişi ne de son günlerde yaşananları düşünüyordum. Sadece yanımda oturan Baybars'a ve birlikte söylediğimiz türküye odaklanmıştım.

"Dağlar kışımış, yolcum üşümüş, nasıl edem ben..."

Türkünün son sözlerinin ardından aramızda bir sessizlik oluştu. Ama gözlerimiz birbirinden bir an olsun ayrılmıyordu. Dudaklarında küçük bir tebessüm oluşurken parmaklarını sazın tellerinin üzerinde yavaşça gezdirdi.

"Sesin..." dedi, sanki söylediklerimden hâlâ etkilenmiş gibi. "Çok güzel."

Utanarak bakışlarımı kaçırdım."Teşekkür ederim," dedim içime kaçan bir sesle. Öyle kısık çıkmıştı ki sesim, kendim bile zor duymuştum.

"Senin de öyle. Sesin..." Gözlerine bir anlık cesaretle baktım. "Çok güzel."

Dudaklarının kenarındaki tebessüm biraz daha belirginleşti."Senin kadar olmasa da, eyvallah."

Hava iyice soğuduğu için içeri tekrar geçtiğimizde şöminenin karşısındaki minderlerin üstünde oturuyorduk. İçeriyi aydınlatan tek şey, yanan şöminenin duvarlara vuran sıcak ışığıydı. Dışarıdaki soğuk havanın aksine içerisi sıcaktı ama nedense Baybars'ın yüzündeki ifade, ortamın sıcaklığını hissetmeme engel oluyordu.

"Biz karşılaştıktan sonra ne oldu, Helen?" diye sordu Baybars. Sesi meraklıydı ama altında başka bir şey daha vardı. Sanki anlatacaklarımı duydukça içinde büyüyen bir öfkeyi bastırmaya çalışıyordu.

"Sabah, babam beni kahvaltıya çağırdı. Bir şey olduğunu hissediyordum ve çok geçmeden de öğrendim." Elimdeki çay bardağını avucumun içinde çevirdim. "Arhan'la nişanlanmamı söyledi. İstemedim, itiraz ettim ama mecbur bıraktılar."

Baybars'ın bakışları bir an olsun üzerimden ayrılmadı.

"Tehdit mi etti?"

"Evet." Başımı ona çevirdim. O da zaten bana bakıyordu. "Seninle tehdit etti. İkimizi görmüş. Sahilde ve alışveriş merkezinde karşılaştığımızda. Eğer onunla nişanlanmazsam ikimizi de öldüreceğini söyledi."

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Çenesinin gerildiğini, ellerinin yavaşça yumruk hâline geldiğini gördüm. Gözlerindeki o sakin ifade kaybolmuş, yerini bastırmaya çalıştığı sert bir öfkeye bırakmıştı.

"Geberteceğim o piçi."

Sesi bu kez alçak çıkmıştı. Bağırmıyordu. Aksine, sakinliği söylediklerini daha da ürkütücü hâle getiriyordu.

"Seninle nişanlanmak için yalan söylemiş." Yumruğunu biraz daha sıktı. "Beni öldüremezler. Ellerinde beni öldürmeleri için tek bir kanıt bile yok." Bir an sustu. Gözlerini benden ayırmadan devam etti. "Ama seni korkutabileceklerini düşündüler." Sesi sertleşti."Yanılıyorlar."

Bu sözleri söylerken yüzündeki ifadeyi ilk kez bu kadar net görüyordum. Sanki artık yalnızca benim anlattığım bir olayı dinlemiyordu. Bunu kendisine yapılmış bir tehdit olarak görüyordu.

"Bir daha sana yaklaşmasına izin vermeyeceğim, Helen."

"Ama durmayacaklar, ne o ne babam." Gerçekleri söyledim. Durmayacaklardı. Olacakları açıklayan tek kelimeydi bu. Babam dursa bile Arhan durmazdı.

Onun içine öyle bir hırs bürünmüştü ki, hırsını almadan beni rahat bırakmazdı. Yüzsüz bir şerefsizdi. Laftan anlamayan, sadece kendi hükmünün geçmesini isteyen bir zavallıydı. İnsanlara zarar vermekten çekinmeyen, istediğini elde edebilmek için her şeyi göze alabilecek kadar gözü dönmüş bir pislikti.

Arhan'ın ne kadar ileri gidebileceğini artık biliyordum. Onun için önemli olan benim ne istediğim değildi. Önemli olan, kendisinin istediğini elde etmesiydi. Ve bunu elde edemediğinde, karşısında kim olduğunun hiçbir önemi yoktu.

"Durmayacaklar, haklısın. Uğraşacaklar da ama bedelini ödeyecekler." Gözlerimin içine uzun uzun baktı. Sesinde bu kez öfkeden çok, verdiği kararın kesinliği vardı. "Herkes, her anlamda ne yaptıysa bedelini en ağır şekilde ödeyecek. Bundan şüphen olmasın."

