1. bölüm / 2
SARMAŞIĞA DOLANMIŞ KELEBEKYOLCULUKTAKİ YABANCI
Bölümler 2Şu an: YOLCULUKTAKİ YABANCI
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Beni böyle sularsan, çiçek açmam yakındır…
Yabani bitkilerle dolu bu ormanda tek şifalı sarmaşık bendim…
Nedenini hiçbir zaman sorgulamadım. Neden ailemin olmadığını, neden öbür insanlar gibi mutlu olamadığımın nedenini hiç sorgulamadım. Mutluluk denilen kavram öğretilmemişti ki?
Güneşin ilk ışıkları yüzüme doğru çarpıyorken ben çoktan uyanmıştım. Erkenden kalkmak alışkanlık olmuştu. Kendime geldiğimde elimi yüzümü yıkadım ve üstüme kıyafetlerimi giyerek merdivenlerden aşağıya doğru yöneldim.
Üstümde mavinin tonlarında, sade ve sadece aşağı doğru uzanan, başka hiçbir detayı olmayan bir elbise vardı. Etekleri birazcık kabarıktı ve onlarda aşağı uzandıkça azar azar artıyordu. Belinde ise kemer gibi bir ip vardı, sıkmıyordu ama etek ile bel hizasını oluşturuyordu. İpin aşağısı etek, üstü ise belimin yukarısıydı.
Bu konakta bir hizmetliydim. Tek hizmetli değildim neyse ki. Benimle toplam 7 hizmetli vardı. En küçüklerinden bir büyüğü bendim. Yoncera…
En küçük olanı en son dört gün önce mantar toplamak için gittiği ormanda yanlışlıkla zehirli dikenlerden oluşan çalılığa düştüğü için dinleniyordu. Konak sahibi genelde pek kötü davranış göstermese de iyide davranmadığından bu ilgisi dikkat çekiyordu.
Mantar ve meyveleri toplamak için ormana gitme görevi küçükten büyüğe doğru sırayla ilerliyordu. Bugün çarşambaydı. Dört gün sonra sıra bendeydi. Acaba bu sefer hangi ormana gidecektim? Her seferinde farklı ormana gidiyordum.
Aşağı iner inmez her zamanki görevlerimden dolayı inip konağın birkaç metre ötedeki çiçek bahçesindeki, bin bir çeşit çiçek ve bitki türlerini sulayacaktım. Toprağı az olanların ise toprağını tazeleyecektim.
Çok nadir ve bir o kadar da pahalı bir çiçek vardı ve sadece bana yapraklarını açarak içindeki eşsiz çiçeği gösteriyordu. Çiçeği sulamayı binlerce kişi denemiş ama başarısız olmuşlardı, bende denemek istiyorum dediğimde dalga geçmişlerdi fakat başarılı olan kişi bendim.
Başarımı görünce yüzlerinde oluşan ifadeye saatlerce gülebilirdim.
Ondan sonra çiçek sulama görevi hep benimdi, bundan memnundum çünkü her zaman bitkiler ve doğa bana her zaman huzur veriyordu.
Su hortumunu açıp sulamaya başlamıştım. O kadar bitki türü vardı ki daha yeni gün doğmasına rağmen saat şimdiden yedi olmuştu. Gün ise yaklaşık beşte ağarmıştı.
Son olarak o çiçeğe gelmişti sıra, kalan tek bitki oydu. Bu sefer farklı bir olay oldu, ilk defa böyle bir şey yaşıyordum.
Çiçeğe yaklaşık bir beş adım kala çiçek kendi yapraklarını açtı ve mor ile mavi karışımı çiçeğinden havaya doğru mor-mavi bir ışık yükseldi ve top halini almaya başladı. Ağzım açık izlerken bir anda top bana doğru gelmeye başladı ama şeklini bozup dalga gibi geliyordu.
Bana gelirken ise yavaştan yeşil rengini alıyordu. Cam gibi parlarken bir anda etrafımı sarmaya başladı. Ellerimi tetikle belimin yanında tutarken eksenimde dönüyordum. Bir anda bir sesin bana seslendiğini duydum. Adımı tekrarlıyordu. Yoncera…
“Yıllardır seni arıyordu, şimdi bulmuştu. Bırakır mıydı?”
Daha önce bu sesi duymamıştım ama ses tonu hafif kalın ve çınlayan, nedense yaprak hışırtısı atmosferi veriyordu.
Etrafımda dönerken hem neler olduğunu anlamaya çalışıyor hem de sesin sahibini arıyordum. Yakınlarda kimseyi bulamayınca ışığa mercanlarımı kilitledim.
Yeşil ışık çiçeğe doğru geri yol aldı ve yeşil ışık, mor-mavi çiçekle buluşunca yeşil renklerinde bir ışık dalgası hızla etrafımıza doğru yayılıyordu. Deprem gibi de sarsılmıştık bu sırada da.
Sonra her şey eski halini aldı. Ne olduğunu anlamadığım için şaşkın bir ifadeyle çiçeğe doğru yürüdüm ve elimi uzattım. Çiçek daha ben tam uzatmadan yapraklarıyla elime uzanmıştı bile.
Nasıl bir histi biliyor musunuz? Bana özel biriymişim gibi hissettiriyordu.
Zaten tek kalmıştım. İnsanlarla hem aynı hem de çok farklıydım. Ya da en acınası yanı, insan mıydım?
Buradaki işim bitince konağa doğru yürüdüm. Öbür hizmetliler de herkese dağıtılmış eş değer -Konak sahibine göre- görevleri yerine getiriyorlardı. Birisi camları silerken öbürü de konak sahibinin köpeğini gezdiriyordu. Diğeri ise kahvaltıyı hazırlıyordu. Geri kalanlar da büyük ihtimal üst katlardaydı.
Hizmetlilerden birisine sarsıntıyı hissettiniz mi diye soracakken beni görür görmez bir çırpıda korkuyla kaçtı. Ne oluyordu?
Ona seslendiğimde ise bana bakıp kocaman ve gerçek bir tebessüm ile:
“Ah, geldin mi? Görmemişim, nasıl geçti her zaman yaptığın dört saatlik sulama?”
Bu kız daha demin benden kaçmıyor muydu? Görmemişim derken? Belki de bana öyle geldi diyen saf kız rolü oynamak istemiyordum ama şu anlık kafa yoracak ne halim ne de aklım vardı. Bozuntuya vermeden:
“Sorun değil ve sandığın kadarda sıkıcı değildi. Hepsiyle konuşuyordum bir kere. Özellikle mor-mavi rengindeki sadece bana açılan çiçeğinin verdiği özel duygusu. Düşünemesin.”
Suladığım kısımdan bahsederken elimi çenemin hizasında kaldırmıştım, özel hissetmesinden bahsetmeden önce gözlerimi kısmış, bakışlarımı ona en derininden hissettiren şekilde sabitlemiştim.
