6. bölüm · SAUDADE

5. BÖLÜM

Lunavelll Lilyss

SAUDADE

"İnsan bazen en çok, kendine ait olmayan bir hayatın içinde kaybolur."
-Turgut Uyar

5.BÖLÜM

── ⋆⋅𖤓⋅⋆ ──

Gözlerimi açtığımda gün henüz yeni yeni doğmaya başlamıştı. Yerimi yadırgadığımdan dolayı çok erken saatte uyanmıştım. Bir süre yatakta öylece oturup ne yapacağımı düşündüm. Daha sonra yataktan kalkarak balkona çıktım. Buranın havası İstanbul'a kıyasla çok daha soğuktu. Ama bunu önemsemeyecek kadar sıkılmıştım. Üşüsem de biraz hava almam iyi olurdu.

Balkonun manzarası o kadar güzeldi ki hep burada vakit geçiresim gelmişti. Karşımda Anıtkabir görünüyordu. Buradan bile o kadar güzel görünüyordu ki yakından daha da güzel olduğuna emindim. Bir gün gidip yakından görmek isterdim.

Bakışlarımı biraz daha aşağıya indirdiğimde bahçede çalışan bahçıvanı gördüm. Elindeki malzemelerle bahçeyle ilgileniyordu. Biraz ileride de kış bahçesi vardı. İçeride bulunan çiçeklerle ilgileniyor olmalıydı. Her şey o kadar düzenli ve güzeldi ki insanın içinden sadece oturup burayı izlemek geliyordu.

Bir süre daha korkuluklara yaslanıp etrafı izledim. Burada daha önce hiç bulunmamıştım ama garip bir şekilde yabancı hissetmek yerine etrafı merak ediyordum.

Telefonuma bildirim gelince açıp baktım. Baybars yazmıştı. İyi de yanıma gelmek yerine neden yazmıştı ki? Ayrıca numarası bende nasıl kayıtlıydı?

Muhtemelen telefonumu aldığında yapmıştı. Bana yeni bir hat almıştı sonuçta, numaramı da kendi telefonuna kaydetmiş olmalıydı.

Baybars: İçeri gir artık, üşüteceksin!

Baybars: Ankara'nın ayazı İstanbul'un soğuğuna benzemez.

Siz: Sen nereden biliyorsun benim dışarıda olduğumu?

Mesajı gönderdikten birkaç saniye sonra cevap geldi.

Baybars: Aşağı bak.

Kaşlarımı hafifçe çatarak bakışlarımı bahçeye çevirdim. Gözlerim bahçede gezinirken bulanık görsem de onu buldum. Her zamanki gibi siyah takım elbisesinin üzerine siyah kabanını giymişti. Bir elinde telefonu, diğerinde ise çayı vardı.

Muhtemelen biraz önce dışarı çıkmış, çayını içmek için bahçeye gelmişti. Beni balkonda gördüğüne göre ne zamandır orada olduğunu da merak etmiştim. Başımı hafifçe kaldırıp ona baktığımda telefonuma yeniden bildirim geldi.

Baybars: Hâlâ bakıyorsun.

Baybars: İçeri gir dedim, Helen.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Daha sabahın köründe bile emir vermeyi başarıyordu.

Parmaklarımı klavyenin üzerinde gezdirdim. Birkaç saniye ne yazacağımı düşündükten sonra cevap verdim.

Siz: Hava güzel bence, bir şey olmaz. Biraz daha kalacağım.

Cevabı fazla bekletmeden geldi.

Baybars: Hasta olursan bakmam sana. Gir hadi içeriye!

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.

Siz: Olsun, bakmasan da olur. İlk defa hasta olmuyorum ya.

Bir an duraksadım. Ardından bir mesaj daha yazdım.

Siz: Kendi kendime iyileşirim ben.

Gönder tuşuna bastığımda yüzümdeki gülümseme de kaybolmuştu. Bu cümleyi neden yazdığımı ben bile bilmiyordum. Belki de alışkanlıktı. İnsan bir şeye uzun süre tek başına alışınca, başkasının onunla ilgilenmesini de beklemiyordu.

Telefonu elimde tutarken gözlerim yeniden bahçeye kaydı. Baybars hâlâ telefonuna bakıyordu. Bu kez bana ne cevap vereceğini merak ettim.

Baybars: Tamam zalımın kızı, hasta olursan da bakarım sana.

Mesajı görünce istemsizce gülümsedim. Hemen ardından bir mesaj daha geldi.

Baybars: Ama şimdi olmasın ha? Daha nikâh kıyacağız yarın. Hemen hasta eder seni bu ayaz.

Başımı iki yana salladım. Sabahın bu saatinde bile beni içeri sokmak için uğraşıyordu. Üstelik yarın gerçekten nikâhımız vardı.

Garipti.

Baybars'ın karısı olacaktım. Daha düne kadar böyle bir şeyin mümkün olabileceğini düşünsem, muhtemelen gülerdim. Şimdi ise balkonunda oturmuş onunla mesajlaşıyordum.

Siz: Tamam ya, giriyorum.

Telefonu kapatıp içeri yöneldim. Odaya girmeden önce ona son kez baktığımda yüzünde oluşan zafer gülümsemesiyle bana baktığını gördüm.

Gülerek gözlerimi devirdim ve sonunda balkondan içeri girdim.

Ben üzerimi değiştirip hazırlanana kadar Çakır ailesi uyanmıştı bile. Tek başıma inmemem için Baybars bana bir mesajla beni bekleyeceğini de söylemişti. Odadan çıktığımda onu merdivenlerin başında, bir eli cebinde diğer eliyle telefonuyla uğraşırken buldum.

Adım seslerimi duyduğunda başını kaldırıp bana baktı. Gözleri beni baştan aşağı süzerken dudağının kenarında ufak da olsa bir kıvrım belirdi. Belli belirsiz bir şey mırıldandı kısık sesle ama ne söylediğini anlayamadım.

Dün akşam bana aldırdığı kıyafetleri giymiştim. Altımda siyah bol bir jean, üzerimdeyse omuzları açık kahverengi bir kazak vardı. Ayağıma da klasik beyaz spor ayakkabılarımı giymiştim. Gözümde de davette çantama attığım gözlüğümü takmıştım.

Sürekli olmasa da hayatımda gözlüğüme ihtiyaç duyduğum anlar oluyordu. 0.50 derece miyoptum. Uzaktaki insanların yüzlerini ve kim olduklarını seçebiliyordum ama daha uzaktaki şeyleri çok net göremiyor, bir yerde yürürken tabelaları ya da uzaktan yazılan bir yazıyı okuyamıyordum. Bu yüzden özellikle dışarıda olduğum zamanlarda gözlüğümü takmak işimi kolaylaştırıyordu. Bugün de dışarı çıkacağımızı biliyordum. Takmamda fayda vardı.

Baybars iki gündür benimleyken bu kıyafetleri kime aldırdıysa ona çok minnettar olduğumu söylemem gerekirdi.!Çünkü benim tarzıma uyan, aynı zamanda oldukça rahat kıyafetler alınmıştı.

"Gözlük yakışmış," dedi yüzünde sıklıkla gördüğüm gülümsemesiyle.

"Teşekkür ederim," diyebildim gözlerimi kaçırırken. Gözlük takmayı çok sevdiğim ve kendime yakıştırdığım söylenemezdi ama ihtiyaç duyduğum anlar da oluyordu. Özellikle uzakta olan şeyleri seçmekte zorlandığım zamanlarda takmak zorunda kalıyordum.

"Kahvaltıdan sonra nikâh için başvuruda bulundum ama kan tahlilleri gerekiyor. Hastaneye gitmemiz gerekiyor." Başımı salladığımda devam etti. "Sonra avukatla da görüşelim ama anlaşmamız bilinmeyeceği için devlet tarafından görülmeyecek. Yani olası bir durumda kimsenin öğrenmemesi için bir önlem."

Aklıma takılan bir şey vardı, bunu dile getirmekten çekinmedim. "Sadece ikimiz arasında kalacak dedin, avukat?"

"O da istediği parayı alıp buralardan gidecek, konuşamaz. Bundan eminim. Parayla susar anca avukat dediğin."

Söylediklerini dinlerken içimdeki küçük tereddüdün de ortadan kalkmasını bekledim. Bu evlilikte her şeyin ne kadar gizli tutulması gerektiğini bir kez daha anlıyordum. Baybars en başından beri anlaşmamızın sadece ikimizin arasında kalması konusunda kararlıydı ve bunun için gerekli her şeyi düşünmüş gibiydi.

"Haklısın," dedim. Çünkü doğruydu. Adaletsiz değil miydi dünya? Avukatların çoğu parayla sahte deliller topluyor, yalancı şahitler ayarlıyor, haksız olduğu davayı kazanabilmek için ellerinden geleni yapıyordu. Yeter ki işin ucunda para olsun. Para uğruna bir suçluyu, hatta bir katili aklayanlar da en çok onlar değil miydi zaten?

"Annem gelinine dillere destan bir kahvaltı hazırlamıştır, gel hadi."

Ben önde, o arkamdan indik merdivenleri.

"Henüz gelini değilim, ayrıca o da farkında senin canını tehlikeye attığımın." Gerçekler bunlardı. Benim ancak zararım dokunacaktı onlara. Baybars'ın ailesinin başına benim yüzümden bir şey gelmesini istemiyordum. Zaten beni korumak için yeterince büyük bir riske girmişti.

"Hayda," diye homurdanmaya başladı anında. "Konu yine nereye geldi!"

"Sen ne benim ne de bir başkasının canını tehlikeye atmıyorsun, Helen." Ses tonu bu defa daha net ve sertti. "Ben sana bir teklifte bulundum, sen de kabul ettin. Bu kadar."

"Off," dedim sıkıntıyla. Onun bu kadar kesin konuşmasına karşılık verecek bir şey bulamıyordum. Sanki benim kafamda büyüttüğüm bütün ihtimaller onun için çok basit şeylermiş gibi davranıyordu.

O da başka bir şey söylemedi. Birkaç adım daha sessizce ilerledik. Yemek odasına yaklaştıkça içeriden gelen konuşma sesleri kulağıma daha net gelmeye başladı. Birkaç kişinin aynı anda konuştuğunu duyabiliyordum. Baybars yanımda yürümeye devam ederken ben de istemsizce içeride bizi neyin beklediğini merak etmeye başladım.

