SONSUZLUK DÖNGÜSÜ

Vaveyla Yazarı: Nur Karakuş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 2Şu an: SONSUZLUK DÖNGÜSÜ

İki seçenek var: Ya sonsuzluk döngüsüne kapılacağım ya da ölümüne atlayacağım. Döngü mü ölüm mü?

Suya mı dalayım, yoksa ağacın doruğuna mı tırmanayım? Dalgalara mı teslim olayım, rüzgârla mı yükselteyim? Kendimi; göğe mi çıkarayım, yoksa en dibe mi batırayım?
Onu serbest bırakmalı mıydım? Ama ya bedenimi ele geçirirse? Bunu kötüye kullanırsa?
Bunları deli gibi alıp verdiğim nefeslerimi düzene sokmaya çalışırken düşünüyordum. Bu kara duman benim etrafımda daireler çizerek dönerken sanki benim enerjimi yalayıp yutuyor gibiydi. Sanırım, sanırım gerçekten zamanı gelmişti.
Olduğum yere diz çöktüm ve ellerimi yere bastırdım. Son gücümle bağırarak:
“İkizime sesleniyorum! Bedenimin derinliklerine iniyorum ve bedenimi ikizime teslim ediyorum! Siyah yerini beyaza verecek ve iki kardeşin arasındaki sakinlik bitecek, yerini öfkeye verecek! Kötü gibi duran siyah beyazdan daha da kötü olduğunda dünya tersine dönecek ve iki kardeş tekrar birbirlerini bulacak! Size sesleniyorum, öfkemi kontrol ettiğim halde yerimi ona vermek istiyorum. Duyun sesimi! Kabul ediyor musunuz zavallı bir kızın isteğini?”
Bunu dememle yerin sarsılması bir oldu. Önce ter damlaları düştü yere, sonra da bilincim uçarak terk etti beni. Gözlerimdeki yanma mercanlarımın beyaza dönüştüğünü söylüyordu. Zar zor ellerimin üstünde dururken bir de yere serildim.
Gözlerimi normal bir kırpma olarak kapattığım da yerde, açtığım da ise bedenimin yanında oturur pozundaydım.
Karanlık siyahtan değil, beyazdan korksun. Yıllar önce beyaza adanmış birinin beyazlığından.
İkizim yavaşça ayağa kalktı ve boynunu iki tarafına da bükerek kütletti. Sonra da parmaklarını, göz ucuyla ve küçümseyen bakışlarıyla süzdü karanlığı. Alışıktı o siyahları beyazlığıyla dağıtmaya. Belki de içten içe seviyordu siyahı ama korkuyordu aynı zamanda. Birazdan da yapacakları bunları doğrulayacaktı zaten.
“İkizimden nefret ediyorum diye önemsemediğimi mi sandın ahmak? Akkuşlar filanda değil ben seni didik didik yok ederim!” İçten içe seviyordu belki de…
Bunları söylerken çekik gözleri soğuk bakıyordu, ellerini karnının hizasında sanki ortasında top döndürüyormuş gibi döndürüyordu. Aman Tanrım! Ellerinin ortasında ise beyaz bir ışık ortaya çıkıyordu! Bunu nasıl yapıyordu? İkizimi yıllar sonra tanıyabiliyordum resmen!
Ya da ben kendimi unutmuştum. Olabilir miydi?
Ağzım açık izlerken o oluşan ışık, karanlığı içine çekiyor, adeta yutuyordu. Bir süre sonra hepsini yutunca bildiğin bitki bahçesinde yaşanan gibi bir şey yaşandı. Bu sefer top halinde rüzgâr etkisi yaparak yuvarlak bir şekilde büyüyor, dalga gibi hızla yayılıyordu etrafa.
Işık patlaması gibi bir şey yaşanmıştı. Hem hızdan hem de rüzgârdan gözlerim yanıyordu, içine tozda kaçmıştı büyük ihtimalle. Dirseklerimle gözlerimi kapatırken saçımda dalgalanıyordu. Gözlerim açık olsaydı her yeri beyaz göreceğimden emindim ama rüzgâr ve tozdan açamıyordum.
Bir süre sonra ikizim rahat bir nefes almış, gülümseyerek beni görüyormuş gibi direkt bana bakıyordu. Ardından uzun zaman düşünsem demez dediğim şeyleri dedi.
“Unutma, siyahla beyaz zıttır ama biri olmazsa öbürü de olmaz.” Gülümsedim. Beni gördüğünü umarak gülümsedim. Çünkü o zihnimdeyken ben onu göremiyordum.
“Korktuğun gibi bedenini çalmayacağım. Bunu hep istiyorum evet ama önce bitirmem gereken bir plan, gitmem gereken birisi var.” Dedi ve çıktı bedenimden.
Yere serilmiştim bir anda. Gözümü yeniden açtığımda ise yerde yatan vücudumdaydım. Hışımla ayağa kalktım ve tam sevinecekken en son ki olduğumuz yerde olmadığımızı gördüm.
Etrafıma baktığım da ise bir tabela gördüm. Tabela da ise “Yonmain Köyü sizi selamlıyor!” Yazıyordu. Tabii ya! En son ki ışık patlamışında olduğumuz yerde değildik, şimdi hatırladım. O an ki sevgi dolu bakışlar atmakla meşgul olduğumdan fark etmemiştim. Harbi seviyorum kafadan çatlak bu kızı ben!
Ama nefrette ediyordum. Hatta nefret sevgiden üstün bile geliyordu bazen. Kardeş gibiydik ama biz lanetli ikizdik.
Tabelanın altından içeri girdim ve sağa yöneldim. Burada bir anımı hatırlıyordum. Yanımda biri daha vardı, yaklaşık aynı yaşlardaydık ama yüzünü hatırlamıyordum. Onunla berber gelmiştik ve onunla da aramıştık bu mantarı. O yüzden biliyorum yönümü.
Bu mantar ne kadar nadir olarak bilinse de burada bir sürü vardı. Sadece beş dakika daha yürümem ve ardında yine sağa dönerek ormana giriş yapmam gerekiyordu.
Ormana giriş yapar yapmaz tedirgin olmuştum. Sanki… Sanki birisi beni izliyordu ve bu kişi tanıdıktı. Hislerim arkana bakmadan kaç, beynim ise azıcık sabır sınarsın, dayanamazlar zaten sana diyordu. Ama kovulmamak adına zaten her türlü girecektim içeri, hatta çoktan girmiştim bile.
Tedirgindim ama korkmuyordum. Dedim ya, ne olursa olsun diye bakıyordum, eğer hala yaşıyorsam o lanete olan sinirimden içindi, ölmemi bekliyordu ve ben ona inat ölmek istemiyordum!