Dediklerim ne kadar dostça söylemiş olsam da zorbaca anlamış olmalıydı ki tebessümünü kısa süre daha devam ettirip arkasını dönerek uzaklaştı. Her şey bana patlamaya meyilliydi.
İstediği gibi anlasın ama yeter ki anlasın boş kafataslı varlık!
Yukarı çıktığımda konak sahibiyle karşılaştım. Beni arar gibi görünce hah diye bir mırıldanma çıkarıp yanıma geliyordu. Hadi bakalım! Ne yaptım ki gene ben ya?
“Bende seni arıyordum.” Belli oluyor.
“Her ne yaptıysam özür dil-“
“Hayır, hayır. Bir şey yaptığın için değil, bir şey söylemek için geldim.” Şanslı günümdeydim sanırım şimdilik! Ama şimdilik…
“Sizi dinliyorum.”
“Yarın uzun bir yolculuğa çıkmanı isteyeceğim. O yüzden gidip dinlen ve gerekli düşündüğün şeyleri koyduğun bir torba hazırla.” Hay da!
“Nerden çıktı bu? Sanki bana daha günler var diye biliyorum.””
“Sana kim emirlerimi sorgulama hakkı veriyor?” Sinirimi belli etmeden gülümsememi yüzüme kondurarak tekrar sordum.
“Affınıza sığınarak yarınki emriniz olan yolculuğun nereye ve neden olduğunu sorabilir miyim?” Şimdi kabul ederdi umarım.
Azar yiyeceğimi belli eden bakışlarla bana bakması yok mu? Sinir oluyorum!
“Bu soruyu şimdilik yok sayıyorum,” kısaca doğru odana çık diyordu.
Hasta ya bu kadın! Her neyse, ne olabilir ki bu yolculuk en fazla? Alışveriş için tüccarların olduğu bölgeye giderim herhalde.
Sonunda odama varmıştım. Yaralarım ve ola ki bir hastalığa, zehirlenmeye karşı koyduğum yara bezleri, ilaçlar ve gerekli olabileceğini düşündüğüm şeyleri bez bir torbaya koydum. Sonra da yatağa girerek en fazla üç saniyede rüyalar diyarına giriş yaptım. Bakalım bu sefer ne görecektim?
^
Gözlerimi açtığımda bir uçurumun ucundaydım. Neler oluyordu?
Sonra bir şeyin beni kovaladığını anladım. Görüş alanıma girince duraksamıştı. Benim de kalbim duraksayacaktı, o neydi öyle! Hiç düşünmeden geriye doğru adımlar atıyordum. Uçurum çoktan beynimden silinmişti. Adımlarım bir süre yere değerken bir adımım boşluğa denk gelince tökezledim.
Öne doğru sarsılıyor olsam da ellerimi yüzüyormuş gibi çevirerek dengemi korumaya çalışırken geriye doğru düşüyordum. Bir süre sonra öbür ayağımda kaydı ve ben sırt üstü uçurumdan düşüyordum!
Sakindim, fazla olmasa da gerçekten görmüş gibi korkmuyordum çünkü gerçek değildi, rüyaydı. Bu tür rüyalara alışkındım. Rüyamda ilk defa ölüyor değildim. Bu sefer ölmemiştim zaten de düşerken rüya bitmişti. Acaba bilinçaltımda neden böyle bir şey vardı?
Gözlerim uçurumdan düşerken rüyanın bitmesine saniyeler kala kapatmıştım. Açtığımda ise yataktan öne doğru nefes nefese fırlamayı beklerken yerde, sanki normal bir rüyadan uyanıyormuşçasına rahattım. Terlememiştim üstelik.
Her şeyi geçtim de? Neden yerdeydim? Ben yataktan düşmeyen bir insandım ama bazı şeylerin ilkleri olduğunu bildiğimden fazla üzerinde durmadım.
Tutulmuş belimi ve boynumu saymazsak iyiydim. Tanrım yardım et, bir de bu ağrılarla yola gidecektim! Sana geliyorum!
Belki de çoktan Tanrının yanına gitmem gerekirdi?
Hemen ayağa kalktım ve Banyoya doğru sarsak adımlarla yürüdüm. Yüzüme değen buz gibi su uykumu iki saniyede açmıştı. Saat yaklaşık dörde geliyordu. Kıyafetlerimi giyip bitkilerin olduğu bahçeye doğru yürümeye başladım. Dışarı çıkacakken Minail’in hanımın sesini duydum. Birine bir şeyler diyordu. Çaktırmadan birazcık –gerçekten birazcık- dinleme kararıyla dolabın arkasına geçtim.
“Ne demek lanet yaklaşmaya başlamış bile! Daha zamanımız vardı!” Derken?
“Bilmiyorum hanımım, bizde öyle sanıyorduk ama güneydoğudan kara haberleri aldık.”
Neler oluyordu? Ne laneti be! Ayrıca güneydoğudan kara haberleri aldık derken ne demek istiyordu? Ateş bölgesinde ne oluyordu ki?
Ah, doğru ya, daha bölgelerden size bahsetmedim! Bizim dünyamız element dünyasıydı. Toprak –doğa-, Su, ateş ve hava. Kuzeybatı da hava, güneybatı da su, kuzeydoğu da toprak, güneydoğu da ateş bölgesi olarak bilinirdi. Biz de tam ortalarındaki bir kasaba da oturuyorduk.
Gerçekten bugünün ağır geçeceğini bildiğim için şimdilik bu konuyu boş verip bitkilere doğru yola koyuldum. Evet, başlıyoruz! Dört saatlik bir sulama ardından nereye olduğunu bilmediğim bir yolculuk! Ne gün ama!
^
Düşündüğüm kadar kötü geçmedi. Belimin ve başımın ağrıması bitkilerin alanına girdiğim gibi bitmişti. Çiçekler hafif sallantılarıyla rüzgâr oluşturuyor, rüzgârları saçlarımın dalgalanmasına yardımcı olarak bana iyi geliyordu. Manzarası bile huzur veriyordu!
Daha fazla oyalanmadan Minail Hanımın odasına doğru yürüdüm. Vardığımda ise kapıya vurarak içeri girdim. Bakalım yolumuz nereyeydi?
“Beni çağırmıştınız.”
“Evet,” oturduğu yerden ayağa kalktı.
“Uzun bir yolculuğa çıkacaksın umarım uykunu iyi almışsındır.” Hem de nasıl aldım!
“Yolculuğum nereye artık öğrenebilir miyim?”
“Yonmian Köyüne.” Demesi kolay, sen git bakayım bir de oraya!
“Neden bu kadar uzak bir yere gidiyorum?”
“Kim sana beni emirlerime ikidir itiraz ya da sorgulama hakkı veriyor?” Ben tabii ki de başka kim olabilir ahmak? Daha bana söz hakkı vermeden önündeki masadan cam bardağı aldı ve kafama doğru fırlattı şizofren pislik!