İçeri girdiğimizde beni, düne kıyasla biraz daha kalabalık bir sofra karşıladı. Masanın etrafında oturan insanlara göz gezdirirken kimlerin geldiğini anlamaya çalışıyordum. Ama dün tanıştığım kişiler dışında kimseyi tanımıyordum.

Kulağımın dibinde Baybars'ın sıcak nefesini hissettim. "Annem sülalenin bir kısmını toplamış sanırım." diye fısıldadı.

Bakışlarımı yeniden sofraya çevirdim. Bir kısmı buysa tamamını düşünemiyordum bile. Bu evde her kahvaltı böyle kalabalık geçiyorsa, sanırım kısa sürede isimleri ezberlemek zorunda kalacaktım. "Hep böyle kalabalık mısınızdır?" diye sordum.

"Nadiren." dedi, elini sırtıma yaslarken. "Arada bir görüşürüz ama annem bu defa onları nikâh için çağırdı."

Masadaki kalabalığa bir kez daha göz gezdirdim. Anlaşılan nikâh meselesi, sandığımdan daha büyük bir aile buluşmasına dönüşecekti. Bir an için burada kaç kişinin olacağını düşününce içimden derin bir nefes aldım.
Daha şimdiden kim kimdir diye kafam karışmaya başlamıştı. Dün akşam tanıştıklarımın isimlerini bile zar zor aklımda tutuyordum, şimdi karşıma bir sürü yeni insan çıkmıştı.

Tam o sırada bizi fark ettiler.

Sofradaki konuşmalar bir anda kesildi. Az önce herkesin kendi arasında yaptığı sohbet yerini sessizliğe bırakırken bütün bakışların üzerimize çevrildi. İster istemez gerildim. Baybars'ın elinin hâlâ sırtımda olduğunu hissetmek, o an biraz olsun rahatlamamı sağlıyordu.

"Günaydın," diyerek yanımıza geldi Saye. Yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle bu evin neşe kaynağı olan kişiydi sanırsam. "Biz de sizi bekliyorduk."

Baybars saçlarına bir buse kondurdu."Hiç beklemeyin," dedi diğerlerine hitaben. "Biz hastaneye gidiyoruz."

Annesi telaşla oğlunun yanına geldi."Anneciğim, iyi misin? Bir şeyin mi var?" dedi endişeyle.

Yüzüne düşen endişe ifadesi kendini anında belli etmişti. Oğlunun hastaneye gideceğini duyması bile onu telaşlandırmaya yetmişti. Baybars ve kardeşleri gerçekten çok şanslıydı. Onlar için endişelenen, onları çok seven, gerektiğinde koruyup kollayan bir anneleri vardı.

Onları izlerken içimde garip bir his oluştu. Böyle bir anneye sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum. Birinin seni merak etmesi, başına bir şey gelmesinden korkması, iyi olup olmadığını gerçekten önemsemesi bana hep uzak bir şey olmuştu.

En azından dünyada birilerinin anne yarası yoktu. Baybars'ın annesine bakarken bunu düşünmeden edemedim. Onun çocuklarına olan sevgisini görmek hem güzel hem de biraz can yakıcıydı.

"İyiyim canım annem." Başını elleri arasına alıp alnından öptü. "Kan tahlili yaptırmamız gerekiyor."

"Tamam oğluşum." dediğinde annesinin ensesinden tutup başını göğsüne yaslaması bir oldu.

"Ana, deme şunu insan içinde." dedi kısık sesle, etrafa bakarken.

Utanmış mıydı yoksa bana mı öyle geliyordu? Sabahki o ciddi hâlinden eser kalmamıştı. Annesinin yanında bir anda bambaşka birine dönüşmüştü.

Göğsüne hafifçe vurdu Leyla Hanım."Sus bakayım, oğluşumsun sen benim."

Yanımdan bir kıkırtı sesi yükseldi. Saye, abisinin utanmasına ve annesinin ona ısrarla "oğluşum" demesine gülüyordu. Baybars'ın yüzündeki ifadeye bakınca onun da bu durumdan pek memnun olmadığı belliydi.

"Hadi, biz çıkıyoruz. Dede, selamın aleyküm." dedi sağ elini sol göğsüne yaslarken.

Aynı şekilde karşılık veren dedesi ve diğer herkese baş selamı verdikten sonra çıktık. Saye çıkmadan önce odada unuttuğum ceketimi bana verdi. Ona teşekkür ederek yolcu kapısını açmış, binmemi bekleyen Baybars'a doğru ilerledim.

Kısa süre içinde malikaneden ayrıldığımızda ana yola çıkmıştık. Sessizliği bozan taraf ben oldum.

"Hepsi sadece bir nikâh için mi geldi?" diye sordum, akrabalarını kastederek.

"Hee," dedi Anadolu şivesine bağlayarak. "Onlar anlı şanlı bir düğün yapmamı bekliyorlardı ama sade bir nikâh için hepsi gelmedi."

"Düğüne gerek de yok bence. Sevdiğin kadınla evlenirken yaparsın anlı şanlı bir düğün." dedim içtenlikle. Söylediklerimde haklıydım bence. Eninde sonunda biz boşanacaktık ve ben tamamen onlardan kurtulacaktım. O da sevdiği kadına güzel bir düğün yapmalıydı. Anlaşmalı olarak evlendiği ve sevmediği bir kadın için değil. Bunda herhangi bir rahatsızlık ya da içten içe bir kırgınlık yoktu. Gelinlik giymemeyi ben tercih etmiştim ve bunun sonuna kadar arkasındaydım. Eğer bir gün gerçekten sevip evlenirsem, o gün gelinlik giymek isterdim.

"Eyvallah," dedi tekdüze bir sesle. Daha fazla konuşmadık. Ben de radyodan yükselen şarkıya odaklandım bakışlarım dışarıdayken. Beni Hatırla en sevdiğim şarkıların başında geliyordu. Ne zaman duysam içimde farklı bir his oluşuyordu.

Aniden bastıran yağmurla birlikte içimde bir huzur belirdi sanki. Camlara vuran yağmur damlalarını izlerken dışarıdaki manzara bulanıklaşmaya başladı. Ne zaman yağmur yağsa aklıma bu şarkı geliyordu. Sanki ikisi birbirini tamamlıyordu.

Ne güzel bir tesadüftü bu böyle. Tek düşündüğüm şey camdan süzülen yağmur damlaları ve arka planda çalan en sevdiğim şarkıydı.

Hastaneye vardığımızda nikâh işlemleri için kan tahlillerimizi yaptırdık. Sonuçların çıkması biraz zaman alacağı için hastaneden ayrılıp birlikte kahvaltı yapmaya gittik.

Baybars sürekli aç olduğumu düşünüp tabağıma bir şeyler dolduruyordu. Artık "Aç değilim, Baybars," demekten gına gelmişti ama yine de durmak bilmiyordu. Menemen, sucuklu yumurta, bazlama, gözleme derken kahvaltıda ne varsa hepsinden tattırmaya çalışıyordu.

Bunların hiçbirini daha önce babamın evinde doğru düzgün yememiştim. Onlar genelde daha farklı, biraz daha sosyetik kahvaltıları tercih ederlerdi. Masada çeşit çeşit peynirler, kruvasanlar, reçeller ve sunumu güzel tabaklar olurdu ama böyle sıcak sıcak hazırlanan, insanın iştahını açan şeyler pek olmazdı.

Buradaysa her şey daha farklıydı. Sofra kalabalık, yemekler boldu ve Baybars'ın tabağıma durmadan bir şeyler koyması da ayrı bir meseleydi. Her seferinde itiraz etsem de o, sanki aç olduğumdan kesinlikle eminmiş gibi davranıyordu.

"Bazlamadan yedin değil mi?" diye sordu emin olmak ister gibi yüzüme bakarken, elindeki bazlamayla. Sanki cevabıma göre zorla yedirip yedirmeyecekti.

Başımı salladım. "Evet Baybars, yedim merak etme." dedim son kelimeyi biraz uzatarak.

Yine de gözlerini tabağımdan çekmiyordu. Sanki gerçekten doyduğuma inanmak için önümdeki her şeyin bittiğini görmesi gerekiyordu. Elindeki bazlamadan bir parça koparıp kendi yediğinde sonunda rahat bir nefes aldım.

"Eminsin değil mi?" diye yineledi.

Ona ciddi misin bakışı attım, baygın baygın. Bu ilgi ve alaka bana çok yabancıydı. Benim için alışılmışın dışında bir durumdu elbette. Birinin gerçekten doyup doymadığımı bu kadar önemsemesine alışık değildim. Neye nasıl tepki vereceğimi, hatta nasıl karşılık vermem gerektiğini bile bilmiyordum.

"Tamam, hadi inandım." dedi en sonunda.

"İstanbul'da durumlar nasıl?" diye sordum en sonunda konuyu değiştirerek. Tekrar onların yanına dönme düşüncesi, hatta böyle bir ihtimal bile beni korkutuyordu. Özellikle Baybars'la evlenmeden önce beni bulmalarından korkuyordum. Her şeyin daha da kötüye gitmesinden çekiniyordum.

Arkasına yaslandı. "Henüz..." derken kelimeyi özellikle vurguladı. "Hiç kimseden ses seda çıkmadı. Ama çıkması da yakındır."

Söyledikleriyle içimdeki huzursuzluk yeniden kendini göstermişti. Sessiz geçen birkaç günün ardından her şeyin bu kadar sakin kalması bana da biraz garip geliyordu. Sanki fırtına henüz kopmamış, sadece yaklaşmasını bekliyordu.

"Bulacaklar beni." dedim gerçeği kabullenmiş bir şekilde, çaresizce.

"Bulamayacaklar seni." dedi güven vermek ister gibi. Gerçekten de söyledikleri içimi bir nebze olsun rahatlatıyordu. "Artık ben varım. Kimse benim karımı benim yanımdan alamaz."

"Değilim senin karın." dedim yarı ciddiyetle.

Benimle aynı tonlamayla cevap verdi. "Olacaksın benim karım."

Evli olduğumuzu, yani yarın evleneceğimizi çoktan kabullenmiş ve bu duruma benden çok daha hızlı adapte olmuştu bile. Sanki bu evlilik onun için çoktan başlamış gibiydi.