Ormanda yavaş adımlar atarak etrafta gezdiriyordum mercanlarımı, bir yandan yürürken bir yanda da mantarı arıyordum. Bugün cumaydı, eğer bir aksilik çıkmazsa ve hızla gidersem tam pazar günü konaktaydım. Umarım o kadın bana bunun karşılığında bir miktar para öderdi!
Aklıma yolda yaşananlar gelince gülesim geldi. Önce ışık her zaman yanımdaydı, sonra ikizim sağ olsun o da bıraktı beni. Sonra yabancı geldi, iyi güzel sohbet hoştu ama karanlık çıktı içinden. Karanlığın içinde kaybolan siyah ve karanlığı yutan bir beyaz, çok gülünesi ama bir o kadar da acınasıydı bu durumdu. Ben ise sadece güldüm.
Mercanlarıma kesiştirdiğim mantara doğru yürümeye başladım. Olacaklarda habersiz, bir o kadar tedirginliğin içindeyken…
Mantarı yavaşça kökünden ayırmamaya çalışarak kopardım ve doğrulduğum sırada bir çıt sesi geldi, bir dal ezerek en az üçe ayrılmıştı galiba.
Doğruldum. Etrafıma mı baktım? Hayır, gözlerimi kapattım. Davranışlarıma değil, sezgilerime güveniyordum. Ve duygularıma.
Bilinçsiz şekilde parmağımın titrediğini hissettim. Hayır, burada hangi güvenle duygularımı yansıtabilirdim ki? Tabii ki de yansıtmayacaktım, titreyen parmağımı avucumun içine aldığım gibi tekrardan hislerime döndüm.
Bir kızın çektiği hüzünden midir kaderinden mi? Ya da onu üzen kaderi midir? Kaderi mi üzülen kişi olup duygularını mı paylaşırdı başka birisiyle? Yardım etsin mi isterdi duygularına seçtiği kişi? Şimdi ben seçilen miydim seçen mi? Kader mi seçti beni ben mi kaderin ta kendisiydim?
Sezgilerim ve duyduklarım arkamda tahmini dört adım uzaklıkta birisinin olduğunu söylüyordu. Tanıdık gelen bir şeyler vardı bu kişide, karanlık. Siyahı içine çeken bir karanlık ve onu yok eden bir beyazlık.
Biri kafama elindeki sert bir şeyle tam vuracakken gözlerim kapalı bir şekilde eğildim ve örümcek gibi bir poza gelip, öbür ayağımla ona arkadan ve hızlı bir çelme taktım. Beklemiyor olacaktı ki yere yapışmıştı. Bu sırada kim olduğunu görmek için gözümü açtım. Yüzü karanlık olduğu için gözükmüyordu, elinde ise kalın bir odun parçası vardı.
Arkama bakmadan koşmaya başladım, şimdilik kendimi korudum ama eğer beni bir daha yakalarsa, işim biraz şansa kalırdı. E, bende de bahtsız kader olduğuma göre işim direkt biterdi. Bu sefer ikizim ne kadar beni çağırırsa çağırsın asla cevap vermezdim ayrıca da. Kaç yıldır bedenime girmiyordu, son günlerde iyice bir şeyler olmuştu ona.
O da ayaklanmış, arkamdan koşuyordu. Yapraklara bastığında çıkan seslerden durduğunu anlamıştım. Koşmam gerekirdi ama duraksadım. Sezgilerim iyi olmayan bir şey sezmişti.
Ne? Bu da neydi şimdi? Aynı beyaz gibi bu da siyah bir aura oluşturuyordu! Umarım o şey yine bütün enerjimi çekmezdi. Koş kızım, koş!
Son hız koşmaya başladım. Ormandan çoktan çıkmıştım ve kasabadakileri de tehlikeye sokmak istemediğimden geldiğim yere doğru koştum. Bu sırada mantar hala elimdeydi. Oldu ki kazasız belasız konağa geri döndüm, mantar için geri mi dönseydim? Mantar yeterince büyüktü, bir tane yeter diye düşünüyordum. Ayrıca o kadın bana sayı söylemedi, git, al ve gel demişti bildiğin.
Geldiğim apaçık toprak yolundan gelmek beni zora sokardı, ormana dalmak, hele beni bir bulsun bakın kim mantar yerine tencereye giriyor o zaman! Tabii ki de ben, başka biri mi vardı?
Yine de toprak yoldan gidemeyeceğim için ormana doğru koşmaya başladım. Ağaçlardan bir oyana, bir bu yana kaçıyordum. Belim ikide bir sağ-sol olarak ağaçlara şak diye yapışmaktan koruyordu beni.
Bir anda ciğerimdeki bütün nefeslerin gittiğini ve nefes almakta zorlandığımı fark ettim. Ten rengi bu gibi durumlarda değişen birisi olsaydım şu ana kadar mor lahanaya dönmüştüm!
Nefes alamıyordum ama kaçmamda gerekiyordu. Azıcık daha güç bela koşardım ama sonra benden günah giderdi, büyük ihtimal canımda gidecekti.
Bir süre koştuktan sonra arkamda kimsenin olmadığını fark edince azıcık durup nefes almaya çalıştım, az da olsa alabiliyordum fakat bu nefes beni nereye kadar götürür bilmiyorum. Beni umarım yarı yolda bırakmazlardı.
Hiçbir ses duymamıştım şu ana kadar. Doğrulduğumda beynime bir ağrı saplandı, bu ağrı adeta “Kaç!” Diye uyarıyordu. Azıcık daha erken verememişti beynim bu uyarıyı, ölümle burun buruna gelmemi mi beklemişti? Bu ağrıdan sonra kendimi yerde buldum, çünkü gerçekten bu sefer birisi kafama öyle bir vurmuştu ki uyarıdan değil, şiddetten ağrıyordu!
Yerde sırt üstü yatıyorken gözlerim kapalıydı, acı içinde kısık kısık inliyordum. Gözlerimi zar zor açınca yine ışığın açısından dolayı yanımda dikilen adamın yüzünü göremiyordum. Ama bana ağzını götürdüğünü tahmin ettiğim eliyle sus işareti yapıyordu. Zaten bağırmayı bırak konuşamıyordum bile! Acı içinde inliyordum ve buna o hadsiz karışamazdı!
Ben içten içe cinnet geçirirken bu sırada o da hafifçe eğiliyordu. O eğilmeye devam etmeyi bıraktığında, gözlerimde bana ihanet etmişti. Hiç olmayacak yerde beni uykuya teslim etmişti! Umarım tek parça uyanabilirdim, umarım.
Gözlerimi sonsuzluğa kapatmam herhalde, değil mi?