Stres olmak yok! Gözlerini bardaktan ayırmakta yok! Yavaşça bekledim, zaten iki saniye de bana ulaşmış olan bardağı hızlı reflekslerimle tutabilmiştim. Şimdi acaba ne yapsam? Kafasında mı kırsam masaya geri mi koysam? Ya da dalga mı geçsem?
“Bunu gerçekten bana atabileceğini mi düşündün zavallı! Şu an sana sinirli olmasam gerçekten saatlerce gülebilirdim, bunun bana çarpıp kırılacağını filan mı düşündün? Ah ama yapma, gülmekten çenemin ağrımasına istemiyorum! Ne de olsa gidecek upuzun bir yolum var.”
Bana şaşkın ve sinirli bakıyordu. Neden ki? Daha ağzımı bile açmamıştım. Onu kızdıran şey fırlattığı bardağı tutmam mıydı?
Gülümseme mi yüzüme kondurarak bardağı önünde duran masaya bıraktım.
“Hanımım, acaba izninizle yolumun nereye ve neden olduğunu sorabilir miyim?” Sinirli bir tonda hırlayacakmış gibi duruyordu ki yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.
“İyi madem…” Hele şükür!
“Nadir bir mantar olan Veralmne mantarını bulup bana getirmeni istiyorum. En geç pazar günü akşamı getirmelisin.” Oldu! Pazar gününe üç gün kalmış ben altı günümü yolda geçirerek pazar gününe gelirim!
“Dediğiniz gün burada olmam imkânsız! Gidiş zaten üç gün.”
“Yapabileceğim bir şey yok. Öbür türlü ne olacağını biliyorsun, zavallı velet.” Karakuşlar tarafından zehirli dereye atılman konusunda şaka yapmıyordum! Velette ne demek ayrıca? Zavallıya ne demeli?
Başımı evet anlamında sallayıp eşyalarımı alarak yola koyuldum. Ne kadar erken o kadar iyi. Ne olacağını biliyorsun derken beni kovacağını belirtmişti. Zeki ama aptal şey! Gidecek başka bir yerim yoktu, gözümü öyle korkuta bilirdi ama milyon altınlar verdiği çiçekle sadece ben ilgilenebiliyordum. Parasını seviyorsa beni kovmamak zorundaydı. Skor 1-1.
Oldu ki kovuldum, bu sırada da öbür hizmetliler buna göz yummazdı. Bu imkânsız görevle kovulursam isyan çıkardı ve benim aksime, Minail Hanım’ın onlara ihtiyacı vardı. Üstelik o kızların gidecek yeri olduğu için kovarak göz boyayamazdı. Skor 1-2, kazanan Yoncera ve ekibi!
Ekip filan diyorum ama öyle bir arkadaşlığımız yoktu, görevlerimiz dışında konuşmayı boş verin bir birimizin yüzüne bile bakmıyorduk. Arada bazılarının iş konusunda iftira attığı bile oluyordu. Arkadaş filan değildik yani, sadece adaletin ne olduğunu biliyorduk.
Boş düşünceleri de zehirli dereye fırlattıktan sonra yola koyuldum. Bir süre at arabasıyla gidecek, ormanlık yola girince kendim devam edecektim. En azından azcık da olsa dinlenebilirdim. Yani öyle umuyordum.
^
Yolda dinlenmeyi bırakın, o kadar zıplıyorduk ki ağrılarım çoğalmıştı! Söylenirken at arabasının aniden durması ile öne doğru fırlamıştık. Kafam kırılıyordu neredeyse! Durmasının nedeni gelmiş olmamızmış. Hı hı evet, bende bunu haber vermek için ani duruşlarla kafa yarıyorum ya zaten!
Söylenerek at arabasından indim ve ormana doğru yürümeye başladım. Güneş tam tepemizde olduğu için bayıyordu. Ama ağaçlardan dolayı ışınları doğrudan gelmediği için az da olsa rahattım.
Ormana girer girmez bitkilerin olduğu bahçede olan şey tekrardan oldu. Önce çiçekler yukarı doğru azıcık uzanıp rüzgâr dalgası oluşturdu. O göremediğim ama hissettiğim rüzgâr ani şiddetle bana doğru gelmiş, etrafımı sarmıştı. Aniden burun deliklerimden içime doğru girmeye başladı. Bu sırada da saçlarım yukarı doğru dalgalanıyor, ayaklarım azıcık yerden kesiliyordu.
Evet! Ayaklarımdan birisini azıcık kendime doğru çekmiştim, öbürü ise düzdü. En korkuncu ayaklarım yere beş-altı santim yukarıdaydı. Saçlarım ise hala uçuyordu.
Rüzgâr içime girmeye devam ederken ağrılarımın geçtiğini, on saat uyumuş gibi de enerjik olduğumu hissettim. Bu normal değildi ama şikâyet de ediyor değildim. Artık ağrılar yerini enerjiye bırakmıştı.
Rahatlamış bir şekilde ayaklarım yere değdi, gri saçlarımda belime doğru tekrardan uzandı. O kadar muhteşem hissettirmişti ki saçlarım. Yıpranmış olmasına ve renginin solmuş olmasına rağmen tekrardan canlanmış ve dalgalı olarak şekillenmişti.
Sanki Toprak Elementinin kayıp varisiymişim gibi hissettiriyordu. Ama bu imkânsız gibi bir şeydi. Bütün elementlerin varisleri kraliyette özenle büyürdü. Ben ise daha soyadımın bile ne olduğunu bilmiyordum. Toprak varisi ne zaman kaybolmuş bilmiyorum, tek bildiğim kayıp olduğu ve dört bir yanda arandığıydı.
Komik. Komikti böyle şeyler düşünmem. Ama artık yola koyulmam lazımdı. Bu saçma düşünceler çok fazla zamanımı alıyordu. Düşünmeyi nasıl bırakabilirdim?
Yürümeye devam ettim. Gideceğim yönü sadece bir yere kadar biliyordum. Gerisi yoktu. Ne yapacağımı bilmiyorum ama sanırım hislerime güvenecektim. Benim hislerim çok güçlüdür bu arada. Kasaba da ki en güçlüsü bile olabilirdim. Yetmiş derece havada bile içime yağmur yağacağı hissi geldiğinde söylemiştim ve sonuç olarak hepsi dalga geçmişti. Kahkahalarını kesen bir şimşekle yağmur başlamıştı. Hepsi şoke bir halde bana bakmaları çok güzeldi.
Onun dışında iki elinden birine bir şey koyulduğunda sadece gözlerimi kapatıp hislerimle düşündüğümde yanlış bir seçim hiçbir zaman yapmamıştım.
His ve enerji konusunda üstüme yoktu. İzinli günlerde bile zihinsel arınma yapıyordum. Bu konuda kasabadaki kimse elime su dökemezdi. Hiç kimse.