İstemsizce dudaklarım kıvrıldığında gülüşümü bastırmaya çalıştım. Bakışlarımı kaçırayım derken tekrar Baybars'la göz göze geldim. Gülümseyerek bakıyordu bana. Gülüşüme desem daha doğru olurdu...

Bakışlarımı yeniden kaçırdım."Neden bakıyorsun?" Utanmıştım. Bunu belli etmek istemiyordum ama kendimi ele vereceğimden emindim. Yüzümde oluşan sıcaklığı bile hissediyordum.

İfadesini toparlayıp boğazını temizledi. "Kalkalım mı artık?"

Onaylar anlamda hafifçe mırıldandım. "Hı hı."

Hesabı ödeyip tekrar yanıma geldiğinde birlikte restorandan çıktık. Yalan yok, ilk defa bu kadar doyduğumu hissediyordum. Her şey o kadar lezzetliydi ki uzun zamandır böyle güzel bir kahvaltı yapmamıştım.

"Şimdi nereye?" dedim yüzüne bakarak.

Bakışları saatine kaydı. "Avukatın yanına geçeceğiz."

Başımı salladım sadece.

Avukatın bürosuna geldiğimizde bizi, beklediğimin aksine, yaşlı bir adam karşıladı. Emekli olmaya yakın olan ve ailenin uzun zamandır güvendiği avukatlardan biri olan Metin Bey, sözleşmeyi hazırlayacak ve gizli tutacak kişiydi.

Maddeler tek tek yazıldıktan sonra, imzalamadan önce son kez okuyup üzerinden geçtik. İkimiz de sözleşmede yazanları onayladığımızda imzalarımızı attık. Artık resmî olarak değil belki ama kendi aramızda belirlediğimiz kurallar vardı.

"Anladın mı?" diye sordu Baybars, avukata sert bir sesle. "Bu sözleşmeden bir kişinin bile haberi olmayacak. Yoksa bunun bedeli senin için çok ağır olur."

Tehditkâr sesi odada yankılanırken Metin Bey başını salladı. "Anladım Baybars Bey. Merak etmeyin, söylediğiniz gibi akşam uçağım var, gidiyorum. Resmî kayıtlarda da görünmeyecek bu sözleşme."

"İyi." dedi ayağa kalkarken. Gözlerine bakarak son sözlerini söyledi. "Bir hata, tek bir hata bile yaparsan sana ömrünün kalan kısmını zehir ederim. Bunu seni öldürerek yapmayacağım, bundan emin ol yeter."

Söyledikleri karşısında Metin Bey'in yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Baybars'ın bunu söylerken ne kadar ciddi olduğunu anlamıştı. Ben ise yanımda duran adama bakarken onun bu kadar sakin bir şekilde tehdit savurabilmesine hâlâ alışamıyordum.

Küçük bir baş hareketiyle kapıyı işaret ettiğinde gitme vaktinin geldiğini anladım. Ayağa kalkarak kapıdan çıktığımda Baybars da birkaç saniye sonra peşimden çıktı.

Yanıma geldiğinde birlikte çıkışa doğru yürümeye başladık. "Adamı neden tehdit ettin? Onun gözlerinde oluşan korkuyu gördüm, buna gerek var mıydı?"

Yandan bir bakış attığını hissettim fakat bakışlarımı önümde tutmaya devam ettim.

"Bizim dünyamıza göre olmadığın o kadar belli ki, Helen."

Kaşlarım çatıldı. "Nasıl yani? Ne demek bu?"

Ciddiyetini bozmadı. "Bizde ihanetin affı olmaz. Ama öldürmek benim prensibim değil."

Merakla karışık bir alayla baktım ona. "Nedir sizin prensibiniz, Baybars Bey?" Başımı ona çevirdim. "Merak ettim doğrusu."

Başını benim gibi bana çevirdi."Ölüm onlar için kolay olur. Tabii eğer korkuyorsa..." dedi sakin bir sesle. "Ki ölümden korkan biri, bize ihanet etmeyi aklının ucundan bile geçiremez."

"Yani?" Merak ettiğim şey ölüm değilse ne olduğuydu. O kadar tehdit ve söz boşuna değildi, bunu biliyordum.

"Hayatını elinden alırım. Her gün işkence, acı, gözyaşı... Yalvaracak kadar düşecekler." dedi sert bir sesle. "Ayaklarıma kapanacaklar. Ama şunu unutma."

Bir an duraksadı. Ardından ağır ağır konuşmaya devam etti."Zaman değişir, hüküm değişmez." Bakışları hâlâ üzerimdeydi. "Bu söz en çok benim için geçerli."

Sessiz kalmayı seçtim. Buna ne söylenirdi bilmiyorum. Ama bir insana işkence çektirmek-söyledikleri bunu doğruluyordu-akıl alır gibi değildi. Bir insanın canını göz göre göre yakmak... Ne söylemem gerektiğini bile bilmiyordum.

Üstelik bunu anlatırken yüzündeki ifade bile değişmemişti. Sanki sıradan bir şeyden bahsediyordu. Belki de onun dünyasında gerçekten sıradanlaşmıştı. İnsanların canının yanmasına, korkmasına ve acı çekmesine alışmışlardı.

O da diğer bölge liderleri gibi içinde acımasız bir insan yaşıyordu. Belki bana gösterdiği sakin ve düşünceli tarafı gerçekti ama bu, diğer tarafının olmadığı anlamına gelmiyordu.

Bunu düşünmek bile içimi huzursuz etmeye yetiyordu. Daha dün beni kurtaran, beni düşünen adamla bir insana işkence edebilecek olan adam aynı kişiydi.

Ve ben hangisine güveneceğimi hâlâ bilmiyordum.

Arabayı çalıştırırken "Kemerini tak." demeyi de ihmal etmedi ama benim inadım inattı. Rica edilmediği sürece hiçbir şey yapmazdım. Daha önce ceketi giymem için verdiği gün de aynı şeyi yapmıştım.

"Hayır," dedim sakinlikle, kollarımı göğsümde bağlarken.

Geçen seferde olduğu gibi yine "Sebep?" dedi.

"Çünkü rica etmedin." İnadımı sürdürmekte kararlıydım.

Yüzünü sıvazladı. "Hasbinallah..." diye mırıldandı. Ardından yönünü bana çevirdi. "Kemerini takar mısın?"

Başımı iki yana salladım. "I-ı."

Kaşları hafifçe çatıldı. "Sebep?" diye yineledi.

Çocuk gibi, "Sihirli kelimeyi söylemedin." dedim sevimli sevimli. En azından öyle olduğumu umuyordum.

Birkaç saniye yüzüme baktı. Güler gibi oldu ama dudaklarını birbirine bastırarak kendini tuttu."Senden rica ediyorum, kemerini takar mısın?"

Oyunuma devam ettim. "Bir kelime eksik." dedim gülmemeye çalışarak. "Ha gayret, başaracaksın."

Başını hafifçe geriye atıp kısa bir kahkaha attı. Sonra tekrar bana döndü. "Sen gerçekten uğraştırmayı seviyorsun, değil mi?"

Omuzlarımı kaldırdım. "Ben bir şey yapmıyorum ki."

"Tabii." dedi alaylı bir sesle. "Kemer takmamak için benimle pazarlık yapan da benim zaten."

Gülümsememi saklayamadım.

Kendini daha fazla tutamadı ve kısık bir sesle güldü. "Kemerini takar mısın lütfen?" Gözlerini gözlerime kenetledi. "Rica ediyorum."

Bu defa gülümseyerek başımı olumlu anlamda salladım. "Çok ısrar ettin, takayım bari."

"E tak bari."

Elimi kemere uzatırken başını iki yana salladı. "İnsan bir de zorla kabul ettiriyor."

"Ama sonunda istediğini yaptım."

"Ben mi istedim?"

"Kemerimi takmamı sen istedin."

"Onu diyorum zaten."

Kemerimi takıp tokasını yerine oturttum. Çıkan küçük sesle birlikte rahatça koltuğa yaslandım.

Baybars da gözlerini tekrar yola çevirdi.

"Oldu mu şimdi?"

"Oldu."

"Güzel."

Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra göz ucuyla bana baktı. "Bir dahaki sefere rica ettirmeden de takarsın umarım."

Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsememi sakladım. "Söz veremem."

Derin bir nefes aldı. "Ben de zaten böyle bir cevap bekliyordum."

Malikâneye giriş yapan araçtan indikten sonra açılmasını beklediğimiz evin kapısının önünde durduk. Kapının çalışanlardan biri tarafından açılmasını beklerken birkaç saniye sonra başka bir kadın karşımıza çıktı.

Bizi gördüğü anda yüzünde kocaman bir gülümseme oluşurken "Hoş geldiniz." dedi içten ve neşeli bir ses tonuyla.

"Hoş bulduk." dedi, sarılırken kıza.

Kim olduğunu bilmiyordum ama Baybars'ın kimin kim olduğunu bana söyleyeceğini biliyordum. Birbirlerinden ayrıldıklarında ikisi de bana döndü. Baybars, yanındaki kadını eliyle işaret etti.

"Derya, amcamın kızı." dedi.

Ben de onun gibi içten bir şekilde gülümsedim. "Memnun oldum. Helen ben de."

"Baybars, çok güzel bu kız." dedi beni baştan aşağı süzerken. Ardından Baybars'ın kafasına bir tane vurdu. "Bu kız senin gibi bir beyinsize nasıl baktı ya?"

Ne diyeceğimi bilemedim, gerçi konuşmasam da olurdu. Derya'nın Baybars'a beyinsiz demesi ayrı komik, bana iltifat etmesi ise ayrı güzel ve kibardı.

Ailenin genlerinde esmerlik oldukça yaygındı sanırım. Derya da esmer bir kadındı ve oldukça güzeldi. Koyu renk saçları, belirgin yüz hatları ve kendinden emin tavırları vardı. Baybars'la bazı yönlerden benzedikleri hemen belli oluyordu.

"Çenen düştü senin yine." dedi Baybars imalı bir tonla.

Derya onu hiç takmadan, beklemediğim bir anda bana sarıldı. Şaşkınlığımı üzerimden atıp ben de ona karşılık verdim. Daha yeni tanışmış olmamıza rağmen bu kadar samimi davranması hoşuma gitmişti.