Hadi ama Yons, ne zaman kapattın da geri açamadın?
İşaret
“Uyanma, bu sefer uyanma.” Yine o uçurumdaysam var ya!
Evet, yine aynı uçurumdaydım ve ağaçların arkasında, sadece siyah olarak gördüğüm diğer üç kız vardı. Büyük ihtimalle o kızlardı. Bu sefer uyanma derken neyden bahsediyorlardı?
“Uyanma, uyanma çünkü duyacaklarını duymaya hazır değilsin. Her şey zamanında güzel, bu yüzden uyanma!” Son kelimeyi söylerken bağırmıştı. Gerçekten her kimse ve her ne biliyorsa görmemi, duymamı istemiyordu. İnadına mı uyansam acaba? Söylemeden oyalasaydı canım ne yapayım? Merak değil mi işte?
En garibi de neden üç rüyadır aynı uçurumdaydım? Art arda gördüğün rüyalar gerçekleşir derlerdi, özellikle üç kere görürsen. Olabilir miydi? Bir gün kendimi bu uçurum bulabilir miydim? Ama atlasam da ölmeyecekmişim ki? Yani, öyle söylemişlerdi ama ne diye güvenecektim? İki rüyadır baskına geldikleri için mi güvenecektim?
Yüzüm ruhsuz bakıyordu, gözlerim bir şey yansıtmadan sadece bakıyordu. Yansıtmadığı için düşüncelerimi ve duygularımı anlayamazlardı.
Belki de zamana bırakmalıyım. Geleceksem zaten yaşardım, sonrasında da hayırlısı der atlardım her halde, ilk buraya geldiğim de birinden kaçarken atlıyordum çünkü. Kimden kaçıyordum acaba? Zamana bırak Yoncera…
“Yons,” o kimdi? Başka birileri daha mı vardı? Ben hiçbirine bakmıyor, omuz üstünden gelişigüzel uçurumdan aşağı bakıyordum.
“Sana diyorum Yons?” Hay da baksın artık Yons mudur nedir.
“Daha lakabını bilmiyordur belki de Yoncera, sana diyor.” Ha?
“İyi de benim adım Yoncera adlarını bilmediğim üç baskıncı.” Bunu iğneleyici bir tonda değil de daha fazla “Sen çok biliyorsun adımı.” Demeye çalışıyordum.
Baskıncı demelerimden rahatsız olmuşlardı sanki duruşlarını değiştirmişlerdi. Ama hala yüzü de içinde olarak her tarafları kapkaranlıktı. Yani, siyah…
Ben yine duygusuz bakıyordum, yüzümde belki çok ama çok azıcık ne bakıyorsunuz mimikleri vardı. Yakında bide bunlarda gözün beyazlaşıyor haberini alırsam yıllar sonra art arda aldığım tek haber olacak.
Hayır, onlar bana nasıl bakıyor göremiyorum da.
“E, ben ne zamana kadar burada kalacağım?” Çay kahve içmeyecektik her halde.
“Biz gerektiğinde uyandıracağız.” Oh, ne güzel! Yardım mı ediyorlar birilerinden lanet mi duymak istiyorlar hiçbir fikrim yok! Ne yapacağım ben burada? Ne kadar duracağım o da belli değil ki.
Yere oturup bacaklarımı bağdaş pozuna getirdim. Sonra ise ileri geri sallanırken bir şeyler mırıldandım. Neden ezberimde bilmiyorum, hatta anlamını bile bilmiyordum. Ama canım sıkıldıkça söylüyordum. Şimdi de söylemeye başladım.
“Gece siyahtı, beyazı çaldılar. Sabah beyazdı, siyahı çaldılar. Gökyüzü düştü, ufuk silindi. Nefes durdu, ses yankılandı. Bir kalp vardı, ikiye ayrıldı.”
Kızların yüzünü göremesem de sezgilerim bu şarkıyı söylerken duyduklarını ve sanki anlamını onlar biliyormuş gibi iç çektiklerini söyledi. Sezgilerime güveniyordum, bana yalan söylemeyen tek onlardı.
Sezgilerim bir şey daha söylüyorlardı: Bu kızlar seni tanıyor ve çok şey biliyor.
Kızlara baktığım da etraflarında siyah bir dumanın dairesel bir şekilde döndüğünü fark ettim. Bu duman daha önce gördüğüm şeydi, evet, hatırlıyordum onu!
Kızları uyarmak için bağırdım. Ama onlar aynı pozlarında, hiç tepki vermeden durmaya devam ediyorlardı. Onlara tam yaklaşmıştım ki hiç hareket bile etmeden geriye doğru uzaklaştıklarını gördüm. O sırada ağaçlar yerini bulut ve sise bırakıyordu. Onlar ise aynı şekilde uzaklaşmaya devam ediyorlardı.
Koştum, nedenini bilmiyorum ama rüyada olduğumuzu biliyorum, en komiği bu kızları bile tanımıyorum! Ama hâlâ koşuyorum, sisin içine karışan allak bullak nefeslerin eşliğinde üç kıza yetişmeye çalışıyorum, onlar ise ben yaklaştıkça aynı pozda kılını kımıldatmadan geriye doğru bildiğin kayıyorlardı!
Soluk soluğa durmuştum en son, uçurumun başına geri gidecektim çünkü sis adeta beni boğuyordu. Kafamı geriye döndüğümde mercanlarıma inanamadım, ben zaten uçurumun başındaydım!
Önüme döndüğümde ise koşmadan önceki ilk halimdeydim, sisler yok, kızlar aynı yerlerinde duruyorlardı. Kara duman ise bu sefer yoktu. Tanrım, bu nasıl bir rüya?
Arkama tekrardan döndüğümde kızlardan biri buradaydı, tekrar arkama, kızlara döndüğümde ise sislerin arasında, koşarak gittiğim yerdeydiler ve üç değil iki kişiydiler. Bu sefer gerçekten yön algımı kaybettim!
Tekrar arkamdaki kıza bakınca ilk uçurumun başındayken kızlara baktığım yerdeydi, sadece önümde bir adım uzaklıktaydı. Tamam, sözümü geri alıyorum, yön algımı bu sefer gerçekten kaybettim!
Kız ben daha düşünmeye zaman bırakmadan, elleriyle beni itti, bu seferde kendimi sislerin arasında bulurum diye tahmin ederken rüzgâr hissettim ve sırtım yere bir süredir gelmiyordu! Uçurumdan düşüyordum! Biri yardım etsin!