Düşünmekten önümdeki kayayı görmemiştim. Kayaya takılıp öne doğru düşerken yeşil bir ışık yerle aramda iki santim kala beni tutmuştu. Karnımdan ve geride olan elimden bir el gibi beni geriye doğru çekiyordu. Tamamen ayağa kalktığımda ise yok olmuştu.
Bitkiler aşkına.
Bunlar hiç normal değildi. Hiç. Dünden beri olanları çok önemsemedim ama bu öyle bir şey değildi. Hadi saçımı da geçtim, ağrılarımın düzelmesini de ama bu gerçekten çok fazlaydı. Bilmediğim bir güç ya da ruh, beni izliyor olabilir mi? Yok Yoncera, oldu olacak sana âşık da olsun, tam olsun!
Tamam, gerçekten saçmaydı bu fikir. O zaman neydi peki bu? Döndüğümde kütüphaneye gidip bu konuda ne kadar kitap olursa olsun okuyacaktım. Sen önce sapa sağlam var da bir.
Kaldığım yerden tedirgin bir şekilde yürümeye devam ettim. Bu sefer düşünmemeye çalışarak gideceğim yöne ve yola bakıyordum.
Bakalım daha çeyreğine bile gelemediğim yolda başıma daha neler gelecekti?
^
Tamam, pes ediyorum ve derhal konağa dönmek istiyorum!
Önümde kocaman bir bataklık vardı ve benim karşıya geçmem gerekiyordu. Ayrıca bataklık yolun bilmem kaç kilometre daha ötesine devam ediyordu kim bilir. Şaka gibi bir gün!
Geri dönemeyeceğimi bildiğimden nasıl geçebileceğime dair yollar arıyordum. Gördüğüm tek karşıya geçiş yolu beni benden almıştı. Tanrım, uyanmak istiyorum bu rüyadan!
Benim üç katım olan ağacın dallarındaki bataklığın üstüne denk gelen dört adet sarmaşık bana bakıyordu. Ben ise ağlamaklı bir ifadeyle bakışlarına karşılık veriyordum. Bana kimse bu yolun tek çare olduğunu söylemesin lütfen!
Mercanlarımı –mercan rengi gözlerimi- etrafta gezdirerek farklı bir yol arasam da nafile, bu sarmaşıklar tek çaremdi. Birisi bana şaka olduğunu söylesin!
Burada yarım saat oturup ağlamak yerine elinde sonunda buradan atlayacağımı bildiğim için geriye doğru adımlar attım. Yaklaşık bir-bir buçuk metre filan aralıklıydı sarmaşıklar.
Bütün gücümü hıza vererek öyle bir koştum ki. Ya da koşmayı boş verin, ben kendimi kaptırmışım ki neredeyse iki metre geri yürümüştüm. Sonra öyle bir koşmaya başladım ki bitkilerin yaprakları bile azıcık sallanmıştı. En sonunda yine gücümü ayaklarıma verip yukarı ama aynı zamanda ileriye doğru zıpladım. Ne kadar korkmasam da en ufak hata hayatımı götürebilirdi.
İki tane sarmaşığı geçmiş, ikincisinden öbürüne geçmek için ileri geri sallanırken hayatımın en büyük hatasını yaptım. Önce ayaklarımla ileri doğru uzanmak yerine ellerimle direkt ileri uzanmıştım. Bu nedenle de tutamamıştım! Kahretsin! Umarım karakuşlar bir gün sizi de yer!
Tam düşecekken yine aynı şey oldu. Yeşil ışık beni tutmuştu. Dengemden dolayı bu sefer yüz üstü düşerken altımda bir yatak görevi görmüş ve beni tutmuştu. Sonra da sihirli halı gibi beni bataklığın sonuna doğru götürüp nazikçe –alt tarafı omurgam kırıldı- bırakmıştı. O kadar nazikti ki bir süre ayağa bile kalkamayacaktım!
Acı içinde inliyordum çünkü o ışık beni iki metre yukarıdan bırakmıştı. Bırakmasına rağmen görüş açımdan kaybolmamıştı. Onu görüyordum ve bir anda top şekline büründü. Sonra ise ikinci kez burnumdan içine girerek bütün acıyı ve sızlamayı aldı. Tekrardan acının yerini rahatlama almıştı.
İyi hisseder hissetmez ayağa kalktım ve etrafımda dönerek son gücümle bağırdım.
“Hey! Işık mısın nesin ne kadar bana iyi davransan da kim olduğunu söylemezsen gider kendimi uçurumdan atarım bak! Ciddiyim!” Yaparım dediysem yaparım!
Birkaç dakika cevap gelmedi. Tamam, anlaştık! Bak bakalım nasıl atlıyorum!
Sağa dönerek ormanlık alana girdim ve aklıma daha iki buçuk günlük yol geldi ve duraksadım. Buna ayıracak zamanım pek yoktu. Of! Çıldırmak üzereyim!
Geriye dönerek yoluma devam ettim. Sinirden yakında burnumdan dumanlar çıkacaktı. Sinir yerini bir anda tilkiye vermiş olmalı ki aklıma harika bir şey geldi. Tabii ya, daha önce neden düşünemedim! Çünkü uçurumdan atlamaktan daha kötü bir fikir!
Olduğum yerde durdum, sonra ise sakin bir tonla gözlerim kapalı bir şekilde şunları tekrarladım.
“Bana yardımlarını sunan ışık, yardımın lazım. Altı günlük yolu üç günde gidip gelmem gereken bir yer var. Bütün yardımlarının en büyüğünü yaparak bana yardım eder misin?”
Umarım rezil olmam. Eğer bir yardım gelmezse şakasız atlardım. Hadi bakalım. Bir şeyler olacak mıydı acaba?
Gözlerim kapalıyken uzun bir süre kimsenin ya da hiçbir ışığın gelmediğini hissettim ve teker teker gözlerimi açtım. Etrafıma baktığımda ise aynı yerde olduğumu görünce sinirden öyle bir ayağa kalktım ki dengemi zor kurdum.
Şaka gibi ya! Her an yanıma gelip yardım eden bir ışık, benim çağırmamla ve en büyük yardıma ihtiyaç duyduğumda gelmiyordu!
Sinirden midir bu duyduğum duygu hüzünden mi? Yoksa hiçbir zaman hiçbir şeyin karşılığını alamadığımdan duyduğum bıkkınlık mı denirdi duyguya? Nerde görülmüş sincabın her zaman durduğu ağaçtan sıkılmasına rağmen vazgeçtiği? Nerede görülmüş daha soyadını bile bilmeyen birinin hayatından sıkılmasına rağmen vazgeçtiği?