"Kız üşüdü senin yüzünden." diyen Baybars, elimden tutarak beni içeri çekti.

Kapı ardımızdan kapanırken Derya bir yandan Baybars'a söyleniyor, bir yandan da beni övmeye devam ediyordu. Anlaşılan susmaya pek niyeti yoktu. Ancak salona girdiğimiz anda bunu yapmak zorunda kaldı. Bir anda sessizleşen kalabalığın içinde yalnızca onun sesi duyuluyordu. Herkesin bakışları da üzerimize çevrilmişti.

Sessizliği bozan Baybars'ın babası Doğan bey oldu. "Hoş geldiniz oğlum."

"Hoş buldum baba. Siz de hoş geldiniz dede." diyerek yaşlı adamın elini öptü Baybars.

Ben ise boş boş ayakta dikildiğimi fark edince ne yapacağımı bilemedim. Gidip elini öpmeli miydim, yoksa sadece selam vermem yeterli miydi bilmiyordum. Saygıdan ve hürmetten, Baybars'ın yaptığını görerek yanına gidip elini öptüm.

Baybars hemen ardından onun yanında oturan yaşlı kadının elini öptü. Ben de aynı şekilde kadının yanına yaklaşarak elini öptüm. Büyük ihtimalle babaannesi olmalıydı. Kim olduklarını hâlâ tam olarak bilmiyordum ama bu evde herkes birbirine o kadar alışkın ve yakındı ki, kısa sürede isimleri ve kim olduklarını öğrenmem gerekecekti.

"Hoş buldum, torun." dedi yaşlı adam. Ardından bakışlarını bana çevirdi. "Hele kim bu kız?"

Baybars yanımda durdu. Tam dudaklarını aralayıp konuşacaktı ki yaşlı kadın hemen araya girdi."Biz buraya ne için geldik, Candar? Evleneceği kız işte." dedi gözlerini büyütüp adamı dürterken.

Yaşlı adamın yüzündeki ifade değişirken Baybars'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Sanki babaannesinin bu çıkışına memnunmuş gibi oldukça sakin duruyordu. Ben ise ne yapacağımı bilemeden ikisinin arasında bakışlarımı gezdirdim.

Dedesi anladım dercesine başını sallarken kadın bu kez Baybars'a döndü. "Demir, bu kız çok güzel oğlum. Sana nasıl baktı bu kız."

Demir? Baybars'a hitaben konuşmuştu. Adı Demir miydi? İkinci bir ismi mi vardı?Baybars'a döndüğümde yüzünü sıvazladığını gördüm.

İkinci kez iltifat aldığımda, üstelik ikisini de Baybars'a bu şekilde söylemeleri yalan yok, oldukça komiğime gitmişti. Ses tonlarından ciddi olmadıkları açıkça belli oluyordu. Hem gerçek olamazdı. Baybars da fikrimce oldukça yakışıklı bir insandı. Onu beğenmemeleri için bir sebep göremiyordum.

"Adın ne güzel kızım?" diyerek bu defa bana döndü.

Kızım.

Duydun mu baba? Senden duymasam da başkalarından kızım kelimesini duyuyorum.

"Helen, efendim." dedim çekingenlikle. Kalabalık bir ortamdaydık ve herkesin gözü üzerimizdeydi.

"Efendim ney? Neslihan babaanne de sen bana." İtiraz istemeyen bir tondaydı sesi.

"Peki, nasıl isterseniz."

Baybars'ın bana biraz daha yaklaştığını hissettim. Sırtımda da elini hissediyordum. Ardından esmer, babasının yaşlarında bir adamı ve yanında, onun yaşlarında, kumral saçları ağarmaya başlamış bir kadını gösterdi.

"Amcam Cihan ve eşi Gülce yengem."

"Memnun oldum." dedim.

İkisi de sadece sessizce başlarını sallamakla yetindi. Bu kadar kalabalık bir ortamda herkesle tek tek tanışmak biraz tuhaf hissettiriyordu ama Baybars'ın yanımda olması nedense beni rahatlatıyordu.

"Ayakta kaldınız, geçin oturun." Koltukta kalan boşluğu işaret etti Saye. Birlikte oturduk yan yana. Herkes bir konudan konuşmaya başlarken kendimi her zaman olduğu gibi ortama yabancı hissettim. Dönen sohbete odaklandım sadece.

"Yemin töreni ne zaman, amca?" Bunu soran Sungur ağabeydi. Ne töreninden bahsettikleri hakkında hiçbir fikrim yoktu.

"Bir ay sonra." diyerek zamanını söyledi amcası.

Ne olduğunu merak ettiğim için Baybars'ın kulağına doğru yaklaşıp fısıldadım. "Ne töreni?"

Beklemediğim bir anda başını bana doğru çevirdi. Yüzlerimiz arasındaki mesafenin ne kadar az olduğunu fark ettiğimde yutkundum. Bir an öylece bakıştık. Ardından bakışlarımı kaçırıp biraz geri çekildim.

Yutkunduğunu, hareket eden adem elmasıyla gördüm. "Askerlik töreni." dedi.

Şaşırmadan edemedim. Mafya bir ailesi vardı ve o asker miydi? Bunu düşünmek bile garip gelmişti. "Aileniz mafya ama..." dedim, şaşkınlığımı gizleyemeden.

"Olabilir. Bu onun tercihiydi." dedi sakinlikle.

"Ama..." dedim, aklıma başka bir ihtimal gelirken. "Ya sizi ele verirse? Ya yaptığınız her pis işi kanıtlarıyla birlikte devlete verirse?"

"Öyle bir ihtimal mümkün değil."

Bu kadar kesin konuşması kaşlarımın hafifçe çatılmasına neden oldu. Nasıl bu kadar emin olabildiğini merak ediyordum. Onun için cevabı çok basitmiş gibi görünüyordu ama benim için hiç de öyle değildi.

"Farz et ki öyle," dedim yine de. Böyle bir ihtimal olsa ne yapacaklarını merak ediyordum. "Ne yaparsın?"

"Canın sağ olsun der, geçerim." dedi sakinliğini hiç bozmadan.

"Ama hayatınız mahvolacak." dediğimde, "Şu anki hayatımız da çok güzel değil." dedi sakin bir ifadeyle.

"Neden öyle söylüyorsun?" Bakışlarım büyük salonda gezindi. "Çok güzel bir evin, pardon, malikanen, araban, adamların, daha bilmediğim birçok şeye sahipsin."

Bu kadar şeye sahip olan bir insanın derdi olur muydu, bilmiyordum. Dışarıdan bakınca her şey fazlasıyla kusursuz görünüyordu. Ama insanın sahip oldukları, içinde taşıdıklarını her zaman göstermiyordu. Kim bilir kaç insanın da dışarıdan görünmeyen nice derdi vardı. İçimden, her zaman olduğu gibi, yine elimden geldiğince yardımımın dokunmasını istiyordum.

"Bunlar sadece mal varlığı, zenginlik. İnsan öldürmek güzel mi sence, Helen?"

Söyledikleri karşısında birkaç saniye sustum. Ne diyeceğimi tam olarak bilmiyordum.

"Bu işi de sen seçtin, Baybars." Aslını bilmeden söylüyordum ama sonuçta seçmeme gibi bir lüksü de olabilirdi. Belki de benim bilmediğim şeyler vardı. Onun hayatını, neler yaşadığını, bu noktaya nasıl geldiğini bilmiyordum.

"Evet, ben seçtim." Bunu inkâr etmedi. "Ama bu kadar para, mal mülk beni zengin mi yapıyor sence?"

Dudaklarımda küçük bir tebessüm oluştu. Bakışlarım yeniden salonda dolaştı. Etrafındaki insanlara, ailesine, birlikte olduğu herkese baktım."En büyük zenginliğin bunlar değil zaten." dedim sakin bir sesle. "Ailen."

Bir insanın sahip olabileceği en büyük şeyin para ya da büyük bir ev olmadığını düşünüyordum. Eve döndüğünde seni bekleyen insanların olmasıydı asıl zenginlik. Her şeyini kaybetsen bile yanında kalacak birilerinin olması...

Baybars'ın da aslında en çok buna sahip olduğunu düşünüyordum.

Benim gibi bakışları salonda dolaştı. Dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu. "Sanırım haklısın." dedi, gözlerini ailesinin üzerinde gezdirirken. "En büyük zenginliğim onlar."

"Ay abla." diye bir ses işittim yan tarafımdan. Bu ses Saye'ye aitti."Çok yakışmıyorlar mı?"

"Evet, yakışıyorlar." Saye kadar olmasa da ablası Selen'in sesi de aynı tonda, belli belirsiz bir heyecan taşıyordu.

"Kız, düşünsene. Helen'in genleri sayesinde sarı sarı yeğenlerimiz oluyor."

Yanaklarıma kan toplandığını hissediyordum. Bakışlarımı hemen Baybars'tan kaçırdım. Zira o da kız kardeşinin söylediklerini duymuştu. Bunu, dudaklarının kenarında oluşan hafif kıvrımdan ve bakışlarının onların üzerinde olduğundan anlayabiliyordum.

Saye'nin söyledikleri aklıma geldikçe yüzümün daha da ısındığını hissediyordum. Böyle şeyleri herkesin içinde bu kadar rahat söyleyebilmesi gerçekten inanılmazdı.

"Saye." dedi Baybars, uyarır bir tonla.

Saye ona masum bir bakış attı.
"Sustum, abicik."

Baybars'ın ona attığı ters bakışları hiç umursamadı. Hatta konuyu değiştirmek istercesine yüzünde yeniden gülümseme belirdi. "Abi..." derken harfleri uzattı. "Canım sıkıldı..."

"Harika," dedi Baybars çayını yudumlarken. "Çık dışarı, gez. Ben de biraz başımı dinleyeyim."

"İnanamıyorum sana abi." Dedi teessüf edercesine, ayıplar gibi baktı ona. "Başını mı şişiriyorum ben senin?"

"Hee." dedi hiç istifini bozmadan. Ardından bakışlarını bana çevirdi. "Sıkıldın mı?"

Yalan yok, sıkılmamıştım. Hayatım hep susmakla ve dinlemekle geçmişti. Kalabalıkların içinde bile çoğu zaman sessiz kalan taraf olurdum.