Ne kadar rüya olsa da etkilemişti beni, büyülenmek değil telaşlanmak anlamında etkilemişti, düşerken zihnimde duyduğum çığlık at uyarısıyla tekrardan paniklesem de hiç belli etmeden son gücümle çığlığı basmıştım. Büyük ihtimalle birileri yine beni taşıyordu ve onlardan kendimi kurtarmanın tek yolu çığlıktı. Rüya da yere düşersem başka bir rüyaya geçerdim büyük ihtimalle. Çığlık atarsam gerçekte de atıyordum ama? O zaman şarkımı da mı duymuşlardı ya da kızlarla olan sohbetimi? Bu sırada gözlerim kapalıydı ve ben yere yapışmıştım!
Gözlerimi refleksle açtığımda rüya da değil, gerçekte olduğumu fark ettim. Maskeli biri dikiliyordu karşımda.
“O çığlık ne be kızım? Sağır oldum, sağır!”
“Sen sağır olduysan, demek ki ses yerini bulmuş. Taş gibi oturdu yani.” Sinsice gülümsedim. Hiçbir lafın altında ezilen ben olmazdım. Onlar da bunu anlasa iyi olurdu artık.
Adamın bana hem lanet okumak ister gibi hem de sinsi bir gülümsemeyle baktığını tahmin etmek zor değildi. Bir de yabancıyı sesinden tanırım belki diye düşünmüştüm ama fazla sulanmış çıktı bu tohum! Sesini değiştiren bir şey kullanıyordu. Sesi öksürerek çıkıyordu sanki boğazından.
En son olanları hatırlayınca hemen etrafıma baktım ve beyaz bir koridorda olduğumuzu gördüm. Ayağa kalktım ve üstümü silkeledim. Her ne zaman rüyamda çığlık atsam yerde uyanıyordum ve istediğimi az çok başarıyordum. Uyanmak istiyordum ama yere yapışmayı değil.
“E, niye kaçırdın beni? Köleniz mi yapacaksınız? Merak etme geldiğim yerde hizmetliydim, iyi temizlik yaparım. Teşekküre gerek yok.” Alay ediyordum, umarım sonu acıyla bitmezdi.
“Vay, varisler de güzel temizlik yapabiliyor derlerdi de inanmazdım.” Varis? Lafımı geri alıyorum, bu tohum haftalardır sulanmamıştı.
“Karıştırınız galiba tohu- beyefendi.”
Ne varisiydi pardon? Hizmetliler krallığının varisi miydim? Ayrıca ailemi bile bilmiyorken nerden bu kadar emin konuşabiliyordu? Lafların da boğulursun da görürsün umarım!
Bileğimden yapıştığı gibi beni bir yere peşinden sürükledi bildiğin, sonra da bir odaya savurdu attı. Sırtım önce duvara çarptı sonra da yere. Acı içinde inlerken o adamın kapıyı kapattığını fark ettim. Dışardan kilitlemişti ve beni burada yalnız bırakmıştı! Sanki sopaymışım gibi de fırlatmıştı bildiğin!
Zar zor ayağa kalkacaktım ki ağzıma gelen demir tadıyla duraksadım. Elimi burnuma götürdüm ve gördüğüm kırmızı lekeyle bunun kan olduğunu anladım. Burnum kanıyordu, aslında pek umurumda da değildi. Kan kaybından ölmezdim sonuçta. Akan bütün lekeyi bileğimle sildim ve sonradan da elimi gri, abartılı olmayan, diz hizamın bir tık altındaki elbiseye sildim. Saçlarımın renginden bir tık daha açıktı.
Odaya bir başka kişinin girdiğini sesten anladım. Bu daha önce gelen kişi değildi. Hatta bir insan değildi. Bu… Aman Tanrım, yeşil ışık… Bu oydu. İlk defa onu gördüğüme bu kadar sevinmiştim. Önce önümde dalgalanan top şeklini aldı. Sonra da etrafımda dönmeye başladı ve bir kedi gibi geldi yanağıma sürtündü. Bende onu sevdim. Ne kadar garip olsa da ona alışmıştım ve sevgiyle bakıyordum artık. Daha sonra yine önümde durdu ve top şeklini aldı. Ama bu sefer git gide büyüyerek beni içine alıyordu. Tamamen içine aldığımda ise üçüncü kez etrafa doğru hızla şok dalgası gibi yayılıyordu. Bu sırada tabii ki her yeri bembeyaz görüyordum ve ışık hızının etkisinden dolayı olmalıydı ki gözlerimi açamıyordum. Kollarımı kullanarak gözümü kapatmıştım.
Bir süre sonra ise yavaşça açmıştım ve bilin bakalım neredeyim? Ormandaydım, ormandaydım! Kurtulmuştum oradan! Işık’ta buradaydı, sadece yan tarafta birisiyle beraber olduklarını söyledi zihnim.
Doğruların olduğu pastaya zehri ilave eden zihnim.
Tanrım, mantar için çıktığım yolculukta başıma gelen saçma ve fantastik olaylara bak! Sağ salim konağa dönersem gerçekten ödülümü verin diye yaygara çıkarırım. Ödül olmasa da para vermek zorundaydı o iblis!
Gelelim şu konuştuğu canlıya, canlı diyorum çünkü bu insan değildi.
Küçücük, kanatları olan ve pembe elbiseli bir, bir periydi! Periler gerçekmiş! Buna dair söylentiler duysam da yalan diye geçiştiriyordum, meğer gerçekmiş!
Duyduğum tek kelimeler ne zaman diyeceksin, sessiz biraz ve doğa varisiydi. Neydi bu onlardaki varis merakı? Anlamıyorum benim gibi bir hizmetli mi varisti? Hayatta inanman! Belki de benden bahsetmiyorlardır, kimi kandırıyorum! Az önce bana sopa muamelesi yapan adamda buna benzer bir şeyler demişti.
Şu cuma gününü de atlattıysam kazasız belasız daha başıma hiçbir şey gelmezdi! O kadar emin olma, Yons…
Onları dinlemeye çalışıyordum ki yanıma doğru geldiklerini görünce başka bir yere bakıyormuş gibi yaptım. Yanıma geldiklerinde ise merak değil mi, soruverdim aklıma geleni.
“Doğa varisi derken, kim o, ben miyim? Bir de sen peri misin?”
İkisi de bana sanki ben periymişim gibi bakıyorlardı. Hayır, öyle hayran dolu bakışlar değil, bu mu bizim Yoncera der gibi bakıyorlardı.
“Ne bakıyorsunuz öyle? Soru sordum.”
“Tamam! Deli gibi bağırmazsan anlatacak.” Şu periden mi bahsediyordu. Peri önce etrafımda döndü sonra da elleriyle dua eder gibi avucumu birleştirmemi işaret etti. Dediğini yaptım ve o da avcumun içine yerleşti. Yani oturdu, bakışlarımızı aynı hizada olana kadar ellerimi kaldırdım ve artık konuşmaya başladı.