Adımlarım hızlı, beynim karışık bir şekilde yürüyordum. Yürümeye kalkışmanın ardından en fazla iki dakika geçmişti ve beni ayağımdan bir şey öne doğru çekmişti. Aniden olduğu için dengemi tutamayıp geriye doğru düştüğümde bir şeyin beni tuttuğunu fark ettim. Bu şey… Yeşil ışıktı.
Yaptığı şeyin amacını anladığımda dudaklarımdaki tebessüme engel olamadım. Beni oturtmak için yapmıştı. Işığına oturmamı sağlamıştı. Belki de bunda bu kadar sevinecek şey yoktu ama hoşuma gitmişti.
Dudaklarımdaki tebessümü tekrar fark ettiğimde ışığı sorguladım, neden bana yardım ettiğini ve kim olduğunu. Çünkü benim dudaklarım kilitlenmişti, gülmezdi ki? Sadece bütün güvenim ve kalbimle sevdiğim insanların yanında güleceğini söylemişti zihnim küçükken.
Şu günlerde sadece dalga geçmek için veya yalancıktan gülüyordum, neden daha tanımadığım bir ışık beni güldürüyordu ki?
Vay be.
Gerçekten insanlardan çok farklıyım.
Bir anda yükselerek ağaçların bile üstüne çıkarmıştı beni, normalde gideceğim ağaçların olmadığı topraktan yoldan değil de ağaçların üstünden yani kestirmeden gidiyorduk. Nereye gideceğimi biliyor olmalıydı ki direkt yol almıştı. Yani sanırım.
Fakat beni gideceğim yerden farklı bir yöne doğru götürüyordu. Sezgilerim bana
sadece git diyordu. Gidelim bakalım, beni farklı bir yere mi götürüyor yoksa köye mi?
Zihnim sinyal veriyordu, neden veriyordu? Tehlike yoktu ama vardı, etrafıma sorgularcasına bakarken tekrar gelen uyarıyla çekik mercanların büyüdü. Tehlike etrafımda değildi, tehlike benim içimdeydi.
Yıllardır olmayan bu şeyde nereden çıktı?
Neden öbür yanım kendini göstermeye çalışıyordu. Ne gerek vardı şimdi buna? Bunlar da yetmezmiş gibi birisi bana sesleniyordu.
En acısı neydi biliyor musunuz? Sesin sahibi bendim.
“Yon… Cera.” Hayır, hayır, hayır!
Ellerimle kulaklarımı var gücümle kapattım. O tanıdık ama aynı zamanda yabancı sesi duyarak kendime ihanet etmeyecektim. Hızlı nefesler alıp verirken gözlerim yanıyordu, nedenini bilmediğim halde gözlerimi de kapattım. Işık bir şeyler sezmiş olmalıydı ki durdu. En azından ben öyle hissetmiştim.
Şimdi tekrar gelemezsin! Bana azıcık şefkatin varsa olduğun yerden çıkmaz ve bana tekrardan canavar muamelesi yapılmasına neden olmazsın!
İstemiyorum ya, istemiyorum! Evren zaten bana doğduğumda vermiş lanetimi bir de diğer yanımla uğraşıyordum! Mutlu insanlarında mı yükünü ben üstlenmiştim?
Dayanılmayacak şekilde beynimin içinde bağırıyordu tanıdık ama yabancı sesim. Sesim diyorum çünkü bu düşünceleri bile bana söyleyen diğer yarımdı. Kulaklarımı ne kadar sıkıca kapatsam da duyuyordum. Bir süre sonra elimi kulaklarımdan çekerek yere –ışığa- doğru bastırarak tırnaklarımı bildiğin havaya geçiriyordum.
Dayanamıyorum, sesime karşı koyamıyorum! Acı içinde öyle bir bağırdım ki bazı kuşların kanat sesleri bile gelmişti. Kaçmışlar mıydı?
Çığlığımın bitişiyle gözlerim duygusuz bakıyordu. Dizlerimin üstünde olacak şekilde oturdum ve derin bir nefes alarak kontrolümü çaresizce diğer yarıma vermiştim ya da ben vermemiştim, o çalmıştı! Canavar yanımın benliği benden üstün gelmişti.
Kılıçlar inmişti, enerji topları sönmüş, yaşlar dökülmüştü. Üstüne gölge düşen gölgenin ucundaki gri saçlar her şeyi anlatıyordu zaten.
“Aptal.” Işık yine tam yol alacakken duraksadı.
“Aptal ışık! Daha önce sana yalvarırken neredeydin? Rezil ettin beni! Rezil! Senin gibi ışığı akkuşlar götürsün!” Beyazın duygusu öfkeydi bu…
Işık tamamen durmuştu ve solmaya başlamıştı. Yavaştan da şeffaflaşıyordu. Umarım beni bırakmazdı.
Hay dilimi de karakuşlar götürsün! Bunu düşünmemle bir olmuştu düşmem. Ne kadar ben düşmesem de yaralar benim bedenimde gözükecek, acıları benim bedenimde sızlayacaktı.
Tabii o psikopat bedenimi geri verirse! Bakmayın alay geçiyorum ama bedenimi vermezse adeta yıkımın başlangıcı olur.
Yıllardır Dünya’yı yıkmak isteyen biri serbest kalırsa ne olur? Yıkımın başlangıcı
Ben ise şu an bedenim de bile değildim. Bir ruh gibi uzaktan izliyordum. Sessiz, sakin ve ezgilerimle izliyordum. Başka bir şansım yoktu. Bunun gelmesinin sebebi bile son zamanlarda çok fazla olan öfkemdi.
Beni esir alınca vücudumda sadece iki şey değişiyordu. Mercanlarım ve duygularım. Mercan rengi gözlerim yerini beyaza veriyordu. Duygularım ise yerini kin ve nefrete.
Sen öyle sanıyordun, biraz geç farkına vardın. Ama muhafızların kaskı bir kere kırıldı, bir daha takılır mıydı?
“Burada olduğunu biliyorum! Benim yıllarca yaptığımı şimdi sen yapıyorsun. İzle, izle ve gör nasıl yakında seni tamamen ele geçirdiğimi! Şimdi gidiyorum ama unutma. Vedalar uzun sürmez.”
Bu kız şizofrendi. Her şeyin üstüne yemin edebilirim ki şizofrendi!
Bunu söylemesiyle birlikte vücudum yere serildi ve ben bir rüzgâr gibi ona doğru savruldum. Gözlerim bilincini kaybetmesiyle yerine gelmesi tahminimce üç saniye filan sürmüştü. Gözlerimi açtığımda bedenimdeydim. Bir daha geri gelme lanetli ikizim.
Çıldırırsın ya! Sırf kısa yoldan gidemeyeyim diye yaptığına bak! Bir de bunun için son zamanlarımdaki öfkemden yararlanmıştı. Psikopat şey!