"Yani, alışkınım ben." dedim sakin bir dille. "Sen sıkıldıysan çıkabilirsin istersen."

Bunu söyler söylemez Baybars'ın kaşlarından birinin hafifçe kalktığını gördüm. Saye ise bana bakıp gülümsemeye başladı.

"Gel, biraz evi gezelim." diyerek ayağa kalktı.

"Abi, ben de geleyim mi?" diye soran Saye'ye başını sallayarak onay verdi.

Saye, imalı bir ses tonuyla hemen ekledi: "Ama yok, biz biraz baş başa kalalım diyorsanız eğer..."

"Sus, abiciğim." dedi Baybars, uyarı dolu bir tonla.

Dudaklarının üzerine fermuar çekiyormuş gibi yapan Saye, ağabeyinin solunda ilerlemeye başladı. Onun bu hâline istemsizce gülümserken Baybars'ın başını iki yana salladığını gördüm. Anlaşılan Saye, ağabeyini kızdırmaktan oldukça keyif alıyordu.

"İlk nereden başlayalım?" Diye sordu Saye'ye yönelik.

"Üst katlardan başlayalım." dedi.

Başımı salladım. Bana doğru yaklaştığında hafifçe gülümsedi.
"Kusura bakma gelin hanım, bugün yeterince dışarıda kaldık. Hasta olmanı istemem."

Tam olarak dışarıda kalmış sayılmazdık ama yine de yeniden dışarı çıkacak havamda değildim. Üstelik onun bunu benim için düşünmesi hoşuma gitmişti. Belli etmemeye çalışsam da böyle küçük şeylere alışık değildim.

"Bir şey olmaz."

Koskoca malikaneyi gezmek elbette kolay olmamıştı. İki katı da gezmiştik, şimdi giriş katındaydık. Bu katta yemek odası, oturma odası, mutfak, lavabo gibi klasik odalar vardı. Alt kata inen merdivenlerden ise kapalı havuz, spa ve birkaç farklı odaya baktık.

Bu kadar lüks bir yer beklemiyordum. Her şey oldukça gösterişliydi ama bir yandan da güzeldi. İnsan burada yaşarken kendini başka bir dünyada gibi hissedebilirdi.

Küçük Helen burada yaşasaydı kesinlikle kaybolurdu. En azından odasından çıktığında bu koskoca malikanede yaşayan diğer insanları görme şansı düşer, sürekli odasında kalmak zorunda hissetmezdi.

"İki gün önce abim ve kızlar burada yüzdüler. Bu aylarda ısıtmalı havuza girmek o kadar güzel ki." dediğinde bakışlarımın hedefi Baybars oldu. Kaşlarım kontrolüm dışında çatıldı.

"Kızlar?" dedim sorarcasına.

Baybars suskunluğunu korudu. Dudaklarının kenarında oluşan gülümsemeyi bastırmaya çalıştığını açıkça görebiliyordum.

Saye ise hiçbir şey olmamış gibi devam etti.

"Evet, evet kızlar. Bir görsen, o kadar tatlılar ki." dedi heyecanlı bir sesle.

Baybars'a biraz daha şüpheyle baktım. Sanki vereceği cevabı bekliyordum ama o hâlâ susmayı tercih ediyordu.

"Tatlılar bir de?" dedim umursamıyormuş gibi yaparak. Ama sorduğum soru bunun tam tersini söylüyordu.

Saye'nin bakışları gözlerimde takılı kaldı. Aynı anda ağabeyinin bakışlarının da hedefi olduğunu fark edince sustu. Birkaç saniye ne diyeceğini düşünür gibi yüzüme baktı.

"Yani... yeğenlerimizden bahsediyorum, Helen yengeciğim." dedi sonunda.

"Yeğenleriniz mi?" diye şaşkınlıkla sordum.

Gerçi ağabeyi ve ablası vardı. İkisi de evli olduğuna göre çocuklarının olması da gayet normaldi. Yine de Saye'nin az önceki hâlinden sonra ne demek istediğini yanlış anladığımı fark etmek biraz utandırmıştı.

"Evet, iki tane dünya tatlısı kız yeğenlerimiz var." Gözlerinin içi parlıyordu onlardan bahsederken.

Anladığım bir şey daha vardı; bu ailede sevgi eksik değildi. Şu iki günde bunu fazlasıyla görmüştüm. Birbirlerine karşı sevgi dolu ve saygılılardı. Aralarındaki samimiyet, bana alışık olmadığım kadar sıcak geliyordu.

Yeğen dediğinde aklıma Efe geldi.

Onu çok özlemiştim.

Doğduğundan beri ona o kadar bağlanmıştım ki... Hayatımın içinde öyle büyük bir yeri vardı. Onu geride bırakmak, özellikle de ne durumda olduğunu bilmemek içimi kemiriyordu. Ne kadar uzaklaşmış olursam olayım, Efe'yi düşünmeden bir gün bile geçiremeyeceğimi biliyordum.

"Neredeler peki şu an?" diye sordum. Ortalıkta çocuk falan görmemiştim.

"Yağmur anneannesinde, Melis de ortaya çıkar birazdan. En son oyun oynuyordu."

Anladım dercesine başımı salladım.

"Hadi, yukarı çıkalım artık." dedi Baybars.

Önden ilerlerken Saye benimle konuşmaya devam ediyordu. Biz de Baybars'ın arkasından merdivenlere doğru ilerliyorduk. Bu esnada Saye ağabeyinin huysuzluklarından bahsediyordu. Sabrının çok çabuk taştığından, sinirlendiğinde gözünün kimseyi görmediğinden ve kızdığında ne yapacağını kimseye söylemeden hareket ettiğinden söz ediyordu.

Ben ise onu dinlerken arada Baybars'ın arkasına bakıyordum. Saye'nin anlattığı adamla yanımda gördüğüm Baybars aynı kişi miydi, emin olamıyordum. Çünkü bana karşı şimdiye kadar hiç böyle davranmamıştı.

Saye, yukarı çıkana kadar ağabeyi hakkında anlatacak bir şey bulmayı başarmıştı. Ben de çoğunlukla sessizce onu dinlemekle yetindim.

༻❁✿❀༺

Akşam yemeğini yememize az kalmıştı ve ben gergindim. Yabancı olduğum bu evde, yabancı olduğum insanlarla ilk defa aynı sofraya oturacaktım. Babamlarla oturduğum ilk sofrada yaşadığım ne varsa, o akşam yediğim her lokma boğazıma bir bir dizilmişti.

Zihnim o günün akşamına daldı.

Okuldan geldikten sonra kimseyle konuşmadan odama çıkmıştım. Doğum günümdü benim. On sekizinci yaşıma girmiştim. Kimse tarafından kutlanmamıştı. Alışagelmiş bir durumdu benim için. Bu yüzden her sene doğum günümü aynı hislerle bitiriyordum. Birilerinin hatırlamasını beklemekten vazgeçeli çok olmuştu zaten.

Unutmayan bir kişi vardı tabii ki. Halam. Sabah erken saatlerde attığı bir mesajla doğum günümü kutlamıştı. Kısacık da olsa bir mesajdı ama en azından bir kişi tarafından hatırlanmıştım.

Bu da iyi bir şeydi, değil mi?

Odamda, her zaman olduğu gibi, yemeğimin hazır olduğuna dair mesajı bekliyordum. Ya mutfakta yerdim ya da terasta. Terasta yemek yemek tercihimdi. En azından mutfakta olup da babamın ve ailesinin neşe dolu kahkahalarını duymazdım.

Sessizlik daha iyiydi hem. Tüm gün okulda yorulmuştum. Biraz kendi başıma kalıp dinlenmek, kimseyle konuşmamak istiyordum. Zaten bu evde en rahat ettiğim yer de odamdan sonra terasım olmuştu. Orada kimse bana neden sessiz olduğumu sormuyor, kimse yüzüme bakıp bir şey beklemiyordu. Sadece ben ve sessizlik vardı.

Mesaj geldiğinde aynen şöyle yazıyordu: "Helen Hanım, babanız sizi bugün onlarla birlikte yemek yemeniz için sofraya çağırıyor."

Okuduğumda içimde yeşeren umut tohumları, sonradan beni büyük bir hayal kırıklığına uğratacaktı.

O an babamın doğum günümü unutmadığını ve kutlamak için beni yanına çağırdığını düşünen bir aptaldım sadece.

Belki de ilk defa, babamın beni gerçekten düşündüğüne inanmak istemiştim. Yıllardır beklediğim o küçücük ilgiyi, tek bir mesajın içine sığdırmıştım. Onunla aynı sofraya oturacağımı düşünmek bile içimde daha önce hissetmediğim bir heyecan oluşturmuştu.

Ne kadar yanıldığımı ise birazdan öğrenecektim.

Üzerimi en hızlı şekilde değiştirip aşağı inmiştim, hızlı hızlı çarpan kalbimle. Yavaş inmekte fayda vardı. Kalbimin maraton koşmuşum gibi hızlı atması, sağlığım açısından zararlıydı benim için. Bu yüzden merdivenlerden inerken nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum.

Yemek odasına girdiğimde onların gülüşleri doldu kulağıma. Sofranın en sonunda boş bir yer vardı. Sakin bir sesle,"İyi akşamlar." diyerek oraya geçip oturdum.

Bir karşılık alamadım. Odada ben geldikten sonra bir sessizlik oluştu. Az önceki neşeleri ben gelince kaybolmuştu. Benim yüzümden.

Söylediğime kimse cevap vermedi. Sanki odada yokmuşum gibi konuşmalarına devam ettiler. O an fark ettiğim bir şey daha vardı. Halam burada değildi.

Tabağımdaki et ve salatadan yemeye başladım. Sanki hepsinin bakışları üzerimdeymiş gibi hissediyordum ama öyle değildi işte. Daha birkaç lokma almıştım sadece ve umursanmamak şimdiden kötü hissettirmeye başlamıştı.

Okuldaki kızlar ailelerini anlatırken, aileleriyle birlikte yedikleri yemeklerin bile ne kadar huzurlu ve güzel geçtiğinden bahsederlerdi. Benim ailemle yediğim ilk yemek böyle miydi?