“Ben Olierinx, Olix diyebilrsin. Memnum oldum.”
“Bende memnun oldum Olix,” artık başlayabilir mi şu peri, rica ediyorum.
“Dört elementi ve varislerini biliyorsundur, işte Toprak varisi yıllardır kayıp, daha doğduğunda kaybolmuş ve bütün muhafızlar onu arıyor, yıllardır. Bu gördüğün ışıkta o varisin yardımcısı ve dostu gibi, aynı zamanda Kralın sağ kolu da denebilir. Aynı insan gibi anlar, yol gösterir ama Kralın yetkisi olmadığı kişiyle konuşamaz ve senden başkası tutamaz. O da seni arıyordu ancak sadece yardımına ihtiyacın olursa tanımadan bulabilirdi seni. Ama sen yıllardır böyle bir işaret vermemiştin. Verdiğinde ise yüksek ihtimal küçük yaşlardaydın ki enerjin çok azdı. Bu yüzden bulamamız zorlaştı ve biz başarısız olduk. Ölmediğini biliyorduk çünkü en güçsüz varis bile öyle kolay kolay ölmez.”
Varis mi olmuştum yani ben şimdi? Daha beş yaşında dövüşü öğretmeye çalıştıkları ama minik kız başarılı olamadığı için dövdükleri bir kız mıydı varis?
Duyduklarımı sindirmeye çalışırken o devam ediyordu. Ben ise her şeyi aklımda tutmak için tekrar ederken zihnimin köşesine not alıyordum.
“Bu sırada seni aramaya devam ediyorduk tabii, sonra seni buldu ama emin olamazdı. Bu yüzden biraz izledi ve sade sana kendini gösteren bir çiçek olduğunu görünce anladı ve hep yanında oldu. Yaralarını iyileştirdi ve yardıma ihtiyacın olduğunda yardım etti.”
Taşlar yavaşça yerine oturuyordu. O çiçeğin sadece bana açmasının sebebi de buydu demek ki.
“Şimdi ise gelelim kötü habere. Dört Krallığın bir sürü düşmanları var ve büyücü bir düşman onları öldürmek üzere, ülkemiz, kasabalar ve daha birçok şey büyücünün yaptığı çok güçlü olan bir büyü yüzünden tehlike de ve yavaş yavaş karanlığa maruz bırakılıyor, Kraliçeler hasta ve muhafızlar yeterince güçlü değil.”
“Peki, kim bozabilir büyüyü?”
“Dört varisin yaptığı bir ayin. Bu yüzden iyi ki de seni bulduk, tam zamanında. Eğer şimdi biraz daha gecikirsek büyü yani lanet, bizi bile zor durumda bırakabilir. Bu yüzden diğer üç varisle beraber bir yerde bulaşacaksınız ve ayin yerine doğru yol alacaksınız. Tabii ki önce saraya gidiyoruz. Yolda gerekli öbür bilgileri anlatırım”
Beynimden dumanlar çıkıyordu resmen, bu akıl almaz iş değil, benim gibi bir hizmetli nasıl doğanın varisi olabilirdi? Bir de lanet, büyü bozacaktık, hem de diğer üç kızla! Oldu olacak bide kraliçe yapın beni, tam olsun!
Şu anlık inanmıyordum. Onları tanımıyordum ki? Ya kötü birisiyse ve beni kandırıyorsa? Işığın yardımları göz boyamak içinse?
“İyi madem, koyulalım yola.” Sesim buz gibi çıkmıştı.
“Önce biraz dinlen,”
“Acelemiz yok muydu?”
“Dinlenmene de zaman ayıracak kadar zamanımız var, ondan sonra bir müddet daha gidebiliriz. Gerisinde acelemiz fazlasıyla var. Ama eğer şimdi dinlenmezsen ilerde, acelenin içindeyken güçsüz düşüp daha çok zaman kaybına neden olursun. Bu yüzden yat ve uyu biraz, biz uyandırırız.”
İtiraz etmeden başımla onayladım ve çimenlerin üstüne doğru uzandım, yan bir şekilde yatarak bir elimi yastık görevi görecek şekilde kafamın altına koymuştum. Yaklaşık birkaç saniye sonra uykuya dalmıştım.
Uyumak ne kadar güvenliydi bilmiyorum ama gerçekten dinlenmem lazımdı. Hayatımda ilk kez şansa güvenmeye çalışıyordum. Sezgilerim şu ana kadar kötü bir şey sezmemişti. Umarım sorun çıkmazdı ve uyanabilirdim.
Bakalım yine mi o uçurumdaydım? Eğer oradaysam bu sefer gerçekten atlıyorum.
İşaret
“Gece siyahtı, beyazı çaldılar. Sabah beyazdı, siyahı çaldılar…” Bu şarkı?
Birisi bu şarkıyı söylüyordu. Benden başka birileri de mi biliyordu bu şarkıyı? Ses tanıdık, bir o kadar da yabancı geliyordu. Her yer bembeyaz, yerle göğü ayıran bir belirtinin olmadığı bir yerdeydim. Sanki başımı çok fena bir yere çarpmışım gibi hem acıyor hem de ağrıyordu.
Sese doğru yürümeye başladım, dengem kötü olduğu için arada tökezliyordum. Düşmeden sesin sahibini bulabilirdim umarım.
Önümde… Biraz uzaklıkta ama tam önümde bir kız oturuyordu yerde, beyaz ve sadece aşağı doğru uzanan bir elbisesi vardı. Saçları griydi. Peki, benim saçlarım? Ne, ne, ne… Ne? Ben, kendimi hatırlayamıyorum! Adım neydi peki? Y… Yon... Yok, olmuyor hatırlayamıyorum! Tek bildiğim rüyada olduğumdu. Düşüncelerimi bozan ses şarkıyı söylemeye devam etti.
“Gece siyahtı, beyazı çaldılar. Sabah beyazdı, siyahı çaldılar. Gökyüzü düştü, deniz çekildi, ufuk sustu, çizgi silindi. Nefes durdu, ses yankılandı, bir kalp vardı, ikiye ayrıldı.”
Kıza birkaç kez seslendim, ama bakmadı. “Bakar mısın?”
Kızın gözleri… Bana birini hatırlatıyordu. Hani derler ya, senin kalbin zift gibi olmuş, işte bu kızında kalbi beyazlaşmış birisini hatırlatıyordu. Dengeyi ayakta tutmakla görevlendirilen tek ama ikiye ayrılmış kalbi taşıyan birisini.