Derin bir oh vermek isterdim ama nereye kımıldasam acıyordu yaralarım. Belki de derinliği kadar siyah, öfkesi kadar beyazlık işliyordu ruhuma, belki de kırgınlıktı ağlamasının sebebi, belki de güvenin sarsılmasıydı kanın gelmesine yardımcı olduğu duygu. Ya da korkuydu…
Acı içinde inlerken birdenbire bana ağlamanın da yasak olduğu geldi aklıma. Hayır, bu öyle bir yasak değildi. Benim daha soyadım bile yoktu ki? Şuracıkta dayanamıyorum diye ağlasam kim ne yapardı? Kim sarardı yaralarımı? Daha aile kavramını boş verin anne ne demek bilmeyen bir kıza yardım etmenin, onu anlamanın nasıl bir şey olduğunu kim öğretebilirdi ki? İşte bunu bildiğimden ağlamam yasaktı bana. Ağlayarak bir şeylerin değişmeyeceğini, acının yerini tatlı almayacağını öğrendiğimde bıraktım ben de ağlamayı.
Dolmuş gözlerimle acı içinde ayağa kalktım, zar zor bir şekilde ağaçtan yardım almıştım, başka türlü hayatta kalkamazdım ki zaten.
Hızlı ama bir o kadar da sakin nefesler alarak rahatlamaya, azıcık da olsa acımamaya çalışıyordum. Şu ışık neden gelip iyileştirmiyordu yaraları mı? Ah, neden acaba Yoncera!
Onun da gelmeyeceğini anlayınca çaresizce ağaçlardan destek alarak toprak patikaya ulaştım ve yürümeye devam ettim. Bir yandan da ağaçlardan destek alıyordum.
^
Yok, ben yapamayacağım, bu sefer gerçekten pes ediyorum. Belki bana yakışmaz ama isterse şuracıkta kaçırsınlar beni ama ben daha fazla şu anlık dayanamıyorum.
Ellerimi ağaçtan çektim ve azıcık da olsa doğrulmaya çalıştım. Gözlerimi kapattım ve derin derin nefesler almaya başladım. Bir süre sonra her yer dönmeye başladı zaten, ardından da dengem bozuldu. Bir ileri bir geri giderken soluğu yüz üstü düştüğüm yerde aldım.
Ellerimle yüzümü yere vurmaktan kurtulmuştum, sonra yavaşça yüzümü yere de koydum. Tutunmaya halim yoktu. Azıcık kalan gücümle sırt üstü döndüm. Gökyüzüne bakıyordum. Yıldızlara bakıyordum, onlarda bana bakıyordu.
Hayatımın neden bu kadar iyi olduğunun nedenini biliyorum aslında, ama her hatırladığımda nerden geldiğini bilmediğim bir elektrik çarpıyor ve bana unutturuyor!
Sadece son hatırladığım sırtımdaki yaraların ve izlerin bağırışıydı. Sonra da sustu zaten her şey. Bağırışlar sustu, nefeslerimin sesi sustu, yıldızlar bile sustu. En kötüsü bende sustum.
^
“Ah, her yerim acı…”
Devam ettirmek bile güç geldi. Yapamadım. Sabah olmuştur da acılarım azıcık azalır diye düşünmüştüm oysaki. Hava karanlık, yaralarımın acısı ise tazeydi. Yakında hiç geçmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Ya geçmezse de korktuğum başıma gelirse?
Daha gece olduğu için kalkmadım, ya da yola koyulmak için planlar yapmadım. İçimden geçen şey biraz daha uyumak ve sabah olduğunda acılarım azalmış bir halde yola koyulmaktı. Bir de uyurken herhangi bir canavar tarafından kaçırılmamak ya da ziyafet olmamaktı.
Gözlerim daha fazla kendini açık tutmayı beceremiyordu. Bende onlara artık eziyet etmeyi bırakıp kapattım ve acılarımı alacağını umduğum bir uykuya dalmayı bekledim. Bilincim gitmeden önce duyduğum bir çıt sesiyle gözlerimi güç bela açık tutarak sesin geldiği yere bakmaya çalışıyordum.
Çıt sesi ardından hafif sızlanarak o yöne doğru dönmeye çalıştım ve sağa doğru yan yatıyordum artık. Birini gölgesi ve karanlık yüzünü gördüm, yani görmüştüm. Çünkü ondan sonra bilincimi tamamen kaybederek bildiğin kendimi bir yabancının bana ne yapacağını bilmediğim halde kollarına bırakmış gibiydim. Kısacası rüyalar diyarına giriş yapmıştım.
Gözümü açtığımda yine bir uçurumun ucundaydım. Bu uçurumu daha önce de rüyamda gördüğüm uçurumla aynıydı. Bu sefer geriye doğru kendiliğinden adım atıyordum çünkü rüyalarda öldüğünde ya başka rüyaya geçerdin ya da uyanırdın. Derhal uyanmak ve kollarımı yabancı bir adamdan çekmek istiyordum.
Tam son bir adım kala bir ses duydum. Bana “Uyan!” diyordu. Tanıdık sesin sahibini görmek için duraksadım ve mercanlarımı etrafta gezdirdim.
Bana uyan diyen kişi tanımadığım ve yüzlerini göremediğim üç kızdı. Tanımıyordum
nerden tanıdık gibi gelmişti sesleri, ya da ben mi tanıdık birilerini arıyordum?
“Uyan, uyan, uyan!” Telaş içinde bağırıyorlardı.
“İzin verinde uçurumdan atlayayım o zaman.” Mantıken yere sırt üstü yapışına uyanacaktım.
“Ölmeyeceksin atlayınca, kurtulacaksın! Bu yüzden başka bir yöntem dene ama uyan! Uyan çünkü daha sana ihtiyaçları var! Uyan!”
Ben kendime yardım edemezken kim benden çare bekliyordu?
Nasıl uyanabilirim, düşün, düşün! O kızlar için olmasa bile azıcık kendine değerin varsa uyan ve kollarını derhal çek o yabancıdan!
Dediğim sözden sonra kalbim sızladı, değer vermiyordum ki kendime. Bir önce sonsuzluğa kapatsam gözlerimi diye bakıyordum. Şimdi neden iç sesim böyle bir şey söylemişti?
Kendime geldiğimde kendimi öyle bir cimcikledim ki, acıdan uyanırım diye düşünüyordum ama düşündüğüm gibi olmamıştı. Acımayı bırak sızlamamıştı bile. Kanayan kolumdaki kan elime doğru kayarken ben daha da güçlü cimcikliyordum. Neden uyanmıyordum artık?
Biraz daha tırnağımı geçirince başımı kaldırdım ve gözlerim kapalı bir halde çığlığı bastım. Bu çığlık acı çığlığı değildi, yani acıdığı için çığlık atmamıştım. Bu çığlık hazır fırsatını bulmuşken geçmişin acısını çıkarmak için attığım bir şeydi daha çok.
Ben bağıramasam da acılarım bağırabiliyordu.