Babam, elindeki çatal ve bıçağı tabağına bıraktı. Ardından dirseklerini masaya yaslayıp ellerini birbirine kenetledi."Seninle önemli bir konu hakkında konuşmak için çağırdım, Helen."

"Konu ne, baba?" diye sorduğumda yandan ablam Asude'nin kısık sesle homurdanmasını duydum. "O senin baban değil."

Cevap vermedim. Sadece babama bakmaya devam ettim.

"On sekiz olmana az kaldı." dediğinde dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştu.

Az mı kalmıştı?

Ben bugün on sekiz olmuştum. Ama o bunu bilemeyecek kadar bile beni önemsemiyordu.

"Bu evden gitmeni istiyorum."

O an yediğim her lokma boğazıma dizildi. Yutkunamadım bile. Onun için bir yükten farksızdım. Belki de yıllardır hissettiğim ama kendime itiraf etmek istemediğim şey tam olarak buydu.

Ben sustukça o konuşmaya devam etti. "Evini ben tuttum. Sana para vermeyeceğim, kendin çalışır kazanırsın paranı bir zahmet."

Söylediği her cümle, kafamın içinde kurduğum düşünceleri tek tek doğruluyordu. Beni istemiyordu. Bu evde olmamı istemiyordu. Onun hayatında bir yerim olsun da istemiyordu.

Ve ben bütün bunları, doğum günümde öğreniyordum.

Ne söylemem gerektiğini bilemiyordum. Ya da konuşma hakkım var mıydı, onu bile bilmiyordum. Ben düşüncelerimin içinde boğulurken başka bir ses girdi araya.

"Öyle bir şey olmayacak, abi." Bu ses halama aitti. "Zamanında işlediğin günahın bedelini Helen ödemeyecek. En masumu o."

Babam hiddetle ona döndü. Ayağa kalkıp kız kardeşinin karşısında durdu. "En masumu o mu? Neresi masum onun? Annesinin rahmine düşen bu piç değil mi?" dedi.

Öfkeyle ettiği hakaretlerden pişman değildi. Bunu biliyordum. Kalbimi kırmaktan ya da duyduğum kelimelerin zerre umurunda olmadığından emindim. Onun için ben, yaptığı bir hatanın sonucundan başka bir şey değildim.

"Sen Dilan'ı aldatmasaydın bunların hiçbiri olmazdı." Halam da aynı öfkeyle karşılık verdi. "Olmuşla ölmüşe çare yok. Annesini bulamadın, ona tamam. İstemediğin bir çocuğa, üstelik senin kızın olan bir çocuğa bakmak zorunda kaldın, ona da tamam. Ama bu kızı kimsesiz bırakamazsın."

Halamın sesi titriyordu ama geri adım atmıyordu. Ben ise masanın başında sessizce oturmuş, ikisinin konuşmasını dinliyordum. Söyledikleri her şey kulağıma ulaşıyor ama hiçbirine karşılık verecek gücü kendimde bulamıyordum.

Dilan'ın da ayağa kalktığını gördüm. "Ne diyorsun sen, Suna? Bu kıza yıllarca baktı Umut. Ama artık yeter. Bu kızla çocuklarımın daha fazla aynı evde yaşamasını istemiyorum. Umut göndermekle haklı. Sen buna karışamazsın."

Bakışlarının hedefi bu defa babam oldu. "Umut, bir şey söyle şu kardeşine. Bu kız daha fazla bu evde kalmayacak."

Yüzünü sıvazlayan babam, "Sen bu işe karışma, Suna. Evden gidecek dedim, bitti." dedi.

Halam bu sözlerine alayla güldü. "Öyle mi abi? O zaman..." İnce bluzunun kolunu sıvazladı. Bileğinde bulunan dikiş izlerini gösterdi. "Bu gördüğün izler var ya abi... tekrar açılacak."

Babamın çenesini sıktığını, bakışlarının titrediğini fark ettim.

Halam daha önce intihara kalkışmıştı. Bunu şimdi öğreniyordum.

Gözlerim istemsizce bileğindeki izlere kaydı. Yıllardır gözümün önünde olan ama anlamını hiç bilmediğim o izler, ilk defa bu kadar farklı görünüyordu.

Bunun sebebi neydi?

Halam hayattan vazgeçecek kadar ne yaşamıştı?

"Saçmalayıp durma. Bir piç için kendini öldürmene izin vermem."

"Helen bu evden gitmeyecek." dedi halam, sesindeki kararlılık zerre azalmadan. "Bu evden benim cenazem çıkar, onu bu evden kovduğun gün."

Her kelimesini vurgulayarak konuşmuştu. Özellikle de "benim cenazem çıkar" derken sesindeki kesinlik, söylediklerinin bir tehditten çok verdiği bir söz olduğunu hissettirmişti.

"Gel halacağım." diyerek beni yanına çağırdığında hızla kollarının arasına girdim. Birisine sarılmaya ihtiyacım olduğunu hissetmiş gibi hiç düşünmeden kollarını bana doladı.

Başımı göğsüne yasladığımda gözlerimi kapattım. O an söyleyecek hiçbir söz bulamıyordum. Sadece biraz daha böyle kalmak istiyordum.

Bir doğum günüm daha zehir olmuştu.

Dalıp gittiğim andan beni kurtaran, kucağıma ne zaman oturduğunu bilmediğim Melis oldu. Özenle saçlarımı okşuyordu.

"Baybi gibi," dedi büyülenmiş bir sesle. "Amca, bak Baybi." Arkasına dönerek konuştuğunda, karşı koltukta oturan ve bizi izleyen Baybars'ı gördüm.

Dudaklarında oluşan gülümsemeyle ikimize bakıyordu. Aynı gülümsemenin bende de oluştuğunu fark edince bakışlarımı kaçırdım.

Melis'in kahverengi saçlarını okşadım. "Senin de saçların çok güzel." dediğimde utanarak başını göğsüme sakladı.

Gülerek başına küçük bir buse kondurdum.

Salona giren Selen abla, "Hadi, gelin, yemek hazır." dedi.

Melis kucağımdan kayarak annesine doğru koştu. İkisi de odadan çıkarak gözden kaybolduğunda ben de ayağa kalktım. Baybars'ın da yerinden kalktığını görünce onunla birlikte yemek odasına doğru ilerledim.

"Seni sevdi." dedi Melis'i kastederek. "Ama saçlarını daha çok."

"Ben de onu çok sevdim, dünya tatlısı bir çocuk." Son kurduğu cümleyle elim saçlarıma gitti. "Abartılacak bir şey yok ya. Alt tarafı sarı saçlarım var."

Güldüğünü işittim. "Melis için abartılacak saçların var. Evdeki tek sarışın sensin, Helen."

Cevap vereceğim esnada araya başka bir ses girdi. "Ama senin çocukların sarışın olur, abi!"

Leyla Hanım'ın uyarı dolu sesini duydum. "Saye, dedenlerin yanında ne biçim konuşuyorsun!"

"Annem haklı, Saye." diye ekledi Selen abla.

"Tamam ya, sustum."

Büyüklerin ardından biz de masaya oturduk. Herkes bir yandan yemeğini yerken diğer yandan sohbet ediyordu.

"Oğlum, karışmama izin vermedin ama benim içime sinmedi böyle." diyen Leyla hanım'a döndü bakışlar.

"Niye, anne?"

"Anneciğim, şimdi bir kere evleneceksin." Üzgünüm Leyla hanım ama oğlunuzla boşanacağız bu işin sonunda. "Ben sana güzel bir düğün yapamadıktan sonra ne anladım ki?"

"Düğün şart mı, anne?"

"Yani tabii şart değil ama..." Önce Sungur ağabeye, daha sonra Selen ablaya baktı. "Abinle ablanın düğünleri ne kadar güzel oldu, çok da eğlendik. Sana da yapsak ne olurdu?"

"Helen'le sade bir nikâhın uygun olacağına karar kıldık, anne."

Tekrar konuşacak gibi oldu ki Doğan Bey araya girdi. "Leyla, zorlamanın bir manası yok. Çocuklar düğün istememişler, bize söz düşmez." dedi sakin bir sesle.

"Siz damatlık ve gelinlik aldınız mı?" diye sordu babaannesi.

"Yoo." dedi Baybars, yemeğini yemeye devam ederken.

"Ne demek yok? Bu kız telli duvaklı gelin olmayacak mı?" diyerek ters ters baktı torununa Neslihan Babaanne. "Senin yüzünden mi giymiyor yoksa?" diye tehditkâr bir tonla sordu.

"Lan yok," diye çıkıştı. "Anam, daraltmayın beni. Helen istemedi."

Bakışlar bana döndüğünde açıklama yapmak zorunda hissettim. "Ben istemedim, evet. İnanın, sade bir nikâh kâfi."

"Olmaz öyle şey, o gelinlik alınacak."

Neslihan Babaanneciğim, istemiyorum ya!

"Helen istemiyor, babaanne. Tutturdun gelinlik diye la." Yüzünü buruşturarak devam etti. "Ben mi giyeyim gelinliği?"

"Tövbe tövbe." Söylediklerine, torununa attığı ters bakışlar da eşlik etti.

Yavaş yavaş onlara alışıyordum sanki. Bana karşı oldukça sıcakkanlı ve samimi yaklaşıyorlardı. Daha iki gün önce hiç tanımadığım bu insanların arasında kendimi bu kadar rahat hissedeceğimi düşünmezdim. Belki de ilk defa, bir ailenin içinde gerçekten nasıl hissettirdiğini anlamaya başlıyordum.

Yemekten sonra büyükler odalarına çekilmişti. Selen Abla ve Saye de beni yukarı çıkarmışlardı. Bana gösterecekleri bir şey olduğunu söylemişlerdi ama ne olduğunu hâlâ bilmiyordum.

Saye'nin odasına geldiğimizde Selen Abla giyinme odasına girdi. Kısa bir süre sonra elinde beyaz bir elbiseyle çıktı.

"Biliyorum, gelinlik giymek istemedin. Ama yarın senin en özel günün olacak." Ilımlı sesiyle yatağa doğru yaklaştı. "Bu elbiseyi giymek ister misin?" diye sordu.

Birileri tarafından düşünülmek böyle bir şey miydi?