Kızın gözlerine bakınca anladım kim olduğunu, tanıdık ama yabancı gözleri nasıl unutabilirdim ki? Beyaz ve göz bebeği olmayan gözleri…
Kız bana sadece baktı ve duygusuzca şunları söyledi, ama gözlerinden bir damla yaş yanaklarına akmıştı.
“Gece siyahtı, beyazı çaldılar. Sabah beyazdı, siyahı aldılar.”
Anlamlarını bilmiyordum ya da hatırlamıyordum. Kız kim onu bile tam kestiremiyordum, tam hatırladım derken beynimin zonklamasıyla tekrar unutuyordum. Unuttuğumu bile zor hatırlıyordum! Bir an önce uyanmak istiyorum!
Kız tekrardan konuşmaya başladı.
“Siyahı ve beyazı çaldılar ama cezalandırılan beyazdı.”
“Bak, ne dediğini anlamıy-“
“Neden peki? Neden kötü olarak bilinen siyah cezalandırılmadı da saf iyiliği temsil eden beyaz cezalandırılırdı? Tanrının adaleti mi bu?”
Sadece baktım. O ise devam etti.
“Neden suçsuz yere kalbi ikiye böldüler? Doğaya aykırı değil mi bu?”
Ne dediğini anlamasam da gidip sarılsam salya sümük ağlayacak gibi duruyordu, bu sefer bir tane değil de art arda gelmeye başladı gözyaşları. Bu haline kim olduğunu bilmesem bile üzülüyordum. Cezadan bahsediyordu, ne cezasıydı?
Derhal buradan çıkmak istiyorum! Bildiğin Alzheimer hastasına döndüm burada!
“Nefes durdu, ses yankılandı, bir kalp vardı, ikiye ayrıldı.” Gözlerimi kapattım, bunu nedeni olmadan refleks yüzünden yaptım.
“Ama gerçekten neyden bahsediyorsun bilmiyorum ve bu şarkıyı nerd-“
Gözlerimi açtığım da yoktu. İyide iki saniye nereye gitmiş olabilir ki? Omuzumdaki el nerede olduğunu söylemişti. Hızla arkama döndüğüm de oradaydı. Başını azıcık öne eğmiş, perçeme kayan kısa saçları önüne geldiği için yüzü gözükmüyordu.
Yavaşça başını kaldırdı ve doğrudan gözlerini mercanlarıma dikti. Öyle bir baktı ki üşüme gelmişti. Gerçi ben hiç üşümezdim ki, kışın bile terlerdim. Soğuğa karşı ya bağışık bir bünyem vardı.
Bana yine şarkıdan birkaç söz fısıldamıştı.
“Bir kalp vardı, ikiye ayrıldı.” İkiye kısmını heceleyerek ve üstüne basarak söyledi, bembeyaz, sadece siyah bir çizgi sayesinde irislerini görebildiğim, göz bebeği olmayan gözlerinin akındaki damarlar belirginleşmiş, kan çanağına dönmüştü.
Bu sözleri de söyledikten sonra bana izin vermeden gözlerimi kapattı, açtığımda ise uyuduğum yerde, ormandaydım. Rüyamı hayal meyal hatırlıyorum, gerçi hatırladığım tek şey ezberimdeki şarkıydı.
Yattığım yerden doğruldum. Havaya bakmak için kafamı kaldırdığım da gördüğüm tek şey, büyük ihtimal ışığın güçlerini kullanarak oluşturduğu bir kalkandı. Bu o muydu ya da? Umarım o değildir, ne kadar insani özellikleri var bilmiyorum ama yorulmasını istemem.
Sağıma baktığımda peri beyaz bir örtü gibi bir şeyin üzerinde yatıyordu, bu büyük ihtimal onu fark etmemiz içindi. Soluma baktığımdaysa ışık dalgalı bir çubuk gibi yatıyordu. Bu hareketi nedensizce onu çok tatlı gösteriyordu.
Bu kalkan büyük ihtimalle gece herhangi başımıza bir şey gelmesin diyeydi. Bir de biz seni uyandıracağız diyorlardı. Ben onlardan önce kalkmıştım. Kendi kendime güldüm
Hiç uykum yoktu, en azından şu anlık. Oturduğum yerden ayağa kalktım, kalkanın yanına doğru yürüdüm, Dışarı çıkmaya niyetim yoktu. Sadece birazcık düşünecektim. Ne hakkında bir fikrim yoktu ama şu son günde olanları bir gözden geçirecektim. Sonuca göre kararlar verecektim. Kime güvenmeliyim? Şöyle bir durumda ne yapmalıyım? Başıma neler gelebilir? Neye temkinli olmam lazım?
Çok değildi denizlerin istediği, temiz olmak istiyordu. Çok değildi ağaçların istediği, sağlıklı olmak istiyordu, çok değildi istediğim, azıcık huzurlu olmak istiyordum.
İşaret
Gecenin sonrasında gözüme bir damla bile uyku girmemişti, esnemeyi boş verin, başka bir yana kıpırdamamıştım bile. Ama artık kıpırdama vaktiydi çünkü eğer biraz daha hareket etmezsem kaslarım fena tutulacaktı. Olduğum yere çöktüm ve ayaklarımı bağdaş yaptım.
Öylece dikilip hafiften ağarmaya başlamış güneşi izleyecektim. Geceni aksine, hiçbir şey düşünmeyecektim. Zaten başıma ne geldiyse şu iki günde, düşündüğümden gelmişti.
Derin ama anlamsız bir nefes verdim, gözlerimi yummuş, vücudumda derinlere, aklımda eskilere gidiyordum. En eski hatırladığım şey o konakta hizmetli olmamdı. Başka bir anı yoktu zaten zihnimde, kendimi bildim bileli orada hizmetli –köle- olarak çalışıyordum.
Belki de geçmişe değil, geleceğe bakmalıydım. Baksana, benim gibi biri Toprağın tek Varisi çıktım! Yani, eğer doğruyu söylüyorlarsa. Bir de krallığa gidersem nasıl bir hayat yaşarım bilmiyordum. Tek bildiğim hayatım ya çok iyiye gidecekti ya da çok kötüye. Başka bir seçenek yoktu.
Ay hiç vaz geçti mi hiç kavuşamadığı Güneş’ten? Peki, Güneş vaz geçti mi hiç sarılamadığı Ay’dan? Öyleyse söyle bana, ben neden vaz geçeyim tutamadığım mutluluktan?
Geriye doğru uzandım ve ayaklarımı uzattım, artık sırt üstü yatıyordum. Grimsi bir mavi olmaya başlayan gökyüzüne bakıyordum. Aklımdan şarkı söylemek geliyordu, ama ben sadece bir tane şarkı biliyordum. Onu da söylemek istiyor muydum? Pek değil. O zaman yalan oldu şarkı işi. Biraz daha mı uyusam acaba? Bu saatlerin acısı yolculukta geçecekti. En iyisi uyumak, yoksa güçsüz düşebilirdim adını unuttuğum perinin dediği gibi. Omrix miydi neydi?