Çığlığım daha bitmemişken ben kendimi yere yapışırken hissettim.
“Ne bağırıyorsun öyle be! Rüyanda ne gördün sen!”
Evet be! Uyandım!
Gözlerimi yere yapıştığımdaki oluşan sızlama nedeninden inleyerek açtım. Yabancı tam yanımda ve yerdeki bana bakarak durduğu için ay ışığı onun yüzünü karanlıkta bırakıyordu. Olayları kavradığımda yavaşça ve soğuk bakışlarla ayağa kalktım.
“Ne istiyorsun benden! Kaçıracak başka birini mi bulamadın! Üstelik bir daha dokunma!”
“Ne kaçırması kızım, sen Yonmian Köyüne gitmiyor musun?”
“Evet, ama bundan sana ne be?”
“Bende oraya gidiyordum ve birisi bana de senin oraya gideceğini söyledi. Bende beraber gideriz diye düşünüyordum. O kişinin tarif ettiği yere giderken ağaçtan düştüğünü gördüm. O acıyla inlemelerini duyunca yardım torbamı almaya kulübeme gittim. Geldiğimde ise yerde yatıyordun ve bilincin yoktu neredeyse.”
Onun demesiyle hatırladım. Ve yaralarım acımıyordu? O mu iyileştirmişti? Ya da bunu ona kim söyledi? Ayrıca kulübesi yakındaysa neden beni kulübeye götürmek yerine Yonmain köyüne götürüyordu? Sezgilerim açılmasa bile tahminlerim şüphelenmem gerektiğini söylüyordu.
“Ve sende beni kucağına alıp kaçırdın öyle mi?”
“Kızım kaçırmadık. Önce yaralarına krem sürdüm, biraz seslendim ama uyanmadın. Bende tek çare kucağıma aldım ve seni Yonmain Köyüne, sen uyanana kadar taşıyacaktım. Sonra bir anda kendini cimciklemeye başladın, rüyanda korkudan olduğunu düşündüğüm için sakince yere bırakacaktım ki öyle bir çığlık atıp kendini yere attın ki tutamadım.”
Ay canım teşekkür ederim! Minnettarım! Of gerçekten ciddi mi bu? İnanmamı mı bekliyordu? Hadi diyelim kaçırmıyor ve yaralarımı iyileştirmeye çalışıyor beni kulübesine götürürdü. Ya kaçmam gerek ya da bu geri kafalı.
“He, baştan desene! Ama sende haklısın, uyuyordum. Şey, çığlık ve iftiralar için özür dilerim. Ama sakın bana bir daha dokunayım deme!” Sana hemen güvenir miyim mi sanıyorsun be çürümüş kazık! Önce sen saf ve utanç tarafıma alış ve sonradan yap sen bir şey bak bakalım ben sana hangi tarafımı açıyorum!
Hatırladıklarım ile yüzümü buruşturmak istedim, birkaç saat önceki yanımı açmayacağım kesin.
Ağzından kıkırtılar döküldü. Sonra ise:
“Sorun değil, tabii bir daha çığlık atmazsan.” Tanrım, biri ağzımı iki eliyle tutabilir mi? İki katı olan çığlığı basacağım şimdi, sonra duyulan tek ses kargaların ciyaklaması olacak!
Belli etmeyerek gülümsedim ve uzattığı ele baktım.
“Ben Onrixel,”
Bir süre ona ve bana uzattığı ele baktım. İstesem de tutamazdım ki! Daha demin yükseklikte bir ışığa tutunurken düştüm! Benim de böyle bir takıntı mı dersiniz şizofrenlik mi dersiniz ondan vardı işte. On santim bile yüksekteyken bana kimse dokunmasın isterdim. Dokunacakları sırada da çığlığı basardım. Oldu ki dokundular, en az bir hafta bile yerde bana dokunan olursa atak geçirirdim.
Çok merak ediyorum hangi anıdan travma kaldı bu.
Orta bir gülümsemeyle:
“Bende Yoncera, c harfi s oluyor, Yonsera değil, Yoncera şeklinde yazılıyor.” Yazılımını söylerken adımı yazıldığı gibi “C” harfiyle söylemiştim.
Elini tutmamı istiyordu ki elini sallamıştı uzattığı yerde.
“Üzgünüm ama neye bağladığın önemsiz dokunamam. Eğer atak geçirip ikinci bir çığlık istersen işler değişir.” Beni anlamasını uman gözlerle baktım ona. Elini geri çekmişti ve gülümsemesi aynı yüzünde duruyordu.
“Sorun değil, anlayabiliyorum.” Anlamasan o kadar üzülürüm ki.
Gözleri gözlerimdeydi, bir şey soracak ama soramıyormuş gibiydi. Tam ağzını açmıştı ki gülümsemek yerine korku ve panikle bakıyordu. Bunu sorgulayacakken gözlerimin yandığını hissettim.
“Gözlerin,” Ne olmuş ki gözlerime.
“… Mercan rengiydiler. Ama şu an birisi beyaz!”
Bir şey belli etmemem gerektiği için dalga geçerek cevap verdim.
“E, olabilir yani, mavide oluyor ara sıra mesela.”
Beyaz mı? Neden ki, ne oluyoruz durduk yere?
Tabii, o kadar zorbalarsan içinden çocuğu –benden büyük- olacağı bu! Azıcık şimdi iltifatlara boğ, sonra da ikizin sana en fazla lanet okur. Lanetleri tutmadığı içinde sorun olmaz merak etme.
Alay ediyorum filan ama dokunsanız ağlarım, her iki nedenden de.
“Gözlerin çok güzel demiş miydim?” Diye bağırdım suratına.
Fal taşı gibi açılmış gözlerle panikleyen suratıma baktı.
“Bu arada boyunda uzunmuş, kaç santim bir altmış metre filan mı?” Diye dedikten sonra güldüm. O ise kurnaz sırıtışıyla:
“Bir seksen üç,” kaç yaşındaydı bu varlık, yirmi beşte benim mi haberim yoktu?
“Sorması ayıptır kaç yaşındasın?”
“Korkma, yirmi beş yaşında değilim.” Olsan batardı zaten. Bak kime diyorum ben? Zorbalık yapmasana şu deveye!
“Boy pos yerinde ama kafa hala tohumda sanırım!”
“Beni böyle suluyorsan, çiçek açmam yakındır.”
Oy, oy, oy. Ne kadarda hoşsun sen. Ne akla ve hakla söylediğin belli değil gülümsüyor çürümüş kazık!
Ben bu lafın karşısında kalmam aslanım! Yediririm cevabımı! Tepkimi bozuntuya vermeden yarım adım öne gittim ve çenemi dikleştirdim. Sinsi bir ifadeyi de yüzüme kondurdum.
“Bende çiçeği ezer geçerim o zaman.” Şimdi donup kalma sırası ondaydı.