Bu duyguyu, hiç tanımadığım insanların yanında tatmak hem güzel hem de biraz acıydı benim için. Ben, kendi ailesi tarafından bile umursanmayan, sevilmeyen bir çocuktum. Birilerinin beni düşünmesi, benim ne istediğimi önemsemesi bana hâlâ imkânsız geliyordu.

Selen Abla'nın elindeki beyaz elbiseye baktım. Belki gelinlik değildi ama onun benim için seçmiş olması, düşündüğümden çok daha fazla şey ifade ediyordu.

Onların beni düşünerek bir elbise almış olmaları, hatta kendi dolaplarından bir şey seçip bana vermeleri bile başlı başına yeterliydi. Düşünülmüştüm ve bu, benim için çok ince bir davranıştı.

Yarın beyaz bir kumaş pantolon ve bluz giymeyi düşünmüştüm. Ama şimdi karşımdaki insanları geri çevirmek içimden gelmiyordu. Hele ki bunu benim için düşünerek yapmışlarken...

Gülümsedim. "Olur, giyerim."

Saye, "Denemek ister misin?" diye sordu. "Sana tam olur ama yine de bir dene istersen?"

Giyinme odasına geçip elbiseyi denediğimde üzerimde oldukça güzel durduğunu gördüm. Uzun bir elbiseydi ve oldukça şıktı. Hatta davette bile rahatlıkla giyilebilecek kadar gösterişliydi. Beyaz kumaş pantolon ve bluz fikrimden vazgeçmeme neden olacak kadar da hoşuma gitmişti.

Kızlardan da bol bol iltifat aldıktan sonra odalarımıza çekilmiştik.

Başımı yastığa koyarak yan döndüm. Bakışlarım, odanın büyük camından dışarıya çevrilmişti. Gecenin sessizliği malikanenin üzerine çökmüştü.

Yarın gerçekten evlenecektim.

Bir mafyayla asla evlenmem diyen ben, bir mafyayla evlenecektim. Hayatın insanı hiç beklemediği yerlere sürüklemesi böyle bir şey miydi? Tek umudum, benim yüzümden kimsenin zarar görmemesiydi.

Hayatım yarından itibaren eskisi gibi olmayacaktı, bunun farkındaydım. Ama ne gibi değişiklikler olacağını, bundan sonra beni nelerin beklediğini kestiremiyordum.

Ben de Baybars da aynı gerçeği biliyorduk. Arhan bu işin peşini bırakmayacaktı.

Şu an nerede olduğunu, ne yaptığını bilmiyordum. Babamın beni merak edip etmediğini ise artık düşünmüyordum bile. Onun umurunda olmadığım kesindi.

Arhan ise beni bulmadan durmayacaktı. Tek temennim, nikâh kıyılana kadar beni bulamamasıydı.

Çünkü yarın Baybars'ın karısı olduğumda, artık yalnız olmayacaktım.

༻❁✿❀༺

Güne oldukça telaşlı başlamıştı Çakır ailesi. Bugün Leyla'nın üçüncü evladı, oğlu Baybars evleniyordu. İçi bir yandan mutlulukla doluyken bir yandan da hüzünlüydü. Çocukları sırayla yuvalarını kuruyordu. Gönül isterdi ki Baybars'a da güzel bir düğün yapsın ama bu evlilik gerçek olmadığı için Helen buna karşı çıkmıştı. Baybars bir gün o düğünü belki yapacaktı ama sevdiği kadınla evlenirken yapmasının daha doğru olacağını düşünmüştü.

Baybars, annesinin zoruyla tıraşa gitmişti. Leyla saçlarını kısaltması konusunda ısrar etse de onu ikna edememişti. Saçlarının bu uzunluğunu seviyordu. Tıraştan sonra takım elbisesini giyip hazırlanmıştı. Bir kaç arkadaşı ve Yaman ile kendisine ait olan lokantada oturmuş, kızlardan gelecek 'hazırız' bekliyordu.

Diğer yandan Helen, görümceleri ve Derya ile birlikte kuaförde hazırlanıyordu. Ne kadar gerek olmadığını söylese de kızlar çoktan kuaför salonunu sadece kendileri için kapattırmışlardı. Helen'in sade bir nikâh istediğini bilmelerine rağmen, bugün onun için ellerinden geleni yapmakta kararlıydılar. Helen ise bütün bu telaşın ortasında, birkaç saat sonra gerçekten evleneceği gerçeğini düşünmekle meşguldü.

"Ee, sen de evleniyorsun artık, Baybars'ım." dedi Yaman. Asla evlenmeyeceğini söyleyen adam, ansızın evlenme kararı almıştı. Üstelik bunu öğrenmeleri de oldukça ani olmuştu.

"He ya, evleniyorum." dedi Baybars, üçüncü kez yenilediği çayından bir yudum alarak. "Ee, sende ne var ne yok?"

"Ne olsun ya, öyle kızımla geçinip gidiyoruz." dedi Yaman. Ardından aklına geçen gün yaşananlar geldi. "Arhan öğrendi mi sence Helen'in burada olduğunu?"

"Öğrenmiştir. Birkaç adamının burada olduğunu öğrendim." Baybars oldukça rahattı. Adamların malikaneye yaklaşamadığını biliyordu. Yaklaşmaya çalışanlar ise çoktan engellenmişti.

Yaman'ın kaşları çatıldı."Öğrendiyse bu kadar sakin kalması hiç normal değil."

Baybars elindeki çay bardağını masaya bıraktı. Yaman'ın aksine yüzündeki sakinlik bozulmamıştı. "Sakin değil zaten. Sadece ne yapacağını düşünüyor."

Yaman birkaç saniye sessiz kaldı. "Peki ya düğün-"

"Düğün yok." diye sözünü kesti Baybars. "Sadece nikah olacak."

Yaman, Baybars'ın yüzündeki ciddiyeti görünce daha fazla üstelemedi. Arhan'ın bu işin peşini bırakmayacağını ikisi de biliyordu. Mesele, onun ne zaman ve nasıl harekete geçeceğiydi.

"Ula, bensiz çay mı içiyorsunuz siz?" Araya giren Karadeniz şivesiyle Karan oldu.

"Ayıpsın Karan'ım. Sensiz olur mu? Seni beklerken sadece üç bardak çay içtik." Alaylı bir sesle konuşan Yaman'a sarıldı Karan.

Ardından Baybars'a sarılırken, "İyi ki beklemişsiniz. Allah bilir, beklemeseydiniz kaç bardak içerdiniz!" dedi.

"Senin gibi bir Karadenizliden çok içemezdik, orası kesin." dedi Yaman.

Üçü de masaya tekrar geçip oturdu. "Açım ula ben." Bakışları masadaki menüye kaydı. Birkaç saniye menüyü inceledikten sonra kaşlarını çattı. "Bu menüde niye balık yok da?"

"Etli yemeklerin yapıldığı bir restoran olduğu için, Karan." dedi Baybars. Ama bu cevap Karan için neredeyse delirme sebebiydi.

"Siz en iyisi bir Karadeniz'e gelin, rakı balık yapalım."

Başını salladı Baybars. "Geliriz bir ara."

"Yeni bir toplantı olacakmış, aldınız mı haberi?" diye sordu Yaman.

"Ne toplantısı da? Daha geçen yapmadık mı?"

"Polonya'nın baş temsilcisi ölmüş. Yerine yeni birisi geçecekmiş."

Baybars'ın yüzündeki rahat ifade yavaş yavaş kayboldu. Çay bardağını elinde çevirirken birkaç saniye düşündü.

"Ne zamanmış?"

"Kesin tarih belli değil ama yakın zamanda olacakmış. Her ülkenin bölge liderleri ve baş temsilcilerin katılması gerekiyormuş."

Karan da menüyü kapatıp konuşmaya dahil oldu. "Yine mi toplantı ula? Daha geçen sefer birbirimizin suratına bakmaktan yorulduk."

Yaman güldü. "Sen toplantıda mı duruyorsun da yoruluyorsun?"

"Benim orada bulunmam bile yeter."

Baybars ikisine aldırmadan düşünmeye devam etti. Bugün nikâh vardı ve sonrasında Helen'le ilgili işleri yoluna koyması gerekiyordu. Şimdi bir de toplantı çıkmıştı.

"Haberi kim verdi?" diye sordu sonunda.

"Merkezden geldi. Detayları toplantı tarihi kesinleşince paylaşacaklarmış."

Onlar konuşmaya devam ederken dışarıdan gelen aksanlı bir bağırışla başlarını çevirdiler.

"Milas!"

Karan bu sesi duyar duymaz kimin seslendiğini, ve ne kadar sinirli olduğunu anlayabiliyordu.
"Ben burada yokum."

"Artık çok geç." diyerek alayla güldü Baybars.

Yaman'ın şaşkınlığı yüzüne anında yansıdı. Kimse Karan'a ikinci adıyla seslenmezdi. Hatta buna izin vermezdi. Ama bu kadın ona hiç çekinmeden o adıyla seslenmişti.

"Bu kadın sana ikinci adınla mı seslendi, ben mi yanlış duydum?"

Karan yüzünü sıvazladı. "Doğru duydun. Ha bu kari beni deli edecek ula!"

Milena çoktan onların bulunduğu masaya doğru geliyordu. Üçü de onu tanımıyordu fakat Karan'ı görüp doğrudan onların masasına gelmesinin başka bir açıklaması olamazdı.

"Ne var ula, ne?" diye çıkıştı Karan, bıkkınlıkla.

"İki dakikaya geliyorum dedin, gelmedin. Otele geçmem gerekiyor." Burnundan soluyordu Milena. "Hazırlanmam gerekiyor."

Birkaç saat sonra çocukluk arkadaşının nikâhı vardı ama o, arabada iki dakikaya geleceğini söyleyen Karan'ı beklemek zorunda kalmıştı.

"Baane ula senin saçından başından?" diye söylendi Karan.

Milena kaşlarını kaldırdı. "Senin yüzünden burada dikiliyorum sabahtan beri, bir de bana ne diyorsun?"

Yaman gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken Baybars başını iki yana salladı. Karan'ın birkaç dakika önceki rahat tavrından eser kalmamıştı. Şimdi diken üstünde gibiydi.

"Ben size diyeyim." dedi Yaman, çayından bir yudum alarak. "Bu adamın başına bir iş gelecek."

"Ula sus da gidek! Başladın yine riv riv etmeye."