Gözlerimi yumduğum gibi uyudum. Bir de uykum yok sanıyordum. Saniye bile sürmedi resmen, hiç uykum olur muymuş canım! Kim dediyse kuru iftira! Yalan haber o, inanmayın!
Tamam, tamam, yeter bu kadar alay etme çabaları. Biraz da dinlenelim, dimi yani?
İşaret
“Niye uyanmıyor bu kız?”
“Uyumamış belli, baksana şu gözaltlarına!”
“Nereden biliyorsun uyuduğunu? Uyumamış belli işte,”
“Tamam, tamam! Dediğin gibi olsun, tiz sesinle ciyaklama biraz da ışık filan demem basarım bende çığlığı!”
Ne oluyor ya başımın dibinde? Şu peri kendi kendine mi konuşuyor yoksa tanımadığım peri dostları filan mı geldi?
Gözlerimi usulca açarken bir anda gelen güneş ışınları sağ olsun bir daha açmamak üzere kapattım gözümü. Kör etmeyi başardı beni uyanır uyanmaz.
“Sorması ayıp değil, kiminle konuşuyorsun? Ve neden sanki ölmüşüm gibi başımın üzerindesiniz?”
Işık kafamın arkasında bana doğru eğilmiş, uçan şey ise kafamın en fazla beş santim uzağında, bana bakıyordu.
“Hele şükür uyandın.” Bana bak sen, ben kaç saattir uyumadım haberin var mı senin Yer Piresi!
“Ölmedim korkma Yer Piresi.” Pire değil evladım, peri, peri!
“Peri demeye çalıştın galiba, harfler yer değiştirmiş olmalı.” Çakma bir gülümsemeyle.
“Ay, evet canım ya! Son zamanlar da çok oluyor.” Ona bakmaya devam ederken başımla sağı işaret ettim.
“Ne?”
“Kafamın üstünden çekilirsen, ayağa kalkacağım da.”
Geri çekilmişti şükür. Uyuşuk halde bağdaş kurarak oturdum. Esnememi hiç ağzımla kapatma gereği duymadım, hatta mercanlarımı ovuşturuyordum. Sonra da ayağa kalkarak aklıma gelenle onlara dikitim mercanlarımı.
“Ha, bu arada, sen kiminle konuşuyordun bakalım pire, pardon peri kardeş?”
“Işıkla,” nasıl?
“Nasıl, o konuşabiliyor mu? İyi de ben hiç duymadım?”
“Zaten onunla konuşabilmen için yetkin olması lazım, bu yetkiye sadece Kral veriyor, büyük ihtimal yıllardır kayıp kızlarını görünce heyecandan yetkiyi bile unuturlar.”
Şimdi anladım! Bir de Kralla tanışacakmışım! Ne, Kral ile mi tanışacağım, o şimdi bir de benim babam mı oluyordu? Ne yani, benim babam aslında Kral mıydı?
Acaba daha ne kadar gerçek ya da yalan duyacaktım.
“Sormam gereken ve merak ettiğim bir sürü sorum var ama gerçekten çok üşeniyorum ve zamana bırakıyorum. Üşenmezsem yolda sorarım.” Hayır, üşenmiyordum, sadece gerçekleri şimdilik bilmekten korkuyordum.
“Üşenmene hiç sevineceğimi düşünmezdim, ukala.”
“Sen kime ukala diyorsun, yer piresi!”
“Yer Piresi öyle mi? Tamam! Öyle olsun Ukala Hanım!” Hay da!
Ne kadar sinir ve buruşuk baksam da bu sohbet akşama kadar uzardı, biri ukala biri pire diye diye akşam olurdu. En iyisi uzatmaya hiç gerek yoktu.
“Şimdi krallığa mı gidiyoruz?”
“Evet, hatta bir an önce yola koyulmamız lazım.”
“E, neyi bekliyoruz? Gidelim hadi.” Ellerimden birini ilerde, öbürünü ise birazcık geriden olacak şekilde ileri uzattım. “Hanımlar ve periler önden.” Bence azıcık yaltaklanma sorun olmazdı, şimdi de yer piresi dersem kendin gelirsin artık deyip göklerden giderdi bu kafadan çatlak peri. Maalesef azıcık dişimizi sıkacağız artık.
Gülümsemesi nedensizce tatlı gelmişti, bu onu olduğundan fazla sevimli gösteriyordu. Biz ne ara bu kadar yakınlaşmıştık? Şimdiden birbirlerinin üstüne giderek anlaşıyor, dargınlık yaşanmıyordu. Bu durum nedense kötü hissettirmiyordu. Uzun zaman sonra gerçek bir arkadaşlık hissi yaratıyordu kalbimde, ne kadar yabancı bir duygu olsa da kalbim yerinde duramıyordu. Bir de bendeki yeri artık ayrı olan bir ışığımız vardı. Kalkan Işık.
Böyle konuşuyorum ama her an ajan üyeleri çıkabilirlerdi ya da sırtımda bir mızrak ile kafese bile girebilirdim. Demiştim ya, dudaklarım sadece çok fazla değer verdiğim ve güvendiğime gülümser diye, ben şimdi de nedensizce gülümsüyordum.
Aslında o bir auraydı. Ama ben ışık demeye alışmıştım. Peri de ya aura ne demek bilmiyordu ya da bana ayak uyduruyordu çünkü oda ışık diyordu. Yoksa adı mı ışıktı? Yok, canım olmaz her halde. Düşünme demedim mi sana ben Yoncera!
Sadece iki santim önümde peri, ortada ben, üstümüzden dalgalanarak da ışık geliyordu.
Belki bana söylemek düşmez ama üçlü arkadaş grubu gibiydik. Hatta temsil ettiklerimiz de şunlardı: Peri grubun kısası, ışık sessiz ama mantıklı davrananı ve ben, sadece onların yanında gülen kişiydim. Bence tam oturuyordu! Tabii, üçlü arkadaş grubu nasıl olur tam da bilmiyordum. Bunlar benim tahminimce bir grupta olanlardı. Ama bizim arkadaş olduğumuz bile malumdu.
Çok saçmalıyorum farkındayım ama bende bir arkadaş grubum olsun istiyorum. Çok şey istemiyorum yani, güvenebileceğim dostlar ve mutluluk istiyorum.