Bu haline ne kadar gülesim gelse de sonradan aklıma iltifat etmem gerektiği geldi. Umarım öbür gözümde beyaz olmaz. O aceleyle sanki dediğime aldırmamış gibi:
“Diğer gözünde beyazlaşıyor! Neden beyazlaşıyor mercanların?” Ya yeter!
Düşün, düşün Yoncera düşün! Nasıl övebilirim? Buldum! Boyundan övünmüştü değil mi? E, birazda biz övelim.
“Boyun şaka maka harbiden uzunmuş. Ben biraz fazla kısa kalıyorum yanında. “Gerçek olmayan ama belli etmeyen bir tebessümle bakıyordum. Oda benim gülümsememe karşılık vererek bir adım daha attı ve doğrudan yeşil olduğunu tahmin ettiğim gözlerini benimkilere doğrulttu.
“Ezdiğin çiçek kısa insanları tatlı buluyor ama bu sende biraz farklı. Sen tatlı olmaktansa güzelsin.”
Uzun zaman sonra rahat rahat kahkaha atacaktım neredeyse, iltifatlara bak sen.
“Ne kadar uzun boyuna ve koyu yeşil gözlerini övmek istesem de ay ışığı seni karanlıkta bırakıyor.”
Bunu dememle öyle mi bakışı attı ve beni omuzlarımdan tuttuğu gibi yerlerimizi değiştirdi. Ben ona az önce dokunmamasını söylememiş miydim?
Terlemeye ve daha hızlı nefesler almaya başlamıştım bile. Ağzımdan “Dokunma!” Diye bağırışlarım git gide hızlı bir şekilde çıkıyordu.
Bacaklarım titriyor, ellerim çapraz şekilde dokunduğu omuzlarımı okşuyordu. Bu sırada bile dokunma diye tekrarlayıp duruyordum. Bacaklarım beni yük olarak görmeye başlamış olacak ki üstlerine düşmüştüm. Dizlerimin üstündeyken gözlerim dolmaya, etrafı bulanık görmeye başlamıştım.
O ise bunu unuttuğu için kendine lanetler okuyor gibiydi. Ben dizlerimin üstüne düşünce o da tek ayağının üstüne doğru eğildi. Bir ayağı önde olacak şekilde dizlerinin üstünde duruyordu.
Bana dokunarak sakinleştirmek istiyordu. Bu hareketlerinden fazlasıyla belli oluyordu ama yapamıyordu. Dolu gözlerim çaresiz gözleriyle buluştu. Gözleri adeta özür diliyordu.
“Unuttum! Gerçekten unuttum!”
“Gözlerin gerçekten fıstık yeşiliymiş.”
Onun gözlerine bakınca titremeyi unutmuştum. Nedensizce nefes alışverişlerim biraz daha yoluna koyulmuştu. Ağzımdan dökülen kelimeler yorulmuşum gibi çıkmıştı. Hafif ve buruk bir gülümseme vardı bir de suratımda. Yalan ve tuzaklarla dolu bir gülümseme.
Ondan etkileniyor filan değildim, eğleniyordum. Kasabadaki insanlar hep beni köle, oyuncak yapmıştı, şimdi ise sıra bendeydi.
Ardından o da gülümsemişti. Bir an beynim sızıyla işaret verdi ve “Ne zaman kaybe-diyorsun tanımadığın biriyle. Yoluna baksana!” Diyordu.
Bunun farkına varınca gülümseme silinmiş, nefeslerim fazlasıyla düzelmişti. Hışımla ayağa kalkıp dizlerimdeki tozu elimle silkeledim.
“Dokunmazsan sevinirim bir daha, evrende iki tür uyarı vardır. Görmezden geleceğin ve asla unutmaman gereken uyarılar ve unutmaman gerekeni unutma.”
Bunu söylerken daha deminki güler yüzümden işaret kalmamış, her zamanki ruhsuz halime dönmüştüm.
“Sana büyük bir özür borçluyum, istersen köye beraber ve daha kısa yoldan gidebiliriz, 3 gün yerine yarına orda olursun.”
Kabul etmeli miydim? Hiçbir fikrim yoktu.
Gözlerine bomboş baktım, herhangi bir duyguyla bakma gereği duymuyordum. Böyle olduğumda içimdeki lanet çıkmıyordu, yıllardır.
“Bu özürden daha çok lanet olacak ama hadi bakalım.” bu halim merak uyandırmıştı ama soramıyordu.
“Gidelim hadi.” Elini öne doğru uzatarak; “Önden hanımlar.”
“Yalnız ben bir konakta hizmetliyim. Hanım filan yakışmaz bana.” Sözlerimde hem alay hem de hüzün geziyordu.
“Bazı güzeller katı yetişir derlerdi. Çok doğru bir sözmüş.” Ve sıkıcı.
Tam bunu sonlandırması için uyaracaktım ki gözlerimi kırpıp açtığımdaki manzara beni benden aldı.
“İltifatlarının sonu gelmeyecekse senin…”
Gözlerimi açmamla beraber ne oldu dersiniz? Karşım da hiç kimse yoktu! Etrafıma baktım, sakindim çünkü artık ne olacaksa olsun diye bakıyordum.
Karanlık.
Arkama döndüğümde ise o çocuğu gördüm. Ama… Bu o ışık gibi bir şeye dönüşüyordu! Ama parlamıyordu, aksine siyah bir karanlığa dönüşüyordu yavaştan, içinden sanki kara bir ruh çıkıyordu!
Bir süre sonra tamamen dalga gibi bir karanlığa dönüştü ve hızla bana doğru gelmeye başladı. Tanrım, neler oluyordu? Ben kiminle konuşmuştum o kadar zaman? Beni kim taşımıştı ve yaralarıma bakmıştı?
Bir anda sırtımdaki yaraların iki katı bağırışıyla çığlık atmamak için dudaklarımı bastırdım.
Karaltı bana doğru geliyordu, etrafında dönmeye de başlamıştı ve zihnimde tek bir ses duyulmuştu:
“Yoncera… Kontrol halindeyken olsa bile izin ver!”
“Neden bana nefret dolu ikizim?” Bu karanlık enerji ile beslenmiyordu, değil mi?
“Gebereceksin de ondan ahmak. Sen ölürsen bende ölürüm!”
“İyi ya, kolay yoldan hem senden hem acıdan kurtulurum.”
“Kendini öldürüp Tanrı tarafından yanmak istiyorsun yani?”
Sırtımdaki yaraların acısı her salise ikiye katlanırken dudaklarımı daha sert bastırıyordum. Gözlerimi sulanmaması için kontrol etmeye çalışıyordum ama imkansızdı. Zar zor duyduğum tek şey ikizimin bağırışlarıydı.
“Kontrol halindeyken bile yerini ver işte be! Cezanı hafifleteceğim gerçekten…”
Bölüm etkileşimi