Aklıma takılan tek şey, "herkes" derken kimleri kastettiğiydi.

"Şüphem yok. Sadece masum hiç kimseye bir şey olmasın. Senden tek isteğim bu."

Benim yüzümden kimseye bir şey olmamalıydı. Özellikle de bana hiçbir kötülüğü dokunmamış insanlara.

"Merak etme, Helen." Oturduğu yerden ayağa kalktı. "Hadi, git uyu artık. Geç oldu."

"Uykum yok aslında. Biraz daha oturacağım ben." Yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına koydum.

"Sen bilirsin. İyi geceler." dedi ve yukarı çıkan merdivenlere doğru ilerledi.

"Sana da." dedim kısık bir sesle ardından.

Baybars merdivenleri çıkarken birkaç saniye onu izledim. Söylediği "herkes" kelimesi hâlâ aklımın bir köşesinde dönüp duruyordu. Kimi kastettiğini bilmiyordum ama sesindeki kesinlik, bunun yalnızca Arhan ve babamla sınırlı olmadığını düşündürüyordu.

Birkaç gündür buradaydık. Baybars ara sıra gidip şirketine uğruyordu. Benim de onunla gelmemi teklif ediyordu ama burası bana çok iyi gelmişti. Hem yavru bir köpek ve annesini getirmişti buraya. Cinsleri kangaldı ve o kadar güzellerdi ki... Onlarla vakit geçiriyordum. Sıkıldığımda ise kendimi mutfakta buluyordum.

Çok beceremesem de bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Çünkü mutfakta hiçbir zaman iyi olmamıştım. Yani bana yemek yapmayı öğretecek bir annem olmadığı için yumurta bile doğru düzgün kıramayan birisi gibiydim. Hayatım boyunca mutfakta bana yol gösterecek, başımda durup bir şeyler öğretecek kimsem olmamıştı.

Telefonumdan baka baka birkaç şey hazırlayabilmiştim ama tatları konusunda pek emin değildim. Açıkçası ortaya çıkardığım şeylerin yenilebilir olup olmadığını bile bilmiyordum. Umarım zehirlenmezdik.

Evin kapısının açıldığını duydum ama Baybars'ın geldiğini biliyordum. Arabasının sesini duymuştum.

"Oo, Helen Hanım, bunları siz mi hazırladınız?" dedi, memnuniyet dolu sesiyle salona geçerken.

Masanın başında duruyordu.

"Hadi, ellerini yıka da gel. Soğumadan yiyelim." dedim gülümseyerek. Ben de çok acıkmıştım.

"Ben gelmeden başlarsan darılırım."

İşaret parmağını uyarır gibi bana doğrulttuğunda gülerek başımı salladım.

"Hadi git, gel çabuk."

Ceketini koltuğa bırakıp banyoya girdi. Ben de yemekleri tabaklara servis etmeye başladım.

Tam o sırada telefon sesi etrafı doldurdu.

Benim telefonum cebimdeydi ve çalmıyordu. Çalan Baybars'ın telefonu olduğu için önce oralı olmadım. Fakat birkaç saniye sonra telefon ısrarla ikinci kez çalmaya başladı.

Ceketinin cebinden çıkarıp baktığımda arayanın Ömer olduğunu gördüm. Baybars'ın en yakın adamlarından biriydi.

Tereddüt etsem de telefonu açıp kulağıma yasladım.

"Alo?"

"Abi, yanıyor! İlaç fabrikası yanıyor!"

Ömer'in telaşlı ve neredeyse bağırarak çıkan sesiyle olduğum yerde kalakaldım.

"Ne?" diyebildim sadece.

Kendime geldiğimde banyoya koştum.

"Baybars!" dedim yüksek sesle, kapıya vururken. "Yangın!"

Kapı aniden açıldı.

"Ne yangını, Helen? Ne diyorsun?"

Elimdeki telefonu ona uzattım. Hızla elimden alıp kulağına götürdü.

"Ne yangını? Ne oldu?" diye bağırdı öfkeyle.

Birkaç saniye dinledikten sonra telefonu kapattı. Yanımdan hızla geçip kapıya yöneldi.

"Baybars, neler oluyor?"

"Yangın çıkmış. Bekleme beni bu akşam."

Başka hiçbir şey söylemeden dışarı çıktı.

Arkasından ben de kapıya çıktım. Arabasına atladı ve birkaç saniye içinde hızla uzaklaştı.

Olduğum yerde kalıp arkasından bakarken içimde kötü bir his oluştu.

Onlar yapmıştı.

Yanılmamıştım.

Durmayacaklardı.

Beni öldürene kadar da bunun sonu gelmeyecekti.

── ⋆⋅𖤓⋅⋆ ──

Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin,
Görüşmek dileğiyle🩶

Hesaplarıma ulaşmak için:

https://linktr.ee/Bylilyss

İg: writtenbylilyys

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 2beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.