Yol boyunca şu ana kadar kimse konuşmamıştı. Sessiz bir yolculuktu ama herkesin kendini güvende hissettiğine emindim. Ben dışında, bir birimizin de ayrı yetenekleri ve yapabildikleri vardı. Mesela ben: Dövüş konusunda usta olmasam da iyiydim, ayrıca hislerim ve sezgilerim mükemmeldi. Peri: Sihirleri vardı ve onlar bize bir hayli yeterdi korumak için. Işık: Kalkan, evet tek kelimeyle kalkan görevi görüyordu, tabii şu ana kadar ki görüşlerim açısından, başka neler yapıyordu hiçbir fikrim yok.
Düşündüklerim sayesinde yüzümde oluşan gülümsemeyi bir süre fark etmemiştim.
Normal bir şekilde yürürken bir an da gözlerimin karardığını hissettim. Bu sırada dengemi sağlayamadığım için tökezlemiştim ama sorun yok, düşmedim. Görüş ekranımda ise sorunun alası vardı. Her yer karıncalanmış bir şekilde karanlıktı! Aradan iki-üç küçük bölgeyi görebiliyordum.
Refleks ile başımı önüme eğip ellerimle bir yandan dengemi kurmaya çalışıyor, bir yandan da gözlerimi ovuşturuyordum. Görüntü azar azar gelmeye başlayınca kafamı tekrardan yoluma bakacak şekilde kaldırmıştım. Bir süre sonra da görüntü tamamen gelmişti.
Hay da! Görüntü geldi de bu sefer bizim Yer Piresiyle Kalkan Işık gitti. Şaka maka gerçekten yoklardı. Ya şaka yapıyorlardı ya da endişelenmem gereken bir şeyler oluyordu.
Tereddüt etmeden gözlerimi yumdum, sezgilerimi açtım ve hislerime güvenmeye başladım. Hislerim bana bir şeylerin yolunda gitmediğini ve aslında Yer Piresi ile Kalkan Işık’ın da yanımda olduğunu söylüyordu. O zaman ben miydim burada kör olan?
Etrafıma baktım, gerçekten de kimse yoktu. E, o zaman ya ben harbi kördüm ya da bir şeyler benim onları görmemi engelliyordu. İkincisi daha mantıklı olsa da boş yapan yanım ilk düşünceye de gidip geliyordu arada.
Her zamanki gibi boş bakışlarımı etrafta gezdiriyordum. Tehlike vardı ama ben göremiyordum.
Bir anda yürüdüğüm toprak yoldan çıkmışım da bataklığa dalmışım gibi hissettim, hayır batmıyordum, sadece ayağıma yapışan ve üzerinde üç saniyeden fazla dursam beni içine çekecekmiş gibi bir yerde yürüyordum. Yere baksam da gördüğüm tek şey aynı gittiğim toprak yoldu. Tanrım, birileri gerçekten benimle oyun oynuyordu.
Önüme baktığımda ise uçurum gördüm, bu uçurumu daha önce gördüğümü sanmıyordum ve görmemiştim de. Ben gördüğümü unutmazdım ki zaten sadece eskileri hatırlamam.
Uçurumdan aşağı bakmaya çalıştım ve çok da yüksek olmadığını, taş çatlasa iki metre olduğunu gördüm. Aşağıda ise Yer Piresi ve Kalkan Işık duruyordu. Ama nedense sezgilerim onlar Yer Piresi ve Kalkan Işık değil diyordu.
Tabii ki de yolda yaşadıklarımdan sonra gördüğüme değil de yıllardır yanlışı çıkmayan sezgilerime güvenecektim. Onların olmadığını düşündüğüm için arkamı dönüp gidecektim ki çakma Yer Piresinin iki santim önümde durduğunu fark ettim. Hiç düşünmeden ellerini bana, beni itmek için uzatmıştı ki ben eğilerek düşmekten kurtarmıştım kendimi. Rüyamda görmüştüm zaten buna benzer bir şey, acaba… Rüyalarım bana yardım ediyor olabilir miydi? O rüyayı görmesem ikiye bölünmüştüm belki de çoktan.
Eğilerek kurtuldum, peki şimdi çömeldiğim yerden ne yapacağım? Ayağıyla tepse beni ikiye bölünmem an meselesi.
Hemen ayağa kalktım ve azıcık zıplayarak attığı tekmeden kurtuldum. Duygusuzca bakan ve gördüğüm boyutunun yirmi beş katı, resmen benimle aynı boyutta olan kızın ikinci kere beni itmesini ise uzattığı kolları önce tuttum, sonra hışımla arkasına geçtim ve kollarını başının üstünden geçirerek bel hizasının biraz üstünde buluşturdum. Kırılmasın diye uğraşıyordum çünkü yeni bir psikolojik darbe istemiyordum.
Dizlerinin arka kısmına hafifçe vurunca öne doğru eğildi ve dizlerinin üstüne düştü, tabii ki şu an da her şey benim elimdeydi. İkiye bölünen ben olmayacaktım. Kalçalarından ittirdiğim gibi uçurumdan aşağı attım onu. Bay bay!
Nefes nefese arkamı döndüğümde ise son güç koşuyordum. Bir anda omuzum da iki el hissettim. Arkamı döndüğüm de ise resmen dört dakika öncesine ışınlanmıştım.
Bu nasıl mümkün oluyordu?
Evet, sonsuz bir döngüdeydim. Aşağı düşmedikçe kaçış yoktu. Beni itmek için uzattığı elleri ona geri ittim.
“Ay, canım, yorma sen kendimi ve mümkünse beni de yorma! Eğer ki psikolojim zaten bozulmuş biraz daha bozarsan o zaman yine bu ana gelir saç filan da dinlemem tepe taklak atarım seni aşağı! Şimdi ben atlarım, hadi sana kolay gelsin öbür düşmanlarla.”
Dalga geçiyordum, dalga boğmazdı umarım beni.
Şu yolculuk ne kadar değiştirdi beni. Ben normalde yaşayan ruh gibi sakin, gülümsemeyen ve yine ama yine sakin birisiydim. Bu yolculuğa çıktığımdan beri ise düşman dediklerimle alay ederek haddini veriyordum.
Ben normalde sakin birisiydim ama düşmanlarıma yanlış tarafımı gösterip kazdıkları kuyuya itiyordum onları. Yolculuktaki davranışlarım bunu açıklıyordu.
Dalgamı geçer geçmez uçumdan yüz üstü attım kendimi, rüzgârın yüzüme attığı tokatlar yüzünden sırt üstü döndüm ve artık sırt üstü düşüyordum.
Ne kadar gülüyor olsam da büyük ihtimalle bu sefer gerçekten sonsuzluğa kapatacaktım mercanlarımı.
Hadi hayırlısı!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

99okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18