Karan ayağa kalkarken Milena'nın kolundan tuttu."Benim de sabrımın bir sınırı var."

"Seni parçalarım, saçlarımı daha yaptırmadım senin yüzünden."

"Milena, az bekleseydin gelecektim. Rezil ettin beni."

Ters bakışlarını ona çevirdi. "Seni daha fazla rezil etmemi istemiyorsan otele götür beni. Kuaförler gelmiş bile."

Karan daha fazla konuşmadan onunla birlikte masadan ayrıldı. İkisi de atışarak restorandan çıkarken Yaman ve Baybars arkalarından gülerek baktılar.

Tam o sırada Baybars'ın telefonundan bildirim sesi yükseldi. Ceketinin cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktı. Saye, hazırlandıklarına dair mesaj atmıştı.

Mesajı okuyup telefonunu yeniden cebine koydu.

"Gitme vakti." dedi ayağa kalkarken.

Yaman da onunla birlikte kalktı. "Ben malikaneye geçiyorum."

Baybars başını salladı. Yakın koruması Ömer de çoktan hazırdı.

Yaman malikaneye geçerken Baybars ve Ömer, kızları almak için kuaföre doğru yola çıktılar.

Nikâha saatler kalmıştı. Ve Baybars'ın içinde, adını koyamadığı garip bir heyecan vardı.

Aynı hisleri Helen de yaşıyordu. Adını koyamadığı, nedenini bilmediği bir heyecan vardı içinde.

Sade olmasını istediği makyajı bitmiş, boy aynasının karşısında kendine bakıyordu. Beyaz elbise bedenine tam oturmuştu. Omuzlarını açıkta bırakan drapeli kısmı oldukça zarifti. Elbisenin kollarından ayrı olan uzun beyaz parçalar ise bileklerinden başlayıp kollarını sarıyor, elbiseye bambaşka bir hava katıyordu.

Elbisenin içinde kendine baktıkça biraz garip hissediyordu. Çünkü bugün gerçekten evlenecekti. Hem de sadece birkaç gün önce tanıdığı bir adamla.

Bunun düşüncesi bile kalbinin biraz daha hızlı atmasına yetmişti. Bunun heyecan mı, yoksa korku mu olduğunu kendisi de bilmiyordu.

"Abimler gelmiş," diyen Saye'nin ardından kadınlar da ayaklanmıştı. "Ama yağmur yağıyor, saçlarımız bozulur."

"Şemsiye alsınlar yanlarına, söyle." Başak'ın uyarısıyla Saye hemen abisini aradı.

Birkaç dakika içinde ellerinde şemsiyelerle korumalar içeri girerken kızlar çoktan arabalara doğru yönelmişti. Her biri saçlarını ve makyajlarını korumaya çalışıyordu.

Sona kalan ise Helen ve Baybars olmuştu.

Helen kapıya doğru ilerlerken dışarıdaki yağmuru gördü. Şemsiyelerin altında bile yağmurdan kaçmak kolay görünmüyordu. Elbisesinin eteğini hafifçe toparladı.

Tam o sırada Baybars yanına geldi. Bakışları kısa bir anlığına üzerinde durdu. "Hazır mısın?" diye sordu.

Helen başını kaldırıp ona baktı."Sanırım."

Baybars dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle başını salladı. "O zaman şöyle alalım seni."

Bir kolunu beline, diğer kolunu da bacaklarının altından geçirerek Helen'i kucağına aldı.

"Baybars, ne yapıyorsun?" diye sordu şaşkınlıkla. "İnsanlar var."

"Elbisen kirlenmesin." Başıyla kenara bıraktığı şemsiyeyi işaret etti. "Şemsiyeyi de al."

"Hayır," dedi Helen.

Baybars sabır diler gibi derin bir nefes aldı. "Senden rica ediyorum, Helen. Şemsiyeyi alır mısın?"

Helen derince gülümsedi. "Tabii ki."

Gülerek çıktılar dışarıya. Helen'in tuttuğu şemsiye sayesinde ikisi de ıslanmıyordu.

Arabalara binerek malikaneye doğru yol aldılar. Güvenlik önlemleri arttırılmıştı çünkü Baybars davetsiz misafirlerinin olacağını biliyordu. Önlem almasında fayda vardı.

Çok kalabalık değildi. Sadece Çakır ailesinden birkaç kişi ve Baybars'ın yakın olduğu iki bölge lideri vardı.

Nikâh memuru geldiğinde ikisi de yağmurdan dolayı içeriye alınan yüksek masanın arkasına geçti. Helen'in şahidi Milena olurken Baybars'ın şahitleri Yaman ve Karan oldu.

"Siz Helen Vera Yalçın, hiç kimsenin baskısı ve tesiri altında kalmadan, kendi hür iradenizle Baybars Demir Çakır'ı eş olarak kabul ediyor musunuz?"

Helen'in bakışları etrafı taradı. Başka şartlar altında, onu seven bir ailesi olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeden edemedi. Kendini hiç olmadığı kadar yalnız hissediyordu.

Dilerdi ki her şey çok başka olsaydı.

Onu seven bir ailesi, gerçekten severek evleneceği bir adamı ve arkasında dağ gibi duran bir babası olsaydı.

Herkesin bakışları üzerindeydi. Çok bekletmeden soruyu yanıtladı. "Evet." dedi hafif yüksek bir sesle.

Alkışların sesi odada yankılanırken aynı soru Baybars için soruldu.

"Siz Baybars Demir Çakır, hiç kimsenin baskısı ve tesiri altında kalmadan, kendi hür iradenizle Helen Vera Yalçın'ı eş olarak kabul ediyor musunuz?"

Beklemeden ve gür bir sesle cevap verdi. "Evet."

Alkışlar yeniden duyuldu. Şahitlerin de cevaplarını vermesinin ardından imzalar atıldı. Nikâh memurunun Baybars'a dönüp, "Gelini öpebilirsiniz." demesinin ardından ikili karşı karşıya geldi.

Baybars, Helen'in gözlerine izin ister gibi baktı. Helen de gözleriyle onay verdi.

Ellerini Helen'in yanaklarına yerleştiren Baybars, alnına bir öpücük kondurduktan sonra geri çekildi.

Nikâhın kıyılmasının ardından herkes oturup bir şeyler yiyip içerken Helen ve Milena bir köşede konuşuyorlardı.

"Arhan'dan kurtulacağım dedin de Baybars'la evlenmeni beklemiyordum, Helen." dedi Milena.

Helen omuz silkti. "Bana da sürpriz oldu aslında. İyi yanından bak, Arhan'dan kurtuldum."

"İyi ki canım. Yani o pislikle evlenmek akıl alır gibi değil." Onu anarken bile Milena'nın yüzü buruştu.

Helen konuyu değiştirdi. Sormadan edemezdi. Milena ve Karan birlikte gelmişlerdi.

"Asıl sen anlat bakalım. Sen ve Karan ne iş?"

Milena gözlerini kaçırdı. "Hiç... Öyle, gelirken yolda karşılaştık. Arabam bozulmuştu."

Helen ona ciddi olmadığını belli eden bir bakış attı. "Eminim araban bozulmuştur. Soruma cevap alamadım."

Milena daha fazla kaçamak cevap vermenin işe yaramayacağını anlamış olacak ki, Türkiye'de bulunma nedenini ve Karan'ın yanında olmasının sebebini bir bir Helen'e anlatmaya başladı.

Bu esnada bir sürü siyah araba, malikanenin büyük kapısının önünde durdu. Gelenler Arhan ve Umut'tu.

Korumalardan biri Baybars'a haber verdiğinde Karan ve Yaman'la birlikte dışarı çıktı.

Büyük kapı açıldığında arabalardan inen adamlar Baybars, Karan ve Yaman'ın karşısında dikilmişti.

"Sen kimsin lan? Benim nişanlımı kaçırıyorsun!" diye öfkeyle bağırdı Arhan.

Baybars ellerini cebine soktu."Kaçırmadım. Onun da isteğiyle buraya getirdim."

"Seni gebertirim, Baybars. Helen buraya gelecek." Baybars'ın aksine hiç sakin değildi. Helen'i almadan gitmeye niyeti yoktu.

"Gelmeyecek." Bir adım ona yaklaştı. "Sence Helen seninle gelir mi lan?"

"Gelecek." Bu kez konuşan Umut oldu. "Helen'i getirin."

Baybars alayla güldü. "Helen'i sana verince ne olacak, Umut? Öldür diye kendi ellerimle mi vereyim onu sana?" Gülüşünü bastırmaya çalıştı. "Güldürme beni. Yüz çizgilerim belirginleşmesin, henüz gencim."

Baybars'ın onunla dalga geçmesine daha fazla dayanamayan Arhan silahını doğrulttu.

"Sana Helen'i ver dedim!"

Öfkeyle bağırmaya devam ederken silahını çekmesiyle orada bulunan korumaların hepsi birbirine silah doğrulttu.

Bağırış seslerini duyan Çakır ailesi de nihayet dışarı çıktı. Aralarında Helen de vardı.

Onu gören Umut, Helen'e doğru adım atmaya başladı. Baybars ise hemen önüne geçerek yolunu kapattı. "Geri bas. Ona bir adım bile yaklaşamazsın."

Helen korku dolu gözlerle karşısındaki manzarayı izliyordu. Daha fazla dayanamayarak hızlı adımlarla Baybars'ın yanına gitti.

"Sen kimsin lan? Benim kızım değil mi?" diye bağırdı Umut. "İstersem öldürürüm, istersem yaşatırım. Ne sıfatla karışıyorsun sen?"

Helen, korkusuna rağmen cesaretini topladı. Baybars'ın elini tuttu. Düz bakışları babasını buldu. "Kocam olma sıfatıyla." dedi.

Bunu duyan Arhan'ın öfkesi daha da arttı. Silahının namlusunu bu kez Helen'e çevirdi.

"Önce seni..." dedi. Ardından bakışlarını Baybars'a çevirdi. "Sonra da seni geberteceğim."

Tetiğe basmak üzereydi.

Tam o anda, onun silahından önce başka bir silah sesi duyuldu.

── ⋆⋅𖤓⋅⋆ ──

Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin,
Görüşmek dileğiyle🩶

Hesaplarıma ulaşmak için:

https://linktr.ee/Bylilyss

İg: writtenbylilyys